Orijinalini görmek için tıklayınız : Hutbe Arşivi
Cengiz Han
12-28-2007, 14:46
HİCRET
Muhterem Müslümanlar!
06 Nisan 2000 Perşembe günü 1 Muharrem, insanlık ve İslam tarihinin dönüm noktalarından biridir. Müslümanlarca takvim başlangıcı olarak kabul edilen Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Medine'ye hicretinin 1421 nci yılıdır.
Bütün peygamberler, insanları hak dine, tevhid esasına çağırmak ve kötülüklerden uzaklaştırmakla görevlendirilmişlerdir. Ama her asırda bu ulvi çağrıya icabet ederek ona gönülden inanan insanlar olduğu gibi bunu kabul etmeyen kimseler de bulunmuştur.
Bundan 15 asır önce İslam’a gönül veren Müslümanlar en sıkıntılı ve karanlık günlerini yaşıyorlardı. Yüce Allah'ın salât ve selâm'ının muhatabı, kâinat kendisinin yüzüsuyu hürmetine yaratılan eşsiz insan, Hz. Muhammed, Rabbi'nin emirlerini ilk defa Mekke'de tebliğ etmeye başlamıştı. Bu prensiplerin özünü, putların terki ile bir olan, eşi ve benzeri bulunmayan, her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan yüce Allah'a ve O'nun emirlerine inanmak teşkil ediyordu.
Ancak Mekke'li müşrikler bu emirlere kulak bile asmadılar. Cehalet ve delâletten kaynaklanan bir taassup içerisinde eşsiz peygamberle alay etmeye başladılar. O'nu, risaletini tebliğ etmekten alıkoyacaklarını ve Allah'ın din olarak seçtiği İslâm güneşini daha doğuşunda söndüreceklerini sanıyorlardı. Allah'ın elçisi, müşriklerin dayanılmaz istihzalarına, akla, hayale gelmeyen eziyet!erine engellerine rağmen, görevini en zor şartlar içerisinde ve en iyi bir şekilde yerine getiriyordu.
İslâm'a gönül verenlerin sayısı çoğaldıkça, İslâm düşmanlarının müslümanlara karşı kini, zulmü ve şiddetleri de o nisbette artıyordu. Mekke inkarcıları sayıları oldukça az olan mü'minlere akıllara durgunluk verecek işkenceler tatbik ediyorlardı. Mekke'de müslümanlar canından bezmiş, yaşayamaz hale gelmişlerdi. Buna rağmen karanlık günlerin gidip, bir gün yerini nurlu ve aydınlık günlerin alacağına candan inanıyorlardı. İşte bu nedenle tüm işkencelere tam iman, metanet ve sabırla göğüs geriyorlardı. Onların gözünde ne mal, ne evlat ve ne de vatan vardı. Tek düşünceleri İslâm'ı rahatça yaşayabilmek, yaymak ve onu tüm gönüllere yerleştirmek için gidilecek huzurlu ve sakin bir yerdi.
Muhterem Mü'minler!
Bu durum karşısında Peygamber (s.a.v.) müslümanların bir kısmının Habeşistan'a ve diğer yerlere hicret etmelerine izin verdi.İşte bu hicretler nedeniyle İslam, Mekke sınırlarını aşarak, diğer şehir ve ülkelere ulaşmış ve orada yayılmaya başlamıştı. Bu durumu gören Kureyş'in ileri gelen inkarcıları, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Daha evvel Mekke'den dışarı atmaya çalıştıkları müslümanları, bu defa İslâm'ın yayılmasını önlemek için, Mekke'de hapsetmek ve başka yerlere göndermemek palanları hazırlamaya başladılar. Allah Rasûlü'nün vücudunu ortadan kaldırmaya düşünüyorlardı. Lakin bu planlarında oldukça geç kalmışlardı. Çünkü Mekke'de müslümanlar sayılacak kadar azalmıştı.
Peygamber efendimiz, Hz. Ebubekir, Hz. Ali ve ashabın pek azından başka kimse kalmamıştı.
