Geη©eßaY
11-09-2007, 19:05
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
I- KONUNUN TAKDİMİ
İşçi-işveren münâsebetleri ve işçilere tanınan hakların bütün ayrıntılarıyla değişik ilmî meclislerde tartışıldığı günümüzde, işçinin en önemli hakları arasında yer alan istirahat, ta'til ve ibadet hakkının da, böylesine bir ilmî toplantıda tartışılması birçok açıdan önem arz etmektedir. Evvela, günümüz iş hukuku mevzuatı, batı menşe'li olduğundan, işçinin en basit ihtiyaçlarını düzenleme yoluna gittiği halde, ibadet hakkı gibi kudsî bir mana ifade eden en tabü hakkından bahsetmemiştir. Bu, uygulamada ve doktrinde tartışmalara yol açmıştır. İşçinin ibadet hakkıyla lâiklik prensibi arasında doğrudan irtibat kurulması ise bir başka konudur. İkincisi, işçinin istirahat, ta'til ve ibadet hakkının eski hukukumuzda nasıl tanzim edildiğini araştırmak ta, hem hukuk tarihimiz açısından ve hem de % 99'u müslüman olan işçilerimizin vicdan huzuru açısından önemlidir. Bu sebepledir ki, biz bu yazımızı böylesine önemli bir mevzuun eski ve yeni hukukumuzda nasıl düzenlendiği ve tatbikatta nasıl bir şekil aldığını tetkike tahsis etmiş bulunuyoruz.
Makalenin asıl konusuna girmeden önce şu hususun bilinmesinde fayda mülâhaza olunmaktadır: Eski hukukumuzda ecîr-ı has denilen ve sadece işverenin çalışma şartıyla kayıtlı bulanan ücretli diye ta'rif edilen mefhumun, günümüz hukukunda farklı kavramlarla ifade edildiğine dikkat etmek gerekir.[1] Eski hukukumuzda ecîr-i has ta'biriyle ifade edilen mâ nânın şumulüne, günümüz hukukundaki bağımlı işçiler dahil olduğu gibi, kamu hizmetlerini daimî bir statüde sürekli olarak ifa eden memurlar da dahil bulunmaktadır. Zira devlet memurlarının hepsi de hükmî bir şahıs olan devletin ecîr-i hassıdırlar.[2] Günümüz hukukunda bağımsız olmayan işçilerin özel hukukunu iş hukuku tanzim etmektedir. Devlet memurlarına ait hükümler ise, idare hukukunun konusunu teşkil etmektedir[3]. Bağımsız işçiler diye de ifade edebileceğimiz ve Mecelle'nin, işverenden başkasına işlememek şartıyla kayıtlı bulunmayan ecîr-i müşterekler ise, yazımızın konusu dışındadırlar. Zira bunlar, istirahat, ta'til ve ibadet haklarını kendi iradeleriyle istedikleri gibi düzenleyebilirler[4]. O halde makalemizin konusunu, günümüzdeki ma'nasıyla işçi ve memurların istirahat, ta'til ve ibadet hakları teşkil edecektir. Önce eski hukukumuzdaki yani İslâm hukukundaki ve özellikle Osmanlı tatbikatındaki durumu görelim.
II- ESKİ HUKUKUMUZDA İŞÇİ VE MEMURUN ÇALIŞMA SÜRESİ-İSTİRAHAT-TA'TİL VE İBADET HAKKI
Hukukî müesseseler ve mefhumlar, ta'rif ve tetkik edilirken, hangi hukuk sistemi göz önüne alınarak tarif veya tetkik edilecekse o hukuk sisteminin bütünü nazara alınarak değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Aksi takdirde varılan sonuçlarda doğrular, yanlışların arasında kaybolur gider. Ayrıca mefhum ve tâbirlerin sözlük anlamları değil, onların ifade ettiği istılahî mânâlar ve sahiplerine verdikleri hak ve yetkiler esas alınmalıdır. İşte bu esaslar çerçevesinde iki konuyu kısaca hatırlatacağız:
Birincisi; Eski hukukumuzda yani İslâm Hukukunda hizmet akdi;`belli bir menfaatin belli bir ivaz karşılığında satılmasıdır"diye tarif edilen icare akdinin bir çeşidi olarak kabul edilmiştir. Yani işçi veya memurun şahsı kiralanmamaktadır ve insan bir eşya olarak görülmemektedir. Bilakis,insanın emeği, ücret denilen bir ivazla işverene satılmaktadır ve icare-i âdemî denilen hizmet akdinde, konu, işçinin emeği (menfaati) olmaktadır. Zaten günümüz hukukunda da hizmet akdi, bu mânâda tarif edilmektedir[5].
İkincisi; Özellikle haftalık veya aylık izinler konusunda ortaya çıkacak olan;`işçinin çalışmadığı zaman, bir kısım hukukçulara göre ücret de alamaması"konusudur. Bu sebeple kısa bir açıklama yapmak mecburiyetindeyiz. Eski hukukumuzdaki sosyal güvenlik sistemiyle günümüzdeki sistem birbirinden farklıdır. Nafaka mükellefiyeti sadece mahkemenin kararıyla sabit olan bir mükellefiyet değil, ayrıca dinî bir vecibedir. Kendisinin nafakasını temin edecek hısımları bulunmayan fakir, kimsesiz ve hastalara, devlet bunların nafakalarını vermekle mükelleftir. Zira devlet, mirasçısı olmayanların da mirasçısıdır. Zekât, sadaka ve vakıf gibi sosyal güvenlik müesseseleri de unutulmamalıdır. İşte biraz sonra yapacağımız izahlarda bu iki nokta göz önünde bulundurulmalıdır[6].
