bilal nadir hz kerametleri1 [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : bilal nadir hz kerametleri1


_ ρλ§Hλ _
12-25-2007, 16:30
Bilâl Babamın yanına, bir mürid geliyor. Yeni ders almış. Daima "Acaba şeyhimin ilmi var mı?" diye düşünüyor. O anda kalabalık çok. Babam âyetten, hadîsten söylüyor. Yine bu adam diyor ki:

r11; Ben vaazı dînlemiyorum. Bunun ilmi var mı, diye düşünüyorum. Babam bir ara vaazı bırakıp bu adamdan tarafa dönüyor, diyor ki:

r11; Bazen olur, şeyh müridîni imtihân eder. Bazen olur mürid şeyhini imtihân eder. Şimdi biz imtihândayız. Benim için, benim şeyhimin ilmi var mı, diye beni imtihân ediyorlar. Evladım, bir şeyhin, âlimin huzuruna gelirsen şu niyette ol. "Ya Rabb'i, bana gereken ne ise şeyhimin ağzından onu çıkar, onu söylet. Bana da anlayıp onunla amel eylemek nasip et", demesi lazım. Böyle olmazsa, şeyhimin ilmi var mı diye imtihân kastıyla burada ne kadar kalsan ne sen bir şey anlayabilirsin, ne de benim söylediklerimi yapabilirsin, kalbine girmez, diyor. Adam diyor ki:

r11; Sadece, bu da sen değil misin, diye yakamdan tutmadığı kaldı. Geri kalbimde ne varsa hepsini söyledi
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\ \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
Trenle bir yolculuğum sırasında yanımıza bir bey geldi. Dedi ki:

r11; Hoca efendi, şu kompartmandaki beyler, seninle konuşmak istiyorlar. Bir zahmet gelir misiniz? dedi. Onunla beraber gittik. Kıyafet ve görünüşlerinden tahsilli, zengin, şımarık kimseler olduğu intibaını veren kompartımandaki adamları göstererek:

r11; Şu gördüğün beyler, tüccar. Şunlar da memleketimizin ileri gelen eşrâfındandır. Bir mevzu üzerine anlaşamadık. Dini konu olduğu için seni buraya kadar rahatsız ettik. Müsâade edersen anlatalım, dedi. Ben:

r11; Buyrun anlatın, dedim. Adam anlatmaya başladı:

r11; Bizim köyümüzde hiç okumuşluğu olmayan, bir harf dahi tanımayan bir adam, rüyâsında Peygamberimiz (sav)'i görüyor. Adam sabahtan kalktı, Kur'ân-ı Kerim'i sanki senelerce okumaya çalışıp, okumuş gibi okudu.



(Sûre-i Cum'a, Âyet 2)

Meâl'i: O, O'dur ki; Ümmiler arasında kendilerinden bir peygamber gönderdi, onlara karşı âyetlerini okur ve onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki; onlar evvelce pek açık bir sapıklık içinde idiler.



Oysa akşamdan yattığı zaman okuma bilmiyordu. Ben, bunu gözümle gördüm. Bizim köyümüzde oldu. Adamın evveliyâtını çok iyi bildiğimden ve bütün millette bildiğinden hepimiz hayrete düştük, dedim. Bu arkadaşımız karşı çıktı:

r11; Bir insan uzun müddet öğrenmeden, bir gece gördüğü rüyâ ile okumasına imkân yok, diyor. Ben de:

r11; Rüyâ da, Peygamberimiz (sav)'i görmüş. Onun için okudu. O okutmuş, dedim. Bu bey:

r11; Kimi görürse görsün. Okumasına imkân yok, dedi. Ben:

r11; Gözümle görmesem, ben de imkânı yok, derdim. Buradakilerin bazısı kabul etti. Bu bey ve bazıları kabul etmediler. Sonunda şu kompartımanda bir hoca var. Çağıralım soralım dedik. Şimdi sana soruyoruz:

r11; Okumuşluğu olmayan biri akşam yatınca rüyâsında Peygamberimizi görme, o rüyâ'da okutma ile okuyabilir mi? Bilâl Babam:

Düşündüm, daha evvel bu çeşit hâdiselerle çok karşılaştım. Hiç bir zaman için söz çekmedim, doğruyu konuştum. Şimdi bunların hepsinden daha kritik zamandayım. Allah (cc), bakalım şimdi burada da doğruyu konuşabilecek mi diye, Allah (cc)'ın beni bir imtihânı. Şimdi memleketime gidiyorum. Memlekete gitme sevinci içindeyken yine karşıma bunları çıkardı.



(Hadîs-i Şerîf)

Hakkı görüp kabul etmesi lâzımken bâtıla göz yumarsa kabul etmiş gibi susarsa ahraz şeytândır.(Hacı Muhammed Bilâl-î Nâdirî Hz.lerinin vaaz bandından alınmıştır.)



Bakalım doğruyu konuşup korkmayacak mı, yoksa idâre yollu mu konuşacak? Kendi kendime ne olursa olsun yine de Allah (cc) için doğruyu konuşacağım diye kesin kararı veriyorum. İnkâr edene dönerek:

r11; Ben, sizinle bir şartla ve şartımı kabul ederseniz konuşurum. Şartımı kabul etmezseniz konuşmam. Çünkü anlaşamayız, dedim. O inkâr eden kimse:

r11; Şartın ne imiş? Bilâl Babam:

r11; Benim konuşacağım âyet: Allah kelâmı, Hadîs-i Şerîf: Peygamberimiz (sav)'in sözü. Yine kitaplardan deliller ile konuşacağım. Sen, âyetin bizzat Allah (cc) kelâmı, Hadîs-i şerîflerin Peygamberimiz (sav)'in sözleri olduğuna itiraz etmeyeceğine, onların da sözlerinde en ufak bir eksiklik, noksanlık, yalan gibi şeyler olmayacağına ve benim okuduğum âyet ve hadîslere kesinlikle itiraz etmeyip kabul edeceğine söz verirseniz konuşurum. Yoksa ben; âyet, hadîs okursam, siz de inanmıyoruz derseniz, ben sizinle konuşamam. Benim konuşacağım âyettir, siz, "o âyet değil, Allah sözü değil, insan sözüdür", hadîslere "O Muhammed'in sözüdür ama o sözünde yanılmıştır. Nihâyet o da bir insandır" diyecekseniz konuşmam. Siz bu hususta kesin kararınızı verin, deyince: Oradakilerin birisi inkâr edenin gözüne baktı, alt dudağını az ısırdı, başını hafifçe üç sefer salladı. Yani demek istedi ki "Hoca da iş var. Bu zamana kadar konuşulanlar geçersizdi. Hocayla uğraşamazsınız. Bu çok kesin konuşuyor. Sen kabul etmem desen küçük düşeceksin, kabul ederim dersen Hoca ile baş gelemezsin. Neden bunu bu kadar uzatıp, işi bu duruma getirdîn", der gibi işâret yaptı. İnkâr eden; bunu çok güzel anladı ve çok kızdı. Yönünü, Bilâl Babamdan tarafa çevirip:

