Cem Sultan [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cem Sultan


TÜRK
07-25-2007, 05:59
'Sultanlık olmaz ise dervişlik de hoştur'
Cem Sultan

Tarih ülkemizde hep sıkıntılı bir alan olmuştur. Her biri diğerlerini gerçek olmamakla, ihanetle, bilimsel olmamakla suçlayan gizlisi, resmisi, gayri resmisi, yalan söyleyeni, yüzleşilmesi gerekeni v.s. gibi pek çok tarih anlayışımız olmuştur. Üstelik tarih şaşırtıcı derecede “çok bileni” olan bir konudur. Tarih bu kadar çok seviliyor ve biliniyorken bu kadar “çok bileni” ve “seveni” olan bir konuda Osmanlı arşivleri niye öyle araştırılmadan durmaktadır. O kadar çok sevdiğimiz Osmanlı’nın eserleri, el yazmaları, sanatları neden unutulmaya, çürümeye terkedilmiştir o da ayrı bir konudur. Bu nedenle tarihle ilgili bir yazı yazmak gerçekten riskli ve “belalı” bir iştir. (özellikle bizim gibi “tarihçi” olmayan, Tarih “bilimine” kronolojik tarihi roman muamelesi yapılmasından rahatsız olan bir “acemi” için) Bu arada tarihi bir bilim olarak da görmediğimi, teknik olarak bunun mümkün olmadığını da okuyucuya belirtmek isterim. Yani çoğunlukla tarih bu gün yaptıklarımıza ve yaşadıklarımıza veya yapamadıklarımıza bir neden bulmak, meşruiyet sağlamak için sürekli yeniden üretilen bir geçmiş kurgusudur. (Bakınız ve hatta okuyunuz; George Orwel’ın 1984 ve Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i)
Hülasa, yazımızın konusu tarih değil, tarihteki bir olay olduğundan girişi kısa tutmak faydalı olacaktır. Bu konuda yazı yazmamızı rica eden İnsanca dergisindeki değerli dostlarıma bana olan güvenlerinden dolayı teşekkür ediyor ve cesaretlerinden dolayı da kutluyorum.
Cem olayı aslında Osmanlı sarayındaki iktidar mücadelelerin de tarafların şehzadeler değil bu şehzadelere yatırım yapan, aday gösteren, saray içi gruplar olduğunu ortaya koyar. Bu grupları bu günkü anlamda siyasal parti saymak yanlış olmaz görüşündeyim. Osmanlı sarayında en büyük ve güçlü parti yeniçeri/devşirme partisi olmuştur. Bu partinin tavrının II. Bayezid’ten yana olduğunu görüyoruz. Buna karşılık Cem başta Karamanoğulları olmak üzere Türkmenlerin adamıdır. Cem’i sarayda destekleyen başlıca kişiler Karamanlı Mehmet Paşa ve Çandarlızade İbrahim Paşa’dır. Bunların ikisi de Türk etniğinden kişilerdir. Karamanlı Mehmet Paşa, Fatih’in son Veziri Azam-ı dır ve tavrı en baştan itibaren Cem’den yana olmuştur. Ünlü tarihçi İ. Hakkı Uzunçarşılı Mehmet Paşanın Kanunname-i Ali-i Osman’a konulan bir “elkab numunesine” Cem Sultanın adını şehzadeye avantaj sağlamak için teamüllere aykırı bir biçimde koyduğunu, Fatih’inde bunu görmezden geldiğini yazmaktadır. Yine Mehmet Paşa, Fatih’in ölümünü gizleyip el altından Karaman Valisi olan Cem’e ulak gönderip bir an önce İstanbul’a gelmesini istemiştir. Ancak II. Bayezid’in damadı olan Sinan Paşa bunu haber almış ve haberciyi yolda yakalayarak öldürtmüştür. Nitekim II. Bayezid’in tahta çıkmasını engellemekle suçlanan Karamanlı Mehmet Paşa ayaklanan yeniçerilerin ilk katlettiği kişi olmuştur. Bu olay, sarayda zaten azınlık durumda olan Türk unsurların bütünüyle tasfiyesinin de önünü açmıştır.
