Đяєμяє23
07-24-2007, 23:55
Değişmek Veya Değiştirilmek
Hani meşhur bir söz vardır: “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”. Değişim sadece canlılar dünyasında değil, cansızlar dünyasında da vardır. Fakat bu dünyadaki değişiklik ancak dışarıdan yapılan bir etkiyle gerçekleşir. Cansız ve şuursuz varlıklar olarak düşündüğümüz atom veya moleküller de dışarıdan yapılan bir etkiyi algılarlar ve bu etkiye bir cevap verirler.Bilim dünyasında Le Chatelier yasası olarak bilinen kaideye göre: “Dengede olan bir fiziksel sisteme dışarıdan bir etki yapıldığında, sistem bu etkiyi en aza indirecek şekilde kendini değişikliğe uğratır.”
Ancak şu sorunun cevabı açık değildir: Dış etkiyi en aza indirebilmek için mi sistem kendini değişikliğe uğratıyor? Yoksa, sistem bu değişikliği, kendisi olarak kalmayı sürdürebilmek için mi yapıyor? Her an yeni durumlara adapte olabilmeyi gerektiren hayati süreç içinde, değişen durumlara uyum sağlanamadığı zaman, ya büyük zafiyetler geçiriliyor, ya da hayat bitiyor.
İnsanın bambaşka bir varlık olduğunu, fiziksel dünya için geçerli olan yasaların, insan için geçerli olamayacağını söyleyenler muhakkak çıkacaktır. Bu görüşü tamamen yadsımamakla beraber, ben, fiziksel alemin bir parçası olan insanın, fiziksel dünya için geçerli olan pek çok yasa ve kuraldan en azından müstağni olmadığı kanaatindeyim.
Değişime direnen ve “Kargadan başka kuş tanımam” mantığıyla meselelere çözüm üretmek isteyenler, ya hiç bir çözüm üretemiyorlar veya zaman içinde diğer kuşları da öğrenmek zorunda kalıyorlar. Hatta diğer kuşları tanımaları sonucunda, düşünce ve yaşama biçimini değiştirenler de çıkıyor. “Biz talim istemezüz, biz keçeye pala sallarız, testiye kurşun atarız” diyen yeniçeri mantığıyla yeniliklere ve değişime direnenlerin akıbeti de “yeniçeri”nin akıbetinden pek farklı olmuyor. Bir gün, toplar üzerinize çevriliyor ve ölüm fermanı veriliyor.
Ancak insan, tabiatına ters gelen değişmelere zorlandığı zaman da pek çok kere ölümle sonuçlanan büyük bunalımlar geçiriyor. Bundan dolayı, değişme, dozu çok iyi ayarlanması gereken bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Değişmeyen sabitelerimizin olduğunu unutmamak gerekiyor. Uzunluk, kütle, zaman gibi fiziksel birimlerin, kişiden kişiye, toplumdan topluma değiştiğini düşünsek, dünyamızda ne büyük bir karmaşanın olacağını tasavvur etmek bile ürkütücü.
Buğdayın üretim biçimi değişti. Ekmeği yapan teknoloji değişti. Ancak, insanlık dünyasının sofrasında binlerce yıldır ekmek değişmedi.Tıpkı ekmek gibi; adalet, doğruluk, sadakat, cömertlik, şecaat, haya, iffet, tevazu gibi ahlaki, manevi ve sosyal değerler de binlerce yıl içinde önemini korudular. İnsanlık aleminin geneli tarafından üst değerler olarak kabul edilen bu değerlerin aşındığı veya yıprandığı zamanlar olmasına rağmen, sular yine kendi mecrasında aktı. Tabiat yasalarına aykırı iş yapmanın, tabiatın dengelerini bozmanın, dünyanın felaketine yol açacağını acı tecrübelerle öğrenen insanoğlu, manevi değerleri dışlayarak da daha mutlu toplumlar oluşturulamayacağını yine pek acı tecrübelerle öğrenmeye devam ediyor.
Evet, değişim yasaları bize “Ya değişirsin veya değiştirilirsin” diyor. Ancak değişimi belki bütün çağlar içinde en hızlı hisseden biz millennyum çağı insanlarının, her tarafını makasla kestiği leyleğe “işte şimdi kuşa benzedin!” diyen Nasrettin Hoca’nın fıkrasından alacağımız hisseler var! Bu hissenin ilki sanırım kendimize şu soruyu sormamızı gerektiriyor: “Değişirken kendimiz olarak kalmayı nasıl sürdüreceğiz?”
İki binli yıllar boyunca, Anadolu coğrafyasında milli ve manevi değerleriyle beraber Türklüğün devam etmesi bu soruya vereceğimiz doğru cevaba bağlı!