r11; Hoca, (Elhamdülillâhi Rabb'il âlemin)'in manâsı nedir? Babam:

r11; "Âlemlerin Rabb'ı olan Allah'a hamd ederim" demektir. O inkârcı:

r11; Allah kendi kendîne mi hamd ediyor. Bu kul sözü değilse kendi kendîne hamd olunur mu? Babam:

r11; Biz kuluz, O Hâlıktır. Biz bilemeyiz, O bilendir. Allah (cc)'a karşı nasıl dua edeceğimizi bilemediğimiz için bize Kur'ân-ı tâlim (öğretmek) için göndermiştir. Siz, bana nasıl dua edeceğinizi bilmiyorsunuz. Siz deyiniz ki; Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamd ederim. Yoksa, Allah (cc) kendi kendîne hamd etmiyor, deyince o kimse yine alt dudağını ısırdı, başını yine üç defa salladı, inkârcıya baktı ve az da güldü. İnkârcı daha fazla kızdı ve:

r11; Dîn diye bir şey yok. Aslında dîn korkudan doğar. Evvelce insanlar çok cahilmiş, çok da korkakmış. "Bizi sonunda Allah yakacak, Allah var, cehennem var" demişler. İçlerinden gözü açık bir adam çıkmış, "Ben, sizin peygamberinizim" demiş halk da ona inanmış. Yoksa ne Allah var, ne peygamber var, ne de dîn var. Bunları cahil insanlar düşüne düşüne var demişler. Dîn korkudan doğar, diyor. Herkes Babamın gözüne bakıyor. Babam:

r11; Evet dîn korkudan doğar. Hem de Allah korkusundan. İnkârcı Bilâl Babama:

r11; Daha evvel Allah'ı bilen var mıydı? Bilâl Babam:

r11; Bilmedikleri için bilinmeyen şeyden niçin korksunlar. Kur'ân-ı Kerim'de:

r11; İbrâhim (as) mağaradan gece çıktı "Beni bir yaratan var" dedi. En parlak yıldızı göstererek "beni yaratan budur" dedi. Daha sonra Ay doğdu, "beni yaratan budur" dedi. Daha sonra Güneş doğdu "Esas beni Yaratan budur" dedi. En son Güneşte batınca "Beni Yaratan bunları da yaratmış"(Sûre-i Enam, Âyet 76, 77, 78, 79.) dedi. Allah (cc)r17;ı kendiliğinden bildi. Dîn korkudan doğdu. Allah (cc) korkusundan doğdu. Bu Peygamberimiz (sav)r17;in zamanından, binlerce sene evvel oldu. Bunlar hep âyettir, deyince oradakilerin birisi inkâr edenin gözüne baktı, yine alt dudağını ısırıp, başını salladı. İnkârcı daha fazla kızdı ve:

r11; Canım sen de, « Muhammed, Muhammed » dedikleri bacağı kara bir Arab, cinnet getirmiş bir adamdı. « Arşı gördüm, Kürsü gördüm, göklere çıktım, Arş-ı Alâr17;ya çıktım » der gezerdi. Yaşlılığında genç bir kadın aldı. O da başkalarıyla görüştü. İlk defa kabul etmedi, mahkemeye verdi. Sonra « doğrudur » dedi. Onun arkasına düştüler, şimdi de siz düşüyorsunuz, dedi. Herkes, benim gözüme baktı. Ben inkâr eden için :

r11; Doğru konuştu, dedim. Adamlar :

r11; Hocam, sen buna doğru mu diyorsun? Bilâl Babam :

r11; Evet, doğrudur. Adamlar :

r11; Nasıl doğrudur ? Babam, inkârcıyı göstererek :

r11; Şeddatr17;ta, Nemrudr17;da, Firavunr17;da aynı sözleri söylediler. Her söyledikleri söz yer alınca, karşısında hiç kimse konuşmaya cesaret edemeyince « Ben Allahr17;ım » diyecek kadar küfre vardılar. İlk defa, zamanlarında bulunan peygamberleri ve onun yaptıklarını inkâr ettiler. Sonra « Allahr17;ım » diyecek kadar ileri gittiler. İşte Şeddatr17;ta, Nemrudr17;da, Firavunr17;da senin gibiydi. Sen şimdi ne söylersen haklısın ve doğrudur. Çünkü paran çok, sözün geçerli her dediğini yapabiliyorsun. Ama ne zamanki Allah (cc) senin elini, ayağını, gözünü elinden alır, sıhhatin bozulur, paran biter, güvendiğin dağlara da kar yağar, her yerden ümidîn kesilir, karnın aç, vücudun çıplak kapı kapı gezip r1;Allah rızası için bir parça ekmek verinr1; diye dilenirsen sen o zaman Allah (cc)r17;ı bilirsin. Sen şimdi her neyi inkâr etsen senin için kabahat sayılmaz. Eğer bu dediğim şekle gelir r1;Allah rızası için bir parça ekmek verinr1; diye dilenir, sürünürsen o zaman seninle Allah (cc) var mı, yok mu diye konuşurum. Oradakiler başını arka tarafa çevirip, elini kaldırıp:

r11; Hoca Efendi, rica ederim, bize bedduâ etme. Bilâl Babam:

r11; Ben, onunla konuşuyorum. Oradakiler:

r11; Rica ederiz, bu konuyu kapatalım. Babama:

r11; Hocam, sen kompartmanına git, dediler. İnkâr eden yine kızardı, bozardı bir şey diyemedi. İnkârcı r0;Niçin bana bedduâ ediyorsun?r1; dese, ben diyeceğim ki, r0;Allah (cc) yoksa bedduâr17;ya da inanmıyorsan niçin telaşlanıyorsunr1;. Seslense, kendisi için söyleyecek söz kalmadı, diye Bilâl Babam buyurdu. Bundan sonrasını ben şahsen Babamdan duymadım ama r0;Bilâl Babamdan duydum, babamın ağzından duydumr1; diyen biri söyledi.

Bilâl Babamın:

O inkâr edenle aynı şekilde karşılaştık. O inkâr eden dileniyordu. Ve rAllah rızası için bir parça ekmek verinr0; diyordu. Babam, o zaman inkâr edene:

r11; Allah var mı, yok mu? Sen inkâr ediyordun, diye söylediğini söylediler. Kitabımızda; yalancı peygamber Tüleyha, kırk binkişilik bir orduya ve bir çok yerlere sahip olmuş. rBen peygamberimr0; demiş. Sonunda Kâber17;de dilenirken tanıdılar. Hz. Ömer kendisine:

r11; Bu kadar mal, servet ve peygamberlikten sana ne kaldı, deyince;

r11; Ya Ömer, hiç kaldı dedi, diye bahsetmiştik. Babamla inkârcı arasında olan hâdise de aynıdır.