1- İşçinin Çalışma Süresi ve Konuyla İlgili Hükümler
Eski hukukumuzda çalışma veya diğer bir tabirle iş süresi ile ilgili bağlayıcı bir hüküm mevcut değildir. Çalışma süresinin miktarı iki ayrı duruma göre farklılık arz eder;
Birinci Durum; taraflar yani işçi ve işveren, işin başlangıç ve bitimi için belli bir süreyi karşılıklı rıza ile tayin edebilirler. Yani hizmet akdi, rızaî bir akittir. Çalışma süresini, işçi ve işveren bir araya gelerek ve bir insanın çalışma gücünü ve yapılacak işin mahiyetini nazara alarak istedikleri kadar tesbit edebilirler.
Yapılacak mukavelenin hükümleri her iki tarafı da bağlar. Özellikle günümüzdeki toplu sözleşmeler açısından bu şer'î hüküm bizim için önem arz etmektedir[7].
İkinci Durum; tarafların çalışma süresini tesbit etmemiş olmaları halidir. Bu durumda örf-i belde yani örf-âdet kâideleri esas alınır. Mecelle'nin tabiriyle "Bir kimse bir gün işlemek üzere bir ecîr tuttuğu surette, güneşin doğmasından ikindiye kadar yahut güneşin doğmasından batışına kadar işlemek hususunda örf-i belde ne ise ona göre amel olunur"[8]. Arapça'da "yevm" tabiriyle ifade edilen gün mefhumunun iki anlamı vardır: Birincisi; coğrafyacıların ıstılahında gün tabiridir. Bu manada gün, gece ve gündüzden yani 24 saatten ibarettir. Burada kast edilen bu değildir. İkincisi ise; İslâm hukukçularının anladığı mânâda gündür ve bundan sadece gündüz kast edilmektedir. Ancak sınırı hususunda da iki ayrı anlayış vardır:
a) Tabiî gün ki güneşin doğuşundan batışına kadardır ve yaşanılan beldeye ve mevsime göre değişir.
b) Şer'î gündür ve ikinci fecirden güneşin batışına kadar devam eder. Çalışma zamanı açısından esas alınacâk gün mefhumu, tabiî gündür. Ancak bu anlayışı da yaşanılan beldenin örf-âdet kâideleri sınırlayabilir[9].
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: taraflar çalışma süresini tesbit etmemişse, örf kriter olarak kabul edilecektir. Bu da a'zamî olarak güneşin doğuşu ve batışı arasındaki süreyi kapsar. Ayrıca örf-âdet kâideleri, yazılı hale de getirilebilir. Örfî düzenlemelerin, meşru' dairede kaldıkça, geçerli olacağı ortadadır. Gece çalışma meselesi ise, tamamen tarafların karşılıklı rızalarına bağlıdır.
Osmanlı tatbikâtında da duru m bundan farklı değildir. Çalışma süresi olarak tabiî yanî örfî gün esas alınmışdır. Nitekim II. Bayezid devrinde hazırlanan İhtisâb Kanununun 27. maddesinde marangoz ve duvar ustasının ücreti kış ve yaza göre farklı farklı düzenlenmişdir. Zira kışın günler kısa, yazın ise uzundur. Madde aynen şöyledir:
"Neccâr ve bennâ, yaz gününde ücret on akçe ve yemeklik iki akçe ve kış gününde ücret sekiz akçe ve yemeklik iki akçe ola.[10]"
2- İşçinin İbâdet Hakkı
Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkı ile istirahat ve tatil hakkı arasında yakın ilişki bulunduğundan, önce ibâdet hakkı üzerinde duracağız.
Önce şunu belirtelim; işçi ve memurun yani eski tabirle ecîr-i hassın, akitle belirlenen süre içinde, işvereni dışında başka bir kimse lehine çalışması asla câiz değildir. Ancak bu, işçi ve memurun, kendisine farz olan namaz ve oruç gibi ibadetlerini, işverenin iznini almadan ifa etmesine de mani değildir[11]. Şimdi bu konuda biraz daha ayrıntıya girelim:
A) Hanefi Mezhebinde Durum
Müslüman Türk Devletlerinin resmî mezhep olarak kabul ettiği Hanefi mezhebine göre, konu ile ilgili hükümler şunlardır: Çalışma süresi içinde işçi ve memurun (ecîr-i hassın), sadece işvereni için çalışması ve başka bir şeyle meşgul olmaması gerekir. Bunun bazı istisnaları mevcuttur:
Birincisi; farz namazlardır. İşveren, işçisinin farz namazlarını kılmasına mani olamaz. Namazları kılmayı işden kaytarmaya vesile yapmamak şartıyla, her müslüman işçi farz namazını kılabilir. Farz namazların vakti, çalışma süresinin istisnâsını teşkil eder. Hatta namaz kılmamak ve namaz süresini de çalışarak geçirmek şartıyla yapılan icare akdinin sahih, ancak söz konusu şartın geçersiz olduğu açıkça belirtilmiştir. Mecelle'nin benzeri bir çalışma olan Kadri Paşa'nın Mürşid'ül-Hayran isimli İslam Eşya ve Borçlar Hukuku Kodu da aynı hükmü kanunlaştırmıştır[12]. Farz orucun da namaz hükmünde olduğu burada belirtilmelidir: İşveren, işçi veya memurunun farz orucuna ve namazına mani olamaz. Cemaatle kılma meselesini biraz sonra göreceğiz.