Bu olaylar devam ederken, nihayet Cenabı Hakk'ın izni ile O'nun himayesinde Allah Rasülu Hz. Muhammed'e en sadık arkadaşı Hz. Ebubekir ile birlikte Medine'ye hicret emri gelmiş, böylece Allah en sevgili kulu ve elçisini korkunç bir suikastten kurtarmıştı. Hz. Peygamber, yanında sadık dostu Hz. Ebubekir ile birlikte müşrikleri şaşırtmak, izlerini kaybettirmek için Medine yönünün aksi istikametinde hareket ederek “Sevr” dağında bir mağaraya sığınmışlardı. Düşman bu iki yolcuyu bulmak için her tarafı iyice aramışlar, mağaranın önüne gelmişlerdi. İçeridekiler dışarıdakilerin sesini duyuyorlardı. Bu arada Hz. Ebubekir heyecanlanmış, vücudu titrer bir duruma gelmişti. Bunu gören Hz. Peygamber "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" demişti.
Aziz Mü'minler!
Hutbemizin başında okuduğum ayeti kerimede bu olay şöyle anlatılmaktadır. “Eğer siz O'na (Rasulüme) yardım etmezseniz şunu bilin ki; inkârcılar O'nu (Mekke'den) çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O'na yardım etmişti. Arkadaşı Ebubekir'e "Üzülme, Allah'ın yardımı bizimledir." diyordu. Allah ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş inkar edenlerin, sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür, hakimdir."[1]
Muhterem Müslümanlar
Hicret, müslümanların geçmişi hatırlamalarına ve geleceğe hazırlanmalarına sebep olan büyük bir hadisedir. Hicret, imanın küfre; hakkın ve adaletin zulme; ilim ve irfanın cehâlete karşı üstün gelmesinin başlangıç tarihidir. Hicret, bir reaksiyon değil, “aksiyon” dur. Hicret, bir mananın kabuğunun çatlaması ve neşvü nema bulması, gün yüzüne çıkmasıdır. Hicret başlıbaşına bir olay, bir tarihtir. Asırların biriktirmiş olduğu küfrü söndürecek büyük bir gerçeğin hareket noktasıdır. Mucizeler meydana getiren cihan inkılâbı, tarihin seyrini değiştiren hareket, çaresizliğin çöküntüsünü sineye çeken insanlığın vahim dıramının sonudur. Yeryüzündeki muzır mikropları yakıp kurutan ilahi bir güneş; Hak dinin yayılmasını, cihanşumül olmasını sağlayan büyük olaydır. Önce Arabistan'ı, sonra bütün dünyayı aydınlatan, Kur'ân ve İslâm ilminin öğretilmeye başlandığı tarihtir. Hicret bir ri'cat değil, ilâhi bir fetihtir. İslamiyetin cihana açılması bu olayla başlamış İslâm gerçeği, bu olayla varlığını dünyaya duyurmuştur. Peygamberin mübarek dudaklarından duyulan bu tebliğ ile, son ve hak din, bu olaydan sonra ilâhi vahiylerle müesseseleşmiştir.
Hutbemizi sevgili Peygamberimizin konu ile ilgili bir hadis-i şerifi ile bitirelim. "Ameller niyetlere göredir. Kişi için yalnız niyet ettiği şey vardır. Kişinin hicreti Allah'a ve Rasulüne müteveccih ise, hicreti Allah ve Rasulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa ve evleneceği bir kadın için ise, hicreti hicret ettiği şey içindir."[2]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Tevbe/40
[2] Buhari 1/20, Müslim III/1515
Cengiz Han
12-28-2007, 14:49
İSLAMDA SAĞLIĞIN KORUNMASI
Muhterem Müslümanlar!
Hz. Peygamber "Hastalık gelmeden, sağlığın kıymetini biliniz."[1] buyuruyor. Bu hadisi şerifde önemli bir uyarma bulunmaktadır. Çünkü hastalık gelmeden, sıhhatin değerini bilmek, gelecek hastalıklara karşı korunma tedbirleri almayı gerektirir. Doktorun yetişmesi de onu eğitecek kurumların varlığı ile olur.