?????????????????????????????????????????????????? ???????????????????????????????????
Bilâl Babamr17;ın tarîkata ilk başladığı ve yaptığı zamanlarda; kendisinin gençliğinde bizim sülâlemizden akraba gelen bir adam vardı. Bilâl Babam ile çok samimi ve birbirlerini çok severlerdi. Adı rKahramanr0;dı. Bunun ailesi ve kendisi, Bilâl Babam gibi gençti. Bir gün Kahraman Efendi hastalanıyor. Artık son saatlerini yaşıyordu. rÖlüyorr0; diye, ölünün baş ucunda, Kurr17;ân okuması için Bilâl Babamr17;ı çağırıyorlar. Karısı, Kahraman Efendînin başını dizinin üzerine alıyor. Bir elini de, Bilâl Babamr17;ın boynuna atıyor ve Bilâl Babamr17;a:

r11; Sen, Allahr17;ın sevgili kulu, Evliyâsısın. Bu ölürse çocuklar ufak, yetim kalır. Hiç bakanımız yok. Sen buna ölüyor diye değil de iyi olması için oku, diyor ve ağlıyor. Bu sözleri de tekrar tekrar Bilâl Babamr17;a söylüyor. Kendisi yeni gelin olduğu için daha önce Bilâl Babamr17;a da, gelinlik yapıp konuşmuyordu. Bilâl Babamr17;ın okuyup çok ağır hastaları iyi ettiğini gördüğü için, rBu da ölmesin, çocuklarım yetim kalmasınr0; diye ağlıyordu. Kahraman Efendi de çok az bir nefes kalmış, hemen ölmek üzereydi. Bilâl Babam:

r11; İçerim yandı. Ölüyor diye okumayıp, iyi olsun diye okumaya başladım. Tam içerim yanarak, kendîne çok acıyaraktan okudum. En samimi bir arkadaşıma okurken okurken gözlerini açtı. Kahraman Efendi gözlerini açınca ilk defa karısına bakıp, r1;sen taze gelinsin, bunların yanında durma. İçeri gitr1;, der gibi işâretinden karısı anladı ve hemen ayağa kalktı:

r11; Hiç kimse dağılmasın, Kahraman kurtuldu. Bende, bir koç kestiriyorum. Yemeği burada yiyeceksiniz, dedi. Yemek hazırlanırken, Kahraman Efendi konuşmaya başladı ve tamamen aklı başına geldi. Herkes çok sevindi. Kahraman Efendînin karısı yemek yaptı. O kalabalığın hepsi yediler. Kahraman; ondan sonra, on sene yaşadı ve yine hastalandı, vefat etti.



************************************************** ***********************
Sene 1948 veya 1950r17;de, o arada bizim muhitimize maden arayan bir şirket geldi. Bu şirketin sahibi, şirkette çalıştırdığı bir çok Karadenizlilerin, fakirlerin ve bizim köylülerin parasını vermiyordu. En çok uzak yerden gelenler mağdur durumda kalmışlardı. Bilâl Babama, şikâyet ettiler. İşçilerin hepsi fakirdi.

r11; Bu şirket zengin. Biz mahkemeye verip hak iddia edemeyiz. Bunu, sen nasıl edersen et. Bizim bu paralarımızı ancak sen alır, verirsin. En son ümidimiz sende kaldı, dediler. Bilâl Babam o şirketin sahibinin yanına gidip, çok sert bir dille:

r11; Biz, Fransız harbinde milletin malını vermeyen, düşmanla, Fransızlarla bir olan Ellik gavurlarını (evvelden beri, eski gavurluklarını terketmeyip, müslüman topraklarında müslümanlarla beraber oturanlara ellik gavurları denir.) öldürüp bu derelere attık. Bu dereler onların leşleriyle doldu. Fransızlardan kuvvet alarak, o haksızlığı yapmışlardı. Bunlar r1;Biz; domuzu, sizin caminizin avlusunda keseceğiz, pişireceğiz, yiyeceğiz, satacağız. Bundan sonra sizin değil, bizim borumuz ötecekr1; demişlerdi. Biz yine aynı oyuz, siz de aynı haksızlığı yapıyorsunuz. Sizinde hepinizi bu derelere doldurur, aynısını yaparız. Sen şu toprakta oturup, bu haksızlığa nasıl cesaret ediyorsun? Ben buradayken bu iş bitecek. Yahut bu dediğim gibi hepinizin leşini bu derelere dolduracağım, diyor. Millet, Bilâl Babama çok aşırı derecede hürmet ettiklerinden anladı ki parayı vermem derse kendilerinin sonu çok kötü olacağını düşündü. Şirket sahibi çok telaşlandı. Fakirlerin hepsini çağırıp tek bir kuruşunu bırakmamak şartıyla hepsinin paralarını ödedi. Bilâl Babam Karadenizli olan o fakirleri odasına çağırdı. Vakit, Kurban Bayramı günü idi. Kurban etinden yapılmış yemekle hepsini ağırladı. Sonra da kendilerini yolcu etti.

Aynı hâdise, Peygamberimiz (sav)r17;in başından geçmişti. Şöyle ki; Ebû Cehil, bir fakiri çalıştırmış, parasını vermiyordu. Fakir Peygamberimiz (sav)r17;e şikâyet etti:

r11; Ebû Cehil, benim paramı vermiyor. Benim almama imkân yok. Beyr17;in adamları çok. Bu paramı, bana ancak sen alıp verirsin. Ebû Cehil, o anda evinde:

r11; Ben, Muhammedr17;i gizli, tenha bir yerde görsem ona şöyle hakâret edeceğim, böyle döveceğim, diye laf atıyordu. Peygamberimiz (sav); fakirle birlikte Ebû Cehilr17;in evine gelip kapısını çaldı. Ebû Cehil dışarı çıktı. Peygamberimiz (sav):

r11; Sen, bu fakiri çalıştırmışsın, parasını vermiyormuşsun. Şimdi parasını hemen vereceksin, dedi. Ebû Cehil çok telaşlı bir şekilde evine girip parasını aldı. En ufak bir dirhemini dahi bırakmadan hepsini ödedi. Peygamberimiz (sav) ile fakir dönüp geldiler. Ebû Cehilr17;e; adamları ve ev halkı:

r11; Hani sen, Muhammedr17;i dövecektin, öldürecektin, hakâret edecektin, laf atıyordun. Kuzu kuzu parasını ödedîn. Ağzını açıp (çıt diye) bir şey diyemedin, deyince Ebû Cehil:

r11; Siz görmedîniz mi? Onlar:

r11; Neyi? Ebû Cehil:

r11; Muhammedr17;in omuzunun üstünden süngüleri uzatıp göğsüme dayadılar. Vermem desem, beni öldüreceklerdi. Onlar:

r11; Biz birşey görmedik.

