Musul Kerkük Olayı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kuveyt Meselesi [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Musul Kerkük Olayı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kuveyt Meselesi


αℓ¢нσσℓ
07-24-2007, 17:37
KİTABIN ÖZETİ :
KİTABIN ANA BÖLÜMLERİ :
Birinci Dünya Savaşında Irak Cephesi
Mütarekeden Önce Musul’un Durumu
Osmanlı Devleti Menusanı ve Misakı Milli
Revandiz Harekatı
Elcezire İstiklal Mahkemesi
Şeyh Mahmut
Lozan Konferansında Hedef “Misakı Milli”
Musul’la İlgili İkili Görüşmeler
Musul Sorunu Lozan Konferansında
Lord Curzon’un Cevabı
Görüşmeler Sırasında Türk Delegeleri Ne Düşünüyordu
Musul Sorununun Mecliste Tartışılması
Lozan Görüşmelerinin Meclis Gizli Toplantılarında Tartışılması
Abdülhamid ve Musul Petrolleri
Petrol Alanları Hazine-i Hassa’ya Geçiyor
Abdülhamid’in Mirası
Amerika Musul’la ilgileniyor
Cihester Projesi
Nesturiler ve Cafer Tayyar Paşa
Haliç Konferansı
Musul sorunu Milletler Cemiyetinde
Sadabat Paktı
Bağdat Paktı
Kerkük’lü Türkmenler
Osmanlı Devletinde Kuveyt Meselesi
KİTABIN BÜTÜN OLARAK ÖZETİ :
Musul, Kerkük ve Kuveyt meselelerinin temeli 18. yüzyıla kadar uzanmakta olup; Osmanlı İmparatorluğunun dağılma döneminde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bölgede bulunan petrol varlığını paylaşma üzerine hazırladıkları planı uygulamaya koymaları sonucu oluşan siyasi, askeri ve tarihi olaylardır.
Osmanlı İmparatorluğu 1.Dünya Savaşının başlangıcında oluşan kutuplaşma esnasında ittifak devletleri safhında yeralmıştır.Savaşın başlangıcında, İmparatorluk orduları Balkan Savaşından yeni çıkmış ve çeşitli cephelerde dağınık bir durumda bulunmaktaydı. İtilaf Devletlerinin 1. Dünya Savaşı öncesinde hazırladıkları paylaşım planı gereği İngiltere Irak cephesinde yığınak yapmaya başladı. Bu amaçla öncelikle Basra Körfezinde bulunan Bahreyn Adalarını işgal ederek petrol tesisleriyle liman tesislerini kontrol altına aldı. 05 KASIM 1914 tarihinde Osmanlı Devletine savaş ilan eden İngiltere’nin takviye edilmiş kuvvetleri karşısında Osmanlı Devletinin gönüllü aşiretlerle takviyeli Kolordu sayesinde bir kuvveti bulunuyordu. KASIM 1914-KASIM 1918 dönemi arasında devam eden çarpışmalar sonucunda Bağdat, Kerkük, Remadiye ve Musul gibi yerleşim merkezleri kaybedildi ve Mondros Mütarekesi imzalandı.
Son Osmanlı Meclisi Mebusan 02 MART 1919 tarihinde toplanarak Misakı Milliyi kabul etti ve tüm dünyaya ilan etti.
Mondros Mütarekesi hükümleri ihlal edilerek işgal edilen Revandiz, Zebar, Akra, Süleymaniye ve Kerkük bölgelerinde İngilizlere karşı yapılan ayaklanmalar sonucunda Süleymaniye Türk yanlısı aşiretlerce ele geçirildi. Askeri tedbirlerle ayaklanmayı bastıramayan İngilizler Süleymaniye bölgesinin İngiliz mandası altında bağımsızlığını ilan ederek daha önce Hindistan’a sürgüne gönederdikleri Şeyh Mahmut’u getirerek hükümdar yapmak zorunda kaldılar.
Batıda mücadele başlarken benzeri örgütlenme ve direniş İngiliz işgali altındaki Musul’da da görülüyordu. Türk Devleti tarafından bölgeye duyulan ilgi nedeniyle tasarlanan harekat dar kapsamlı tedric edici bir gerilla harekatı boyutlarından çok daha geniş, kapsamlı bir cephe savaşına dönüştürülmesi şeklinde öngörülüyordu.
Batıda mücadele başlarken benzeri örgütlenme ve direniş İngiliz işgali altındaki Musul’dada görülüyordu. Türk Devleti tarafından bölgeye duyulan ilgi nedeniyle tasarlanan harekat dar kapsamlı tedric edici bir gerilla harekatı boyutlarından çok daha geniş, kapsamlı bir cephe savaşına dönüştürülmesi şeklinde öngörülüyordu.
Bölgede yapılması düşünülen büyük çaplı bir askeri harekatın önündeki engellerden biri olan asker kaçakları ve bunlara yardımcı olan aşiretlerle ilgili önlemler mecliste görüşüldü. Asker kaçakları ve yardım eden aşiretlerin cezalandırılabilmesi için İstiklal Mahkemelerinin kurulması hakkında bakanlar kurulunca hazırlanan öneri 21 OCAK 1923’de gizli görüşmelerde tartışıldı ve Elecizre bölgesinde İstiklal Mahkemelerinin kurulması kabul edildi. 9 MART 1920 tarihinde Diyarbakır’a varan mahkeme bir beyanname yayınlayarak kaçakların 10 gün içinde teslim oldukları takdirde birliklerine gönderileceğini bildirdi.
Musul sorununun Türk ve Dünya kamuoyunu meşgul ettiği 1920’li yıllarda adından çokça söz edilen bir kişi de Şeyh Mahmut Elberzenci idi. Vazgeçemedikleri, Türklerin ise kuşkuyla baktıkları bir aşiret reisiydi. Şeyh Mahmut siyasal arenada ilk kez Türk Birliklerinin kuzeye çekilmek zorunda kaldıkları zaman görüldü ve Musul sorununun çözümüne kadar hep ön planda kaldı. Şeyh Mahmut sadece Türklerle değil İngilizlerle de bir süre iyi ilişkiler kurmuştu.
