EMR-İ MA’RUF NEHY-İ MÜNKER (Önemli Konu) [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : EMR-İ MA’RUF NEHY-İ MÜNKER (Önemli Konu)


Cengiz Han
12-18-2007, 15:55
EMR-İ MA’RUF NEHY-İ MÜNKER (Önemli Konu)
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yani iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma, içinde yaşanılan asrın şartlarına göre yapılış keyfiyeti farklılık arz etse de, inanan insanların ifa ve icra etmesi gereken bir vecibe ve ilkedir. Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i anil münkere günümüzde her devirden daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır. Bu hususta ne kadar çalışma yapılsa yerindedir.

1. Emir, Nehiy, Ma’ruf ve Münkerin Anlamları

Emir sözlükte nehyin zıddı olup, bir şeyin yapılmasını talep etmek demektir (İbn Manzur, Lisan, 4: 26-27; Tehanevi, Keşşaf, 1: 68). Nehiy ise, bir şeyden men etmek, alıkoymak ve yapılmamasını istemektir (Isfehani, Müfredat, s. 528-529; İbn Manzur, a.g.e., 15: 343-344).

Ma’ruf, münkerin zıddıdır. İslâm öncesi câhiliye döneminde bir eylem kabile geleneklerine uygun düşüyorsa ma’ruf; bu geleneklere ters düşüyorsa münker sayılırdı. İslâmi ölçülerle uyuşması şartıyla örf denen bu eylemler, İslâmi dönemde de devam ettirilmiş, hatta daha sonraları bu, usul kitaplarında “bizden öncekilerin şer’i/örf ve geleneği -Kur’ân ve Sünnete aykırı olmamak şartıylabizim de şer’imizdir” şeklinde kaideleştirilmiş ve formüle edilmiştir. Bunlar daha çok edep, hikmet ve ahlâka ilişkin hususlardı.

Ma’ruf ve münker kelimelerinin iştikakına/çıktığı köke bakıldığında tanımda sadece aklı ve şeriatı değil, bunların yanı sıra insan tabiatına/fıtratına ve selim kalbe de yer verilmesi daha uygun düşmektedir. Zira ma’ruf, alametleriyle tanınan ve bilinen şey anlamına gelmektedir ki, bu da insanın fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise, fıtratın kabul etmeyip ret ve inkar ettiği, içine sindiremediği, beğenmediği ve benimsemediği şeylerdir. Nitekim Kasimi, Reşid Rıza ve daha başka tefsirciler bu kayıtları dikkate alarak ma’ruf ve münkerin tanımını yaparlar. Kasimi’ye göre ma’ruf, selim tabiatın bildiği ve kerih görmediği, nefsin iyi görüp, aklın ve dinin kabul ettiği (Kasimi, 1878, 4: 176); Reşid Rıza’ya göre ise ma’ruf, selim aklın güzelliğini tanıdığı, faydalı, fıtrat ve maslahata uyduğundan temiz kalplerin kendisiyle sevinç duyduğu şeydir. Reşit Rıza münkeri de selim aklın benimsemediği ve kendisinden kalplerin nefret edip yüz çevirdiği şey olarak tanımlar (Reşit Rıza, 1990, 10: 534. ).


2. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Dindeki Yeri

Dinde önemli bir yer ihraz eden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan oluşan deliller, bu görevin farz olduğunu teyit eder. Meselâ Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde şöyle buyrulur:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104)
Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır:

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“(Lokman oğluna nasihat ederken dedi ki): Evlâdım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokman, 31/17)

Birinci âyetteki ( ولتكن ), ikinci âyetteki ( وأمر ) ve ( وانه ) fiilleri, emir kipiyle gelmiş olduklarından vücup ifade eder.

Hz. Peygamber’in “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir kötülük görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. (El ile düzeltme yetkisi devletin yetkisi içindedir. Yoksa herkes eliyle düzeltmeye kalkarsa kaos olur.) Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı da imanın en zayıf mertebesidir.” hadisiyle, iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışmanın önemine dâir zikretmiş olduğumuz “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir” hadisi ve daha başka hadisler de mezkûr âyetlerin hükümlerini teyit etmektedir (Geniş bilgi için bkz. Cessas, Ahkamü’l-Kur’ân, 2: 316; Gazali, İhya. 2: 306 vd.).