İşte Kurr17;ân-ı Kerimr17;de rBen sizin cesaretinizi arttırırım. O kâfirlerinde kalbine korku koyarımr0; dediği oldu.(Sûre-i Ahzab, Âyet 26. )

Peygamberimiz (sav) Ebû Cehilr17;le, Bilâl Babam şirket sahibi ile, aralarındaki olan hâdise aynıdır.

************************************************** ****************************
Bilâl Babam çok zengin bir adamla aynı sofrada yemek yerken; (o adam çok şişmandı. Abdest, namaz yoktu.) Bilâl Babam beş parmağını yukarı kaldırıp, zengin adama avucunun içini, parmaklarını göstererek:

r11; Sen namaza böyle dur. (parmaklarını yarı eğip) Böyle rükû et. « Semir17;allahu limen hamideh » de, yine böyle düz dur. « Allahu ekber » de (parmaklarını iyice eğiyor) böyle secdeye kapan. »Allahu ekber » de otur. « Allahu ekber » de yine secdeye kapan. Parmaklarım gibi böyle eğil, şöyle Ettahiyyatür17;ye otur, Ettahiyyatür17;yü oku ve şöyle selâm ver. (diye tarif ediyor ve) Sen çok şişmansın. Vücudunda kan hareket etmiyor. Yaşın genç, bu dediğim gibi yapmayıp, namaz kılmazsan aniden ölürsün, diyor. Uzun uzadıya tekrar tarif yapıyor. « Aksi takdirde aniden ölürsün » deyince herkes gülüşüyor. Çünkü adam sapa sağlam, hem de genç ve hiç bir şikâyeti yok. Aradan çok kısa bir zaman sonra o adam aniden kalpten öldü.

************************************************** *************************
Devlet, bir Paşa tayin etmişti. Bu paşa; köylüleri çalıştırıp, köylere kazmayla, kürekle yol yaptırttırıyordu. Şimdiki aletlerin hiçbirisi yoktu. Bilâl Babamın gençlik zamanı. Babamın oturduğu köyde, Evlâd-ı Resûlr17;e dayanan bir Arab silsilesi vardı. Köye bekçi tutmuşlardı. Bu kimse çok fakirdi. Babam, Evlâd-ı Resûl olduğu için, o bekçiye çok hürmet edip, onu çok seviyor. Karşıdan öbür köylülerde yol yapıp buraya doğru geliyorlar. Bu köyün yoluyla o köyün yolu ortada birleşecekti. O köylüler ile bu Arab arasında; kazmanın, küreğin iyisini kendi köyüne, kötüsünü bize verdi, diye kazma, kürek davası vardı. O bekçi Arabr17;ı dövmek istiyorlar. Onu çağırıyorlar. Birkaç kişi üzerine gelip, yeri kazdıkları belle, Arabr17;ın beline vurup, ilk vuruşta Arabr17;ı yere yuvarlıyorlar. Bilâl Babam:

r11; Bunu görünce, aklım başımdan gitti. Elimdeki belle, üzerlerine koştum. Çünkü Evlâd-ı Resûl dövülüyordu. Bizim köyden, bana yardımcı hiç kimse gelmedi. Belle, onlara var gücümle vurdum. Beli, havada on-on beş kişi kaptı. Değse idi, birkaç kişiyi komaya sokardı. Hepsinin elinden çekip aldım. Beli toplumun sağına savurdum. Bir iki kişi yere yıkıldı. Yine beli tuttular. Bizim köylülerde koştular. Ben; r1;O köyden, üç kişiyi mahkemeye vereceğim. Bana teslim edîn. Bekçiye karşı geldilerr1; dedim. Bekçiyi ayağa kaldırdık: r1;Belin ağrıyor mu, kırık-çıkık bir yerin var mı?r1; diye sordum. Bekçi:

r11; Yok, dedi. Her iki taraf bana yalvardı. Hem hatırımı sayıyor, hem de haksızlardı. r1;Bizim bekçiyi dövdüğümüzün karşılığı da sende, bizi dövdün. Bunları götürme, şikâyet etmer1; diye yalvardılar. En fazla da beni sevip, saydıkları için aralarının açılmalarını istemiyorlardı.

Benim maksadım da bekçiyi dövenleri mahkemeye vermek değil. Mahkemeye vereceğim diye; bekçiyi de beraber götürüp onları, tenha bir yerde iyice dövecektim. Her iki taraf yalvara yalvara benim gönlümü ettiler. Bekçi ile onları barıştırmış oldum.

O gece eve geldim, yattım. Bir rüyâ gördüm. Ben, yeni doğmuş kundakta bir çocuğum. Hz. Fatıma Anamız geldi:

r11; Sen, benim evladım için kendi canını tehlikeye attın, dedi. Ben kundakta bir çocuğum, hem konuşuyor, hem de konuşulanları anlıyordum. Beni kucağına aldı, göğsünü çıkardı ve beni emzirdi. Ondan sonra bilgim, sözüm, anlatış tarzım, zâhiri-bâtını seçmem evvelkisinden kat kat fazla oldu. İbâdetle, senelerce çalıştığımdan çok daha fazla, kat kat faydasını gördüm.

Bu da Peygamberimiz (sav), Mekker17;den, Medîner17;ye hicret ederken; Hz. Ömer (ra)r17;in, Kureyş beylerine:

r11; İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa karşıma çıksın, demişti. (Bu konu kitabımızda geniş izâh edildi.) Kurr17;ân-ı Kerimr17;de:

r0;Eşiddâi alel küffârr1; dediğinin karşılığı(Sûre-i Fetih, Âyet 29.), hem de Peygamberimiz (sav)r17;ın fakir Ashâbı, müşriklere karşı koruması, onları Mekker17;den hicret ettirip, kendi müşriklerin karşısında tek kalması. İşte Bilâl Babamın yaptıkları, Peygamberimiz (sav)r17;in ve Hz. Ömerr17;in yaptığının aynıdır.

Peygamberimiz (sav)r17;in vefatından üç ay kadar sonra kızı, Hz. Fatıma Annemiz vefat etti.

Bilâl Babamın vefatından üç ay sonra da, Medîne Bacımın vefat etmesi de aynıdır.

************************************************** **************************
Hz. Ömerr17;in hutbe okuduğu yerde Hindistanr17;daki, Sariye isimli İslâm Kumandanını görüp, ona emir vermesi:

r11; Ey Sariye! Dağı tut, demesi.

Bilâl Babam, ihvânlarla dağda zikir ederlerken, kendisine bir hâl gelip, Hz. Ebu Bekir Sıddık (ra)r17;a çok büyük bir sevgi olup, aşkla:

r11; Ya Sıddîk-ı Âzam, diye çağırması, Kilisr17;in bir köyünde bizim olduğumuz yere altı saatlik mesafede (kuş uçuşu düz gidiş 30 km), Mûsâ Beyli köyünde babamın bir ihvânı var. Gece teheccüd namazına kalkmış, abdest alırken, Bilâl Babamın o sesini duyması ve tanıması da aynıdır. (Kitabımızda genişçe izâh edilmiştir.)