Şeyh Mahmut Osmanlı mirası üzerine kurulacak bir Kürt devletinin başına geçmeyi düşünüyordu. Paris Konferansında Türkiye ile ilgili bir karara varılmamış olması, İngilizlere yakınlık gösteren Kürtleri de onlardan soğutmaya başlamıştı. Ayrıca, Kürtlerin Ermeni kırımına katılanların cezalandırılacağı ve Kürtlerin oturduğu bölgelerin Ermenilere verileceği söylentileri hızla yayılıyordu. Bu söylentilerin de etkisiyle bölgedeki huzursuzluk iyice arttı.
TEMMUZ 1920’de Irak’ta aylarca sürecek bir ayaklanma patlak verdi. Bir süre sonra İngilizler Şeyh Mahmut’u tutuklayıp Hindistan’a sürdüler. Ancak Erbil, Revandiz arasında bulunan Türkleri destekleyen sürücü aşiretinin İngilizlere ağır kayıp verdirmesi üzerine Şeyh Mahmutûn yeniden Süleymaniye’ye getirerek İngiliz mandası altında Kürdistan hükümdarlığı verdiler.
Türkiye’nin güney sorunu Lozan Görüşmelerinde, ikili görüşmelerle çözülmeye çalışıldı. İkili görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Görüşmeler bu kez Müttefik Devletler temsilciler heyetine gönderilen notların verilmesiyle devam etmiştir. Türk temsilci heyeti Musul’un Türkiye’ye geri verilmesi isteğinden vazgeçmedi. Bu koşullarda sonuç alınamayınca konu konferansa getirildi.
Musul sorunu 23 OCAK 1923 günü oturumlarda görüşülmeye başlandı. İsmet Paşa Türkiye’nin Musul vilayetinin bir başka devlete bırakılmasına razı olamayışının nedenlerini; Etnografik, siyasal, tarihi, coğrafi, ekonomik ve askeri başlıklar altında anlatarak Musul’un Türklere verilmesi gerektiğini söyledi.
Lord Curzon söz alarak; bütün Mezopotamya, Dünya savaşı sırasında İngiliz ordularınca işgal edilmiştir. Türk ordularının yenilgisiyle son bulmuştur. Bu savaşın sonucu olarak Türk hükümeti bu ülkelerden dışarı atılmıştır; az sonra o vakte kadar Mezopotamya demekte olduğumuz bu ülkeye, bölge halkının daha çok alışmış olduğu Irak adı verilmiştir. Türkler gibi güçlü bir Askeri ulusun, şimdi istediği durumu elde etmesine izin verilirse bunun yakın bir gelecekte, Arap Devletinin yok olmasıyla sonuçlanacağını bilmek için tarihi biraz incelemiş olmak yeter dedi.
Türk delegasyonunun ikinci adamı olan Doktor Rızanur Bey memleketteki genel gelişmeyi sağlayacak olan petrolden ötürü Musul’un memlekete razı olduğunu, Musul’un elden çıkması halinde memleketin başına bir Kürdistan tehlikesi çıkabileceğini, Kürdistancıların Ermenilerle birleşerek memleketi arkadan vurabileceklerini ileri sürüyordu. İngilizlerin Musul’un bütünüyle ilgili kesinleşmiş bir kararı yoktu. Zaman kazanmak ve çok iyi bildikleri diplomasi oyunlarıyla Türk taraflarını yıpratmak istiyorlardı.
T.B.M.M. 21 ŞUBAT 1921’de Ali Fuat CEBESOY’un başkanlığında yaptığı gizli oturumda Lozan Görüşmeleri ve Musul sorunu gündemdeydi. Lozan’dan dönen İsmet Paşa Konferansın gelişimi hakkında uzun bir konuşma yaptı. Söz sırası Musul sorununa geldi. İsmet Paşa’ya göre konferansın çıkmaza girmesi Musul sorunundan kaynaklanıyordu. Musul’un elimizden çıkması vatanımız için büyük bir tehlikedir. Bu bölgede kesinlikle sınırlarımız içine girmelidir. Delegeler kurulumuzun kanısı şudur ki, muhakkak Musul’u alacağımız düşüncesinde direnirsek, ancak orduyla almak imkanı vardır. Delegelerimiz Musulun politik yollarla alınmasına imkan olmadığı kanısına varmışlardır. Eğer bir yıl geriye bırakırsak ve bu bir yıl içerisinde kuvvetle çalışırsak Musulu bizim yana geçirmek imkanı doğacaktır. Bu gün askeri harekat yapmadan Musulu almaya imkan yoktur. Görüşmeler neticesinde; yapılacak bir barış anlaşmasının meclisten geçmesinin imkansız olduğu anlaşıldı. Yeni fedakarlıklar gerekiyordu. Birinci gurup, milleti yeni bir savaşa sokmamak için bunu kabullenebilirdi. Sonuçta Misak-ı Milliden fedakarlık yapacak bir anlaşmanın bu meclisten çıkmayacağı kanısına varıldı. Abdülhamid, İngiliz ve Almanların arkeolojik kazılarda buldukları Musul ve civarı petrollerini Hazine-i Hassani (Padişah Hazinesi) mülkiyetine geçirmişti. Abdülhamid petrol bulundukça bunları Hazine-i Hassaya kaydettiriyordu.
Abdülhamid’in 1890’da çıkardığı bir İrade-i Seniyye ile “Memalik-i Şahane Arazisi” olarak ilan etttiği Musul petrol alanı, Lozan’da başka görüşmelerin de görüşme konusu olmuştu. Gelişmeler İngilizleri rahatsız ediyordu. Çünkü İngiliz işgalindeki Irak petrol alanlarının neredeyse tamamı Hazine-i Hassanındı. Bu nedenle Abdülhamidin Musul’daki emlaki ile ilgili araştırma yaptırarak emlakın Hazien-i Hassaya değilde maliyeye ait olduğunu öne sürdüler. Abdülhamidin mirası meselesine Ankara da sıcak bakmıyordu.
Türk hükümeti Musul’daki petrol kaynaklarının bütününe sahip çıkmak azminde idi. Eğer Osmanlı hanedan mensupları sadece Türkiye hudutları dışına çıkarılmış olsalardı ve bu aile vatandaşlıktan atılmamış olsaydı, onların Musul petrolleri mevzuunda yapacakları talepler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından da desteklenebilir ve dolayısıyla Musul petrolleri üzerinde Türk Devleti’nin ilelebet söz hakkı olabilirdi.
