TÜRK
07-25-2007, 05:59
Zaman zaman evde kütüphane dolaplarına tıkılmış eski kitapları, dosyaları karıştırırım. Geçenlerde rahmetli babam Fahri Kemal'den kalan kitap ve içinde gazete küpürleri olan zarfları dolaptan çıkarıp göz attım. Ama bu kez başka bir gözle karıştırdım bu eski dosyaları, zarfları.
Fahri Kemal de uzun yıllar basına hizmet etmiş biriydi. Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çalışmış, hatta cumhuriyetin ilk yıllarında 1929'da gazete çıkarmıştı. Latin harfleriyle yayınlanan gazetenin adı "Hareket"ti ve cumhuriyetin zorlukla geçen o ilk yıllarında Milli Mücadele'nin ruhunu taşıyordu.
Babamın kesip sakladığı gazete küpürleri arasında biri özellikle dikkatimi çekti. Küpür Cumhuriyet gazetesinin Mayıs 1956 tarihli bir sayısından kesilip saklanmıştı. Küpür bir yazı dizisine aitti ve Samih Nafiz Tansu imzasını taşıyordu. "İki Devrin Perde Arkası" adlı yazı dizisinin 9. Bölümüydü saklanan. Ve bu bölüm "Abdülhamit'in politika hakkında düşündükleri"ni içeriyordu. Abdülhamit'in bu düşüncelerini aktaran Teşkilatı Mahsusa ve M.M. Grubu Başkanı Albay Hüsamettin Ertürk idi.
Abdülhamit'in bu düşüncelerini Albay Ertürk'e anlatan ise, 2. Meşrutiyet'in ilanıyla tahttan indirilen ve Selanik'e sürgüne gönderilen "Sultan"ın koruma görevlisi süvari binbaşısı Debreli Zünnün'dü.
Küpürü okurken kafama bir soru takıldı; Babam neden bu yazıyı kesip saklamıştı ?
Birden 1956 yıllarını düşünmeye başladım. O yıllarda Demokrat Parti iktidarının Marshall yardımını arkasına alarak estirdiği refah rüzgarı kesilmiş, sosyal ve siyasal çalkantılar başgöstermişti. 1950'li yılların ikinci yarısından sonra Türkiye giderek yeniden dış borç batağına saplanıyordu. Bu arada Kıbrıs sorunu ortaya çıkmış, Türkiye ile Yunanistan arasında gerginlik tırmanmaya başlamıştı. İstanbul'da yaşanan 6-7 Eylül olayları da o günlere rastlıyordu. Babam herhalde o günlerin koşullarıyla 2. Meşrutiyet dönemi arasında bir bağlantı görmüş olacak ki bu yazıyı kesip saklamıştı.
Sultan Abdülhamit, 2. Meşrutiyet'in ilanından 9 ay sonra, 31 Mart'ta yaşanan gerici ayaklanmada sorumluluk taşıdığı gerekçesiyle ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin baskısıyla 27 Nisan 1909'da Meclisi Mebusan tarafından tahtan indirilmiş ve Selanik'e sürgüne gönderilmişti. Sultan Abdülhamit'e Yıldız Sarayı'nda tahttan indirildiği mesajını ileten 4 kişilik Meclisi Mebusan heyetinde bir Musevi, bir Ermeni, bir Rum ve bir Türk vardı ve bu heyetin başkanlığını musevi Emanuel Karasu yapıyordu.
Abdülhamit, Selanik'te yalnızlığını, kendisini korumakla görevlendirilen süvari binbaşısı Debreli Zünnün'le paylaşmış, ona içini dökmüş, yaptıklarını, yapamadıklarını anlatmıştı.
Abdülhamit, bu uzun sohbetlerinde özellikle devletin içinde bulunduğu borçlar nedeniyle düşmanların mali baskısı olduklarından yakınıyor, en korktuğu olayın yabancı sermayenin kapitülasyonları daha da dayanılmaz duruma sokması olduğunu söylüyor. Abdülhamit, bu borçlar yüzünden Midilli Adasının ve İstanbul limanının işgal edilmesinin güç bela kurtarıldığını anlatıyor.
