CRAZYBOY
07-23-2007, 14:03
BİLİM VE SANAT
Önemli keşifler yapmış bilim adamlarına baktığımız zaman, bu kişilerin hepsinin sanata ve düşünceye büyük önem verdiklerini görürüz. Meselâ, Nikola Tesla, ilk defa elektrik motorunun hareketli bir manyetik alan içinde döndüğünü gördüğü anda, meşhur Alman şairi Goethe’nin bir şiirini terennüm ettiğini söylemiştir.
Kuru bir teknik eğitimle medenî insanların yetiştirilemeyeceğini geç de olsa anlayan Amerikalılar, bunu telâfi etmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Nitekim Rochester Üniversitesinde bu yönde bir adım atılmış ve mühendislik eğitimini üstün başarıyla tamamlayan öğrencilere, ek bir yıl okuma imkânı tanınmıştır. Öğretim harcının alınmadığı bu ek sürede, sanat ve edebiyat konularında seçmeli dersler verilmektedir.
Şu da var ki istenen seviyede eğitimin verilebilmesi için ailelere iş düşmektedir. Victor Hugo, “Bir insanı medenîleştirmeye karar verince, işe büyük annesinden başlamalıdır.” demiştir. Gerçekten de ailenin tutumu ve eğitime verdiği değer, son derece önemlidir. Bunu, canlı bir örnekle sergileyelim: Hâlen Yale Üniversitesinde çocuk psikiyatrisi profesörü olan James P. Comer’ın, birlikte ilkokula başladığı üç arkadaşı daha var. Bunların hepsi, gelir durumu iyi olmayan zenci ailelerden. Hepsinin de babaları demir-çelik fabrikasında çalışmaktadır. Comer, tahsiline devam edip profesör olduğu hâlde diğer üçü tahsillerini sonuna kadar götürememişler. Biri alkolik olup erken yaşlarda ölür. İkincisi küçük yaşlarda çeşitli suçlar işlemeye başlar ve hayatının büyük bir kısmını hapiste geçirir. Üçüncüsü de akıl hastahanesine düşer.
Prof. Comer, kendisiyle aynı ekonomik şartlara sahip ailelerden geldikleri hâlde, eğitimde başarısız duruma düşen arkadaşları ile kendisi arasındaki farkı şöyle açıklıyor:
“Görünüşte ailelerimizin durumu birbirine benziyordu. Ama benim ailem, okumaya ve okula büyük önem veriyordu. Annemle babam, elimden tutup beni kütüphaneye götürürlerdi. Bu şekilde ben, birçok kitabı okuma imkânı buldum. Öteki üç arkadaşım ise hiç kitap okumuyorlardı. Bu yüzden arkadaşlarım, öğretmenlerin gözünde ‘kötü öğrenci’ idiler. Öğretmen nereden bilsin ki bu arkadaşlarımın anne babaları, kütüphaneden ve okuldan korkan insanlardı!” (Educating Poor Minority Children, Scientific American, November 1988.)
Öğrencinin evdeki yaşantısı ile okulu arasındaki tezat, onun psikososyal gelişmesini derinden etkiliyor ve dolayısıyla akademik başarıyı da baltalıyor. Müfredat programları ise genellikle bu gerçeği görmezlikten geliyor. Bir insana bilimi, okumayı, yazmayı ve matematiği öğretmek, seri üretimin yapıldığı bir fabrikada otomobile kapı, lâstik, direksiyon ve lâmba takmak kadar basit ve standart bir iş değildir.