Cem Sultan olayı Osmanlı tarihinde üzerine çok konuşulan efsaneler üretilen başlıca konulardan biridir. Cem Sultan yaklaşık 13 yılını Avrupa’da tutsak olarak geçirdiğinden Avrupalı araştırmacılar tarafından da oryantal bir unsur olarak oldukça işlenmiştir. Avrupa’da “Zizim” adıyla tanınan Cem Sultan’ın uzun yıllar tutsak kaldığı Fransa da, Paris’e 380 km uzaklıktaki Limousin bölgesine bağlı Bourganeuf adlı kentte yer alan 'la tour zizim' adında bir zamanlar sultanın zorunlu ikamet ettirildiği şimdi müze olarak kullanılan bir mekân bulunmaktadır. Zizim kulesi anlamına gelen bu mekâna Zizim şatosu da denilmektedir. Şato ya da kule bölgenin en önemli turizm varlığıdır. Cem’in bu şatoda bir Fransız baronun kızı olan Philippine de Sassenage ile yaşadığı tutkulu aşk Fransız tarihçiler, oryantalistler ve Lamartine, Victor Hugo gibi büyük yazarlarında ilgisini çekmiştir.
Cem’in yaşamına ilişkin bize en çok bilgiyi sağlayan temel kaynak, Sadüddin’in, 1520’ye kadar inen Osmanlı tarihini anlattığı Tacü-i-tevarih adlı eseridir. Sadüddin’in başvuru kaynağıysa, Cem’in sâdık yoldaşlarından biri tarafından yazılmış olan biyografisi, Vakiat-i Sultan Cem’dir. Adını vermekten kaçınan, anonim kalmayı yeğleyen yazar, amacını şöyle açıklar: “Efendimin gerçek öyküsünü anlatmak, böylece hatırasının hak ettiği saygıyı görmesini, ruhunun da rahmetle anılmasını sağlamak.” Ancak yazarın, Cem’in kâtibi, sürgün hayatı boyunca yanından hiç ayrılmayan, ölümünden sonra da onun eşyalarını memleketine getiren Haydar Bey olduğu sanılmaktadır.
Batıda Cem hakkında yayınlanan ilk kapsamlı çalışma, L. Thuasne’nin Cem Sultan adlı eseridir (1892); Thuasne, Sadüddin’in Fransızca çevirisinden ve çağdaş Batı kaynaklarından yararlanmıştır. Cem’e ilişkin ilk önemli Türkçe eserse, o döneme ait Osmanlı kayıtlarından ve Topkapı Sarayı’nın arşivlerinde korunan çok değerli belgelerden de faydalanan İsmail Hakkı Ertaylan’ın Cem Sultan’ıdır (1951). Son yayınlanan en etkin çalışmanın da, Nicolas Vatin’in Cem Sultan’ı olduğu söylenebilir (1997); hem Vakiat’ın Fransızca çevirisinden, hem de Cem’in Rodos’ta Saint Jean Şövalyeleriyle geçirdiği dönemi aktaran Şövalye Guilllaume Caoursin’in anılarından yararlanmıştır. Cem’le ilişkilendirilen efsanelerin çoğu, on yedinci yüzyıl Türk vakanüvisi Evliya Çelebi tarafından etraflıca aktarılmıştır.
Babası Fatih 1481 Mayıs'ında öldüğü zaman Cem henüz 22 yaşındaydı ve Konya valisiydi. Şaibeli bir biçimde ölen Şehzade Mustafa ve Bayezid’le birlikte Fatihin üç oğlundan en küçüğüydü. Annesi Çiçek Hatun aslında bir Macar prensesi olan Sofia’dır. Ağabeyi Bayezid’e karşı başlattığı mücadele Cem’i destekleyen çevrelerin ilk hamlesi değildir. 1469’da on yaşındayken Kastamonu Sancak Beyliğine gönderilen Cem 1473’te, Doğu seferine çıkan babasına vekillik etmek üzere İstanbul’a geldi. Fatih’in Anadolu’da Uzun Hasan’a yenik düştüğü dedikodusuna kanarak padişahlığını ilan etme düşüncesine kapıldı. Otlukbeli zaferini kazanarak İstanbul’a dönen II. Mehmet, oğlunun aklını çelenleri cezalandırdı. Cem’i İstanbul’dan uzaklaştırarak Konya’ya vali olarak gönderdi. Kendisine yönelik gelişebilecek herhangi bir tertibi engellemek için Cem’in oğlu Oğuz Han’ı ve Bayezid’in oğlu Korkud’u rehin olarak İstanbul’da sarayda tuttu.