Abdülhamit, İttihatçıların Osmanlı devletini feci maceralara sürükleyeceğini, Turancılık ve İslamcılık siyasetiyle hem Çarlık Rusyası hem de Büyük Brintanya ile savaşa sokmalarından kaygı duyduğunu dile getiriyor. Sürgündeki Sultan, adeta bu politikalarla Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanacağını 1909'da görmüş.
Abdülhamit, dış politikada o dönemin iki büyük gücü, İngiltere ile Almanya arasında dengeli bir politika izlenmesi gerektiği söylerken, ülkede kolaylıkla tahrik edilen Moskof düşmanlığı nedeniyle Ruslarla yapılan savaşların hata olduğunu da itiraf ediyor.
Abdülhamit, ekonominin düzelmesi için tarımda ve hayvancılıkta üretimi arttırıcı önlemler alınması gerektiğini söylüyor, özellikle sulama sorunun çözümlenmesi için barajlar inşa edilmesinin elzem olduğunun altını çiziyor. Yani Abdülhamit, yaklaşık 100 yıl önce GAP projesinden söz ediyor.
İki Devrin Perde Arkası
İşte noktasına, virgülüne dokunmadan, Mayıs 1956'da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ve Abdülhamit'in politika hakkındaki düşüncelerini içeren "İki Devrin Perde Arkası" dizisinin 9. bölümü:
Selanik'te sakıt hükümdar Sultan Abdülhamit ile başbaşa kalabilmiş olan arkadaşın süvari binbaşısı Debreli Zünnün, bilahare beraber çalıştığımız M.M. Grubunda, Milli Mücadele yıllarında onunla yaptığımız hususi sohbetlerde, padışahın iç ve dış politika hakkında düşündüklerini şöyle hülasa etmişti:
- Abdülhamit, herhalde konuşacak kimse bulamamış olmaktan mütevellid bir can sıkıntısı ile muhafazasına memur olduğum için benimle görüşmekten memnun olurdu. Bir gün dedi ki:
- Zünnün Bey, şimdi saltanattan uzak, günlük dedikodudan uzak, size düşündüklerimi söyliyeyim; bizim memleketin mali buhranları yüzyıldan beri devam etmektedir. Giriştiğimiz sonu gelmeyen harpler, devletin hazinesini boşaltmış, memleket halkını fakirleştirmiştir. Memleketin inkişafı için Meşrutiyet idaresini yeniden kurarken, Meclisi Mebusanı tekrar açarken, köyler ve şehirlerimiz için şunları düşünüyordum; Bizim kalkınmamızda ziraatın yanında, hayvancılığın büyük bir rolü olmalıdır. Bu memleket gerek küçük baş ve büyük baş, gerek kümes hayvanlarının yetişmesine, gelişmesine müsaittir. Bunun için köylümüzün hayvan yemini teşkil eden maddelerin ziraatine büyük ehemmiyet vermesi lazım gelir. Sonra hayvani maddeler olan süt, sütlü maddeler, yumurta istihsali elzemdir. Bu suretle dahilde gürbüz bir neslin yetişmesine imkan vermiş, harice de bunları ihraç ederek esaslı bir gelir kaynağı elde etmiş oluruz.
- Milli servetimiz sayılan tütüncülükte rejinin aleyhindeyim. Hele tütün kolcuları ile kaçakcıların bitip tükenmeyen musademeleri neticesinde kahraman halkımızın yıprandığına kaniim. Bizim mühim bir hususiyetimiz meyve memleketi olmamızdır. Bilhassa bağcılık, sebzecilik ve konservecilik bu yurda büyük bir istikbal vadetmektedir. İşte alınacak mühim davalar!... Köylerimizde balarılarının petekleri de azdır. Halbuki bu memleket bu sahada iyi bir mahsul elde edebilir. Diğer taraftan yabani zeytin ve fındık ağaçlarını da aşılamak, bu iki mühim varidat kaynağımızı geliştirmek icab eder.