Lozan görüşmelerinde Türk heyeti ile İtilaf devletleri temsilcileri arasında kıyasıya mücadele devam ederken ABD’nin Lozandaki temsilcileri Türk delegasyonuyla bazı konularda dayanışma içinde idi. Konferansın başlangıcında yaygın olan kanı Musul vilayetini tamamı olması bile önemli bir bölümünün Türkiye’ye verebileceği idi. Türk heyeti bu bir bölüme razı olmamış, sürekli olarak Musul’un tamamının Türkiye’ye geri verilmesini istemişti.
ABD’nin bu isteği, Musul petrollerinin sadece İngiltere’nin elinde olmaması içindir. ABD hükümeti bu konuyla ilgili olarak İngiliz hükümeti ile sürekli görüşmüş fakat bir sonuca ulaşamamıştır. Hatta sorunun bir hakem kuruluna getirilmesi önermişti. Bir İngiliz şirketi olan Anglo-Persian’ın 1928’de yapılan anlaşmayla Turkısh petrolium Company’nin payları Anglo Persian, Royal Dutch, Sheel, Compaigne, Française de Petroles ve Near East Development Company ( Amerikan ) arasında taksim edildi.
Chester projesi, Musul sorunu bağlamında 1920’li yıllarda yeniden gündeme gelen 1970’li yıllarda ise Türk solu ve akademisyenlerce teorik düzeyde tartışılan, bir ucu Ermenistan ve petrole dayanan ABD kaynaklı bir imtiyazdır. Projenin başlıca özellikleri ise , ilk kez Amerika’nın Orta Doğudaki emparyalist akımlarla paralel girişinin belgesi olması ve ermeni sorununun bu projeyle yeni bir boyut kazanmasıydı. Chester projesi demiryolu imtiyazını almak için yapılan bir girişimdi. Demiryolu Sivas’tan başlayacak, Harput, Dyarbakır, Bitlis ve Van gölünün kuzey yada güneyinden geçilerek buradan ayrılarak Kerkük Süleymaniye’ye varacaktır. Bir bölümü de Ceyhan vadisinden geçerek, yumurtalık körfezine ve İskenderun’a uzatılacaktı. İmtiyazın sözleleşme süresi 99 yıldı. 2000 km. uzunluğunda olacağı tasarlanan demiryolunun her iki yanındaki 20 km’lik alan şirketin olacaktı. Projenin siyasi yönü de geeleceğin bağımsız Ermenisten’ını hazırlamaktı.
Lozan görüşmeleri sırasında “İngiliz ve Fransızlar arasında Almanların hisselerini paylaşma dolayısıyla müzakereler cereyan ettiği sırada Chester projesi tekrar diriltildi”.
1923’te TBMM’de onaylanan yeni Chester projesi Türkiye’nin doğusuna ve Musul, Kerkük’e uzanan bir ucu Karadeniz öteki ucu bir Akdeniz limanına bağlanacak olan 4400 km’lik bir şerit içerisinde petrol dahil her türlü yeraltı kaynağının işletilmesi imtiyazının içeriyordu. Bu anlaşmaya göre imtiyaz hakkı Amerikan grubuna bırakılıyordu.
19. Yüzyıl sonlarında Hakkari sancağında oturan Nesturiler bölgedeki diğer aşiretler gibi yaşıyordu. Mar Şemın adlı bir ruhani reisleri ve Melik ünvanı verilen muhtarların idaresinde bulunuyorlardı. İngiliz ve Rusların çalışma alanı bölgeye, Amerika da misyonerleri ile birlikte katıldı. Bunların asıl amacı Ermelilerdi. Musul sorununun çıkmazda olduğu bir sırada yıllardır Türkiye’ye pek ciddi rahatsızlık vermeyen Nesturiler yeniden sahneye çıkmışlardır. 1924 Ağustos’un ilk günlerinde Hakkari bölgesinde güvenliği bozan olaylar olmaya başladı. Bakanlar kurulu 14 Ağustos 1924’te toplanarak isyanın bastırılması görevini Cevat ( Çobanlı ) Paşanın komutasındaki III ncü orduya bağlı VII nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşaya verdi. Cafer Tayyar Paşa isyanı kısa sürede bastırıp Ankara’dan emir bekledi.
Lozan’da ileri bir tarihe bırakılan Musul sorununa Bir çözüm bulmak amacıyla 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da eski bahriye nezareti binasında İngiltere ile görüşmelere başlandı. Etnik ve coğrafi nedenlerden dolayı Süleymaniye, Kerkük ve Musul kentlerinin Türkiye’ye verilmesi talep edildi. Türkiye’ye Musul’u vermek bir yana Hakkari’yi istemeye başlamışlardı. Görüşmelerde bir yere varılmayacağı anlaşılınca konferans çalışmalarına 5 Haziran 1924’te son verildi. Musul sorununun çözümünde Lozan anlaşmasının 3 ncü maddesinin 2 nci fıkrasına göre Milletler Cemiyetine bırakıldı. İngiltere’nin Lozan’dan beri istediği, sorunu Milletler Cemiyetine getirmekti. Haliç Konferansındaki uzlaşmaz tutumun nedeni de buydu. Konferansda bir sonuç alınamayınca İngiltere sorunu Milletler Cemiyetine götürmeyi Türkiye’ye önerdi. Milletler Cemiyeti 20 Eylül 1924’de konuyu görüşmeye başladı.