İkincisi; farz olmayan namazlardır. Bunlar da iki kısımdır.
Birincisi, farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnet namazlardır. Bunlara râtibe de denir. Bir kısım Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun bunları da kılabileceğini belirtmektedirler. Ancak Kadri Paşa, bu görüşü tercih etmemiştir. İkincisi ise, nâfile namazlardır. Bütün Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun, çalışma süresi içinde nâfile namaz kılamayacağını ittifakla , belirtmektedirler[13].
Bu arada farz namazların cemaatle kılınması ve camiye gidilmesi meselesi de tetkik edilmelidir. Hanefi fıkıh kitaplarında bu konu açıkça tetkik edilmemiştir. Buna sebep, herhalde cemaate gitmenin, işverenin iznine bağlı olmasındandır. Zira tercih edilen görüşe göre, cemaatle namaz kılmak müekked sünnettir. Rüzgar, şiddetli karanlık, yağmur, zâlim korkusu, alacaklının kötü niyeti, fıkıh mütalaası ve benzeri şeyler cemaate mani olabildiğine ve cemaatle namaz kılmamak için haklı sebepler olarak kabul edildiklerine göre, icare akdi de mani olacaktır[14]. Bu konuda geniş hükümler serd eden Şafii hukukçuları, açıkça şunu beyan etmekte ve cemaatle namazın işçiye vâcib olmamasının gerekçesini şöyle açıklamaktadırlar: İşverenin, işçisine cemaatle namaz kılmak ve camiye gitmek üzere imkân tanıması şart değildir. Özellikle imamın uzattığı namazlarda bu söz konusudur. Cemaatle namaz kılma ve camiye gitme, tekrarlanan ve tebeî olan bir sıfattır. İşverenin hakkı gözetilerek, namaza ayrılan zamanın uzatılmaması gerekir. Bu sebeple, namazı tek başına kılmak üzere müsaâde edilmesi yeterlidir. Bunun tek istisnası cuma namazıdır. Zira cuma namazı haftada bir defadır[15].
Üçüncüsü; cuma namazıdır. Bu konu günümüzde de önemini devam ettirmektedir. İşverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyup koyamayacağı hakkında Hanefi hukukçuları iki ayrı görüş nakletmektedirler; Birincisi, İmam Ebu Hafs'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyabileceği şeklindedir. Bu görüş, caminin uzak olması halinde haklı görülebilir. Fetvaya esas alınmamıştır. İkincisi ise, Ebu Ali Dekkak'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyamayacağı tarzındadır. Ancak geçen zamanın ücretini kesebilmesi için belli bir ölçü de konulmuştur. Eğer cami şehir içinde ve yakın ise, işveren işçinin cuma namazına gittiği zamanki ücretini kesemez. Eğer cami şehir dışında ve uzak ise, işçinin namaza gittiği süre için işveren ücretini kesebilir. ancak uzaklık ve yakınlık ölçüsü nedir? Bunu da gayet güzel bir kritere bağlamışlardır. Eğer işçinin cuma namazına gidip gelmesi, bir günün (gündüz anlamında) dörtte biri veya daha fazla bir zaman alıyorsa, ücreti kesilebilir. Eğer dörtte birinden az bir zaman alıyorsa, ücret indirimine gidilemez. Bu önemli bir ölçüdür ve fetvaya da bu görüş esas alınmıştır. Hanefi mezhebi ile ilgili hukuk metinleri, bu görüşü tercih etmişlerdir.[16] Elmalı Hamdi Yazır'ın "işveren, işçisini cumadan alıkoyabilir. Eğer kasaba ise men' etmemelidir. Ancak cami uzaksa gidip gelmesi kadar ücreti sâkıt olur. Yakın ise tenzil etmemelidir" şeklindeki beyanı, bu tafsilata göre açıklanmalıdır.
Cuma namazı ile ilgili olarak şu hususu da belirtmeliyiz: İşverenin cumaya engel olamayacağını kabul eden görüş tercih edilse bile, bütün işçiler ve memurlar cumaya gidebilme hususunda serbest değillerdir. İşçi ve memurların da istisnaları vardır. Bu istisna nedir? Kur'an bu istisnaya "Alış-verişi terk ediniz" buyurarak işaret etmiştir. O halde karakol ve diğer güvenlik hizmetleri gibi kamu nizamı için zaruri olan hususların korunmasını da açıkça emretmektedir. Bunu Şafii hukukçuları daha da açarak "işçinin namaza gidip gelmesi sebebiyle yapılan işin tamamen fesada uğrayacağından korkulmadığı takdirde" şeklinde meselenin kapsamını genişletmişlerdir. Güvenlik hizmetleri, sağlık hizmetleri ve önemli gıda maddeleri ile ilgili hizmetlerde çalışan işçiler, söz konusu sakınca kesin olarak mevcutsa, cumaya gidemeyeceklerdir[17]. Konuya tekrar döneceğiz. Şimdi de diğer mezheplerin görüşlerini ve özellikle de Şafiî mezhebinin görüşünü özetleyelim.