- Sulama davalarımız da mühimdir. Nehirlerimizi kanallarla birleştirmek ve Mısır'da Assuyan'da olduğu gibi bir takım barajlar vücude getirmek elzemdir. Fırat ve Dicle'yi, Seyhan ile Ceyhan'ı, Sakarya ile Kızılırmağı daha verimli bir hale sokmak kabildir. Bütün limanlarımızı, bilhassa Karadeniz ve Akdeniz limanlarımızı baştanbaşa inşa etmek, Anadolu ve Rumeli demiryollarını çoğaltmak pek zaruridir.
- Sizi temin ederim yüzbaşım, bütün müddet-i saltanatım boyunca hep bunları düşündüm. Bazı imkanlar da aradım. Fakat bu noktada en korktuğum şey, yabancı sermayenin, mevcud kapitülasyonları daha tahammül edilmez bir hale sokması ihtimali idi. Esasen düşmanlarımızın mali tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazladır. Yabancı sermaye memleketi bu suretle daha müşkül bir vaziyete sokacaktır. Bir müstemleke haline haline gelmekten korktum.
Yabancı sermaye korkusu
Yüzbaşı Zünnün, sakıt Hükümdarın bunları dikkatli ve düşünceli bir tavırla anlattığını, sözlerinde son derece samimi olduğunu, Abdülhamit'in yanlış anlaşıldığını, değerli bir hükümdar bulunduğunu ve cidden görüşlerinin isabetli olduğunu bana söylemiş ve bilhassa bu mali yardımlar, borçlar ve ecnebilerle münasebetler hakkında mahlu' padışahın şu fikirde olduğunu ilave etmişti:
- Saltanatım zamanında aslen Midilli ahalisinden olup, Fransız tebaalı bir sermayedara devletin altın akçe borcunun ödenmemesini, faiz ve taksitlerin hazineden verilmemesini Fransa hükümetinin nasıl bahane ederek Midilli'ye harp gemileri gönderip asker çıkardığını ve Ada''ı nasıl işgal ettiğini hala unutmadım. Hatta Fransızlar, daha ileri giderek İstanbul limanındaki rıhtım imtiyazının Fransızlara ait olması ve Fransız sefirinin rükubuna tahsis edilen hariç ez memleket imtiyazlara malik mahallin, bu nevi müsaadelere sahib oluşundan faydalanarak bu istasyonlar yere Fransız askerlerinin çıkarıldığını, İstanbul rıhtımlarının işgali suretiyle devletin nasıl tazyik edildiğini de pek iyi hatırlıyorum.
Bu hareketi işittiğim zaman son derece üzülmüş ve derhal şu emri vermiştim:
- Hazine-i Hassadan bu borcu derhal altın para olarak ödeyiniz!
Ancak bu sayede Midilli Adası ve İstanbul rıhtımları Fransızların işgalinden kurtarılmıştı. İşte beni korkutan bu iki misal, yabancı sermayeyi memlekete davetten alıkoymuştu.
Moskof düşmanlığı hataydı
Gene arkadaşım Debreli Zünnün, Abdülhamid'in dış siyasette oynak bir politika takibi taraftarı olduğunu söylerdi. O devrin Avrupa'da iki büyük zümresine başkanlık eden İngiltere ile Almanya'dan hiçbirini doğrudan doğruya tutmamak gerektiğini ilave edermiş. Çok defa mahlu' hükümdar:
- İngiltere'yi, İslam alemi için dost tutmağa ihtiyaç vardır, dermiş. Bir gün Hindistan ve Afrika'nın şimalinde, muazzam Müslüman kütlelerinin herhangi bir tecavüzden korunmasında bu devletin yardımına İmparatorluğumuz muhtaçtır.