Fatih’in 1481’deki ölümünden sonra her iki şehzadeye birden haber gönderildi. Amasya’da bulunan Bayezid, yukarıda belirttiğimiz nedenlerle Karaman’daki Cem’den hem haberi daha önce aldı, hem de mesafe yakınlığı sebebiyle İstanbul’a kardeşinden önce vardı, erken gelmenin avantajıyla tahta oturdu. Cem de yola çıkmıştı; fakat İstanbul’a yaklaştığı sırada ağabeyinin tahta çıktığını öğrendi. Bunun üzerine kendisini destekleyenler, telkinlerinde bulunarak onu isyana teşvik ettiler. Nitekim Cem, birkaç kere isyan teşebbüsünde bulundu. Bir seferinde Bursa’yı eline geçirdi ve 18 gün “padişahlık” yaptı. Bu kısa müddet içerisinde adına para bastırdığı, şehirde hutbelerin onun adına okunduğu biliniyor. Ve bu eski payitahttan ağabeyine bir mektup gönderip “Anadolu benim olsun, Rumeli senin” teklifinde bulundu. Devletin topraklarını bölüşelim diyordu. Cem Sultan’ın devletin topraklarını bölüşme teklifi, aslında eski Türk-Moğol geleneğinin bir uzantısıydı. Eski Türkler ve Moğollar, Han’ın sağlığında toprakları çocuklarına bölüştürürlerdi. Buna ülüş sistemi adı verilir. Osmanlı sistemi ise bölüşme ilkesini tamamen ortadan kaldırmıştı. II. Bayezid, Cem’e yazdığı cevapta “La erhâme beyne’l-mülûk”, yani ‘hükümdarlar arasında akrabalık olmaz’, dedi. Ona göre padişah, akrabası olmayan soyut bir kişiliktir. Halil İnalcık’ın dediği gibi, Fatih’ten sonra Osmanlı’nın artık soyut bir devlet kavramına geçmekte olduğunu görüyoruz. Padişah artık gerçek bir kişi değil, tüzel bir kişidir. Onun kardeş, baba, dede, yeğen veya amcanın ötesinde soyut bir tip haline geldiğini görürüz. Bursa’da Yenişehir önlerinde II. Bayezid’in ordusuna yenilen Cem Kahire’ye gitmiş ve Memlük Sultanı Kayıtbay’a sığınmıştır. Aynı zamanda iyi bir şair olan ve İran’lı şair Selman’ın “Cemşid ü Hurşid” adlı mesnevisini Farsça’dan Osmanlıca’ya çeviren Cem; Ağabeyi II. Bayezid ile bu mektuplaşmalarında ağabeyine 'Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan / Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne' (Sen gül döşenmiş yatakta neşeyle gülerek yatarken, ben zahmet ve eziyet içinde küle batayım, neden?) beyitiyle seslenmiştir. II. Bayezid’in bu beyite cevabı 'Çün rüz-i ezel kısmet olunmuş bize devlet / Takdire rıza vermeyesin böyle sebeb ne / Haccacü'l-Haremeynüm deyüben dava kılarsun / Ya saltanat-i dünyeviye bunca taleb ne' (Bize ezelden saltanat kısmet imiş, sen ise kadere rıza göstermedin buna sebep ne, Hacca gittin kendini temizlemek davasına düştün, peki dünya saltanatı için bunca hırs niye) şeklinde olmuştur.