Kurr17;ân-ı Kerimr17;de:

r1;Güzel ses (Lâ ilâhe illâllah) sesi, semâya yükselir. Tâ Arş-ı Alâr17;ya kadar gider. Allahr17;a vasıl olur.r1;(Sûre-i Fatır, Âyet 10.)

İşte ses durmuyor, gidiyor. Evinde radyo, televizyon olmazsa sesleri, yayınlarını dinleyemez ve seyredemezsin. Dinleyebilmen, seyredebilmen için radyonun ve televizyonun muhakkak olması lâzımdır. Sen dînleyemiyorsan, sesin olmadığından değil de, sesi alacak cihazının olmadığındandır. Âyette de: r1;Suûd eder, yükselirr1; diye buyuruyor. (Kitabımızda daha tafsilatlı yazdık.)

İşte Hz. Ömer (ra)r17;in, Hindistanr17;daki harpte kâfirlerin, arkasını çevirdiği kumandanını, Medîner17;de hutbe okurken, görüp: r1;Ey Sariye! Dağı tut, dağı tut. Arkanı çeviriyorlar.r1; Diye çağırması ve duyurması ile Bilâl Babamr17;ın Hz. Ebû Bekir (ra)r17;ı r1;Ya Sıddîk-i Âzamr1; diye çağırması aynıdır.

Peygamberimiz (sav), doğum yeri olan Mekker17;den, Medîner17;ye kırk yaşında hicret etti. Medîne halkından düşman olan iki büyük kabileyi barıştırdı. Hem de kendisine ümmet edîndi. On sene, Medîne-i Münevverer17;de kaldı. İki şehrin arası 500 kmr17;dir. On sene sonra tekrar, doğum yeri olan Mekke-î Mükerremer17;ye geldi.

Mûsâ (as), Firavunr17;un elinden kaçtı. On gün yürüdü. Şuayb(as)r17;ın kızları ile karşılaştı. Şuayb (as)r17;a çoban durdu. 10 sene onların koyunlarını yaydı. Tekrar geldi. Firavun ve adamları ile karşılaştı. Uzun boylu onlarla tartıştı. Harb etti ve en sonunda onları mağlub etti. Nemrutr17;tan da İbrâhim (as) kaçtı, doğum yerine gelmedi.

Bilâl Babam da kırk yaşında, Giresunr17;a sürgün gitti. On sene kaldı. Yaya düz yolu yürürsen mesafesi 500 km kadardır. Elli yaşında, Giresunr17;dan doğum yeri olan G. Antepr17;e geri, Mûsâ (as) gibi, geldi memleketinde kaldı. Hapislerde yatması da, Peygamberlerden kalan büyük bir sünnettir.

Peygamberimiz (sav) Medîne-i Münevverer17;ye hicret edînce onların arasında kabile düşmanlıkları vardı. Hiçbir kral, bey onları ne kadar barıştırdılarsa da sonunda yine birbirlerini öldürdüler. Ancak Peygamberimiz (sav), Medîne-i Münevverer17;ye gelip, her iki tarafta Peygamberimiz (sav)r17;e ümmet olunca kendiliklerinden barıştılar. Bir daha da birbirleri ile düşman olmadılar. Böylelikle; Peygamberimiz (sav), Medînelilerin tümünü kendîne ashâb edindi.

Bilâl Babam, Giresunr17;a gitti. Orada bir çok ayrı görüşleri birleştirip, kendine mürid edindi. Bu da Peygamberimiz (sav)r17;in ve evvelki Peygamberlerin yaptıklarının aynıdır.



************************************************** *****************************
Peygamberimiz (sav), Ebû Cehilr17;le güreşti. Ebû Cehilr17;i, kimse yıkamamıştı. Peygamberimiz (sav) yıktı. (Kitabımızda yazılıdır.)

Ebû Cehil şampiyondu. En son Peygamberimiz (sav), Ebû Cehilr17;i kaldırıp yere vurdu. İki eğesini kırdı. Ebû Cehil koma hâlinde evine gitti.

Bilâl Babam; G. Antepr17;le, K. Maraş arasında olan güreş müsabakasında bir adam, bütün G. Anteplileri yıkıyor. Bu şampiyonluk maçında en son Bilal Babam da çıkıp o adamı yıkıyor. O adam iddiayla bir hayvanın götüreceği iki yüz kilo buğdayı tek çuvala koydurup, yerden kaldırarak, çıplak hayvanın üzerine yüklemişti. Bilâl Babam kimsenin kaldıramadığı koçu, dişleriyle kaldırmış, konulan ödülü almıştı. Şöyle ki; koçun hem önünden, hem arkasından dört ayağından ip atıp, dört ipi yukarıda birleştiriyor. Dengeli kaldırmak için, dişlerini ağrıtmayacak şekilde ipe mendil bağlıyor. İki elini arka tarafında birleştiriyor, eğiliyor, dişiyle tutup kaldırıyor. Ödülü alıyor.

Kendisiyle güreşmeye gelen iki kişiyle birden güreşip, ikisini üst üste koyuyor.

Bizzât benim gördüğüm; bayramda, her köyde cami olmadığından Bilâl Babamın arkasında bayram namazını kılıp, Or17;nunla bayramlaşmak için bütün civar köylerden çok adam gelmişti. Bilâl Babam beli bükülmüş, yaşı yetmişe yakındı. Camiye gelirken, gençler kuvvet taşı atıyorlardı. Birbirlerinden üç santim, beş santim daha fazla atıyorlardı. Bir genç, hepsini geçti. Taşı, Bilâl Babamr17;a verdiler. Bilâl Babam en fazla atandan bir metre kadar daha fazla attı. Herkes hayret etti.

Biz, Bilâl Babamr17;ın gençliğine yetişemediğimizden gençliğini bilemiyoruz. Bizim büyüyüp, yetiştiğimizde Bilâl Babam çok yaşlı idi. Yaşantısını ancak başkalarının ağzından duyuyoruz. Bilâl Babam hiçbir zaman için övünerekten: r1;Ben zamanında şöyle güreştim, böyle yıktım. Dişlerimle kimsenin kaldıramayacağı koçu kaldırdım.r1; Gibi sözleri hiç söylemezdi. Kibirlenmez, gururlanmazdı. Başkalarının ağzından duyup, Bilâl Babamr17;a: r1;Böyle böyle söylüyorlar. Bu doğru mudur?r1; diye sorunca, r1;Evet, doğrudurr1; diye söylerdi. Bu kuvvet taşı atma hâdisesine biz yetiştik ve gördük. Bilâl Babam önde bastonla, beli az bükük olduğu hâlde camiye, bayram namazına gidiyordu. Bunu bizzat ben gözlerimle gördüm, şahit oldum. Diğerlerini amcamlardan ve Babamın çocukluk arkadaşlarından duydum
************************************************** **********************
Bilâl Babama, köylüler gelip:

r11; Çok zengin, şanlı, ünlü felan ağa, bize felan yeri sattı. Şimdi de onu başka bir köye sattı. Ağa, bizi sevmediği ve bizim verdiğimizden çok fazla para verdikleri için bize vermiyor. Bizim bu işimizi ancak sen yaparsın. Çünkü ağanın hükmü çok fazla, selâmıyla herşey yapılıyor. Bilâl Babam :

r11; Ben o ağanın evine gidiyorum. Siz de oraya gelin, dedi. Ata binip, ağanın avlusundan içeriye girdi. Ağa o anda içki sofrası hazırlatmış, ağalarla içiyordu. Bilâl Babam, kapıcıya :

r11; Ağaya, Bilâl Hoca gelmiş, seni çağırıyor de, dedi. Kapıcı, kendisine söyleyince, ayağı çorapsız, yalın ayak, başı açık, pijamayla dışarı koşup, Bilâl Babamın atının başını tutarak :

r11; Buyur, diyor. Kendisinde çok büyük bir telaş, o anda kim gelirse gelsin istirahatını bozma değil, gelenlere en ufak bir ehemmiyet vermez. Bilâl Babam :

r11; Şunlar, benim adamım. O yaylalığı başka köye değil, bunlara vereceksin. Hem de bunların dediği fiyattan fazla almayacaksın. Ben, buraya bunun için geldim. Sen de bunları al, hemen notere git. Ağa, hemen onları alıp notere gidip, bunlara ferağ ettikten sonra gelip, içkisine yeniden başlar. İşte Kurr17;ân-ı Kerimde « ben onların kalbine korku koyarım, sizinde cesaretinizi arttırırım. »(Sûre-i Ahzab, Âyet 26.) dediği oluyor.

İşte Allahu Teâlâ, o heybeti, o nusratı Bilâl Babamın kendisine vermiş. Gören, ayağa kalkmaya, saygı göstermeye mecbur kalıyor. Şimdi bu olaya bir köy şahittir. İşte Allahr17;ın nusratı böyledir.



************************************************** *************************
Peygamberimiz (sav) arpa ekmeği yiyerek, Hıra mağarasında çalışmıştır. Peygamber arpası derler ; kabuğu yufka, kendisi bir tür arpa, o arpayı Peygamberimiz (sav) yer, riyâzet ederdi. Hıra mağarasında aynı riyâzeti yaptı.

Bilâl Babam da yedi sene tuzsuz, yağsız ve çok az bir miktarda arpa ekmeği yiyerek çalışmış. Sonunda çileye girmiş, yedi senelik hayatında başından birçok hâller geçmiştir. Bu da Peygamberimiz (sav)r17;in Hıra mağarasındaki riyâzetle çalıştığının aynısıdır.

Zamanla adamın bir tanesi eline üzüm salkımını almış, salkımından koparmadan ağzıyla kemirip yiyor. Bunu gören bir başkası :

r11; Arkadaş üzüm salkımı, ağızla koparıp yenmez. Üzüm yiyen :

r11; Ya nasıl yenir ? Öbürü :

r11; Üzüm tek tek yenir. Yiyen :

r11; O senin dediğin armut, o tek tek yenir. Üzüm ağzınla koparılıp yenir. Yine o biri:

r11; Armut tek tek yenmez, dilim dilim yenir. Yine o biri:

r11; O senin dediğin karpuz, dilim dilim yenir, diyor. Aynı onun gibi Bilâl Babama okumuşluğu yok, riyâzeti, çalışması yok demişler. Bu söz çok yanlıştır. Bilâl Babamın zâhir okumuşluğunun denginde kimsenin olmadığı gibi mânen de denginde olmalarına imkân yoktur.

O sizin dediğiniz şeyh gibi görünüp milleti kandıran kendinde zâhir, bâtın ilmi olmadığı hâlde çok âlimmiş gibi görünüp, şerîata, tarîkata, hakîkata muhalif iş yapanlardır.

Bilal Babamın okuduğu hadîs kitaplarının sayısı otuz bir tanedir. Bunun içinde yedi, sekiz, on beş, yirmi cild olanları var. Sadece Râmûz-ul Ehâdîs kitabında, bir sayfasındaki hadîsi yazarsan onu da sayfası ile çarparsan on sekiz bin kadar hadîs eder. Bu kitabın bir çok yerlerinden defalarca, başından bir kelime okuduk, arapçası da, türkçesi de ezberinde olmayan hiç bir hadîse rastlayamadık. Bu otuz bir kitap normal, üst üste onar cild olsa üç yüz on cilt yapar. Şimdi en alim dediğimiz adamlara bu otuz bir kitabın ismini say desen bunun yarısının ismini dahi sayamaz. O kitapların içindeki hadîslerin hepsi de Bilâl Babamın ezberinde idi. Hem de defterlere not ederek; âhir zaman üzerine, tarîkat, tasavvuf üzerine, gece ibâdeti gibi hadîsleri ve âyetleri not alıp, onları da ayrı bir kitap yazıp bizlere bıraktı. Şimdi en kıymetli eser olan kitaplarımızın içinde milletin, müslümanların en fazla tuttukları kitaplardan altı tanesini almışlar. Bunların da lâtin harfi ile olan baskılarına; Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Ebû Dâvud, Sahîh-i Müslîm, Sünenr17;ün-Neseî, Sahîh-i Buharî Tecrîd-i Sarîh vs... dir. Bunların aslı çok uzun, bunların içinde zikrullâha, tarîkata, tasavvufa, sünnet-i Resûlullahr17;a, gece kalkıp ibâdet etmeye dair; hâsılı fazla çalışıp, tasavvufta çok büyük mertebe, derece alınacak konular ya çok az veya hiç alınmamıştır. Hadîsleri, hadîs-i kudsîleri, bir de Allahu Teâlâr17;nın kullarına vereceği çok büyük makamları, dereceleri söyleyen hadîsleri manâları ağır ve derinlere varan, her adamın havsalasının kabul edemeyeceği hadîsleri içine almamışlardır. Kitaplarımız umumiyetle ikiye ayrılır. Fıkıh kitabı, tasavvuf kitabı. Fıkha ait olan hadîsler, fıkıh kitaplarından alınmış; tasavvufa ait olanları ehline bırakalım, diye almamışlar Onlarda tasavvuf kitaplarında Kenzür17;l-İrfan, Müzekki-n-Nüfûs, Mevlânâr17;nın Mesnevisi, Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Hz.nin kitapları ve buna benzer tasavvuf âlimlerinin kitaplarında tasavvufa ait hadîsleri yazmışlardır. Şu zamanda toplumun hepsinin tercih edeceği hadîsleri bırakmışlar. Bir de tasavvufa dair kitaplar var. Bunlardan Kenzür17;l-İrfan bu gibi hadîslerin ekseriyetini yazıyor. Ama o da hadîs-i kudsîlerin çok büyük derin manâları ve onları yapanların çok aşırı dereceleri, Allahu Teâlâr17;ya sevilecek, hem de her adamın havsalasının kabul edemeyeceği şeklindeki hadîsleri onlarda almamıştır. Şimdi zamanımızda bastırılıp satılan, tasavvufu en iyi şekilde anlatan, Eşrefoğlu Rûmi Hz.r17;nin yazdığı bir çok kitaplardan birisi de Müzekki-n-Nüfûs kitabıdır. Bu kitap genel olarak maneviyâtın özünü, bu saydıklarımızın hepsinden daha iyi anlatıyor. Hem de onda bu saydığımız hadîs-i şerîfler hepsinden fazladır. Ayrıca tasavvuf meşayıhlarının, tarîkat pîrlerinin yazdıkları kitaplar onlarda da bu hadîsler, bu söylediklerimiz çoktur. Onunda bazı kimselerin ayrı ayrı bastırdıkları kitapları, birbirleriyle karşılaştırınca birinin yazdığını o biri, o birinin yazdığını da diğeri yazmamış. Esas aslının olduğu gibi yazılması hem çok mühim, hem de onu yazanın muhakkak ve muhakkak tasavvuf ehli olup, onu sadece yazma değil, içinde yaşaması lazımdır. Yoksa havsalasına sığmaz. Anladığı, anlatacağı kadarını yazar. Çünkü Peygamberimiz (sav):