İcmâa gelince, İslâm’ın ilk asrında ve müteâkip asırlarda gelen bütün âlimler, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani- ’l-münkeri dinin temel prensiplerinden saymışlar, tavsiye etmişler ve bu görevi ifa etmeyeni kınamışlardır.

Farz olduğu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sübut bulan bu ilkenin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâf, âlimlerin âyetlerde geçen bazı lafızları farklı yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ ( ولتكن منكم أمة ) cümleciğindeki ( من ) harf-i cerrinin “teb’îz” (cüz’îlik) için olduğunu söyleyen âlimler, bu görevin muayyen bir topluluğa tahsis edildiğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla bu gruba göre emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker farz-ı kifâyedir. Cenaze namazında olduğu gibi bir kısım insanların bu görevi ifa etmesiyle diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer.

Âlimlerden bazısına göre ise âyette geçen ( من ) harf-i cerri teb’îz için değil, tebyîn içindir. Dolayısıyla bu görevi insanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğer insanlardan sorumluluk düşmez.

Bu her iki grubun da ileri sürdükleri bazı deliller vardır. Meselâ bunlardan birinci grubun delilleri şöyledir:

1 )’in teb’îz için olmasının faydası, emr-i bi’l-ma’- ruf ve nehy-i ani’l-münkere gücü yetmeyen hasta, kadın ve âciz vb. kimselerin bu yükümlülükten muaf tutulmalarına işarettir.

2. Bu yükümlülük, toplumda sadece âlimlere mahsustur. Zira âlimler, diğer insanlara nisbetle hayrı-şerri, iyiyikötüyü daha iyi bilirler ve bunları birbirinden ayırt etme yeteneğine sahiptirler.


İkinci grubun görüşlerini ise şöyle özetlemek mümkündür:

a. Yüce Allah “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” derken من) ) harf-i cerrini kullanmamıştır. Dolayısıyla bütün ümmeti bu görevle yükümlü tutmuştur. Ayrıca hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Kim iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışırsa o Allah’ın, Allah Resulü’nün ve Allah’ın kitabının halifesidir.” (Deylemi, el-Firdevs, 3: 586).

b. Hadiste her mükellefe ya eliyle, ya diliyle ya da kalbiyle iyiliği yayıp kötülükten men etmesi emredilmiştir (Her iki grubun da görüş ve delilleri için bkz. Cessas, 2: 315; Sealebi, el-Cevahir 1: 297-298; Alusi, Ruhu’l-Meani, 4: 21-22).

3. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Önemi

Dinin payandası, umdesi, direği, en hayati dinamiklerinden biri olarak nitelendirebileceğimiz iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma mânâsını ifade eden emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, fonksiyonu itibarıyla dinde önemli bir yer ihraz etmektedir. O, İslâm medeniyetinin kurulmasında önemli temel ilkelerden biri olma özelliğini taşıdığı gibi, onsuz İslâm şeriatının varlığını sürdüremeyeceği bir ilkedir aynı zamanda. Yine onsuz namaz, oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetlerin icra ve ifası söz konusu olamaz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin böylesine hayati bir öneme sahip olduğunda İslâm ümmeti içinde ittifak vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat bu vazifeyi yerine getirilmesi gereken bir farz olarak kabul etmiş hatta Mutezile bunu usul-i hamseden/beş temel esastan saymıştır.

Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin bu görev ile gönderilmiş olmaları, özellikle de Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın, insanlığın şeref tablosu Hz. Muhammed’i tavsif ederken “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o elçiye, o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar.” (A’raf, 7/157) demek suretiyle O’nun en önemli vasıflarından birinin ümmîliği yani ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi, diğeri de iyiliğe davet etmesi ve kötülüğü önlemeye çalışması olduğunu beyan buyurması, yine bu ilkenin önemini ortaya koymaktadır.

Gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden ve bunun öneminden söz eden birçok nass vardır.