Hani meşhur bir söz vardır: “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”. Değişim sadece canlılar dünyasında değil, cansızlar dünyasında da vardır. Fakat bu dünyadaki değişiklik ancak dışarıdan yapılan bir etkiyle gerçekleşir. Cansız ve şuursuz varlıklar olarak düşündüğümüz atom veya moleküller de dışarıdan yapılan bir etkiyi algılarlar ve bu etkiye bir cevap verirler.Bilim dünyasında Le Chatelier yasası olarak bilinen kaideye göre: “Dengede olan bir fiziksel sisteme dışarıdan bir etki yapıldığında, sistem bu etkiyi en aza indirecek şekilde kendini değişikliğe uğratır.”
Ancak şu sorunun cevabı açık değildir: Dış etkiyi en aza indirebilmek için mi sistem kendini değişikliğe uğratıyor? Yoksa, sistem bu değişikliği, kendisi olarak kalmayı sürdürebilmek için mi yapıyor? Her an yeni durumlara adapte olabilmeyi gerektiren hayati süreç içinde, değişen durumlara uyum sağlanamadığı zaman, ya büyük zafiyetler geçiriliyor, ya da hayat bitiyor.
İnsanın bambaşka bir varlık olduğunu, fiziksel dünya için geçerli olan yasaların, insan için geçerli olamayacağını söyleyenler muhakkak çıkacaktır. Bu görüşü tamamen yadsımamakla beraber, ben, fiziksel alemin bir parçası olan insanın, fiziksel dünya için geçerli olan pek çok yasa ve kuraldan en azından müstağni olmadığı kanaatindeyim.
Değişime direnen ve “Kargadan başka kuş tanımam” mantığıyla meselelere çözüm üretmek isteyenler, ya hiç bir çözüm üretemiyorlar veya zaman içinde diğer kuşları da öğrenmek zorunda kalıyorlar. Hatta diğer kuşları tanımaları sonucunda, düşünce ve yaşama biçimini değiştirenler de çıkıyor. “Biz talim istemezüz, biz keçeye pala sallarız, testiye kurşun atarız” diyen yeniçeri mantığıyla yeniliklere ve değişime direnenlerin akıbeti de “yeniçeri”nin akıbetinden pek farklı olmuyor. Bir gün, toplar üzerinize çevriliyor ve ölüm fermanı veriliyor.
Ancak insan, tabiatına ters gelen değişmelere zorlandığı zaman da pek çok kere ölümle sonuçlanan büyük bunalımlar geçiriyor. Bundan dolayı, değişme, dozu çok iyi ayarlanması gereken bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Değişmeyen sabitelerimizin olduğunu unutmamak gerekiyor. Uzunluk, kütle, zaman gibi fiziksel birimlerin, kişiden kişiye, toplumdan topluma değiştiğini düşünsek, dünyamızda ne büyük bir karmaşanın olacağını tasavvur etmek bile ürkütücü.
Buğdayın üretim biçimi değişti. Ekmeği yapan teknoloji değişti. Ancak, insanlık dünyasının sofrasında binlerce yıldır ekmek değişmedi.Tıpkı ekmek gibi; adalet, doğruluk, sadakat, cömertlik, şecaat, haya, iffet, tevazu gibi ahlaki, manevi ve sosyal değerler de binlerce yıl içinde önemini korudular. İnsanlık aleminin geneli tarafından üst değerler olarak kabul edilen bu değerlerin aşındığı veya yıprandığı zamanlar olmasına rağmen, sular yine kendi mecrasında aktı. Tabiat yasalarına aykırı iş yapmanın, tabiatın dengelerini bozmanın, dünyanın felaketine yol açacağını acı tecrübelerle öğrenen insanoğlu, manevi değerleri dışlayarak da daha mutlu toplumlar oluşturulamayacağını yine pek acı tecrübelerle öğrenmeye devam ediyor.
Evet, değişim yasaları bize “Ya değişirsin veya değiştirilirsin” diyor. Ancak değişimi belki bütün çağlar içinde en hızlı hisseden biz millennyum çağı insanlarının, her tarafını makasla kestiği leyleğe “işte şimdi kuşa benzedin!” diyen Nasrettin Hoca’nın fıkrasından alacağımız hisseler var! Bu hissenin ilki sanırım kendimize şu soruyu sormamızı gerektiriyor: “Değişirken kendimiz olarak kalmayı nasıl sürdüreceğiz?”
İki binli yıllar boyunca, Anadolu coğrafyasında milli ve manevi değerleriyle beraber Türklüğün devam etmesi bu soruya vereceğimiz doğru cevaba bağlı!