ρυяєgση
10-17-2007, 19:32
İşte “diyalog” böyle olur
BURHAN BOZGEYİK – MİLLİ GAZETE
Hıristiyanlarla, Yahudilerle diyalog içine giren "birileri" bu faaliyetlerine me’haz olarak, Bediüzzaman’ı göstermekte ve "Bediüzzaman da Fener Patriğiyle görüşmüş" demektedirler. Bu tıpkı Bektaşinin, "ben hâfız değilim!" deyişine benziyor. Hikaye malum: Bektaşi, bir gün dostlarının ısrarını kıramayıp camie gitmiş. Kapıdan içeri girdiği esnada, vâiz efendi, içkinin haram olduğunu anlatırken, ayet-i kerimenin "lâ takrabü’s-salâ..." (Namaza yaklaşmayın!) kısmını söylüyormuş. Bektaşi bu cümleyi işitir işitmez, topuğunun üzerinde geri dönmüş. Yakınları, ona niçin camie girmeyip hemen geri döndüğünü sorunca şöyle demiş: "Baksanıza hoca efendi, ‘Namaza yaklaşmayın!’ diyor. Ben de yaklaşmadım ve geri döndüm." Dostları şöyle demiş: "İyi de o âyetin devamı var. ‘Ve entüm sükerâ", yani "içkili iken" buyruluyor." Bunun üzerine Bektaşi şöyle demiş: "Ben hâfız değilim!"
Bazıları işine gelen kısmı alıp, işine gelmeyeni bıraksa da, biz o gibileri kendi hallerine bırakmayacağız. Zira burada mevzubahis olan bir muhterem İslâm âliminin hakkıdır, hukukudur, izzetidir, heba edilmek istenen gayretidir.
Reddü’l Evham-2 isimli eserde, bakınız Bediüzzaman’ın Fener patriğiyle görüşmesinin içyüzü ve o meselenin aslı nasıl ortaya konulmakta:
"...Üstad Bediüzzaman (ra), Osmanlı devrinde Sultan Vahidüddin zamanında resmî bir toplantıda Fener Patriğini şöyle hakka dâvet etmiştir:
"’Sen, hıristiyan âleminin dînî lideri olduğun için mes’ulsun! Bu mes’uliyetten kurtulmak için, Hazreti Muhammed (asm)’ın peygamberliğini kabul edeceksin; ‘Benim de peygamberimdir’ diyeceksin ve inancını da i’lân edeceksin.’"
"Fener Patriği de o zaman Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu tebliğini kabul etmiş ve ilan edeceğine söz vermiştir. Görüldüğü gibi, Üstad Bediüzzaman hazretleri tebliğ makamında Fener Patriği’ni üç noktada hakka davet etmiştir:
"1) Hazret-i Muhammed (asm)’ın peygamberliğini kabul edeceksin.
"2) Hazreti Muhammed (asm) benim de peygamberimdir’ diyeceksin.
"3) Bu inancını da etba’ına ilan edeceksin. " (Reddü’l Evham-2, s.78)
Bediüzzaman o sırada "Darü’l Hikmeti’l İslâmiye" âzâsı idi, bu Osmanlı Devletinin en üst seviyedeki resmî bir müessesesi idi. Birinci gayesi de İslam hakikatlerini dünyaya ilan etmek ve İslamiyete yapılan hücumları bertaraf etmekti. Mehmed Âkif merhum da dahil olmak üzere devrin en meşhur âlimleri bu müessese çatısı altında hizmet vermekteydi. Bediüzzaman buradan aldığı maaşının büyük ekseriyetini kitap bastırarak halka ücretsiz dağıtmak suretiyle geri millete iâde ediyordu. Çok cüz’i bir kısmını "haccca gitmek için" bir tarafa ayırıyordu. (Sonradan sürgün yıllarında o para ile zaruri ihtiyaçlarını karşılayacaktı)
Buyrun bakalım, Bediüzzaman ne yapmış, onun bu davranışını –ne söylediğine ve ne yaptığına bakmaksızın- öne sürerek bir icraat içerisine girenler ne yapıyor?