Mesela Kur’ân’da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ

“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110)

Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede Hz. Muhammed’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğu belirtilmektedir. Ancak bu hayriyyet/hayırlı olma vasfı belli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan birincisi iyiliği yaymaları, ikincisi kötülüğü önlemeye çalışmaları, üçüncüsü ise Allah’a inanmış olmalarıdır. Bunun mefhum-i muhalifine baktığımızda ortaya şu sonuç çıkar: Bu şartları haiz olmayan ümmet- i Muhammed, hayırlı ümmet olma vasfıyla nitelendirilemez. Nitekim Hz. Ömer’in bir keresinde haccederken bazı insanların hoş olmayan hareketleri karşısında “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” ayetini okuduktan sonra söylemiş olduğu şu sözleri bu gerçeği teyit etmektedir: “Kimin bu ümmetten olmak hoşuna gidiyorsa Allah’ın bu ümmet için buyurduğu şartları yerine getirsin” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, 7: 102).

Eğer ümmet-i Muhammed bu vasfın devamlı ve kalıcı olmasını, kesintiye uğramamasını istiyorsa mezkur şartları yerine getirmesi gerekir. Bu vasfın devamlılığı demek, ümmet kendi inandığı değerlerine sahip çıkmış ve muhafaza etmiş demektir. Ümmeti ümmet yapan ve ona değer kazandıran ve milletler arası muvazenede değerler üstü değer kazandıran özellik budur.

Kur’ân-ı Kerim’de bu görevin önemini belirten daha pek çok âyet vardır. Ancak biz bunlardan son olarak şu âyet-i kerimeyi zikrettikten sonra Hz. Peygamber’in bu konunun önemiyle ilgili hadislerinden söz edeceğiz. Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? İşte: Allah’a ve Resûlüne inanır, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla mücahede edersiniz. Eğer bilseniz bu sizin için çok hayırlıdır.” (Saf, 61/10-11)

Bu âyette her ne kadar iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma zikredilmiyorsa da, bu görevin yerine getirilmesinin cihadların en büyüğü olduğu hadislerde çokça geçmektedir. Dolayısıyla bu âyetin konunun önemini anlatma bakımından önemli bir delil olduğu aşikardır.

Hz. Peygamberin emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin önemiyle ilgili çok hadisleri vardır. Meselâ o, bir hadisinde şöyle buyurur:

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a kasem olsun, ya iyiliği yayar ve kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizi, el-Câmiu’s-Sahih, 4: 468)

Bir başka hadis:
لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرنَا وَيَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ
“Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir.” (Tirmizi, 4: 322)

Cengiz Han
12-18-2007, 15:55
4. Bu Vazifenin İhmali ve Kötü Sonuçları

Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkedilmesiyle ümmetlerin başına çeşitli musibet ve belâlar gelebilir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a. Umûmî Azap

Bir toplumda günahlar yaygın hale gelir, ülke sathında bozgunculuk, vurgunculuk ve talan kol gezer de o toplum içinde yaşayan iyi ve dürüst insanlar direnç göstermez, her türlü kötülüğün karşısında durmazsa, yüce Allah, kendi katından, kötülerle birlikte iyileri de içine alacak olan bir azap veya musibet gönderir. Nitekim Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurur:

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25)

Zeyneb bint-i Cahş (r.a) Allah Resulü’ne: “Ya Resûlallah, içimizde iyi kimseler olduğu halde biz helâk olur muyuz?” diye sorması üzerine Allah Resulü buyururlar ki: “Evet, kötülükler ve açıktan açığa günahlar işlendiği zaman (hepiniz birlikte helak olursunuz) buyurdu.” (Buhari, 3: 1221; 3: 1317).

Hz. Peygamber bir hadislerinde de şöyle buyurur:

“İçlerinde kötülükler işlenen bir toplum, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumi bir bela göndermesi yakındır.” (Ebu Davud es-Sünen, 4: 510).