Dinimiz sağlığı korumanın üzerinde önemle durur. Sağlığın korunması, İslamiyetin muhafazasını istediği beş gayeden biridir. Hastalıktan sakınmak, sağlıklı yaşamaya gayret etmek, dini bir vazifedir. Çünkü her şey sağlıklı olmaya bağlıdır. Bundan dolayı bir hadisi şerifde "Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır."[2] buyurularak müslümanın bedenen ve ruhen sağlıklı bulunmasına işaret edilmiştir. Umumî sağlığı, temin için de tıp ilmine ve tabib yetiştirilmesine yönelten, tedaviye teşvik eden, hastalık gelince ne yapalım deyip oturmanın doğru olmadığını gösteren hadis-i şeriflerden birinde "ölümden başka hiçbir hastalık yoktur ki, tedavisi kabil olmasın. El verir ki ilacı elde edilsin"[3] buyuruluyor. Anlaşılıyor ki tedavisiz hastalık yoktur. Ancak arayıp tedavi yollarını bulmak gerek. Hastalıklara çare aramayı, tedavi yollarına başvurmayı, ilaç almayı öğütleyen, şu hadis-i şerif ne kadar güzel ve isabetlidir. "Cenab-ı Hakk, şifasını yaratmadığı hiçbir hastalık indirmemiştir. Ey Allah'ın kulları, dertlerinize deva arayınız"[4]
Günümüzde hastalık gelmeden tedbir almanın, doktorlara başvurarak deva aramanın çeşitli yolları vardır. Bunların başta geleni, koruyucu aşıları yaptırmaktır. Sağlığın korunmasında, koruyucu aşıların çocukluktan itibaren uygulanmasının önemi büyüktür. Çocuk doğar doğmaz hemen sağlık ocakları, aşı merkezleri ile ilgi kurup, onların aşılarına başlamak lazımdır. Okul çağına kadar bu iş anne ve babalara düşmektedir.
Aşı kampanyaları başladığında, aşılanmak dinen hepimize düşen vazifeler arasındadır. Çünkü aşılanmayı ihmal ederek, Allah korusun, hastalığa tutulanlar, hem kendilerini korumadıkları, hem de hastalığın yayılmasına sebep oldukları için sorumlu olurlar. Aşıları bulunmuş olan hastalıkların, aşı ile önlenmesi Peygamberimizin "Hastalık gelmeden sağlığın kıymetini biliniz" öğüdüne uymaktır. Ayrıca "Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız."[5] mealindeki ayet-i kerimede de buna işaret bulunmaktadır.
Kişi kendi ve ailesinin sağlığını korumakla görevli olduğu gibi, toplumun ruh ve beden sağlığını koruyacak uzmanları yetiştirmekle de vazifeli tutulmuştur. İslâm alimlerinin büyüklerinden İmam Gazâlî, tıp tahsilinin farz-ı kifaye olduğunu belirtiyor. Yani bir cemiyette onları bedenen ve ruhen ayakta tutacak yeteri kadar tabib yetiştirmek o toplumun üzerine farz olur diyor. Bu da konunun önemini belirtmeye yeter bir delildir.
Aziz Mü'minler!
Sağlığı korumak ve ruhen dinç bulunmak, yalnız ilaç veya aşı işi değildir. Yemenin, içmenin, giyinmenin, uyku ve dinlenmenin, temizliğin ve yeter derecede bilgi sahibi olmanın da bu mevzuda ayrıca rolleri vardır.
Bu hususlarda pek çok uyarıcı hadislerden biri de bizlere ayrı bir ışık tutmaktadır. Resül-i Ekrem buyururlar ki: "Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman, o yere girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba hastalığı olursa oradan da çıkmayınız"[6] Burada bulaşıcı hastalıkları için karantina uygulanmasının lüzumu açıkça belirtilmiştir.
Unutmamak gerekir ki bedenin bütün uzuvlarının sağlığı gibi, ruh sağlığı da tıp ilminin dalları arasındadır. Böylece tıp, ilmin yarısı sayılmıştır. Bundan dolayıdır ki, dinimizde, tıp tahsili ve herkesin yeterli sağlık bilgisi edinmesi önemli bir yer tutmaktadır.
Hastahaneler açmak, onları yaşatmak, hastalıkları önleyici tedbirler almak, yeni yeni ilaçları bulmaya çaba sarfetmek, dinimizin bizlerden istediği vazifelerdendir. Çünkü bütün bunlar sağlığı korumanın vasıta ve sebepleridir. İmam Şafii Hazretleri der ki: "Helal ve haramı bildiren ilimden sonra tıp ilminden daha faydalısını bilmiyorum."
Muhterem Mü'minler!
Sağlık, Allah'ın kullarına verdiği bir nimettir. Onun değeri bilinmelidir. Sağlığımızı hiçbir zaman boşa harcamamalıyız. Onu koruyup, ondan faydalanmalıyız. Çünkü Hz. Peygamber buyuruyor ki: "İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bunlar hakkında aldanmışlardır. O nimetler, sağlık ve boş vakittir."[7] Peygamberimizin öğütlerine uyarak her ikisini de değerlendirmek üzerimize düşen ödevlerdendir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Fethu'l Kebir, 1/203
[2] Müslim Ter.Şerhi A.Davudoğlu, 10/649, No:2664
[3] Büyük İs.İlmihali Ö.N.Bilmen,464
[4] Tirmizi, 4/383, No:2038
[5] Bakara Suresi, 196
[6] Tecridi Sarih Terc. 9/206
[7] Fethu'l Kebir, 3/264
Cengiz Han
12-28-2007, 14:49
ALLAH'IN EN SEVGİLİ KULU HZ.MUHAMMED (S.A.V.)