- Diğer taraftan kara Avrupasında orduları ve teçhizatı ile hiçbir zaman küçümsenmeyecek bir devlet olan Almanya'yı da darıltmamak zorundayız. Birisinin kara orduları bilgisinden, ötekinin deniz kudretinden istifade etmek için, Osmanlı İmparatorluğu'nun iki dostu olarak Almanya ile İngiltere'nin aynı seviyede muhafazası lazımdır. Bu sebeple yıllarca İngiltere ile dostluk mevzuubahs olunca Kıbrıslı Kamil Paşa'yı, Almanya ile ahbaplığı idame ettirmek maksadı ile Avlonyalı Ferid Paşa'yı iki koz olarak daima elimde tuttum.
Bu iki lider dışında Rus Çarlığı bizim için hayati bir ehemmiyeti haizdi. Ecdadı kiramım, Moskoflarla iki yüz seneden beri savaşmışlardı. Ben saltanatımın başında Ruslarla harp ettim. Buna şiddetle aleyhtar idim. O zamanki kaynaklarımızın bu muharebeyi yürütemeyeceğine kanidim. Fakat Mithat Paşa, gözünü zaferlerin verdiği hülyalara dikmişti. Bu işi çok kolay zannediyordu. Meclisi Mebusan üzerinde tesir icra etti. Zaten memlekette her zaman için kolaylıkla tahrik edilebilen bir Moskof düşmanlığı olduğu için, savaş, içtinab edilmez bir hale gelmişti.
Harp ettik, mağlup olduk ve Rusları İstanbul kapılarına kadar getirerek, "hasta adam" tabiriyle ifade edilen İmparatorluğumuzu müşkül bir duruma soktuk. Fakat bu bana bir ders olmuştu. Ondan sonra daima savaştan çekindim. Yalnız Yunanlıların hareketlerine susmak kabil değildi. Fakat bu harbi de yüzde yüz kazanacağımızı hesap ederek açtık ve Dömeğe zaferiyle Atina kapılarına kadar dayandık. Bu, bizim için bir kuvvet tecrübesi olmuş ve Alman imparatorunu ayağımıza kadar da koşturmuştu. Yunanlılara biraz müsamahakar davranmakla evvela Almanya'yı kazanmış, sonra da bu dostluktan kuşkulanan ve telaşa düşen İngilizleri de bizimle yeni anlaşmalara sevk etmiştik.
İmparatorluk parçalanacak
Padışah, biraz dinlendikten sonra şöyle devam etmişti:
- Göreceksiniz yüzbaşım!... İttihatçılar, İstanbul üzerine yürüyüşlerinden cesaret alarak bu devleti bir takım feci maceralara sürükleyecekler, belki de Turancılık gayretiyle veya İslamcılık siyasetiyle, korkarım ki hem Çarlık Rusya, hem de Büyük Britanya İmparatorluğu ile aynı zamanda harbe sokacaklardır. Allah göstermesin, böyle bir hal vukuunda Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalandığına şahit olacağız, zira İngiltere'nin dahil olduğu bir harbin kaybedileceğini hiç zannetmiyorum. Çarlık Rusya ise, içi ne kadar köhne olursa olsun, mevcudiyetini muhafaza edebilecektir. Hiç olmazsa millet olarak ayakta kalacaktır. İnşallah İttihatçılar böyle bir tecrübeye girişmek hevesinde bulunmazlar, zira bu bizim memleket için hakiki bir felaket olacaktır!
Samih Nafiz Tansu'nun kaleme aldığı "İki Devrin Perde Arkası" dizisinin 9. Bölümü böyle bitiyor.
Aradan yıllar geçti. Şimdi hadiseleri daha yakından inceleyebiliyoruz. 1909'da bu konuşmayı yapan Abdülhamit'e "uzakları gören bir hükümdar" demeyip ne diyeceğiz!... Batı'nın Abdülhamit'e taktığı "Kızıl Sultan" adı da galiba O'nun bu düşünceleriyle bağlantılı.