r11; Allahu Teâlâ, bana mirâcta üç ilim öğretti: r1;birisini ümmetine söyle yapsınlar veya yapmasınlarr1; bu Şerîattır. r1;İkincisi ümmetine söyle yaparlarsa büyük mükâfat kazanırlar, yapmazlarsa mükâfattan mahrum kalırlar.r1; Bu da Tarîkattır. Üçüncüsü; bu da r1;Hakîkatle marifettir.r1; Bu, milletin havsalasına sığmaz, görüşüne ters gelebilir.

Bilâl Babamın gençliğinde eline geçen; asırlarca evvel eski yazıyla yazılmış ve basılmış olan, onunla da amel ettiği Müzekki-n-Nüfûs adlı kitabın (eski yazı ile olan) aslına sadık kalarak ben yazacağım. Hem de Bilâl Babam; hakîkat, marîfet, tasavvuf üzerine neler söylemiş, açıklamış, izah etmişse onları da yeri geldikçe bastırdığımız kitabın içinde, ayrı tür harflerle, benim açıkladığım belli olacak şekilde açıklamalarını yaparak yazacağım. İnşallahu Teâlâ.

Diğer tasavvuf kitapları lûgatlı hem şerîatı, hem tarîkatı, yedi nefis mertebesini hepsini içine alan, geniş anlamlı ve anlatılması çok uzun ve hakîkatta müslümanlara en gerekli, en ihtiyaçlı olan bu tasavvuf kitaplarını şu zamanda millete anlatmak çok zor olacak. Müzekki-n-Nüfûs kitabı tam düzgün yazılırsa, onu da tam açıklar, izah edersem, bunu daha iyi anlarsınız. İnşallahu Teâlâ.

Bilâl Babamın ilmi, okumuşluğu yok diyenlere; benim kitabımda yazdıklarım onun ilminin bir parçası, bir zerresidir. Bundaki yapılan vaazlar Reşat altını gibi, kıyâmete kadar gittikçe değer kazanır, fiyatı yükselir. Bu hâlr17;e, maneviyâta, bu görüşe dayanmayan ilimler kağıt para gibidir. Bir müddet için söylenir, geçerlidir. Daha sonra bir yenisi çıkınca, tedavülden kalkar. Gazete kağıdı gibi olur, yakarlar, imha ederler. Yeni para bastırılır. Zâhir ilmi de böyledir. Peygamberimiz (sav)r17;in zamanından bu zamana kadar yüz milyonlarca zahir âliminin hangisinin kabri ziyâret ediliyor? Hangisinin sözleri söyleniyor? Hangisinin yazdığı kitaplar okunuyor? Zamanında âlimmiş ama tedavülden kalkmış, değeri yok. Yine tasavvuf âlimlerinin hangisinin kabri ziyâret edilmiyor? Hangisinin söylediği sözler söylenmiyor? Hangisinin yazdığı kitaplar baş tacı edilmiyor?

Kitap yazan dediğimiz mezhep imâmları da, onlar da tarîkat, tasavvuf ehli; tasavvuf dalından değil de fıkıh dalında kitap yazmışlar, onların en ileri geleni İmâm-ı Âzamr17;dır. Adı Nur17;man olduğu halde İmâm-ı Âzam demişler. r1;En büyük imâmr1; demektir. Pirimiz Hz. Şeyh Abdülkadir-i Geylânî Efendimize de Gavsul Âzam, r1;Gavsların en büyüğür1; demişler. Biri tasavvufta, gavsiyette ve yardımda hepsinin büyüğü Gavsul Âzam, birisi fıkıhta hepsinin büyüğü, İmâmların da büyüğü İmâm-ı Âzamr17;dır. İmâm-ı Âzam buyuruyor:

r11; r1;(Lev lâ seneteyni fe helekel Nur17;man) son iki senelik tarîkat hayatım olmasa idi, Nur17;manr17;da helâke gitti idi.r1; Yani son iki sene tarîkatta çalışmasam, ben helâke gittiydim. Temsil de hata olmaz. Tasavvuf askeriye, fıkıh mülkiye gibidir. Bunların hepsi aynı mektepte yetişir, dallara ayrılır. Mezhep İmâmları ve Tarîkat Pîrleri, ilm-i irfân, ilm-i ledün, yakîn ilmi, kalpten doğan ilim, tevhid ve tasavvuf ilmi mektebinde yetişmişlerdir.

Ben Arabçayı iyi biliyorum, diye iddia eden bir adama:

r11; Devenin adı nedir? Adam:

r11; Büyüğüne heves etmedim.

r11; Karıncanın adı nedir?

r11; Küçüğüne de heves etmedim.

r11; Koyunun adı nedir?

r11; Ben gelirken kuzuydu, der.

r11; Neyi biliyorsun?

r11; Ekmeğe rhıbızr0;. Pekmeze rdıbızr0; derler, demiş. Aynı onun gibi. Bir Mürşid-i Kâmilin; doğumu, gençliği, yaşantısı, cömertliği, ilmi, sarfiyatı, çilesi, riyâzeti, sürgünlüğü, hapisliği, Peygamberimiz (sav)r17;in yaşantısında neler yaptıysa kendinin yaptıkları, Or17;nunkinin benzeri ve herşeyi, milimi milimine aynısı olması lâzım. İlle de (özellikle) okumasında Allah (cc)r17;ın verdiği şifâlar olmalı. Kurr17;ân-ı Kerimr17;in; nûru, şifâsı, rahmeti ile Peygamberimiz (sav)r17;in hastaları, felçlileri okuyup, nasıl sıhhate kavuşturuyorsa, körlerin gözünü okuyup nasıl açıyorsa, herşeyi milimi milimine uyması lâzım. Eğer büyüğünü, küçüğünü yapamazsa, ona, buna bir mazuriyet bulursa; âyetleri de hadîsleri de kendi görüşleri doğrultusunda, yongayı kendi önüne yonarak, söylemişse, yapmışsa, onunki makbul değildir. Yûnus Emre Hz. Der ki:



Resûlullah şöyle şöyle yerdi,

Sen nasıl yiyeceksin, yiyorsun?