Muhterem Müslümanlar!
Cenabı Hak, varlığını ve birliğini insanlara duyurmak için zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin içerisinde Hz. Muhammed (s.a.v.)'in müstesna bir yeri vardır. Bütün Nebiler ve Rasûller O'nu müjdelediler. Bütün semavi kitaplar ondan söz ettiler. Yani bütün nebiler O'nun teşrifatçıları, inen kitaplar da 0'nun nübüvvetinin birer şahitleridirler. O imansızlığın, ahlaksızlığın, zulmün ve cehaletin insanlığı kapladığı bir zamanda, bir hidayet meş'alesi olarak geldi. Peygamberlik kapısı onunla kapandı ve mühürlendi. O insanlığın da, peygamberliğin de zirvesindedir. Hiçbir kalem onu tasvir, hiçbir beyan onu tavsif edemez. Yine O'nu isim olarak taşıdığı mübarek "Muhammed" kelimesi tavsif etmektedir. Bizzat Allah 0'nu övmüş ve yaratmıştır. O "habib" yani sevgili makamındadır.
Muhterem Müslümanlar!
Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bilinir ve 0'nun tarif ettiği yoldan gidilme şartıyla bulunur. Yani Allah'a giden yol, Hz. Muhammed (s.a.v.)'den geçer. Zatı ulûhiyeti tasdikle başlayan kelime-i tevhid; risalet-î Muhammediyeyi tasdikle son bulmaktadır. Bu demektir {s.a.v.)' siz tevfik olmaz, Muhammed (s.a.v.)' siz muhabbet olmaz. Nitekim Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: "De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah'ta sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın..."[1]
O, zahirde ümmi idi, okuma yazma bilmezdi. Gerçekte ise "Ümmü'l Kitap"tı. İlimler deryası idi. Zaten O'na kim hocalık yapabiecekti! Kim O'na neyi ne ile öğretecekti! evet mevcut mahlukun hiçbiri ona hocalık yapamazdl. Zira 0'nun üstadı bizzat "ezel ve ebed" sultanı olan Allah'tı. O bütün ilimleri kuşatmıştı, ilimler O'nu kuşatamazdı.
O diğer Peygamberler gibi bir kavmin, bir milletin değil, topyekün insanlığın peygamberidir. Cihan mürşididir. Zaman-ı saadetinden dünyanın sonuna kadar olan devir, "devr-i Muhammedi" dir.
Mü'mini de, kafiri de onun ümmetidir. O'nu kabul edenlere "ümmet-i icabe" etmeyenlere "ümmet-i davet" denilir. O'na "Abdullah'ın oğlu Muhammed" gözüyle bakanlar yıkıldılar, "Muhammed'ün Rasulullah" görenler bahtiyar oldular.
O'nun hayatı; edep, nezaket, iyilik, temizlik, sevgi, şevkat, merhamet, ihlas, samimiyet, vefa, doğruluk ve diğer faziletlerle dolu bir hayattır. Nitekim Allah (c.c.) O'nu beşeriyyete takdim ederken: "Şüphesiz sen büyük ahlak, büyük seciyye ve büyük fazilet üzerinesin."[2] buyurmaktadır. Evet o alemlere rahmet olarak geldi, sevgi ile baktı merhametle sine açtı, şefkat saçtı.
Muhterem Müslümanlar!
İki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizi bizzat Allah (c.c) sevmiş, ondan razı olmuş ve kendisini de razı edeceğini va'd buyurmuştur. Duha süresinin 5. Ayetinde: "Ey Rasulüm! Muhakkak Rabbin sana verecek ve sende razı olacaksın" buyurmuştur. Bu da ahirette kendisine makamı mahmud'un, yani şefaat makamının verileceğine işarettir. Bir hadis-i şerifte: "Rabbim bana 'razı oldun mu?' buyuruncaya kadar ben şefaat edeceğim" buyurmuştur. Bundan daha büyük, daha yüksek bir mertebe olur mu?
Muhterem Mü'minler !