Siz bunca senedir, bir papazın İslâmiyeti kabul ettiğini işittiniz mi? Bırakınız İslamiyeti kabul etmeyi, Peygamber efendimizin (asm) peygamber olduğunu, Kur’an’ı Azimüşşan’ın ALLAH’ın kitabı olduğunu söylediğini duydunuz mu? Bırakınız bunları, vicdanı bütünüyle ölmemiş herkes, İslam beldelerindeki Haçlı vahşetini tel’in eder. Peki siz Papa’nın veya herhangi bir papazın Amerika’yı, İngiltere’yi ve müttefiklerini protesto ettiğini duydunuz mu, bir hahamın İsrail’in yaptıklarını tel’in ettiğini işittiniz mi?
Peki "bizimkilere" ne oluyor?! Neden kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar. Neden durmadan Bektaşi mantığı sergiliyorlar. Halbuki dinimizin hükümleri son derece açıktır, nettir, zerre kadar şüpheye yer bırakmayacak berraklıktadır. Bakınız, "Rumûzü’l Kur’an-1" isimli eserde, A’raf Sûresi’nin 157. Âyetinin tefsiri için ne denilmektedir:
"... Bu âyet-i kerime, ehl-i felâh ve ehl-i necât olmayı dört şarta bağlıyor:
"1- Hazret-i Muhammed (asm)’a iman etmek,
"2- Ona ta’zimde bulunmak,
"3- Ona (dinine) yardım etmek,
"4- Ona indirilen Kur’an’a tâbi olmaktır." (a.g.e, s. 13)
Bütün insanlığın "Ümmet-i da’vet olduğu"nun belirtildiği bu eserde daha sonra şöyle denilmektedir:
"...O halde bütün insanlar, --Hz. Muhammed (asm)’ın da’vetine icâbet etse de etmese de—onun ümmetidir. Kabûl etmeyenler, kendi peygamberini, yâni Rasûl-i Ekrem (asm)’ı inkar etmiş, dolayısiyle bütün peygamberleri, kitapları ve hatta ALLAH’ı inkar etmiş sayılır. Çünkü, îmân bir küldür. Bir cüz’ü inkâr, küllü inkar etmek demektir. Binâenaleyh Müslümanların, ‘Yahudi ve Hıristiyanların hak bir din üzerinde bulundukları ve hakiki ehl-i kitap olduklarını ve bu imanlarıyla beraber Cennet’e gideceklerini’ kabul etmeleri; Kur’an’ı ve Resul-i Ekrem (asm)’ı inkar etmeleri demektir. Çünkü, pek çok âyet ve hadislerin sarahatı, Yahudi ve Hıristiyanların ehl-i necât olmadıklarını, âhiret nokta-i nazarında ehl-i şirk olduklarını ifade etmektedir. İşte ‘Dinlerarası Diyalog’ dedikleri şey, Müslümanların kendi inancını inkar etmeye, Yahudi ve Hıristiyanların bâtıl inançlarını kabul etmeye da’vet etmektir." (aeg, s.20)
Hal böyle iken, hıristiyan ve yahudilerin ALLAH inancı şirkle dolu iken, âhiret inaçları sakat iken, meleklere iftiralarda bulunurlar iken, Peygamber efendimizi (asm) ve Kur’an-ı Kerimi kabul etmezlerken, niçin "aramızda iman esaslarında birlik var" denilerek kafalar karıştırılmak isteniyor? Bunu yapanlar hazır vakit varken tevbe etsinler, bu gariban Müslümanların kafasını daha fazla karıştırmaktan vazgeçsinler. Bir de yanlış yaptıklarını îtiraf etsinler. Unutmasınlar ki kabirde, mahşer meydanında çok çetin hesap vardır.