Cemiyet tarafların statükoyu bozmamalarını öngören bir karar aldı. Musul halkının isteklerini tespit etmek ve ilgili üç devletin resmi makamlarıyla görüşerek bir rapor hazırlamak üzere bir komisyon kurdu. Komisyon raporunu 16 TEMMUZ 1925’de Milletler Cemiyetine sundu. Bu rapora göre; Musul vilayetinde çoğunluğu sayıları 500 Bin kadar olan Kürtlerin oluşturduğunu, iktisadi olarak da bölgenin Irak’a bağlanması gerektiğini; bu yönetimin 25 yıl uzatılmasını ve Musul vilayetindeki Kürtlere yönetsel ve Kültürel özerklik verilmesi kaydıyla Musul’un Irak’a bırakılması, bu iki hususa uyulmadığı takdirde Türkiye’ye bırakılmasının uygun olacağı belirtiliyordu. Komisyon raporu, Milletler Cemiyeti Meclisinde 3 EYLÜL’de görüşülmeye başlandı. Türkiye’nin karşı çıkması üzerine Milletler Cemiyeti Meclisi 19 Eylül’de Milletler Arası Daimi Adalet Divanına başvurulması kararlaştırıldı. 16 Aralık 1925’te meclis, üçlü komisyonun raporunu benimseyerek Brüksel Hattının güneyindeki toprakların Irak’a bağlanmasını kabul eden kararı aldı. 5 Haziran 1926’da yapılan bir anlaşmayla da Cemiyetin kararını kabul etti. Bu anlaşmaya göre sınır Brüksel’de tespit edilen hatta Türkiye lehine yapılan küçük değişiklikleri içerecekti. Ayrıca Irak hükümeti Musul üzerindeki haklarından vazgeçecek olan Türkiye’ye 25 yıl süreyle petrol gelirinin %10’nu verecekti (Türkiye 500 Bin İngiliz Lirası karşılığı bu hakkından vazgeçti).
Sonuç olarak Türkiye başından beri sorunu Milletler Cemiyetine götürülmesine tarafdar değildi. Üstelik cemiyet 1. Dünya Savaşının galipleri tarafından kurulmuş bir örgüttü. Bu örgütte büyük devletlerin özel hukuki yetkileri ve önemli siyasi nüfuzları bulunuyordu.
Türkiye’nin Musul üzerindeki haklarından vazgeçmesi Irak’la olan ilişkileri iyice düzeltmişti. İngiltere 30 Ağustos 1930’da Irak’a özerklik verince Irak’la olan ilişkiler iyileşti. Avrupa Devletlerinin savaş sonrası yeniden kamplaşmaya başlaması Türkiye’yi ve komşularını birlikte olmaya zorluyordu. İran-Irak sınır uyuşmazlığı çözümlendikten sonra Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 8 Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabat Sarayında 4’lü pakt imzalandı. Yapılan antlaşmaya göre “Taraflar birbirlerinin içişlerine her türlü müdaheleden mutlak suretle kaçınma siyaseti takip etmeyi taahhüt ediyorlardı”.
Kominizme set çekme teorisinin gündemde olduğu bu soğuk savaş yıllarında Güney Doğu Asya’da Seato, Kuzey de Nato oluşturulmuş, Ortadoğu da ise bir boşluk kalmıştır. Türkiye de Ortadoğu da oluşacak böyle bir paktın liderliğini üstlenmeye hazırdı. Türkiye çok fazla yorulmadan siyasi etkisi en yüksek devlet olduğunu gösterme fırsatını elde etti. Önce Irak’la arasında yapılan anlaşmayla bu paktın ilk nüvesi oluşturuldu. Daha sonra 1955’te pakta İngiltere, Pakistan ve İran katıldı. Irak 1959’da paktan çekilince adı değiştirilerek Cento’ya dönüştürüldü.
Bağdat Paktının imzalanmasını Irak Türkmenleri sevinçle karşıladılar. Bu anlaşmayla durumlarında iyileşme olacağını umuyorlardı. Anlaşma Irak hükümetinin Türkmenlere uyguladığı politikada yumuşama getirdi. Türkmenlerin seyahat etmelerine, Türkiye’ye gezmeye ve yükseköğrenim görmeye gelenlere izin verildi.
14 Temmuz 1958’de Kral ve Nuri Said yönetiminin General Abdülkerim Kasım tarafından devrilmesi Irak’ta yaşayan Türkmenlerin durumunu kötüleştirdiği gibi bölgede istikrarın bozulmasına da neden oldu. 14 Temmuz 1959’da Kürt ve hükümet milisleri daha önce adresleri belirlenen Türkmenlerin evlerine salsırdı. Bu olayda birçok Türkmen öldürüldü.
İlk yıllarda devrim komuta konseyi kararını uygulama alanına sokarak Kerkük ve Musul bölgelerinde Türkçe eğitim yapan 48 okulun açılmasını sağladı. Zamanla bu okullar kapatıldı. Konseyin kararı yürürlükte olmasına rağmen kağıt üzerinde kaldı. Bununlada yetinilmeyerek Türkçe yer adları arapçalaştırıldı. Türklerin çoçuklarına Türkçe ad koymaları, emlak almaları yasaklandı. Bir Türk bir Türk’e arazi satamadığı gibi başkalarından da alamıyordu. Türklere ait topraklar devletleştirilerek çölden getirdikleri bedevilere verildi.
Kuveyt 1. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devletine bağlı bir kazaydı. Osmanlı Devletini rahatsız edecek boyutlarda ilk Kuveyt sorunu demiryolu savaşının gündeme gelmesiyle baş gösterdi. İngiltere Hint Denizinin bir koyu sayılan Barsa Körfezi hakkında kaygılanmaya başlamış ve orada herhangi bir demiryolunun varabileceği bölgede önemli bir denizüssü ve liman olabilme kabiliyetini taşıyan Kuveyt’e el koymaya karar vermişti. Kuveyt Emirinin bölgedeki hükümdarlığı Osmanlı Devletini pek rahatsız etmiyordu.
Olay çıkmadığı ve devlete iyice ters düşen davranışlara girmediği sürece Emire karışmıyordu. Kuveyt Osmanlı Devleti için çok önemli bölge ve Basra Körfezinin en iyi limanıydı. Necd topraklarınında anahtarı niteliğini taşımaktaydı.
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
19. Yüzyılın sonlarında başlayan ve günümüzde de devam eden petrol paylaşımının devletler ve toplumlar üzerindeki siyasi, askeri ve ekonomik etkisidir.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Siyasi, Askeri ve Ekonomik açıdan önem taşıyan bölgede geçmiş zamanda meydana gelen olaylar ve bu olayların sebep ve sonuçlarıyla günümüzde yine aynı bölgede meydana gelen ve gelebilecek olaylar arasında bağlantı kurarak kamuoyunu aydınlatmak.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Özeti çıkarılan eser tarihi anılara dayandırılarak hazırlanmış olup; Kronolojik bir sıra takip etmemektedir. Bununla beraber Musul, Kerkük ve Kuveyt sorunu hakkında asgari ölçüde bilgi sahibi olunabilecek bir eser özelliği taşımaktadır. Tüm subay ve astsubaylar tarafından okunmasının faydalı olabileceği değerlendirilmektedir.