Böyle bir peygambere ümmet olmak ne büyük bir bahtiyarlık ve ne büyük bir şereftir! İnsanoğlu gelişinde gidişinde, maddesinde manasında, edebinde erkanında O'na uymadıkça hüsrandadır, felakettedir. Beşeriyyetin ebedi huzur ve saadete kavuşması ancak O büyük insanı her zaman ve mekanda, her işte ve herhalde örnek almakla mümkündür. O bizim sebebi hidayetimizdir, halaskârımızdır. İslâm'ın hakikatını, hayatın ve mematın zevkini bize o öğretmiştir. Kalbimizin tek zineti O'nu hatırlama, dilimizin biricik virdi O'nu anmak olmalıdır. Onsuz nasıl yaşarız? Allah cümlemizi şefaatine mazhar buyursun.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Al-i İmran Suresi, Ayet: 32
[2] Kalem Suresi, Ayet: 3
Cengiz Han
12-28-2007, 14:50
KUR'AN EN BÜYÜK MUCİZE
Aziz Mü'minler!
Kur'an-ı Kerim, insanlara hidayet yollarım göstererek onları dünyada ve ahirette mutluluğa erdirmek için Allah tarafından gönderilen ilahi kitaplar zincirinin Hatemül Enbiya efendimize 23 senede ayet ayet, sure sure inzal olunan son halkasıdır. Bu kitap, her türlü tahrif ve tağyirden korunmuş, beşeriyetin gerçek saadetini temin edecek hükümleri, meseleleri, kaide ve kuralları ihtiva eden, kutsal kitapların da en efdalı ve sonuncusu olan bir kitaptır.
Kur'an-ı Kerim, hem lafız ve hem de mana itibarı ile muazzam ve ebedi bir mucizedir, O Allah’a ait olan bir vahiy olup, onun edebî inceliklerine, güzel ifadesine ve taşıdığı manalara nihayet yoktur. Bu güne kadar hiç kimse onun en kısa ayetinin veya suresinin bir benzerini getirememiş, ebediyyen de getiremeyecektir. O, semavî bir fesahat ve belagat timsalidir,
Muhterem Mü'minler!
Şüphe yok ki, ilahî bir mucize olan Kur'an, ne lafız, ne de mana itibari ile şiir özelliği taşır. Çünkü şiir tamamıyla insan unsurunun bir ürünüdür. Halbuki Kur'an'ın mübarek lafızları da, manaları da ulvîdir, vahyi sübhaniyyeye müstenittir. Onun üzerinde beşerî hiçbir etki ve katkı yoktur.
Kur'an'ın kendine has üslubunun sağladığı akıcılığı ve etki gücü sebebi ile, Onun inkarcı ilk muhatapları, Hz. Peygamberi şair, Kur'an-ı da şiir diye nitelemeye kalkışınca, Cenab-ı Hak, bu iftira ve yakıştırmalara "Biz Muhammed'e şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da"[1] ayetiyle cevap vermiş, böylece inzal buyurduğu son kitabı ve onun kutsallığım yok sayan yaklaşımı ve zihniyeti reddetmiştir.
Değerli Mü'minler!
Kur'an mealleri doğrudan doğruya Kuran olmamakla beraber, onun içerdiği ilahî mesajları belli ölçüde yansıtmaları bakımından kutsallık arz ederler. Kur'an meallerin! insan ürünü oiarak alelade metinlerle bir görmek de yanlış ve tehlikelidir. Çünkü, Kur'an çevrilerinin herhangi bir şiir şeklinde düzenlenerek müzik aletleri eşliğinde, melodik bir biçimde okunması, Kur'an-ı kutsallığından soyutlamak, taşıdığı ilahi değeri, takip ettiği yüksek gayeyi gözardı etmek ve onu insan zihninin ürettiği bir ürün konumuna indirmek anlamına gelir ki doğru bir davranış değildir.
Gerçek şu ki, Kur'an'ın orijinal metninin de mealinin de okunması ibadet niteliği taşır. Bu itibarla Kur'an tercümesinin müzik aletleri eşliğinde okunması, ibadetin sahip olduğu huzur ortamını, manevi ve ilahi konumunu zedeler ve sarsar. Ayrıca bu durum, müzik ile ibadetin "bir noktada" özdeşleşmesine ve zamanla müziğin camilere girmesine zemin hazırlar. Bu ise, bütün ilahi ve semavi dinlerde korunması öngörülen beş temel esastan biri olan "Dinin korunması" ilkesini ihlal edeceğinden İslam'ın onaylamadığı bir durumdur.