Ayet ve hadislerden anlaşıldığına göre sözü edilen “toplumsal fitne” veya “toplumsal bela”, sadece kötülüğü yapan bireyleri değil, bunlara seyirci kalan iyi kimseleri de içine alır. Burada izahı gerektiren önemli bir husus vardır ki o da şudur: Şayet iyi kimseler, kötülük yapan bireyleri kontrol altına alır, kötülüklerinin yayılmasına engel olurlarsa, gelecek bela veya fitne sadece kötülerle sınırlı kalır. Ancak kötülüğü yapanlar toplumun değer yargılarını hiçe sayarak günahları açıktan işlerler, toplum da bunları baskı altında tutacak güçten uzak ve zaaf içerisinde olursa, işte o zaman fitne iyilerin de içinde bulunduğu bütün bir toplumu içine alır.

b. İyilerin Dualarının Kabul Edilmemesi

İnsanlar emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri yerine getirmezler, zalimi zulmünden alıkoymazlarsa, Allah onları, dualarını kabul etmeme gibi bir ceza ile cezalandırır. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a kasem olsun, ya iyiliği yayar ve kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, 4: 468).

Ashabdan Ebu’d-Derda’nın da şöyle söylediği rivayet edilir:

“Ya iyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah size öyle bir zalim idareci musallat eder ki, ne büyüğünüze saygı, ne de küçüğünüze sevgi gösterir. Ayrıca sizin en iyileriniz onun aleyhinde dua ederler de duaları kabul edilmez. Ve siz Alalh’tan yardım dilersiniz size yardım edilmez; O’ndan yarlığanma talebinde bulunursunuz sizi yarlığamaz.” (Gazali, İhya, 2: 311).

c. Lanete müstahak olma

Bu görevin ifa edilmemesi sonucunda maruz kalınan azaplardan biri de lânete müskahak olma, yani Allah’ın rahmetinden uzak kalma şeklindedir. Geçmişte İsrâiloğullarının böyle bir azaba maruz kaldığı bir gerçektir. Onların bu durumunu Peygamber Efendimiz şöyle belirtir:

“İsrailoğullarında ilk meydana gelen zaaf şuydu; onlardan biri kötülük yapan birine rastladığında: Ey adam Allah\'tan kork ve yaptığın işi bırak çünkü bunu yapman sana helal değildir, derdi. Fakat ertesi gün tekrar onunla karşılaştığında bu durum onu beraber yemek, içmek ve oturmaktan alıkoymazdı, onlar böyle yaptıkları için Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.\" Sonra Peygamberimiz Kur’ân’dan şu ayetleri okudu. “İsrailoğullarından küfre sapanlar hem Davud’un, hem de Meryem oğlu İsa’nın lisanı ile lanetlendiler. Bunun sebebi onların isyan etmeleri ve taşkınlık edip haddi aşmaları idi. Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları! Onlardan çoğunun kafirleri veli edindiklerini görürsün. Bu iş ki bizzat kendileri yapmış ve üzerlerine Allah’ın hışmını çekmiştir, ne kötü bir davranıştır! Onlar cehennem azabında devamlı kalacaklardır. Eğer Allah’a, Peygambere ve ona indirilen vahye imanları olsaydı, kafirleri veli edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Maide, 5/78-81). Arkasından sözlerini şöyle bağladı. “Allah\'a yemin olsun ki, siz iyiliği emredecek kötülüğe engel olacaksınız. Zalimin elini tutup zulüm etmesine engel olacaksınız ve siz onu doğru yola geri çevirene kadar mücadele edeceksiniz.” (Ebu Davud, 4: 508).

Yukarıdaki hadis ve hadis içerisinde geçen ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre İsrailoğullarının lanete müstahak olmalarının sebepleri şunlardır:

1. İsyan etmeleri ve taşkınlık yapıp haddi aşmaları,
2. Birbirlerini kötülükten alıkoymamaları,
3. Bugün başkasının yaptığı kötülükleri kınadıkları halde ertesi günü aynı kötülüğü birlikte yapmaları,
4. İnkarcıları kendilerine dost edinmeleridir.