B) Diğer Mezheplerin Görüşleri Ve Osmanlı Tatbikatı
Netice İşçinin ibâdet hakkı konusunda ayrıntılı hükümler serd eden Şafiî hukukçularının görüşlerini tafsilatlı olârak, diğerlerini ise özetleyerek verelim :
Şafiî hukukçular, icare akdinin süresi konusunu incelerken bu konuya da değinmekte ve meseleyi şöyle tahlil etmektedirler: Farz namazların edası için geçen zaman, iş süresinden istisna edilmiştir. Yani farz namazları, işçi, ya işyerinde edâ eder veya aynı süre içinde yetiştirebilecek kadar yakın ise, camiye gider. Aynı süre içinde yetiştiremiyecek kadar uzak ise, işyerinde kılması gerekir. Farz namazlarını eda etmenin içine, abdest alma, tuvalete gitme ve farzlardan önce yahut sonra kılınan sünnet namazların edası dahildir. Bütün bunlar, ihtiyaç duyulan zamanın en asgarisinde yapılmaya gayret edilmelidir. Çalışma hali, cemaatle namazın terki için de meşru bir özür olarak kabul edilmektedir. Ancak işyerinde namaz kılmak ile camide cemaatle kılmak aynı zamanı alıyorsa, farz namazlar cemaatle de kılınabilir. İşçi ve memura, bir vakit namaz için bir defa namaz kılma imkânı verilir. Yani bir işçi namazını kıldıktan sonra abdestsiz olduğunun farkına varırsa, namazını iade etmek hakkına sahiptir. Ancak, bu ikinci namazda geçen süre nisbetinde ücretinden tenkis yapılır. Kısaca namaz kılmamak üzere yapılan iş akitleri bile geçerlidir, fakat söz konusu şarta itibar edilmeyecektir [18].
Cuma namazı konusunda ise, Şafi’î mezhebinde de iki görüş mevcuttur: Birincisi, “işçi ve memurun (ecîr-i hassın), cuma namazına gitmemesi için iş akdi haklı bir sebep teşkil eder ve bu durum şer`î bir özür kabul edilir" şeklindeki görüşdür. Bu hukukçular konuyu, cemaatle namaza kıyaslamışlardır. Ayrıca işyerinde namaz kılmakla camide cumayı kılmak aynı zamanı alıyorsa, mutlaka cumaya gidilmesi gerektiğini bunlar da kabul etmektedirler. İkinci görüş ise, "cumaya gidilmesi sebebiyle yapılan işin fesada ma'ruz kalmasından korkulmadıkça, cuma namazına gidilmelidir şeklindedir”. Bu hukukçular, konuyu aydınlatmak için fırın işçisini misal vermektedirler. Eğer fırın işçisi cumaya gittiği takdirde, ekmeğin tamamen telef olacağını kesin olarak biliyorsa, cumaya gidemeyecektir. Eğer telef olmayacağından emin ise, cumaya gidebilecektir. Ancak bazı hukukçular, fırın sahibinin kendisini cumaya gitmemek üzere zorlamasını, cumayı terk için meşru' özür olarak kabul etmişlerdir. İnşaat işçisi ve diğer işçiler de tıpkı fırın işçisi gibidirler. Ölçü, işin küllî bir zarara ma'ruz kalıp kalmayacağı hususundadır. Güvenlik görevlileri, sağlık hizmetleri ve benzeri riskli işlerde çalışanlar, bu konuya dikkat etmelidirler. Mescid çok yakınsa ve imamın fazla uzatmayacağı biliniyorsa, zaten cumaya gitmek için hiçbir engel söz konusu değildir. Tıpkı farz namazı kılıyor gibi cumaya da gidilebilecektir[19].
Bayram namazlarının tıpkı cuma namazı gibi olduğunu ve orucun ise, farz namazlar gibi iş akdince engellenemeyeceğini burada belirtelim.
Osmanlı tatbikatına gelince; Osmanlı Devleti, İslâm Hukukunu hukuk sistemi olarak kabul eden bir İslâm devletidir. Bu sebeple yukarıda zikredilen hükümler, Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Osmanlı Devletinin gayr-ı resmî ve hatta resmî hukuk kodu olarak kabul edilen Dürer ve Mülteka metinleriyle bunların şerhlerinde,cuma namazı için sayılan meşru özürler arasında icare akdi sayılmamış ve tatbikatta zaten cuma namazına mani olunmamıştır[20].
Osmanlı hukukunun önemli simalarından olan Çivizade, kendisine sorulan bir soruya cevap olarak verdiği bir fetvada, Saray-ı Âmire'de çalışan hizmetlilerin cuma namazına gitmeleri gerektiğini ve Yeniçeri Ağası ve Özengi Ağası gibi âmirlerin cumaya gelişinin bile Cuma namazı için bazı hukukçular tarafından aranan izn-i âm manasına geldiğini ve bu sebeple Saray hizmetlilerinin cumadan alıkonulamayacağını haklı olarak belirtmektedir[21].
Diğer İslam hukukçularının görüşleri de bunlardan farklı değildir. Bu sebeple meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
İşçi ve memur, işverenin izni olsa da olmasa da farz namazlarını işyerinde veya cami yakınsa ve süre açısından fark etmeyecekse camide cemaatle kılabilir. Farzlarla beraber kılınan sünnet namazlarını çoğunluğun görüşüne göre kılabilecektir. Diğer nafile namazları ise kılamayacaktır. Cuma namazı meselesinde, tercih edilen görüşe göre, bir günlük mesainin dörtte birini geçecek kadar zaman alacaksa, cuma namazına gidecek, ancak harcanan süre nisbetinde ücreti kesilebilecektir. Mesai zamanının dörtte birinden az ise, hem cuma namazına gidecek hem de ücretinden kesilme yapılamayacaktır. Bunun da bir istisnası vardır. O da, kamu güvenliğini teminle görevli olan işçi ve memurlar ile, cumaya gittiği takdirde yaptığı işi tamamen fesada ma'ruz kalacak işçi ve memurların cumaya gidemeyeceğidir.