Aziz Kardeşlerim !
Kur'an tercümesini, saz çalıp türkü söyler gibi okumak, Kur'an'ın kutsallığını zedeler, onun tekliğini ve eşsiz oluş özelliğini yok eder ve onu insanoğlu tarafından yazılmış diğer kitaplarla aynı konuma düşürür. Bu itibarla Kur'an tercümesinin bestelenerek herhangi bir enstrüman eşliğinde, şarkı, beste, veya türkü söyler gibi okunması dinen caiz değildir. Böyle bir uygulamaya girişilmesi islamî ve ilmî gerçeklere aykırı olduğu gibi, geniş halk kitlelerinin huzurunun bozulmasına ve gereksiz tartışmalara sebep olacağından böyle bir uygulama doğrudan doğruya Kur'an-ı tezyif etmek, onu eğlenceye almak ve küçümsemek demektir. Halbuki Allah "Şüphesiz bu Kur'an, hak ile batılı ayıran bir sözdür. O bir eğlence ve boş söz değildir."[2] buyurarak Kur'an-a karşı takınılacak bu tür tavırları kesinlikle yasaklamıştır.
Öyle ise bütün insanları vahdete, kardeşliğe, birlik ve beraberliğe davet eden bu Kur'an'ın ayniyetini ve hikmet dolu hükümlerini olduğu gibi muhafazaya çalışmak, bütün muhteviyatına tamamen riayet etmek, tüm insanlık için en kutsal bir görevdir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Yasin 69
[2] Tarık 13-14
Cengiz Han
12-28-2007, 14:50
ANA BABA HAKKI
Aziz Mü'minleri
İnsanın doğumu ile başlayıp, ölümü ile son bulan dünya hayatında, biri Allah’a, diğeri de mahlukata ait olmak üzere iki sorumluluğu vardır. Kişinin yaradanı ile olan rabıtası O'nun varlığını bilmek, birliğine itikat etmek ve yüceliğim' tefekkürden sonra dili ile O'nu zikrederek kemal sıfatlarla muttasıf, noksanlıklardan münezzeh, bütün mahlukatın maliki olduğunu düşünmek suretiyle bedeni, mali ve hem mali, hem bedeni olan ibadetleri yerine getirmektir. İnsanın diğer yaratıklarla olan muamelelerinde ise, mahlukata şefkat ve merhamet etmesi, haksizlik yapmaması, herkesin hukukuna riayet etmesi ve her birinin hakkını yerli yerince vermesidir.
Aziz Mü'minleri
Mahlukat içinde insana en yakın ve şefkate en layık olan anne ve babalardır. Çünkü Cenab-ı Hak, anne ve babaya hürmeti zat-ı uluhiyyetine ibadetle eş değerde tutarak şöyle buyurmuştur. "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti."[1]
Bizi hiç yoktan yaratıp sayısız nimetlere garkeden Rabbımıza ibadet nasıl bir görev ise, bizim sebebi vücudumuz olan ana ve babamıza hürmet, saygı ve ihsanda bulunmak da Allah'ın üzerimize yüklediği bir borçtur. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim onlara nasıl davranmamız gerektiğini şöyle öğütler:
"Onlardan biri veya her ikisi senin yarımda yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle" "Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve : Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et! diyerek dua et."[2]
"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm."[3]
Anne ve babaya gösterilecek saygı ve sevginin, yapılacak izzet ve ikramın, onların bize yaptıklarına karşı bir teşekkür mahiyeti taşıdığım da Kur'an-ı Kerim şöyle belirtir: "Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır."[4]
İki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.) de anne ve babalarımızla alakalı şu tavsiyelerde bulunur.
"Rıza-i ilahî, ana-babasını kendisinden hoşnut etmekle elde olunur."
"Ana-babaya itaat, Allah’a itaattir. Ana-babaya isyan Allah’a isyandır."
"Cennet, anaların ayakları altındadır."
"Anasını ve babasını üzen, onlara isyan etmiş gibi büyük günah kazanır."[5]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İsra, 23
[2] İsra, 24
[3] Lokman, 15
[4] Lokman, 14
[5] A.H.Akseki İslam Ahlakı
Cengiz Han
12-28-2007, 14:50
Aziz Mü'minler!