Sultan II. Abdülhamit'in 1909'da Selanik'teki sürgün günlerinde söyledikleri, 1. Dünya Savaşının ve 1920'de yaşanan Sevr felaketinin adeta haberini veriyor. İlginçtir, Abdülhamit'in bu düşüncelerini, yaklaşık 100 yıl sonra, Sevr tartışmalarının yeniden hortlatıldığı bugünlerde bile düşünmek gerek galiba.
kaynak : kanalturk Cihan AKERSON
Fahri Kemal de uzun yıllar basına hizmet etmiş biriydi. Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çalışmış, hatta cumhuriyetin ilk yıllarında 1929'da gazete çıkarmıştı. Latin harfleriyle yayınlanan gazetenin adı "Hareket"ti ve cumhuriyetin zorlukla geçen o ilk yıllarında Milli Mücadele'nin ruhunu taşıyordu.
Babamın kesip sakladığı gazete küpürleri arasında biri özellikle dikkatimi çekti. Küpür Cumhuriyet gazetesinin Mayıs 1956 tarihli bir sayısından kesilip saklanmıştı. Küpür bir yazı dizisine aitti ve Samih Nafiz Tansu imzasını taşıyordu. "İki Devrin Perde Arkası" adlı yazı dizisinin 9. Bölümüydü saklanan. Ve bu bölüm "Abdülhamit'in politika hakkında düşündükleri"ni içeriyordu. Abdülhamit'in bu düşüncelerini aktaran Teşkilatı Mahsusa ve M.M. Grubu Başkanı Albay Hüsamettin Ertürk idi.
Abdülhamit'in bu düşüncelerini Albay Ertürk'e anlatan ise, 2. Meşrutiyet'in ilanıyla tahttan indirilen ve Selanik'e sürgüne gönderilen "Sultan"ın koruma görevlisi süvari binbaşısı Debreli Zünnün'dü.
Küpürü okurken kafama bir soru takıldı; Babam neden bu yazıyı kesip saklamıştı ?
Birden 1956 yıllarını düşünmeye başladım. O yıllarda Demokrat Parti iktidarının Marshall yardımını arkasına alarak estirdiği refah rüzgarı kesilmiş, sosyal ve siyasal çalkantılar başgöstermişti. 1950'li yılların ikinci yarısından sonra Türkiye giderek yeniden dış borç batağına saplanıyordu. Bu arada Kıbrıs sorunu ortaya çıkmış, Türkiye ile Yunanistan arasında gerginlik tırmanmaya başlamıştı. İstanbul'da yaşanan 6-7 Eylül olayları da o günlere rastlıyordu. Babam herhalde o günlerin koşullarıyla 2. Meşrutiyet dönemi arasında bir bağlantı görmüş olacak ki bu yazıyı kesip saklamıştı.
Sultan Abdülhamit, 2. Meşrutiyet'in ilanından 9 ay sonra, 31 Mart'ta yaşanan gerici ayaklanmada sorumluluk taşıdığı gerekçesiyle ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin baskısıyla 27 Nisan 1909'da Meclisi Mebusan tarafından tahtan indirilmiş ve Selanik'e sürgüne gönderilmişti. Sultan Abdülhamit'e Yıldız Sarayı'nda tahttan indirildiği mesajını ileten 4 kişilik Meclisi Mebusan heyetinde bir Musevi, bir Ermeni, bir Rum ve bir Türk vardı ve bu heyetin başkanlığını musevi Emanuel Karasu yapıyordu.
Abdülhamit, Selanik'te yalnızlığını, kendisini korumakla görevlendirilen süvari binbaşısı Debreli Zünnün'le paylaşmış, ona içini dökmüş, yaptıklarını, yapamadıklarını anlatmıştı.
Abdülhamit, bu uzun sohbetlerinde özellikle devletin içinde bulunduğu borçlar nedeniyle düşmanların mali baskısı olduklarından yakınıyor, en korktuğu olayın yabancı sermayenin kapitülasyonları daha da dayanılmaz duruma sokması olduğunu söylüyor. Abdülhamit, bu borçlar yüzünden Midilli Adasının ve İstanbul limanının işgal edilmesinin güç bela kurtarıldığını anlatıyor.