BURHAN BOZGEYİK – MİLLİ GAZETE
Hıristiyanlarla, Yahudilerle diyalog içine giren "birileri" bu faaliyetlerine me’haz olarak, Bediüzzaman’ı göstermekte ve "Bediüzzaman da Fener Patriğiyle görüşmüş" demektedirler. Bu tıpkı Bektaşinin, "ben hâfız değilim!" deyişine benziyor. Hikaye malum: Bektaşi, bir gün dostlarının ısrarını kıramayıp camie gitmiş. Kapıdan içeri girdiği esnada, vâiz efendi, içkinin haram olduğunu anlatırken, ayet-i kerimenin "lâ takrabü’s-salâ..." (Namaza yaklaşmayın!) kısmını söylüyormuş. Bektaşi bu cümleyi işitir işitmez, topuğunun üzerinde geri dönmüş. Yakınları, ona niçin camie girmeyip hemen geri döndüğünü sorunca şöyle demiş: "Baksanıza hoca efendi, ‘Namaza yaklaşmayın!’ diyor. Ben de yaklaşmadım ve geri döndüm." Dostları şöyle demiş: "İyi de o âyetin devamı var. ‘Ve entüm sükerâ", yani "içkili iken" buyruluyor." Bunun üzerine Bektaşi şöyle demiş: "Ben hâfız değilim!"
Bazıları işine gelen kısmı alıp, işine gelmeyeni bıraksa da, biz o gibileri kendi hallerine bırakmayacağız. Zira burada mevzubahis olan bir muhterem İslâm âliminin hakkıdır, hukukudur, izzetidir, heba edilmek istenen gayretidir.
Reddü’l Evham-2 isimli eserde, bakınız Bediüzzaman’ın Fener patriğiyle görüşmesinin içyüzü ve o meselenin aslı nasıl ortaya konulmakta:
"...Üstad Bediüzzaman (ra), Osmanlı devrinde Sultan Vahidüddin zamanında resmî bir toplantıda Fener Patriğini şöyle hakka dâvet etmiştir:
"’Sen, hıristiyan âleminin dînî lideri olduğun için mes’ulsun! Bu mes’uliyetten kurtulmak için, Hazreti Muhammed (asm)’ın peygamberliğini kabul edeceksin; ‘Benim de peygamberimdir’ diyeceksin ve inancını da i’lân edeceksin.’"
"Fener Patriği de o zaman Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu tebliğini kabul etmiş ve ilan edeceğine söz vermiştir. Görüldüğü gibi, Üstad Bediüzzaman hazretleri tebliğ makamında Fener Patriği’ni üç noktada hakka davet etmiştir:
"1) Hazret-i Muhammed (asm)’ın peygamberliğini kabul edeceksin.
"2) Hazreti Muhammed (asm) benim de peygamberimdir’ diyeceksin.
"3) Bu inancını da etba’ına ilan edeceksin. " (Reddü’l Evham-2, s.78)
Bediüzzaman o sırada "Darü’l Hikmeti’l İslâmiye" âzâsı idi, bu Osmanlı Devletinin en üst seviyedeki resmî bir müessesesi idi. Birinci gayesi de İslam hakikatlerini dünyaya ilan etmek ve İslamiyete yapılan hücumları bertaraf etmekti. Mehmed Âkif merhum da dahil olmak üzere devrin en meşhur âlimleri bu müessese çatısı altında hizmet vermekteydi. Bediüzzaman buradan aldığı maaşının büyük ekseriyetini kitap bastırarak halka ücretsiz dağıtmak suretiyle geri millete iâde ediyordu. Çok cüz’i bir kısmını "haccca gitmek için" bir tarafa ayırıyordu. (Sonradan sürgün yıllarında o para ile zaruri ihtiyaçlarını karşılayacaktı)
Buyrun bakalım, Bediüzzaman ne yapmış, onun bu davranışını –ne söylediğine ve ne yaptığına bakmaksızın- öne sürerek bir icraat içerisine girenler ne yapıyor?