I- KONUNUN TAKDİMİ
İşçi-işveren münâsebetleri ve işçilere tanınan hakların bütün ayrıntılarıyla değişik ilmî meclislerde tartışıldığı günümüzde, işçinin en önemli hakları arasında yer alan istirahat, ta'til ve ibadet hakkının da, böylesine bir ilmî toplantıda tartışılması birçok açıdan önem arz etmektedir. Evvela, günümüz iş hukuku mevzuatı, batı menşe'li olduğundan, işçinin en basit ihtiyaçlarını düzenleme yoluna gittiği halde, ibadet hakkı gibi kudsî bir mana ifade eden en tabü hakkından bahsetmemiştir. Bu, uygulamada ve doktrinde tartışmalara yol açmıştır. İşçinin ibadet hakkıyla lâiklik prensibi arasında doğrudan irtibat kurulması ise bir başka konudur. İkincisi, işçinin istirahat, ta'til ve ibadet hakkının eski hukukumuzda nasıl tanzim edildiğini araştırmak ta, hem hukuk tarihimiz açısından ve hem de % 99'u müslüman olan işçilerimizin vicdan huzuru açısından önemlidir. Bu sebepledir ki, biz bu yazımızı böylesine önemli bir mevzuun eski ve yeni hukukumuzda nasıl düzenlendiği ve tatbikatta nasıl bir şekil aldığını tetkike tahsis etmiş bulunuyoruz.
Makalenin asıl konusuna girmeden önce şu hususun bilinmesinde fayda mülâhaza olunmaktadır: Eski hukukumuzda ecîr-ı has denilen ve sadece işverenin çalışma şartıyla kayıtlı bulanan ücretli diye ta'rif edilen mefhumun, günümüz hukukunda farklı kavramlarla ifade edildiğine dikkat etmek gerekir.[1] Eski hukukumuzda ecîr-i has ta'biriyle ifade edilen mâ nânın şumulüne, günümüz hukukundaki bağımlı işçiler dahil olduğu gibi, kamu hizmetlerini daimî bir statüde sürekli olarak ifa eden memurlar da dahil bulunmaktadır. Zira devlet memurlarının hepsi de hükmî bir şahıs olan devletin ecîr-i hassıdırlar.[2] Günümüz hukukunda bağımsız olmayan işçilerin özel hukukunu iş hukuku tanzim etmektedir. Devlet memurlarına ait hükümler ise, idare hukukunun konusunu teşkil etmektedir[3]. Bağımsız işçiler diye de ifade edebileceğimiz ve Mecelle'nin, işverenden başkasına işlememek şartıyla kayıtlı bulunmayan ecîr-i müşterekler ise, yazımızın konusu dışındadırlar. Zira bunlar, istirahat, ta'til ve ibadet haklarını kendi iradeleriyle istedikleri gibi düzenleyebilirler[4]. O halde makalemizin konusunu, günümüzdeki ma'nasıyla işçi ve memurların istirahat, ta'til ve ibadet hakları teşkil edecektir. Önce eski hukukumuzdaki yani İslâm hukukundaki ve özellikle Osmanlı tatbikatındaki durumu görelim.
II- ESKİ HUKUKUMUZDA İŞÇİ VE MEMURUN ÇALIŞMA SÜRESİ-İSTİRAHAT-TA'TİL VE İBADET HAKKI
Hukukî müesseseler ve mefhumlar, ta'rif ve tetkik edilirken, hangi hukuk sistemi göz önüne alınarak tarif veya tetkik edilecekse o hukuk sisteminin bütünü nazara alınarak değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Aksi takdirde varılan sonuçlarda doğrular, yanlışların arasında kaybolur gider. Ayrıca mefhum ve tâbirlerin sözlük anlamları değil, onların ifade ettiği istılahî mânâlar ve sahiplerine verdikleri hak ve yetkiler esas alınmalıdır. İşte bu esaslar çerçevesinde iki konuyu kısaca hatırlatacağız:
Birincisi; Eski hukukumuzda yani İslâm Hukukunda hizmet akdi;`belli bir menfaatin belli bir ivaz karşılığında satılmasıdır"diye tarif edilen icare akdinin bir çeşidi olarak kabul edilmiştir. Yani işçi veya memurun şahsı kiralanmamaktadır ve insan bir eşya olarak görülmemektedir. Bilakis,insanın emeği, ücret denilen bir ivazla işverene satılmaktadır ve icare-i âdemî denilen hizmet akdinde, konu, işçinin emeği (menfaati) olmaktadır. Zaten günümüz hukukunda da hizmet akdi, bu mânâda tarif edilmektedir[5].
İkincisi; Özellikle haftalık veya aylık izinler konusunda ortaya çıkacak olan;`işçinin çalışmadığı zaman, bir kısım hukukçulara göre ücret de alamaması"konusudur. Bu sebeple kısa bir açıklama yapmak mecburiyetindeyiz. Eski hukukumuzdaki sosyal güvenlik sistemiyle günümüzdeki sistem birbirinden farklıdır. Nafaka mükellefiyeti sadece mahkemenin kararıyla sabit olan bir mükellefiyet değil, ayrıca dinî bir vecibedir. Kendisinin nafakasını temin edecek hısımları bulunmayan fakir, kimsesiz ve hastalara, devlet bunların nafakalarını vermekle mükelleftir. Zira devlet, mirasçısı olmayanların da mirasçısıdır. Zekât, sadaka ve vakıf gibi sosyal güvenlik müesseseleri de unutulmamalıdır. İşte biraz sonra yapacağımız izahlarda bu iki nokta göz önünde bulundurulmalıdır[6].