Her ne kadar örnek olarak İsrailoğulları zikre konu edilmiş olsa bile, bu dört olumsuz vasfa sahip olan toplumlar günümüzde de aynı cezayı hak edecekler demektir. Zira bu, “sünnetullah” denen her dönemde cari Allah’ın kanunudur. Bütün bu kötü tavır ve eylemlerden uzak kalmanın, lanete maruz kalmamanın yolu emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden geçmektedir ki, hadisin sonu buna dikkat çekmektedir.

d. Aralarında Fitnelerin Zuhuru Sözlükte denemek, imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddi ve manevi sıkıntı, bela, musibet, üzüntü gibi anlamların yanı sıra tefrika, kargaşa, ihtilaf, küfür, azgınlık, sapıklık, günah ve buna benzer daha birçok anlamları içeren fitne, Hz. Adem’den Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyi vesellem)’e kadar her çeşidiyle insanlığın maruz kaldığı, ondan sonra da kıyametin kopacağı ana kadar maruz kalacağı bir hakikattir. Bu nedenledir ki Efendimiz (s.a.s.) pek çok hadisleriyle ümmetini fitne konusunda uyarmıştır.

Burada şu önemli ki, hadiste geldiği üzere Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Yüce Allah’tan bazı isteklerde bulundu. Yüce Allah bunlardan üçünü kabul etti ve bir tanesini kabul etmedi. Kabul edilmeyen bu istek, ümmeti arasında fitnelerin yani sosyal çalkantıların ve birbirine düşme gibi birtakım fitnelerin vuku bulmasına dair idi (Bkz. Müslim, es-Sahih, IV, 2216). Efendimiz’in bu son isteğinin kabul edilmemesinin sebebi, bu işin tamamen insan iradesine dayalı bir husus olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanlar bu fitneyi ortadan kaldırmak için ellerinden geldiği kadar çaba ve gayret gösterecekler, karşılaştıkları zorluklara göğüs gerecekler, asla yılmayacaklar ve iradelerinin hakkını vereceklerdir. Daha açığı emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ifadan bir lahza uzak kalmayacaklardır. Buna gücü yetmeyenler, her şeyden önce fitnelere karışmayacaklar, dillerini tutacaklar, fitneye vesile olacak her türlü girişimden uzak duracaklar, ellerini Rahman’a açarak dua dua yalvaracaklardır. Peygamber Efendimiz’den bu anlamları içeren birçok hadis rivayet edilmiştir. Günümüzde teknik ve teknolojiyi ve iletişim vasıtalarını da kullanarak hem elle, hem dille, hem de yazıyla emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunma imkanı mevcuttur. Bir köşeye çekilip de bu ulvi vazifeden uzak kalma gibi bir ortam söz konusu değildir.

e. Mânevî Yok Oluş Azabı

Kur’ân-ı Kerim ve dinler tarihine bakıldığında emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ifa etmeyen ümmetlerin maddî veya fizikî yok oluşla karşı karşıya kaldıkları görülür. Ancak Hz. Peygamber’in duası sonucu Allah bu ümmeti tamamen yeryüzünden silinme gibi bir azaba maruz bırakmamış ve bırakmayacaktır. Ne var ki, bunun yerini mânevî yok oluş almış ve alacaktır.

Bunun anlamı şudur: Ümmet-i Muhammed, maddî yok oluşa sebep oluşturacak günahları işleseler de hayatta kalacaklar, tamamen yok olma gibi bir azapla karşılaşmayacaklardır. Bununla birlikte sayıları, malları, servetleri ve her türlü dünyevî imkânları bol olduğu halde, hem Allah katında hem de diğer milletler arasında herhangi bir ağırlığa sahip olmayacaklardır. Düşmanları onlardan korkmadıkları gibi, dostlarından da saygı görmeyeceklerdir. Dünya çapında alınan kararlarda kimse onları dikkate almayacak, yeniden şekillenen dünya muvâzenesinde değil onların gözleri içine bakmak, umursanmayacaklar bile. Dolayısıyla sözü hep başkaları söyleyecek, turrayı başkaları basacak ve hükmü de başkaları verecektir. Müslümanların dünya muvazenesinde hak ettikleri yerden çok aşağılarda bulunmalarının en önemli sebeplerinden biri bu olsa gerektir.