Siz bunca senedir, bir papazın İslâmiyeti kabul ettiğini işittiniz mi? Bırakınız İslamiyeti kabul etmeyi, Peygamber efendimizin (asm) peygamber olduğunu, Kur’an’ı Azimüşşan’ın ALLAH’ın kitabı olduğunu söylediğini duydunuz mu? Bırakınız bunları, vicdanı bütünüyle ölmemiş herkes, İslam beldelerindeki Haçlı vahşetini tel’in eder. Peki siz Papa’nın veya herhangi bir papazın Amerika’yı, İngiltere’yi ve müttefiklerini protesto ettiğini duydunuz mu, bir hahamın İsrail’in yaptıklarını tel’in ettiğini işittiniz mi?
Peki "bizimkilere" ne oluyor?! Neden kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar. Neden durmadan Bektaşi mantığı sergiliyorlar. Halbuki dinimizin hükümleri son derece açıktır, nettir, zerre kadar şüpheye yer bırakmayacak berraklıktadır. Bakınız, "Rumûzü’l Kur’an-1" isimli eserde, A’raf Sûresi’nin 157. Âyetinin tefsiri için ne denilmektedir:
"... Bu âyet-i kerime, ehl-i felâh ve ehl-i necât olmayı dört şarta bağlıyor:
"1- Hazret-i Muhammed (asm)’a iman etmek,
"2- Ona ta’zimde bulunmak,
"3- Ona (dinine) yardım etmek,
"4- Ona indirilen Kur’an’a tâbi olmaktır." (a.g.e, s. 13)
Bütün insanlığın "Ümmet-i da’vet olduğu"nun belirtildiği bu eserde daha sonra şöyle denilmektedir:
"...O halde bütün insanlar, --Hz. Muhammed (asm)’ın da’vetine icâbet etse de etmese de—onun ümmetidir. Kabûl etmeyenler, kendi peygamberini, yâni Rasûl-i Ekrem (asm)’ı inkar etmiş, dolayısiyle bütün peygamberleri, kitapları ve hatta ALLAH’ı inkar etmiş sayılır. Çünkü, îmân bir küldür. Bir cüz’ü inkâr, küllü inkar etmek demektir. Binâenaleyh Müslümanların, ‘Yahudi ve Hıristiyanların hak bir din üzerinde bulundukları ve hakiki ehl-i kitap olduklarını ve bu imanlarıyla beraber Cennet’e gideceklerini’ kabul etmeleri; Kur’an’ı ve Resul-i Ekrem (asm)’ı inkar etmeleri demektir. Çünkü, pek çok âyet ve hadislerin sarahatı, Yahudi ve Hıristiyanların ehl-i necât olmadıklarını, âhiret nokta-i nazarında ehl-i şirk olduklarını ifade etmektedir. İşte ‘Dinlerarası Diyalog’ dedikleri şey, Müslümanların kendi inancını inkar etmeye, Yahudi ve Hıristiyanların bâtıl inançlarını kabul etmeye da’vet etmektir." (aeg, s.20)
Hal böyle iken, hıristiyan ve yahudilerin ALLAH inancı şirkle dolu iken, âhiret inaçları sakat iken, meleklere iftiralarda bulunurlar iken, Peygamber efendimizi (asm) ve Kur’an-ı Kerimi kabul etmezlerken, niçin "aramızda iman esaslarında birlik var" denilerek kafalar karıştırılmak isteniyor? Bunu yapanlar hazır vakit varken tevbe etsinler, bu gariban Müslümanların kafasını daha fazla karıştırmaktan vazgeçsinler. Bir de yanlış yaptıklarını îtiraf etsinler. Unutmasınlar ki kabirde, mahşer meydanında çok çetin hesap vardır.