Prof. Comer, kültürlü olmayı bir özellik saymayan aileden gelen bir çocuğa, kitap okumayı benimsetmenin gayet zor olduğunu belirtiyor. Hele hele aile, okula güvenmemesi gerektiğini çocuğuna telkin etmişse veya öğretmenler, çocuğun sosyal özellikleriyle bağdaşmayan telkinlerde bulunuyorlarsa... Böyle bir durum, öğrencinin okula yabancılaşmasına sebep olur ve onu okuldan soğutur. Bazen bunun tam tersi de olabilir. Öğrenci, okulda başarılı olur, ama anne babasının ve ait olduğu sosyal çevrenin kültürünü reddetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Yukarıdaki problemleri azaltmanın yolu, öğrencileri psikolojik yönden takviye etmek suretiyle çatışmayı önlemektir. Bunun için de okul ile aile arasında iyi bir diyalog başlatmak gerekir. Yale Üniversitesinde “okul geliştirme programı”nın direktörlüğünü yapmakta olan Comer’ın öncülüğünde yürütülen çalışmalarda, oldukça başarılı sonuçlar elde edilmiş. Yale ekibinde kurulan heyetlerde, öğretmen, idareci ve veliler yer alıyor ve “davranış bozukluklarına sebep olan okul prosedürlerinin değiştirilmesi, okulun akademik ve sosyal problemleri” gibi konularda ortak kararlar alınıyor. Böyle bir çalışmada dikkat edilmesi gereken konuları ise Comer şöyle sıralıyor:
1. Okul müdürünün otoritesine saygı gösterilmeli. Ancak müdür, kurul üyelerinin görüşünü almadan, bir şeyi empoze etmeye çalışmamalı.
2. Problemlerden dolayı suçlu aramakla zaman kaybedilmemeli; bütün enerji, problem çözümüne ayrılmalı.
3. Kararlar, oy çoğunluğuyla değil, fikir birliğiyle alınmalı. Böylece, “kaybeden” veya “kazanan” taraflar söz konusu olmamalı.
Buna benzer programların ilk zamanlar bazı zorluklarla karşılaşmasının normal olduğunu söyleyen Comer, aradan fazla zaman geçmeden birçok okulun uygulamayı benimsediğini söylüyor ve şu hatırlatmada bulunuyor:
“Problemlerin altındaki gelişme ve sosyal meseleler açığa kavuşturulmadıkça, ‘eğitim reformu’ adı altında yapılan her türlü faaliyet boşa gidecek, ayrılan zaman ve para havaya uçacaktır!”
En önemli malzemenin “insan” unsuru olduğu gerçeğini unutmadan, günümüz şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun nesillerin yetiştirilmesine önem veren bir zihniyetle, mevcut eğitim sisteminin ciddî bir eleştiriye tâbi tutulması gerekmektedir.
Önemli keşifler yapmış bilim adamlarına baktığımız zaman, bu kişilerin hepsinin sanata ve düşünceye büyük önem verdiklerini görürüz. Meselâ, Nikola Tesla, ilk defa elektrik motorunun hareketli bir manyetik alan içinde döndüğünü gördüğü anda, meşhur Alman şairi Goethe’nin bir şiirini terennüm ettiğini söylemiştir.
Kuru bir teknik eğitimle medenî insanların yetiştirilemeyeceğini geç de olsa anlayan Amerikalılar, bunu telâfi etmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Nitekim Rochester Üniversitesinde bu yönde bir adım atılmış ve mühendislik eğitimini üstün başarıyla tamamlayan öğrencilere, ek bir yıl okuma imkânı tanınmıştır. Öğretim harcının alınmadığı bu ek sürede, sanat ve edebiyat konularında seçmeli dersler verilmektedir.
Şu da var ki istenen seviyede eğitimin verilebilmesi için ailelere iş düşmektedir. Victor Hugo, “Bir insanı medenîleştirmeye karar verince, işe büyük annesinden başlamalıdır.” demiştir. Gerçekten de ailenin tutumu ve eğitime verdiği değer, son derece önemlidir. Bunu, canlı bir örnekle sergileyelim: Hâlen Yale Üniversitesinde çocuk psikiyatrisi profesörü olan James P. Comer’ın, birlikte ilkokula başladığı üç arkadaşı daha var. Bunların hepsi, gelir durumu iyi olmayan zenci ailelerden. Hepsinin de babaları demir-çelik fabrikasında çalışmaktadır. Comer, tahsiline devam edip profesör olduğu hâlde diğer üçü tahsillerini sonuna kadar götürememişler. Biri alkolik olup erken yaşlarda ölür. İkincisi küçük yaşlarda çeşitli suçlar işlemeye başlar ve hayatının büyük bir kısmını hapiste geçirir. Üçüncüsü de akıl hastahanesine düşer.