TÜRK – AMERİKAN İLİŞKİLERİNDE ERMENİ DİASPORASININ ROLÜ
Kemal Çiçek*
Bu tebliğimizde Ermeni diasporasının Türk-Amerikan ilişkilerinde etkisini ve Emeni sorununa katkısını birkaç örnek olaydan yola çıkarak değerlendirmeye çalışacağız. Ermeni Sorunun Türkiye için bir dış tehdit haline gelmesi ve uluslar arası ilişkilerimiz olumsuz olarak etkilemesi 19. yüzyılın sonlarından başlamaktadır. Bu sürecin başlamasında kuşkusuz Türkiye’den Amerika’ya göç eden Ermenilerin rolü bugüne Türkiye’de çok üzerinde durulmasam da büyük olmuştur. Çünkü henüz 1880 yıllarda sayıları 2000 civarında olmalarına rağmen diaspora Ermenileri Amerika Birleşik Devletlerinde örgütlenmeye, dernekleşmeye ve Türkiye aleyhine yoğun bir kulise başlamışlardır.(1) Hınçak ve Taşnak gibi gizli örgütlerinde bilindiği gibi Amerika’da şubeleri kurulmuştur.(2) Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki ilk isyancı Ermeniler de bunlar arasından çıkmıştır. Dolaysıyla Türkiye’nin dış güvenliğine yönelik faaliyetleri tartıştığımız bu sempozyum da, bu konunun tartışılması uygun olacaktır.
Bir tebliğin dar sınırları içerisinde Ermeni diasporasının Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerini bozmaya yönelik faaliyetlerini inceleyecek değiliz. Bu nedenle burada özellikle Ermeni diasporasının en etkili olduğu yerlerden olan ABD’de Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ve bunların Amerika ile ilişkilerimiz üzerine etkilerini ele almaya çalışacağız. Dönem olarak da kısıtlama yapmak mecburiyeti vardır ve biz 1880-1930 yılları arasındaki gelişmelerle yetineceğiz. Aslında o dönemde Osmanlı ile başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti ile devam eden sorunlar, günümüze de ışık tutmaktadır, çünkü diaspora Ermenilerinin Osmanlı hükümetinin önüne koyduğu problemler egemenliğinin kullanımı ile ilişkilidir. Avrupa Birliğine katılmaya çalıştığımız bu dönemde de insan hakları ve evrensel hukuk kurallarının iç hukuku üstün tutulması gerekliği konusundaki baskılar büyük ölçüde geçmişte yaşanan tecrübelerle örtüşmektedir. Bu yüzden Osmanlı hükümetlerinin diaspora Ermenilerinin tutumlarından ve kapitülasyonlar çerçevesinde değerlendirilen eylemleri bugünü anlamak için de iyi izlenmelidir.
Bilindiği gibi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ama özellikle 1900 yıllarda ABD’ye Ermeni göçü artırmış, resmi girişlere göre sadece 1899-1914arasında giriş yapanların sayısı 51,950’ye ulaşmıştır.(3) Bu göçlerle beraber Türk-Amerikan ilişkileri de yoğunlaşmıştır. Türkiye’den göç edenler ve çoğunluğu Ermeni olan bu insanlar, Türkiye’den tamamen kopmamışlardır, geçimlerini sağladıktan sonra geride kalan birikimlerini memleketlerindeki yakınlarına aktarmayı sorumluluk addetmişlerdir.
Sayıları gittikçe artan ve örgütlenen Ermeniler ile Amerika arasında bir köprü kurulmasına yol açmışlardır. Yaşadıkları yerlerde Türkiye ve Türkiye’deki sorunlara ilgisini kaybetmeyen diaspora Ermenileri, özellikle 1880-1890’lı yıllarda Osmanlı devletine karşı bağımsızlık savaşı veren akrabalarıyla dirsek temasında kalmışlardır. Hatta isyanların başlamasıyla birlikte Türkiye’deki örgütlenmeyi ve direnişi her şekilde desteklemişlerdir. Kısa zaman sonra da diaspora Ermenilerinin önderliğinde ve güdümündeki eylemler üzerinden Osmanlı hükümeti ile Ermeniler ve tabii ki Amerika Birleşik Devletleri karşı karşıya gelmişlerdir.(4) Çünkü göç eden ve ABD’de milliyetçi derneklerde faaliyetlere başlayan Ermeniler sık sık Türkiye’ye gelerek ( ya da gönderilerek ) eylemlere karışmışlar, hatta Osmanlı elebaşlığını yapmışlardır.(5)
Bu Durum Osmanlı yöneticilerinin dikkatlerinden kaçmamıştır. Soruna çözüm bulmak ve diaspora Ermenilerini eylemlerden alıkoymak için bazı önlemler alınması yoluna gidilmiştir. Öncelikle diaspora Ermenilerinin Türkiye’ye girişi önlemeye çalışılmış, Ermenilerin çıkışı, çıkarsa girişi yasaklanmıştır. İşte bu politika ya da iç güvenlik önlemi Türkiye ile ABD’yi tabiiyet sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır.(6) Zira Türkiye’den ABD’ye göç eden Ermeniler, burada kolaylıkla vatandaşlık hakkı alıyor ve Türkiye’ye dönüyorlardı. Türkiye’de ise genellikle Osmanlı tebaasından kaynaklanan haklarını kaybetmemek için bunu gizliyor ta bir suç işleyinceye kadar ortaya çıkarmıyorlardı. Bu öyle ara sıra görülen nadir bir durumda değildi. Tahminlere göre 70,000 civarında Amerikan vatandaşlığına geçen Osmanlı Ermenisi 1900-1914 yılları arasında Türkiye’ye giriş yapmıştı.(7)