Abdülhamit, İttihatçıların Osmanlı devletini feci maceralara sürükleyeceğini, Turancılık ve İslamcılık siyasetiyle hem Çarlık Rusyası hem de Büyük Brintanya ile savaşa sokmalarından kaygı duyduğunu dile getiriyor. Sürgündeki Sultan, adeta bu politikalarla Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanacağını 1909'da görmüş.
Abdülhamit, dış politikada o dönemin iki büyük gücü, İngiltere ile Almanya arasında dengeli bir politika izlenmesi gerektiği söylerken, ülkede kolaylıkla tahrik edilen Moskof düşmanlığı nedeniyle Ruslarla yapılan savaşların hata olduğunu da itiraf ediyor.
Abdülhamit, ekonominin düzelmesi için tarımda ve hayvancılıkta üretimi arttırıcı önlemler alınması gerektiğini söylüyor, özellikle sulama sorunun çözümlenmesi için barajlar inşa edilmesinin elzem olduğunun altını çiziyor. Yani Abdülhamit, yaklaşık 100 yıl önce GAP projesinden söz ediyor.
İki Devrin Perde Arkası
İşte noktasına, virgülüne dokunmadan, Mayıs 1956'da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ve Abdülhamit'in politika hakkındaki düşüncelerini içeren "İki Devrin Perde Arkası" dizisinin 9. bölümü:
Selanik'te sakıt hükümdar Sultan Abdülhamit ile başbaşa kalabilmiş olan arkadaşın süvari binbaşısı Debreli Zünnün, bilahare beraber çalıştığımız M.M. Grubunda, Milli Mücadele yıllarında onunla yaptığımız hususi sohbetlerde, padışahın iç ve dış politika hakkında düşündüklerini şöyle hülasa etmişti:
- Abdülhamit, herhalde konuşacak kimse bulamamış olmaktan mütevellid bir can sıkıntısı ile muhafazasına memur olduğum için benimle görüşmekten memnun olurdu. Bir gün dedi ki:
- Zünnün Bey, şimdi saltanattan uzak, günlük dedikodudan uzak, size düşündüklerimi söyliyeyim; bizim memleketin mali buhranları yüzyıldan beri devam etmektedir. Giriştiğimiz sonu gelmeyen harpler, devletin hazinesini boşaltmış, memleket halkını fakirleştirmiştir. Memleketin inkişafı için Meşrutiyet idaresini yeniden kurarken, Meclisi Mebusanı tekrar açarken, köyler ve şehirlerimiz için şunları düşünüyordum; Bizim kalkınmamızda ziraatın yanında, hayvancılığın büyük bir rolü olmalıdır. Bu memleket gerek küçük baş ve büyük baş, gerek kümes hayvanlarının yetişmesine, gelişmesine müsaittir. Bunun için köylümüzün hayvan yemini teşkil eden maddelerin ziraatine büyük ehemmiyet vermesi lazım gelir. Sonra hayvani maddeler olan süt, sütlü maddeler, yumurta istihsali elzemdir. Bu suretle dahilde gürbüz bir neslin yetişmesine imkan vermiş, harice de bunları ihraç ederek esaslı bir gelir kaynağı elde etmiş oluruz.
- Milli servetimiz sayılan tütüncülükte rejinin aleyhindeyim. Hele tütün kolcuları ile kaçakcıların bitip tükenmeyen musademeleri neticesinde kahraman halkımızın yıprandığına kaniim. Bizim mühim bir hususiyetimiz meyve memleketi olmamızdır. Bilhassa bağcılık, sebzecilik ve konservecilik bu yurda büyük bir istikbal vadetmektedir. İşte alınacak mühim davalar!... Köylerimizde balarılarının petekleri de azdır. Halbuki bu memleket bu sahada iyi bir mahsul elde edebilir. Diğer taraftan yabani zeytin ve fındık ağaçlarını da aşılamak, bu iki mühim varidat kaynağımızı geliştirmek icab eder.