1- İşçinin Çalışma Süresi ve Konuyla İlgili Hükümler
Eski hukukumuzda çalışma veya diğer bir tabirle iş süresi ile ilgili bağlayıcı bir hüküm mevcut değildir. Çalışma süresinin miktarı iki ayrı duruma göre farklılık arz eder;
Birinci Durum; taraflar yani işçi ve işveren, işin başlangıç ve bitimi için belli bir süreyi karşılıklı rıza ile tayin edebilirler. Yani hizmet akdi, rızaî bir akittir. Çalışma süresini, işçi ve işveren bir araya gelerek ve bir insanın çalışma gücünü ve yapılacak işin mahiyetini nazara alarak istedikleri kadar tesbit edebilirler.
Yapılacak mukavelenin hükümleri her iki tarafı da bağlar. Özellikle günümüzdeki toplu sözleşmeler açısından bu şer'î hüküm bizim için önem arz etmektedir[7].
İkinci Durum; tarafların çalışma süresini tesbit etmemiş olmaları halidir. Bu durumda örf-i belde yani örf-âdet kâideleri esas alınır. Mecelle'nin tabiriyle "Bir kimse bir gün işlemek üzere bir ecîr tuttuğu surette, güneşin doğmasından ikindiye kadar yahut güneşin doğmasından batışına kadar işlemek hususunda örf-i belde ne ise ona göre amel olunur"[8]. Arapça'da "yevm" tabiriyle ifade edilen gün mefhumunun iki anlamı vardır: Birincisi; coğrafyacıların ıstılahında gün tabiridir. Bu manada gün, gece ve gündüzden yani 24 saatten ibarettir. Burada kast edilen bu değildir. İkincisi ise; İslâm hukukçularının anladığı mânâda gündür ve bundan sadece gündüz kast edilmektedir. Ancak sınırı hususunda da iki ayrı anlayış vardır:
a) Tabiî gün ki güneşin doğuşundan batışına kadardır ve yaşanılan beldeye ve mevsime göre değişir.
b) Şer'î gündür ve ikinci fecirden güneşin batışına kadar devam eder. Çalışma zamanı açısından esas alınacâk gün mefhumu, tabiî gündür. Ancak bu anlayışı da yaşanılan beldenin örf-âdet kâideleri sınırlayabilir[9].
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: taraflar çalışma süresini tesbit etmemişse, örf kriter olarak kabul edilecektir. Bu da a'zamî olarak güneşin doğuşu ve batışı arasındaki süreyi kapsar. Ayrıca örf-âdet kâideleri, yazılı hale de getirilebilir. Örfî düzenlemelerin, meşru' dairede kaldıkça, geçerli olacağı ortadadır. Gece çalışma meselesi ise, tamamen tarafların karşılıklı rızalarına bağlıdır.
Osmanlı tatbikâtında da duru m bundan farklı değildir. Çalışma süresi olarak tabiî yanî örfî gün esas alınmışdır. Nitekim II. Bayezid devrinde hazırlanan İhtisâb Kanununun 27. maddesinde marangoz ve duvar ustasının ücreti kış ve yaza göre farklı farklı düzenlenmişdir. Zira kışın günler kısa, yazın ise uzundur. Madde aynen şöyledir:
"Neccâr ve bennâ, yaz gününde ücret on akçe ve yemeklik iki akçe ve kış gününde ücret sekiz akçe ve yemeklik iki akçe ola.[10]"
2- İşçinin İbâdet Hakkı
Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkı ile istirahat ve tatil hakkı arasında yakın ilişki bulunduğundan, önce ibâdet hakkı üzerinde duracağız.
Önce şunu belirtelim; işçi ve memurun yani eski tabirle ecîr-i hassın, akitle belirlenen süre içinde, işvereni dışında başka bir kimse lehine çalışması asla câiz değildir. Ancak bu, işçi ve memurun, kendisine farz olan namaz ve oruç gibi ibadetlerini, işverenin iznini almadan ifa etmesine de mani değildir[11]. Şimdi bu konuda biraz daha ayrıntıya girelim:
A) Hanefi Mezhebinde Durum
Müslüman Türk Devletlerinin resmî mezhep olarak kabul ettiği Hanefi mezhebine göre, konu ile ilgili hükümler şunlardır: Çalışma süresi içinde işçi ve memurun (ecîr-i hassın), sadece işvereni için çalışması ve başka bir şeyle meşgul olmaması gerekir. Bunun bazı istisnaları mevcuttur:
Birincisi; farz namazlardır. İşveren, işçisinin farz namazlarını kılmasına mani olamaz. Namazları kılmayı işden kaytarmaya vesile yapmamak şartıyla, her müslüman işçi farz namazını kılabilir. Farz namazların vakti, çalışma süresinin istisnâsını teşkil eder. Hatta namaz kılmamak ve namaz süresini de çalışarak geçirmek şartıyla yapılan icare akdinin sahih, ancak söz konusu şartın geçersiz olduğu açıkça belirtilmiştir. Mecelle'nin benzeri bir çalışma olan Kadri Paşa'nın Mürşid'ül-Hayran isimli İslam Eşya ve Borçlar Hukuku Kodu da aynı hükmü kanunlaştırmıştır[12]. Farz orucun da namaz hükmünde olduğu burada belirtilmelidir: İşveren, işçi veya memurunun farz orucuna ve namazına mani olamaz. Cemaatle kılma meselesini biraz sonra göreceğiz.