1830 tarihli Osmanlı ABD antlaşmasının 4. maddesine göre-ki bu kapitülasyonlardan Amerika’yı da yararlandıran bir antlaşmadır. Amerikan vatandaşlığına geçen bir Ermeni Türkiye’ye döndüğünde Amerikanın himayesinde (protege) konumunda oluyordu. Yani Osmanlı kanunlarından muaf oluyordu. En azından ABD’nin antlaşmasının ilgili maddesini yorumu bu şekildeydi. Çünkü antlaşma metninin Türkçe orijinali ve İngilizce tercümesi arasında önemli farklar bulunmaktaydı. Bundan dolayı Osmanlı Devleti maddeyi yorumu çok farklıydı. Buna göre, göç eden, Ermeni döndüğünde hala Osmanlı Devletinin maddeyi yorumu çok farklıydı. Buna göre, göç eden Ermeni döndüğünde hala Osmanlı vatandaşı statüsündeydi ve mali, idari, hukuki uygulamalara tabiiydi. Antlaşmanın 4. maddesi ticari davaların işleyişini belirliyordu. Osmanlı Devletinin bu yorumu muhtelif kanun ve mevzuat hükümlerine dayandırılıyordu ama bu hükümlerin hiçbirisi ABD ile bir mutabakat şeklinde ele alınmadığından Amerika tarafından tanınmıyordu.(8)
Bu hukuki anlaşmazlık doğrusu Ermeniler tarafından çok iyi kullanılıyordu. Amerika da Amerikan vatandaşı, Türkiye’de tebaa gibi yaşıyor, ancak hukukla başları belaya girdiğinde protege statüsünde olduklarını iddia ediyorlardı. Hatta Amerikan vatandaşı olmayan Ermeniler bile protege belgesi alabiliyorlardı. Osmanlı Devleti adeta isyan başlatan, cinayet işleyen, suikasta katılan Ermenileri yargı önüne çıkartamaz olmuştu. Bu duruma son bir son vermek için 1860 yılında Osmanlı Devleti bütün himaye sahiplerinin 3 ay içerisinde ülkeyi terk etmelerini, bunu uymayanların Osmanlı tebaası olarak görüleceğini ilan etti. Bu yeni kanun hükmüne göre başka bir ülkenin vatandaşlığına giren bir Osmanlı tebaası hukukuna tabii olmaktan kurtulmuyordu. Böylece Osmanlı Devleti protege hakkının beslediği bataklığı kurutmayı ümit ediyordu. Halbuki, Osmanlı gayrimüslimleri aleyhlerine olan bu durumdan kurtulmak için başka ülkenin vatandaşlığına geçtiler ve kapitülasyonlardan yararlanarak Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdürdüler. Bu yöntem o kadar yaygınlaştı ki, kısa zaman “ülkedeki başka ülkelerin vatandaşları” “gerçek yabancıları” geçti.(9) Buna karşı 1869 yılında Osmanlı Devleti irade-i seniye olmadan başka ülkede vatandaşlığa geçmeyi yasakladı. İzin almadan vatandaşlıktan çıkanların ülkeye girdikleri zaman Osmanlı vatandaşı olarak muamele göreceklerini açıkladı.(10)
Bu durum Osmanlı Ermenilerinin en çok vatandaşlığa geçtikleri ülke olan ABD-Türkiye arasında hukuk anlayışından kaynaklanan sorunlara yol açtı. Çünkü ABD hukuku jus soli, Osmanlı hukuku ise juis sanguinin prensibine dayalı bir yoruma olanak veriyordu. Üstelik Osmanlı Ermenilerinin büyük bir kısmı ABD’ye vergiden harçtan, suçlardan veya askeri yükümlülüklerden kaçmak için geçiyordu. Aslında göç etmek isteyenlere 1890’li yılların sonlarında kadar her türlü kolaylığı sağlayan Osmanlı Devleti, bu tarihten sonra diasporanın yarattığı sorunlar yüzünden çıkışları izne bağladı. Özellikle daha önce suç işlemiş olanların çıkışına engel olamaya çalıştı. Bir süre sonra Ermeniler kaçak yollardan Amerika’ya göç etmeye başladılar ve irade talep etmediler. Böylece göç etseler bile Osmanlı hukukuna göre Osmanlı tebaasıydılar. Bu durumda bütün yükümlülükleri devam ediyordu. Halbuki Osmanlı Ermenileri aslında bu yükümlülüklerden kaçmak için göç ediyorlardı ve üstelikte iradeye gerek duymadan ABD vatandaşlığına geçebiliyorlardı. Çünkü bu uygulama ABD ile bir mutabakat sonucu başlatılmadığı için Amerikan kanunlarına göre geçersizdi. Dolaysıyla ABD pasaport dağıtmaya devam etti. Kolay vatandaşlık ve güçlü bir ülkeyi aralarına almak Ermenileri adeta celp ediyordu. İşte bu Ermeniler Osmanlı topraklarına döndüklerine iki ülkeyi karşı karşıya getiriyorlardı. Bir kısmı Taşnak, Hınçak veya adi suçlu olan bazı Ermeniler suç işlediklerinde gizledikleri ABD pasaportlarını gösteriyor ve konsolosların himayesini talep ediyorlardı. Osmanlı Devleti göre bunlar Osmanlı Tebaası, Amerika’ya göre Amerikan vatandaşı idiler. Amerika onları korumak, Osmanlı geri döndüklerinde yükümlülüklerini hatırlatmak istiyordu. Üstelik Ermeniler Amerika kanunlarına göre yakınlarını da ABD vatandaşlık haklarından yararlandırmak istiyorlardı.(11)
Bazı Ermeniler sırf vatandaş olma için özellikle de örgüt mensupları ABD’ye gidiyordu. Misyonerler de Osmanlı Ermenilerinin Amerikan vatandaşlığına geçmelerine destek oluyorlardı. Çünkü, misyonerlerin sadece eğitim vermek yada Ermenileri kendi mezheplerine geçmeye ikna etmek gibi bir misyonla değil, aynı zamanda “Hıristiyanları Türk yönetiminden kurtaracak kahramanlar” da yetiştiriyordu. Bu niyetlerini gizli ve açık olarak defalarca yazdıkları raporlarda dile getirdikleri biliniyordu. Ancak teslim etmek gerekir ki, Amerikan hükümeti misyonerlerin bu politikasını açıkça desteklemiyor, hatta Ermenilerin artan oranlarda vatandaşlık elde etmesinden duyduğu rahatsızlığını ifade etmekten kaçınmıyordu.