Prof. Comer, kendisiyle aynı ekonomik şartlara sahip ailelerden geldikleri hâlde, eğitimde başarısız duruma düşen arkadaşları ile kendisi arasındaki farkı şöyle açıklıyor:
“Görünüşte ailelerimizin durumu birbirine benziyordu. Ama benim ailem, okumaya ve okula büyük önem veriyordu. Annemle babam, elimden tutup beni kütüphaneye götürürlerdi. Bu şekilde ben, birçok kitabı okuma imkânı buldum. Öteki üç arkadaşım ise hiç kitap okumuyorlardı. Bu yüzden arkadaşlarım, öğretmenlerin gözünde ‘kötü öğrenci’ idiler. Öğretmen nereden bilsin ki bu arkadaşlarımın anne babaları, kütüphaneden ve okuldan korkan insanlardı!” (Educating Poor Minority Children, Scientific American, November 1988.)
Öğrencinin evdeki yaşantısı ile okulu arasındaki tezat, onun psikososyal gelişmesini derinden etkiliyor ve dolayısıyla akademik başarıyı da baltalıyor. Müfredat programları ise genellikle bu gerçeği görmezlikten geliyor. Bir insana bilimi, okumayı, yazmayı ve matematiği öğretmek, seri üretimin yapıldığı bir fabrikada otomobile kapı, lâstik, direksiyon ve lâmba takmak kadar basit ve standart bir iş değildir.
Prof. Comer, kültürlü olmayı bir özellik saymayan aileden gelen bir çocuğa, kitap okumayı benimsetmenin gayet zor olduğunu belirtiyor. Hele hele aile, okula güvenmemesi gerektiğini çocuğuna telkin etmişse veya öğretmenler, çocuğun sosyal özellikleriyle bağdaşmayan telkinlerde bulunuyorlarsa... Böyle bir durum, öğrencinin okula yabancılaşmasına sebep olur ve onu okuldan soğutur. Bazen bunun tam tersi de olabilir. Öğrenci, okulda başarılı olur, ama anne babasının ve ait olduğu sosyal çevrenin kültürünü reddetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Yukarıdaki problemleri azaltmanın yolu, öğrencileri psikolojik yönden takviye etmek suretiyle çatışmayı önlemektir. Bunun için de okul ile aile arasında iyi bir diyalog başlatmak gerekir. Yale Üniversitesinde “okul geliştirme programı”nın direktörlüğünü yapmakta olan Comer’ın öncülüğünde yürütülen çalışmalarda, oldukça başarılı sonuçlar elde edilmiş. Yale ekibinde kurulan heyetlerde, öğretmen, idareci ve veliler yer alıyor ve “davranış bozukluklarına sebep olan okul prosedürlerinin değiştirilmesi, okulun akademik ve sosyal problemleri” gibi konularda ortak kararlar alınıyor. Böyle bir çalışmada dikkat edilmesi gereken konuları ise Comer şöyle sıralıyor:
1. Okul müdürünün otoritesine saygı gösterilmeli. Ancak müdür, kurul üyelerinin görüşünü almadan, bir şeyi empoze etmeye çalışmamalı.
2. Problemlerden dolayı suçlu aramakla zaman kaybedilmemeli; bütün enerji, problem çözümüne ayrılmalı.
3. Kararlar, oy çoğunluğuyla değil, fikir birliğiyle alınmalı. Böylece, “kaybeden” veya “kazanan” taraflar söz konusu olmamalı.
Buna benzer programların ilk zamanlar bazı zorluklarla karşılaşmasının normal olduğunu söyleyen Comer, aradan fazla zaman geçmeden birçok okulun uygulamayı benimsediğini söylüyor ve şu hatırlatmada bulunuyor:
“Problemlerin altındaki gelişme ve sosyal meseleler açığa kavuşturulmadıkça, ‘eğitim reformu’ adı altında yapılan her türlü faaliyet boşa gidecek, ayrılan zaman ve para havaya uçacaktır!”
En önemli malzemenin “insan” unsuru olduğu gerçeğini unutmadan, günümüz şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun nesillerin yetiştirilmesine önem veren bir zihniyetle, mevcut eğitim sisteminin ciddî bir eleştiriye tâbi tutulması gerekmektedir.