Bütün bu yazışmalardan Bayezid’in devleti bölüşmeyeceğini anlayan Cem, kendisine adamları tarafından yapılan çağrılar üzerine Anadolu’ya gelip yeni bir isyan örgütlemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. 27 Mayıs 1482'de Konya'yı kuşatan Cem, II Bayezid'in yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara'ya gitti. Oradan tekrar Mısır'a gidecekti, ancak yollar tutulmuştu. Bu sırada Rodos şövalyelerinden Pierre d'Aubusson onu Rodos'a davet etti. Bunun üzerine Rodos şövalyeleriyle anlaşarak. Grande Nef du Tresor adlı kalyonla Rodos’a gitti. Cem, Bayezid’in Pierre d'Aubusson’a Cem’i tutsak tutması için yılda 45 bin altın vermeyi vaat ettiğinden ve bu teklif üzerinde anlaşıldığından habersizdi. Rodos’tan istediği zaman ayrılabileceğini düşünüyor ve Macaristan üzerinden yeniden Osmanlı topraklarına girmeyi hesap ediyordu. Ancak Cem’in bu planı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Şövalyeler bir Türk baskını endişesiyle Cem'i Fransa'ya götürdüler. Şehzadeyi bir şehirden ötekine taşıyorlardı. Pierre d'Aubusson bu tehlikeli maceraya bir son vermek istiyordu, bu yüzden yüklü bir para ve kardinal unvanı karşılığında Cem'i Roma'ya, Papa İnnocent'e teslim etti.
Cem artık Roma'daydı ve Hıristiyan dünyasının Türkler'e karşı pazarlık konusu haline gelmişti. Papa'nın hayali Cem'i İstanbul'a karşı başlatılacak bir haçlı seferinde kullanmaktı, hattâ bu iş için Tuna boylarında bir Macar ordusu bile bekletiliyordu Papa'nın bir haçlı seferine kumanda ederek Osmanlı devleti ile savaşma teklifini reddettiğinde Papa'nın dilini anlamadı zannettiği Cem Sultan'a: 'Öyleyse burada it gibi sürün' demesine karşılık olarak Cem Sultan, Papa'ya 'Sizin elinize düşen itten beter olmayacağıdı da ya nice olacağıdı' diyerek bütün bu teklifleri reddettiği rivayet olunur. Bayezid, tahtın rakibi Cem'i kendisine iade etmesi yahut öldürmesi için Vatikan'a oldukça büyük paralar teklif ediyor, Papa ise Osmanlıdan gelecek altınları sürekli kılabilmek için Cem'i kaleden kaleye naklediyor ve İstanbul'dan devamlı haraç alıyordu.
Papa İnnocent ölünce, yerini o zamanların İtalya'sının en kanlı ve komplocu ailelerinden, Borjiya’lardan gelen Roderica aldı ve 6. Alexandre ismiyle papalık tahtına oturdu. İtalyanlar Cem'i Alexandre zamanında da pazarladılar ve Bayezid'den kâh tehditle ve kâh vaadlerle her sene gene keseler dolusu altınlar alındı. Günün birinde Fransa Kralı 8. Charles Cem'i kullanarak Kudüs'e doğru bir Haçlı Seferi planladı. Şehzadeyi ele geçirmek için Roma'ya girdi ve Papa için Cem'i krala vermekten başka çare kalmadı. Papa Alexander şehzadeyi Fransız kralına teslim etti ama bahtsız Cem bir başka gurbete uzanışından birkaç gün sonra, 1495'in Şubat'ında acılar içinde kıvranarak can verdi. Papa, seneler boyu haraç kaynağı olan şehzadeyi başkasına yâr etmemiş, Kral'a vermeden önce zehirlemişti. Cem'i tam 13 yıl İstanbul'a karşı koz niyetine kullanan Avrupa, şehzadenin tabutunu bile para vasıtası haline getirdi. Tabut şehir şehir dolaştırıldı. Cenazesi Bursa'ya getirilip defnedildiğinde ölümünün üzerinden iki sene geçmiş ve Bayezid'e çok büyük bir hazineye malolmuştu. Böylece yıllar süren macerası kendi topraklarında her şeyin başladığı, on sekiz gün olsa da sultanlık yaptığı, başkenti yapmayı düşündüğü Bursa’da sonlandı. Ece Ayhan'ın dizelerindeki gibi: 'Üç oğlu vardır; en küçüğü Cem, Bayezid en sarı / Haberler salınır tahta ulaşamayana vay!'
Sürç-i Lisan ettiysek affola…