(12) Zira, müfettişlerin yaptıkları soruşturmalar ortaya koymaktaydı ki, yakayı ele veren Ermenilerin büyük bir çoğunluğu ABD’ye dönme niyetinde değildi. Gerçekte bunlar Amerikan vatandaşlığını sadece araç olarak kullanıyorlardı. Pek çoğu Türkiye’de harçsız, vergisiz mülk sahibi olabilmek için Amerikan pasaportu alıyordu. Bazıları sırf tüccarlık gayesiyle, ama en tehlikelisi bazıları anarşist olarak işledikleri suçlardan kaçmak için Amerikan vatandaşı oluyordu. Durum çetin bir hal aldı. Öyle ki daha 1893 yılında başkan Başkan Cleveland yaptığı yıllık konuşmasında Osmanlı hükümetinin bu tip Ermeni vatandaşlarından şikayetini haklı bulduğunu söyledi. Çünkü o sıralarda New York’ta yayınlanan bazı Ermeni gazetelerinde açıkça Osmanlı Ermenilerini silahlı mücadeleye çağıran bildiriler yayınlıyordu. İşin ilginç yanı Amerika ile Osmanlı Devletinin 1830 antlaşmasının ilgili maddesinin farklı yorumlarından kaynaklanan duruma çağıran bildiriler yayınlıyordu. İşin ilginç yanı Amerika ile Osmanlı Devletinin suç işleyenleri mahkeme etme hakkını da saygı duyduğunu ilan ediyordu. Bu açıklama Ermenileri tedirgin etti ve yoğun bir propaganda faaliyetine girmelerine sebebiyet verdi. 1892 yılında Osmanlı hükümeti ABD elçisini 18 Ocak 1869 yılında çıkarılan Osmanlı Vatandaşlık Kanunu kabul etmeye çağırdı.(13) Bu kanunun beşinci maddesi daha önce de ifade ettiğimiz gibi, hiçbir Osmanlı vatandaşının, izinsiz başka bir ülkenin vatandaşlığına geçemeyeceğini hükme bağlıyordu. Orta-elçi Hirsch ise vatandaşlığa sahip olanları himaye etmeyi sürdüreceğini bildirdi.(14) 1898 yılında bir kez daha taraflar karşı karlıya geldiler. ABD, Osmanlı otoritelerinden izin almadan vatandaşlığa geçmenin kendileri açısından bir sakıncası olmadığını iddia etti. Hatırlatalım ki, İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Almanya, Rusya başta olmak üzere dönemin büyük Avrupa güçleri Osmanlı devletinin 1869 tarihli kanunu tanımışlar ve ona göre hareket etmekteydiler. Yani, Ermenilere Türkiye’de suç işledikleri takdirde himaye edilmeyeceklerini bildirdi. Bu ülkelerden Fransa, Hollanda, Belçika irade-i seniye olamadan vatandaşlık başvurusu yapanların taleplerini reddettiler. Dolaysıyla hukuksal ikilem ABD ile Türkiye arasında sorun olmaya devam etti. 1892 yılında Osmanlı hükümeti yeni bir karar aldı ve isteyenlerin bir daha geri dönmemek kaydıyla ülkeden ayrılabileceğini ve başka ülkelerin vatandaşlığına geçebileceğini bildirdi. Halbuki bu yanlış bir karardı, çünkü daha öncede belirttiğimiz gibi ABD ile pürüz çözülmemişti. Nitekim pek çok Osmanlı Ermenisi bu şartla ülkeden ayrıldı, ama pasaportla gizli ve açık yollardan geri döndü. ABD hükümeti, Osmanlı hükümetinin şartını hiçbir zaman tanımadığı için himaye siyasetini sürdürdü. Örneğin J.J. Arakelyan, 1892 yılında alınan karardan yararlanarak ABD’ye gitmiş ve aldığı vatandaşlıkla Türkiye’ye dönmüştü. Osmanlı kanunlarına göre geri döndüğü için hala Osmanlı tebaası idi. Bu yüzden Amerika bulunduğu sırada ödemediği vergiler kendisine tahakkuk ettirildi. Amerika’nın himaye etmesine ve ısrarla verginin adaletsiz olduğunu yetkililere bildirmesine rağmen vergi tahsil edildi.(15)
Daha da önemlisi terörist Ermenilerdi. Örneğin Guedjian Ocak 1895 tarihinde Halep’te bir Hınçak mensubu olarak son derece gizli belgelerle ve örgüt dokümanlarıyla ele geçirmişti. Mahkeme kendisine 101 yıl ceza verdi. ABD konsolosuna başvuran Guedjian kendisinin Amerikan vatandaşı olduğunu iddia ederek himaye talep etti. Halep Valisi(16) himayeye izin vermeyince konu merkeze intikal ettirildi ve sonuçta İstanbul’da konsolos huzurunda yargılanması kabul edildi.(17) Bu tür durumların iki ülke ilişkilerini kötü etkilemesi üzerine taraflara 1874 yılında aralarında yapılan görüşmeler sonunda kabul edilen fakat senatonun onaylamadığı madde üzerinde görüşmelere tekrar başladılar. Ancak 1899 yılında yapılan görüşmelerde bizzat II. Abdülhamit “Ermenilere himaye sağlayacak bir maddeyi asla onaylamayacağını” elçi Straus’a bildirince bir sonuç alınamadı.(18) 1900 yılında Amerika, Ermenilere ABD vatandaşlığı ile Türkiye’de himaye görmekte sorunlar yaşayabileceklerini bildirdi ve bunu pasaportlarına eklediği bir duyuru ile bildirmek zorunda kaldı. 1907 yılında Ermenilere Türkiye’ye döndükleri ve 2 yıldan fazla kaldıkları takdirde vatandaş olarak korunmaya sahip olamayacaklarını duyurdu. Eğer ilgili kişiler eskiden Türk tebaası statüsünde idiyse, bu süreni 5 yıl olduğu bildirildi. Bu uygulama diaspora Ermenilerinin tepkilerine ve protesto eylemlerine yol açtı. Ama ABD-Türkiye ile ilişkilerine önemli bir tehdit olan bir uygulamaya da son vermiş oldu.