İkincisi; farz olmayan namazlardır. Bunlar da iki kısımdır.
Birincisi, farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnet namazlardır. Bunlara râtibe de denir. Bir kısım Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun bunları da kılabileceğini belirtmektedirler. Ancak Kadri Paşa, bu görüşü tercih etmemiştir. İkincisi ise, nâfile namazlardır. Bütün Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun, çalışma süresi içinde nâfile namaz kılamayacağını ittifakla , belirtmektedirler[13].
Bu arada farz namazların cemaatle kılınması ve camiye gidilmesi meselesi de tetkik edilmelidir. Hanefi fıkıh kitaplarında bu konu açıkça tetkik edilmemiştir. Buna sebep, herhalde cemaate gitmenin, işverenin iznine bağlı olmasındandır. Zira tercih edilen görüşe göre, cemaatle namaz kılmak müekked sünnettir. Rüzgar, şiddetli karanlık, yağmur, zâlim korkusu, alacaklının kötü niyeti, fıkıh mütalaası ve benzeri şeyler cemaate mani olabildiğine ve cemaatle namaz kılmamak için haklı sebepler olarak kabul edildiklerine göre, icare akdi de mani olacaktır[14]. Bu konuda geniş hükümler serd eden Şafii hukukçuları, açıkça şunu beyan etmekte ve cemaatle namazın işçiye vâcib olmamasının gerekçesini şöyle açıklamaktadırlar: İşverenin, işçisine cemaatle namaz kılmak ve camiye gitmek üzere imkân tanıması şart değildir. Özellikle imamın uzattığı namazlarda bu söz konusudur. Cemaatle namaz kılma ve camiye gitme, tekrarlanan ve tebeî olan bir sıfattır. İşverenin hakkı gözetilerek, namaza ayrılan zamanın uzatılmaması gerekir. Bu sebeple, namazı tek başına kılmak üzere müsaâde edilmesi yeterlidir. Bunun tek istisnası cuma namazıdır. Zira cuma namazı haftada bir defadır[15].
Üçüncüsü; cuma namazıdır. Bu konu günümüzde de önemini devam ettirmektedir. İşverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyup koyamayacağı hakkında Hanefi hukukçuları iki ayrı görüş nakletmektedirler; Birincisi, İmam Ebu Hafs'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyabileceği şeklindedir. Bu görüş, caminin uzak olması halinde haklı görülebilir. Fetvaya esas alınmamıştır. İkincisi ise, Ebu Ali Dekkak'ın görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyamayacağı tarzındadır. Ancak geçen zamanın ücretini kesebilmesi için belli bir ölçü de konulmuştur. Eğer cami şehir içinde ve yakın ise, işveren işçinin cuma namazına gittiği zamanki ücretini kesemez. Eğer cami şehir dışında ve uzak ise, işçinin namaza gittiği süre için işveren ücretini kesebilir. ancak uzaklık ve yakınlık ölçüsü nedir? Bunu da gayet güzel bir kritere bağlamışlardır. Eğer işçinin cuma namazına gidip gelmesi, bir günün (gündüz anlamında) dörtte biri veya daha fazla bir zaman alıyorsa, ücreti kesilebilir. Eğer dörtte birinden az bir zaman alıyorsa, ücret indirimine gidilemez. Bu önemli bir ölçüdür ve fetvaya da bu görüş esas alınmıştır. Hanefi mezhebi ile ilgili hukuk metinleri, bu görüşü tercih etmişlerdir.[16] Elmalı Hamdi Yazır'ın "işveren, işçisini cumadan alıkoyabilir. Eğer kasaba ise men' etmemelidir. Ancak cami uzaksa gidip gelmesi kadar ücreti sâkıt olur. Yakın ise tenzil etmemelidir" şeklindeki beyanı, bu tafsilata göre açıklanmalıdır.
Cuma namazı ile ilgili olarak şu hususu da belirtmeliyiz: İşverenin cumaya engel olamayacağını kabul eden görüş tercih edilse bile, bütün işçiler ve memurlar cumaya gidebilme hususunda serbest değillerdir. İşçi ve memurların da istisnaları vardır. Bu istisna nedir? Kur'an bu istisnaya "Alış-verişi terk ediniz" buyurarak işaret etmiştir. O halde karakol ve diğer güvenlik hizmetleri gibi kamu nizamı için zaruri olan hususların korunmasını da açıkça emretmektedir. Bunu Şafii hukukçuları daha da açarak "işçinin namaza gidip gelmesi sebebiyle yapılan işin tamamen fesada uğrayacağından korkulmadığı takdirde" şeklinde meselenin kapsamını genişletmişlerdir. Güvenlik hizmetleri, sağlık hizmetleri ve önemli gıda maddeleri ile ilgili hizmetlerde çalışan işçiler, söz konusu sakınca kesin olarak mevcutsa, cumaya gidemeyeceklerdir[17]. Konuya tekrar döneceğiz. Şimdi de diğer mezheplerin görüşlerini ve özellikle de Şafiî mezhebinin görüşünü özetleyelim.