- Sulama davalarımız da mühimdir. Nehirlerimizi kanallarla birleştirmek ve Mısır'da Assuyan'da olduğu gibi bir takım barajlar vücude getirmek elzemdir. Fırat ve Dicle'yi, Seyhan ile Ceyhan'ı, Sakarya ile Kızılırmağı daha verimli bir hale sokmak kabildir. Bütün limanlarımızı, bilhassa Karadeniz ve Akdeniz limanlarımızı baştanbaşa inşa etmek, Anadolu ve Rumeli demiryollarını çoğaltmak pek zaruridir.
- Sizi temin ederim yüzbaşım, bütün müddet-i saltanatım boyunca hep bunları düşündüm. Bazı imkanlar da aradım. Fakat bu noktada en korktuğum şey, yabancı sermayenin, mevcud kapitülasyonları daha tahammül edilmez bir hale sokması ihtimali idi. Esasen düşmanlarımızın mali tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazladır. Yabancı sermaye memleketi bu suretle daha müşkül bir vaziyete sokacaktır. Bir müstemleke haline haline gelmekten korktum.
Yabancı sermaye korkusu
Yüzbaşı Zünnün, sakıt Hükümdarın bunları dikkatli ve düşünceli bir tavırla anlattığını, sözlerinde son derece samimi olduğunu, Abdülhamit'in yanlış anlaşıldığını, değerli bir hükümdar bulunduğunu ve cidden görüşlerinin isabetli olduğunu bana söylemiş ve bilhassa bu mali yardımlar, borçlar ve ecnebilerle münasebetler hakkında mahlu' padışahın şu fikirde olduğunu ilave etmişti:
- Saltanatım zamanında aslen Midilli ahalisinden olup, Fransız tebaalı bir sermayedara devletin altın akçe borcunun ödenmemesini, faiz ve taksitlerin hazineden verilmemesini Fransa hükümetinin nasıl bahane ederek Midilli'ye harp gemileri gönderip asker çıkardığını ve Ada''ı nasıl işgal ettiğini hala unutmadım. Hatta Fransızlar, daha ileri giderek İstanbul limanındaki rıhtım imtiyazının Fransızlara ait olması ve Fransız sefirinin rükubuna tahsis edilen hariç ez memleket imtiyazlara malik mahallin, bu nevi müsaadelere sahib oluşundan faydalanarak bu istasyonlar yere Fransız askerlerinin çıkarıldığını, İstanbul rıhtımlarının işgali suretiyle devletin nasıl tazyik edildiğini de pek iyi hatırlıyorum.
Bu hareketi işittiğim zaman son derece üzülmüş ve derhal şu emri vermiştim:
- Hazine-i Hassadan bu borcu derhal altın para olarak ödeyiniz!
Ancak bu sayede Midilli Adası ve İstanbul rıhtımları Fransızların işgalinden kurtarılmıştı. İşte beni korkutan bu iki misal, yabancı sermayeyi memlekete davetten alıkoymuştu.
Moskof düşmanlığı hataydı
Gene arkadaşım Debreli Zünnün, Abdülhamid'in dış siyasette oynak bir politika takibi taraftarı olduğunu söylerdi. O devrin Avrupa'da iki büyük zümresine başkanlık eden İngiltere ile Almanya'dan hiçbirini doğrudan doğruya tutmamak gerektiğini ilave edermiş. Çok defa mahlu' hükümdar:
- İngiltere'yi, İslam alemi için dost tutmağa ihtiyaç vardır, dermiş. Bir gün Hindistan ve Afrika'nın şimalinde, muazzam Müslüman kütlelerinin herhangi bir tecavüzden korunmasında bu devletin yardımına İmparatorluğumuz muhtaçtır.
- Diğer taraftan kara Avrupasında orduları ve teçhizatı ile hiçbir zaman küçümsenmeyecek bir devlet olan Almanya'yı da darıltmamak zorundayız. Birisinin kara orduları bilgisinden, ötekinin deniz kudretinden istifade etmek için, Osmanlı İmparatorluğu'nun iki dostu olarak Almanya ile İngiltere'nin aynı seviyede muhafazası lazımdır. Bu sebeple yıllarca İngiltere ile dostluk mevzuubahs olunca Kıbrıslı Kamil Paşa'yı, Almanya ile ahbaplığı idame ettirmek maksadı ile Avlonyalı Ferid Paşa'yı iki koz olarak daima elimde tuttum.