(19) Bu vatandaşlık ve himaye sorunu 1923 yılında Lozan Barış görüşmeleri sırasında da Türk-Amerikan heyetleri arasında görüşüldü ama bir sonuç alınamadı. Türk tarafının kapitülasyonları kaldırma konusundaki ısrarı Amerika’nın istediği tarzda bir uzlaşmaya olanak vermiyordu. Ama iki ülke arasında Lozan’da yapılan dostluk ve ticaret antlaşmasının imzalanmasına bu madde engel olmadı. Bununla birlikte, Ermeni diasporasının faaliyetleri imzalanan antlaşmanın Kongrede onaylanmasının engellemeyi başardı. Lozanda’da Ermeni dernekleri Türkiye ile Avrupa ve özellikle Amerika arasında bir anlaşmaya varılmaması için propaganda yürüttüler. Lozan’da gözlemci olarak bulunan Amerikan delegasyonu 6 Ağustos 1923 günü Türkiye ile bir dostluk antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmanın Türkiye’nin yararına olması Amerikan Ermeni derneklerini aleyhte örgütlenmeye yöneltti.(20) Yapılan antlaşma 3 Mayıs 1924 tarihine kadar Senatoya sunulmadı. Ermeni lobileri antlaşmayı reddeden ve kabulünde yayar görenler olarak ikiye bölündü. Genelde misyoner kuruluşları, yardım dernekleri ve Armenia Amerika Society antlaşmasının onanmasından Yana tavırlarını koydular.(21) Buna karşılık Gerard-Cardashian ikilisinin başını çektiği Committee for the Independence of Armenia reddi için saldırgan bir propaganda yürüttü.(22) Ermenistan kurulmasını tek amaç olarak gören bu grup American Committee Opposed to the Lausanne Treaty adıyla örgütleşti.(23) Antlaşmanın imzasından her hangi bir yarar ummadıklarından muhalefeti çok sertti. Nihayet senatoyu etkilemek için bu iki grubun mücadelesini maalesef red cephesi kazandı. Ama bu mücadele esnasında Türk milletini ve yeni Cumhuriyeti rencide eden sayısız makale, kitap, haber Amerika’da yayınlandı. Amerika’da yaygın olan “Korkunç Türk” imajı, aleyhteki derneklerin ekmeklerine yağ sürdü.(24) Karşı grubun siyaset ve kamuoyundaki etkisi o kadar büyük oldu ki, 1924 Başkanlık seçimlerine Türkiye ile yapılan antlaşma damgasını vurdu. Antlaşmayı onaylamanın Ermenileri satmak, onlara ihanet ile eşit olduğu propagandası zemin kazandı. Kiliseler, özellikle the Protestant Episcopal Church 110 bishobun imzaladığı bir bildiri ile Türkiye’yi ve Amerika’daki destekçilerini kınadı. Bu çıkışlar senatörleri ikilemede bıraktı. 18 Ocak 1927 yılında, Lozan’dan 4 yıl sonra ancak oylanabilen Lozan Antlaşmasının onayı geçerli çoğunluğu elde edemedi. Oylamada 34 ret 50 kabul çıktı ama bu yeterli yeterli çoğunluk olmadığı için ret demekti. Türk Amerikan ilişkileri Ermeni Diaspora faaliyetleri yüzünden bir yara daha aldı. Ama bizzat Başkan Türkiye’yi gücendirmemek için antlaşmasının onaylanmasını dilediğini bildiri ve sanki kabul edilmiş gibi ilişkilerin sürdürülmesini önerdi. Dışişleri bakanlığının girişimi sayesinde 17 Şubat 1927 tarihinde Türkiye ile düzenli diplomatik ilişki kuruldu. Onaylanmayan Lozan Antlaşması sanki onaylanmış gibi ilişkilerin temeline oturdu. (Öte yandan antlaşmaya taraf olan grup, başta Near East Relief olmak üzere savaş sırasında Türkiye’ye yönelik Ermeni propagandalarıyla ilgili çok enteresan gizli bilgileri açığa vurdular. Mesela NER, para toplayabilmek için Ermenilerin sürgünü ve katliamı konularında yanlış veya önyargılı raporlar ve haberler yayınladığını, dolayısıyla bu yüzden Türklere karşı cephe alınmasının haksız olduğunu duyurdu.)
Bu arada 28 Mayıs 1928 yılında Türkiye’nin çıkardığı vatandaşlık kanunu ki ülke arasında tabiiyet sorununu içinden çıkılmaz hale getirdi. Yeni kanun vatandaşlıktan çıkmayı izne bağlamakla kalmıyor, Türkiye’de doğanları şartsız vatandaş kabul ediyordu. Bu son uygulamaya karşı yoğun bir tepki ve muhalefet olması üzerine 9 Nisan 1929 yılında kanun değişikliği yapıldı ve Türkiye’de doğanların vatandaşlığı kişilerin isteğine ve meclisin onayına bırakıldı. Ancak Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde 62 yıl süren sorun çözüme kavuşmadı.(25)
SUNUÇ
Bugün de Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren Ermeni dernek, enstitü ve kurumları bulundukları ülkelerin Türkiye’ye yönelik politikalarının tespitinde önemli rol oynamaktadırlar. Önemli bir oy potansiyeline sahip oldukları ülkelerde Türkiye’yi hedef alan politikalar izleyerek adayları desteklemektedirler. Bu sayede her yıl gerek Avrupa’da gerekse Amerika’da sözde “soykırımın” tanınmasına yönelik girişimleri ile Türkiye’nin Ortadoğu ve Avrupa politikalarını etkisiz veya bağımlı hale getirmeye çalışmaktadırlar. Bugün Amerika’da 24’ün üzerinde eyalet kendi parlamentolarında sözde soykırımı tanımış ve buna müfredatında yer vermiştir. Demek ki Ermeni sorununu çözülmesi ve Türkiye için bir dış tehdit olmaktan çıkarılması için diaspora Ermenilerinin faaliyetlerinin de analiz edilmesi gerekir. Ancak bazılarının önerdiği gibi diaspora Ermenileri ile diyalog yoluyla çözüm bulmak iddia edildiği gibi kolay değildir. Bu bildire taraflar arasında diyalogun asgari şartları tahkik edilmeye çalışılacaktır. Öte yandan geçmişe Amerikanın himayesine girenlerin Osmanlı devletine yönelik tehditleri bugün de başka uluslar arası güçlerin himayesinde Türkiye Cumhuriyetine karşı sürmektedir.