Acaba Kur’ân gibi bir Kitab’a, İslâm gibi bir dine ve Hz. Muhammed gibi bir peygambere sahip olan böyle bir ümmet için bundan daha büyük bir azap olabilir mi?

Allah’ım! Bizi emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker hakikatine uyar ve bu şuurla aşk ve şevkle bu görevi yapmayı nasip et.


KAYNAKLAR

Abdülcebbar, el-Kadı Abdullah b Ahmed, Şerhu’l-Usuli’l-Hamse, Mektebetü Vehbe, yy., 1408/1988.
Alusi, Ebu’l-Fadl Mahmud, Ruhu’l-Meani, Mısır, ty.
Buhari, Muhammad b. İsmail, el-Camiu’s-Sahih (I-VI), thk. Mustafa el-Buğa, Dımaşk, 1987.
Canan, İbrahim, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte, Akçağ Yayınevi, İstanbul, ty.
Cessas, Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Razi, Ahkamü’l-Kur’ân ; thk. Muhammed es-Sadık el-Kamhavi, Daru
İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1405.
Cürcani, Ali b. Muhammed, Şerhu’l-Mevakıf (el-Mevkıfu’l-Hamis fi’l-İlahiyyat), thk. Ahmed el-mehdi,
Daru’l-Hamas, Mısır, ty.
Çağrıcı, Emir bi’l-Ma’ruf Nehiy ani’l-münker, D.İ.A., İstanbul, 1995.
Dertli, Yahya, Kur’ân-ı Kerim’in İyiliği Emretme ve Kötülükten Kaçındırma İlkesinin Mu’tezile Düşüncesindeki
Kullanım Alanı, Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş, Şubat-2006.
Deylemi, Şireveyh b. Şehredar b. Şireveyh, el-Firdevs, thk. es-Said b. Besyuni Zağlul, Beyrut,
1406/1986.
Ebu Davud Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistani, es-Sünen, Daru’l-Hadis, Hıms, 1389/1969.
Gazali, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed, İhyau Ulumi’d-Din, Daru’l-Ma’rife, Lübnan, ty.
Gülen, M. Fethullah, En Önemli Vazife (makale), herkul.org, 27.09.2004.
Isfehani, el-Hüseyn b. Muhammed er-Rağıb, Müfredatü Elfazı’l-Kur’ân , thk. Nedim Mar’aşlı, Daru’l-
Katibi’l-Arabi, yy., 1392/1972.
İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Muhammed b. Mükrim, Lisanü’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, ty.
İbnü’l-Esir, Ebu’s-Saadet el-mübarek b. Muhammed el-Cezeri, en-Nihaye, thk. Tahir Ahmed ez-Zavi-Mahmud
Muhammed et-Tanahi, Beyrut, ty.
Kasimi, Muhammed Celalüddin, Tefsiru’l-Kasimi, thk. Muhammed Fuad Abdülbaki, Daru’l-Fikr, Beyrut, ty.
Kutb, Seyyid, Fi Zılali’l-Kur’ân , Daru’l-Arabiyye, Beyrut, ty.
Nursi, Said, Hutbe-i Şamiye, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960.
Sözler, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958.
Rıza, Reşit, Tefsiru’l-Menar, Mısır, 1990.
Sealebi, Abdurrahman b. Muhammed b. Mahluf, el-Cevahiru’l-Hisan fi Tefsiri’l-Kur’ân , Beyrut, ty.
Şahin, M. Abdülfettah, İnancın Gölgesinde, Nil Yay., İzmir,1992.
Taberî, Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir, Câmiu’l-Beyan fî Te’vîli’l-Kur’ân , thk. Ahmed Muhammed Şakir,
Müessesetü’r-Risâle, yy., ty.
Tehanevi, Muhammed A’la b. Ali, Keşşafu Istılahati’l-Fünun, İstanbul, 1404/1984.
Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa el-Câmiu’s-Sahih, thk. İbrahim Mahmud Şakir ve başkaları, Mısır,
1382/1962.
Ünal, Ali, Kur’ân ’da Temel Kavramlar, Nil Yayınları, İzmir, 1999.
Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Nebioglu Basımevi, 1960