Şöyle şöyle giyerdi,

Sen nasıl giyeceksin, giyiyorsun?



Peygamberimiz (sav)r17;in yaşantısını böyle söyledi.

Peygamberimiz (sav)r17;in, gençliğinde yaptığı ibâdet ayrı, orta yaşlılığında yaptığı ayrı, tam yaşlandığı son zamanlarındaki yaptıkları da ayrıdır. Bunun da gençliği peygamberimiz (sav)r17;in gençliğine orta yaşlılığı, onunkinin orta yaşlılığına son zamanlarında yaptıklarına benzemesi lâzımdır. Peygamberimiz (sav)r17;in ilk zamanı riyâzet, mücâhede arpa ekmeği yiyerek çalışması, orta zamanı yine ibâdet, herkese islâmiyeti anlatma, öğretme, yapması, son zamanı; zenginlik ve her tarafa şanının yayılmasıdır. (Bunları kitabımızda tam tafsilatlı yazdık, isteyen orayı okusun.) Mürşid-i Kâmilin ki de aynı olması lâzım. Peygamberimiz (sav)r17;in gençliğindeki yaptığı riyâzeti, mücâhedeyi, terk-i dünyayı yapıyor mu? Tarîkatta çile, inzivâ, itikâf, uzlet, halvet bunların hepsi terk-i dünyadır. O şeyh gençliğinde bunları yapmış mı? Orta yaşlılığında milleti ayıktırıp, ikâz edip onları yönetip, Allah (cc) tarafına yöneltmiş mi? Mürşid-i Kâmilin de oturma, yeme, içme, yaşama, yaşantı ve sözleri Peygamberimiz (sav)r17;inkine tam uyuyor mu? Ona bakılır.

Bilâl Babamın hayatı ile Peygamberimiz (sav)r17;in hayatını yazmıştık. İkisi de milimi milimine aynıdır. Her hâli, her hareketi Peygamberimiz (sav)r17;inkine tam uyuyor. Allah onun bu dünyada himmet ve maneviyâtından, âhirette de komşuluk şefâatinden ayırmasın (Âmîn).

Bilâl Babam riyâzet zamanında; yedi sene bir pardesü giymiş, yamalı, püskülleri aşağı sallanır. Yedi sene ne altına döşek, ne üstüne yorgan almayıp bir hasır üzerinde yatmış. Senelerce, akşam namazının abdesti ile sabah namazını kılmıştır. Gece uyumayıp ibâdetle geçirmek Kurr17;ân-ı Kerimr17;de âyettir. Allahu Teâlâr17; nın emridir. Hem de sünnettir. Allah Or17;nun yolundan, izinden ayırmasın. (Âmîn)

Şeyhin bir tanesi: r1;Önümüzü gören sıddık oldu. Sonumuzu gören zındık oldu.r1; Diye buyurmuştur. Yani; ilkimizi gören riyâzet, mücâhede, çile hâliyle çalıştığımızı gördü, böyle çalıştı ve Sıddîk oldu. Sonumuzu gören; bu riyâzet, mücâhede, çile hâlr17;i yok. Yeme, içme, yaşama, şan, şeref her şey var. İbâdeti, tâati, riyâzeti, çalışmayı terk edip sonumuzdaki gibi yapmaya çalışırsa nefis kuvvet bulur, kendîni azdırır, havasına gider, zındık olur, demektir. Sözüyle amel edip çalışırsa öyle değil, o da Sıddîk olur.

Bilâl Babam Alman harbinden evvel, Giresunr17;da iken bir rüya görüyor:

Rüyâmda kendi yaşlı, boya, pudra ve cilâ ile güzel görünen, kendini güzel gösteren bir kadın getirdiler. Büyük bir mahkeme kurulmuş. Kadını sanık olarak, hâkimin huzuruna çıkardılar. Hâkim:

r11; Biz, senin boynuna mücevher takmıştık. Bütün dünyayı ışıtsın, herkes o ışıktan istifade etsin, diye. Şimdi o mücevher görünmüyor. Sen, onu ne yaptın? Kadın:

r11; Yuttum, dedi. Hâkim:

r11; O mücevher yutulur mu? Sen yutasın diye mi boynuna takıldı. Bütün dünyayı ışıtacaktı. Herkes, onun ışığından istifade edecekti. Doğru söyle ne yaptın? Kadın yine:

r11; Yuttum, dedi. Hâkim:

r11; Şimdi, o mücevher nerde? Kadın:

r11; Karnımda. Hâkim, bu kadını üç büyük doktora teslim etti. Siz ameliyat edîn, bu mücevheri çıkartın. Üç doktor, kadını alıp, ameliyat için götürürlerken hâkimin yanındaki diğer bir hâkim:

r11; Ya ameliyattan kalkamayıp da ölürse. Hâkim:

r11; Ölse de, kalsa da ne olursa olsun muhakkak ameliyat olacak. Bu mücevher meydana çıkacak, dedi. Uyandım. Biz, bu rüyânın tefsiri nedir? Diye sorduk. Bilâl Babam buyurdu:

r11; Yaşlı olup, boyayla, cilâyla genç görünen kadın dünyadır. Boynuna takılan mücevher de dîndir. Dîn şimdi dünyanın karnında üç büyük doktor, üç büyük devlettir. Bunların ameliyat yapmaları dünyadaki harptir. Üç büyük devlet, harp edecek. Bu dîn-i mübîni meydana çıkaracak. Bu rüyâyı Bilâl Babam, Alman harbinden evvel görmüştü. Bilâl Babam; birinci doktor, Alman harbiydi. Almanlar çok harp etti. Dünyayı çok ameliyat yaptı. Mücevheri çıkartamadı. Avrupa'dan bir bıçak attı, Moskova'ya kadar, bilmem nerden bir bıçak attı. Afrika'ya kadar dünyayı ameliyat yaptı. Yardı, yardı. Bu dîn-i mübîni meydana çıkartamadı. Birinci doktor vazifesini bitirdi. Şimdi iki doktor ameliyat yapacak. Bunlar muhakkak yüzde yüz bu ameliyatta dîn-i mübîni meydana çıkartacak bütün müminler de o mücevherden istifade edecek diye buyurdu.

Çakı®kağan™
11-18-2008, 11:01
emeğine sağlık güzel paylaşım...