B) Diğer Mezheplerin Görüşleri Ve Osmanlı Tatbikatı
Netice İşçinin ibâdet hakkı konusunda ayrıntılı hükümler serd eden Şafiî hukukçularının görüşlerini tafsilatlı olârak, diğerlerini ise özetleyerek verelim :
Şafiî hukukçular, icare akdinin süresi konusunu incelerken bu konuya da değinmekte ve meseleyi şöyle tahlil etmektedirler: Farz namazların edası için geçen zaman, iş süresinden istisna edilmiştir. Yani farz namazları, işçi, ya işyerinde edâ eder veya aynı süre içinde yetiştirebilecek kadar yakın ise, camiye gider. Aynı süre içinde yetiştiremiyecek kadar uzak ise, işyerinde kılması gerekir. Farz namazlarını eda etmenin içine, abdest alma, tuvalete gitme ve farzlardan önce yahut sonra kılınan sünnet namazların edası dahildir. Bütün bunlar, ihtiyaç duyulan zamanın en asgarisinde yapılmaya gayret edilmelidir. Çalışma hali, cemaatle namazın terki için de meşru bir özür olarak kabul edilmektedir. Ancak işyerinde namaz kılmak ile camide cemaatle kılmak aynı zamanı alıyorsa, farz namazlar cemaatle de kılınabilir. İşçi ve memura, bir vakit namaz için bir defa namaz kılma imkânı verilir. Yani bir işçi namazını kıldıktan sonra abdestsiz olduğunun farkına varırsa, namazını iade etmek hakkına sahiptir. Ancak, bu ikinci namazda geçen süre nisbetinde ücretinden tenkis yapılır. Kısaca namaz kılmamak üzere yapılan iş akitleri bile geçerlidir, fakat söz konusu şarta itibar edilmeyecektir [18].
Cuma namazı konusunda ise, Şafi’î mezhebinde de iki görüş mevcuttur: Birincisi, “işçi ve memurun (ecîr-i hassın), cuma namazına gitmemesi için iş akdi haklı bir sebep teşkil eder ve bu durum şer`î bir özür kabul edilir" şeklindeki görüşdür. Bu hukukçular konuyu, cemaatle namaza kıyaslamışlardır. Ayrıca işyerinde namaz kılmakla camide cumayı kılmak aynı zamanı alıyorsa, mutlaka cumaya gidilmesi gerektiğini bunlar da kabul etmektedirler. İkinci görüş ise, "cumaya gidilmesi sebebiyle yapılan işin fesada ma'ruz kalmasından korkulmadıkça, cuma namazına gidilmelidir şeklindedir”. Bu hukukçular, konuyu aydınlatmak için fırın işçisini misal vermektedirler. Eğer fırın işçisi cumaya gittiği takdirde, ekmeğin tamamen telef olacağını kesin olarak biliyorsa, cumaya gidemeyecektir. Eğer telef olmayacağından emin ise, cumaya gidebilecektir. Ancak bazı hukukçular, fırın sahibinin kendisini cumaya gitmemek üzere zorlamasını, cumayı terk için meşru' özür olarak kabul etmişlerdir. İnşaat işçisi ve diğer işçiler de tıpkı fırın işçisi gibidirler. Ölçü, işin küllî bir zarara ma'ruz kalıp kalmayacağı hususundadır. Güvenlik görevlileri, sağlık hizmetleri ve benzeri riskli işlerde çalışanlar, bu konuya dikkat etmelidirler. Mescid çok yakınsa ve imamın fazla uzatmayacağı biliniyorsa, zaten cumaya gitmek için hiçbir engel söz konusu değildir. Tıpkı farz namazı kılıyor gibi cumaya da gidilebilecektir[19].
Bayram namazlarının tıpkı cuma namazı gibi olduğunu ve orucun ise, farz namazlar gibi iş akdince engellenemeyeceğini burada belirtelim.
Osmanlı tatbikatına gelince; Osmanlı Devleti, İslâm Hukukunu hukuk sistemi olarak kabul eden bir İslâm devletidir. Bu sebeple yukarıda zikredilen hükümler, Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Osmanlı Devletinin gayr-ı resmî ve hatta resmî hukuk kodu olarak kabul edilen Dürer ve Mülteka metinleriyle bunların şerhlerinde,cuma namazı için sayılan meşru özürler arasında icare akdi sayılmamış ve tatbikatta zaten cuma namazına mani olunmamıştır[20].
Osmanlı hukukunun önemli simalarından olan Çivizade, kendisine sorulan bir soruya cevap olarak verdiği bir fetvada, Saray-ı Âmire'de çalışan hizmetlilerin cuma namazına gitmeleri gerektiğini ve Yeniçeri Ağası ve Özengi Ağası gibi âmirlerin cumaya gelişinin bile Cuma namazı için bazı hukukçular tarafından aranan izn-i âm manasına geldiğini ve bu sebeple Saray hizmetlilerinin cumadan alıkonulamayacağını haklı olarak belirtmektedir[21].
Diğer İslam hukukçularının görüşleri de bunlardan farklı değildir. Bu sebeple meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
İşçi ve memur, işverenin izni olsa da olmasa da farz namazlarını işyerinde veya cami yakınsa ve süre açısından fark etmeyecekse camide cemaatle kılabilir. Farzlarla beraber kılınan sünnet namazlarını çoğunluğun görüşüne göre kılabilecektir. Diğer nafile namazları ise kılamayacaktır. Cuma namazı meselesinde, tercih edilen görüşe göre, bir günlük mesainin dörtte birini geçecek kadar zaman alacaksa, cuma namazına gidecek, ancak harcanan süre nisbetinde ücreti kesilebilecektir. Mesai zamanının dörtte birinden az ise, hem cuma namazına gidecek hem de ücretinden kesilme yapılamayacaktır. Bunun da bir istisnası vardır. O da, kamu güvenliğini teminle görevli olan işçi ve memurlar ile, cumaya gittiği takdirde yaptığı işi tamamen fesada ma'ruz kalacak işçi ve memurların cumaya gidemeyeceğidir.