Bu iki lider dışında Rus Çarlığı bizim için hayati bir ehemmiyeti haizdi. Ecdadı kiramım, Moskoflarla iki yüz seneden beri savaşmışlardı. Ben saltanatımın başında Ruslarla harp ettim. Buna şiddetle aleyhtar idim. O zamanki kaynaklarımızın bu muharebeyi yürütemeyeceğine kanidim. Fakat Mithat Paşa, gözünü zaferlerin verdiği hülyalara dikmişti. Bu işi çok kolay zannediyordu. Meclisi Mebusan üzerinde tesir icra etti. Zaten memlekette her zaman için kolaylıkla tahrik edilebilen bir Moskof düşmanlığı olduğu için, savaş, içtinab edilmez bir hale gelmişti.
Harp ettik, mağlup olduk ve Rusları İstanbul kapılarına kadar getirerek, "hasta adam" tabiriyle ifade edilen İmparatorluğumuzu müşkül bir duruma soktuk. Fakat bu bana bir ders olmuştu. Ondan sonra daima savaştan çekindim. Yalnız Yunanlıların hareketlerine susmak kabil değildi. Fakat bu harbi de yüzde yüz kazanacağımızı hesap ederek açtık ve Dömeğe zaferiyle Atina kapılarına kadar dayandık. Bu, bizim için bir kuvvet tecrübesi olmuş ve Alman imparatorunu ayağımıza kadar da koşturmuştu. Yunanlılara biraz müsamahakar davranmakla evvela Almanya'yı kazanmış, sonra da bu dostluktan kuşkulanan ve telaşa düşen İngilizleri de bizimle yeni anlaşmalara sevk etmiştik.
İmparatorluk parçalanacak
Padışah, biraz dinlendikten sonra şöyle devam etmişti:
- Göreceksiniz yüzbaşım!... İttihatçılar, İstanbul üzerine yürüyüşlerinden cesaret alarak bu devleti bir takım feci maceralara sürükleyecekler, belki de Turancılık gayretiyle veya İslamcılık siyasetiyle, korkarım ki hem Çarlık Rusya, hem de Büyük Britanya İmparatorluğu ile aynı zamanda harbe sokacaklardır. Allah göstermesin, böyle bir hal vukuunda Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalandığına şahit olacağız, zira İngiltere'nin dahil olduğu bir harbin kaybedileceğini hiç zannetmiyorum. Çarlık Rusya ise, içi ne kadar köhne olursa olsun, mevcudiyetini muhafaza edebilecektir. Hiç olmazsa millet olarak ayakta kalacaktır. İnşallah İttihatçılar böyle bir tecrübeye girişmek hevesinde bulunmazlar, zira bu bizim memleket için hakiki bir felaket olacaktır!
Samih Nafiz Tansu'nun kaleme aldığı "İki Devrin Perde Arkası" dizisinin 9. Bölümü böyle bitiyor.
Aradan yıllar geçti. Şimdi hadiseleri daha yakından inceleyebiliyoruz. 1909'da bu konuşmayı yapan Abdülhamit'e "uzakları gören bir hükümdar" demeyip ne diyeceğiz!... Batı'nın Abdülhamit'e taktığı "Kızıl Sultan" adı da galiba O'nun bu düşünceleriyle bağlantılı.
Sultan II. Abdülhamit'in 1909'da Selanik'teki sürgün günlerinde söyledikleri, 1. Dünya Savaşının ve 1920'de yaşanan Sevr felaketinin adeta haberini veriyor. İlginçtir, Abdülhamit'in bu düşüncelerini, yaklaşık 100 yıl sonra, Sevr tartışmalarının yeniden hortlatıldığı bugünlerde bile düşünmek gerek galiba.
kaynak : kanalturk Cihan AKERSON