Ezelden ebede kadar devam edecek "Tevhid akidesi", en büyük hakikat, Hira dağında inen "Oku" emri île kemale erdi. Bu aynı zamanda, şerefli bayrağımızın mukaddes Hilalinin de ilk ışığı olmuştur. Çünkü bayrağımızdaki ay yıldız tevhidi ifade eder. Bu nur hamulesi yayılmaya, karanlıklar içinde ışık arayan insanlığa "Onu biz indirdik, biz muhafaza edeceğiz" garantisinde ebedî ışık saçmaya başlamıştır. Bir kol Arabistan, Irak, İran ve Türkistan'a kadar ulaşıp Türklüğe ebedî zafer azmini ve hayat iksirini sunarken, diğer bir kol Mısır, Trablusgarb, Tunus, Cezayir üstünden İspanya'ya geçerek dünya medeniyetinin doğuşunu hazırladı. Anadolu, büyük Türk hakanı Sultan Alparslan ile ebedî bir fethe kavuştu. 1071'den sonra Hilal bir şimşek hızıyla İstanbul kapılarına dayandı ve bayrak elden ele geçerek Ulubatlı onu, küfrün çürümüş taşlarla korunan şehri üstünde dalgalandırdı.
Muhterem Mü'minler!
Tarihimiz, fetihler, fatihler, Kahramanlıklar ve zaferler tarihidir. Üç bin yıllık bir geçmişe sahip olan ve dünyanın en büyük ordularını donatan bu milletin kazandığı zaferleri ve gerçekleştirdiği fetihleri saymak mümkün değildir. Ancak fetih denince akla İstanbul'un fethi, Fatih denince de Fatih Sultan Muhammed Han gelir. Bu kutlu hadise Fatih'in şahsiyeti ile öylesine özdeşleşmiştir ki onları birbirinden ayrı düşünmek zaiddir.
Muhterem Müslümanlar!
Ashab-ı Kiram zamanından beri defalarca muhasara edilen İstanbul'u fethetmek, daha başlangıçtan beri münferit ve mücerret bir hadise olmaktan çok, İslarnî bir ideal olmuştu. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): "Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fethedilecektir. Onu
fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir"[1] buyurmuşlardır.
Bu ulvî heyecan şeraresini yaradılışındaki istidatlarla, almış olduğu maddi ve kalbi eğitimle birleştirerek, fethi mübine hazırlanan Fatih de şöyle diyordu:
"Ya Bizans beni alır, ya ben Bizansı alırım." Bu aşk, bu şevk ve bu tefekkürle Sultan Mehmed Han 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden görülmemiş bir azim ve büyük bir hücumla top gürültüleri arasında yükselen kös, davul, mehter sesleri, ve tekbir sedalarıyla askerlerini Peygamber müjdesi rehberliğinde İstanbul'a sel gibi akıtıyordu. Bu sahneyi büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı şöyle tasvir ediyor:
Vur pençe-i Alî'deki şemşîr aşkına
Gülbangi asmam tutan pîr aşkına
Düşsün çelengi Rum'un eğilsun ser-i firenk
Vur Türk'ü gönderen yed-i takdir aşkına
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar
Fecr-i hücum içindeki Tekbir aşkına.
İşte bu heyecan ve aşkla yapılan hücumla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı Hasan'ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye fethedilmişti.
Değerli Kardeşlerim!
29 Mayıs 1453 İslam'ın çağ kapatıp, çağ açan kudretinin bir kerre de Bizans üstünde tecelli ettiği tarihtir. Öyle bir tarih ki, Ezan-ı Muhammedîlerin çan seslerini, nurun zulmeti, ilmin cehaleti, îmanın küfrü, cesaretin cebaneti, Hakkın batılı fethettiği tarihtir. Bu tarih aynı zamanda İslam'ın cihat şuurunun idrak edildiği bir tarihtir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Ahmed, Müsned, c.4. sh.335
Cengiz Han
12-28-2007, 14:51
MÜSLÜMAN KUR'ANI OKUYUP ANLAMALIDIR
Aziz Mü'minler!
Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim, bir hayat rehberi, bir ahlak kaideleri manzumesidir. Her sahada yol gösterici olarak, dünya ve ahiretimizin huzurlu geçmesinin anahtarını veren eşsiz bir kitaptır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerimi okuyup, onun muhtevasını öğrenmek, her müslüman için gereklidir. Kur'an-ı okumak bir ibadet, hatta açıp yüzüne bakmak sevaptır. Bunun böyle oluşu onu okumaya ve anlamaya teşvik içindir. Çünkü Kur'an içinde bulunan emirlere ve yasaklara uymaları ve müslümanların hayatlarını, ona göre tanzim etmeleri için gönderilmiştir. Cenab-ı Hak Bakara suresinin ikinci ayetinde, Kur'an-ı Kerimin, sakınanlar için bir hidayet rehberi olduğunu bildirmiştir. Hz. Peygamber de, Kur'an-ı Kerimden bir şeyler olsun öğrenmemiş olanları harap bir binaya benzetmiştir. Şimdi hatıra gelebilir ki, Kur'an-ı Kerim Arapça, okusak da anlamıyoruz. Hemen söyleyelim, dilimizde tercümeleri ve tefsirleri bulunmaktadır. Bunların sağlıklı yapılanlarını okuyarak, onun içindekileri rahatlıkla ve kolayca öğrenebiliriz.
Aziz Cemaat!
Kur'an-ı Kerimi okuyup anlamalıyız. Çünkü o her şeyden önce insanı, kendi eliyle müslümanlar için bir mü~de olmak üzere yaptığı putlara tapınma küçüklüğünden kurtarmıştır. Ayrıca, insanları kainatın gerçek ve tek yaratıcısı yüce Allah'a kul olarak ibadet etme şuur ve şerefine kavuşturmuştur. Kutsal kitabımız, her asrın kitabı olarak gönderildiğinden, içindeki bilgilerde her sahayı kuşatacak vasıftadır. O en iptidai insandan en kültürlü fikir adamlarına, en dindar kimseden, dini hayattan uzak olanlara, zenginler kadar fakirlere de hitap ettiğinden, her kesimden insanları ilgilendiren esasları içinde bulundurmaktadır.
Kur'an-ı Kerim okununca görülecektir ki, o, yalnız inanç ve ibadetlere ait bir kitap değildir. O, dünya hayatımızın da her sahasında bize yol göstericidir. O bütün muhataplarına hitap bir kitaptır.
Çalışkanlığı methedip tembelliği yeren, zulmü kaldırıp, merhameti teşvik eden, büyüklere hürmeti, küçüklere şefkati vazife, yapan, düşüncesizliği hiçe sayıp, akla gerekli mertebeyi veren, yine Kur'an-ı Kerimdir.
O, ruhlara şifa verendir, bunalan insanları sıkıntılardan kurtarandır. Onunla fertler ve cemiyetler huzur ve güven bulmuş, onun getirdiği prensiplerle medeniyetler kurulmuş, onunla karanlıklar aydınlığa kavuşmuştur. Onun içindir ki Kur'an-ı Kerim okunmalı ve anlaşılmalıdır. Onu tam ve doğru olarak anlamaya çalışmak her müslüman için önde gelen bir görev olmalıdır.
Muhterem Müslümanlar!
Okulların tatil olduğu şu mevsimde çocuklarımıza Kur'an-ı Kerim okumayı öğretmeye gayret edelim. Bunun ihmalinin, ana ve babalar için büyük bir vebal olduğunu da unutmayalım. Hz. Peygamberin şu: hadisi şerifleri, inananlar için talimat olmalıdır, "Çocuklarınıza Peygamber sevgisini, ehl-i beyt sevgisini ve Kur'an okuma sevgisi güçlü bir şekilde aşılayıp gönüllerine ve kafalarına yerleştiriniz."[1]
Cenab-ı Hak da Kur'an-ı Kerim de bizlere şöyle hitap ediyor.
"Gerçekten bu Kur'an insanları öyle bir yola doğrultup götürür ki, o en adil ve en doğru yoldur."[2]
"Sana bu kitabı her şeyin apaçık bir beyanı, bir hidayet, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere peyderpey indirdik."[3]
"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan dertlere bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."[4]
"Kur'an-ı Kerime sarılınız ve ayrılığa düşmeyiniz"[5]
Son söz kainat Peygamberinin olsun:
"Kur'an okuyunuz. Zira o, kıyamet gününde, okuyucularına şefaat edecektir."[6]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Fethul Kebir 1/59
[2] İsra-9
[3] Nahl-89
[4] Yunus-51
[5] Al-i İmran-5
[6] Fethul Kebir 1/217
Cengiz Han
12-28-2007, 14:51
KUR'AN VE SÜNNET BÜTÜNLÜĞÜ
Muhterem Mü'minler!
Din, Yüce Allah tarafından Peygamberlere vahiy yoluyla gönderilen ve insanları hem bu dünyada hem de ahiret hayatında mutluluğa eriştirecek emir ve yasaklar manzumesidir. Peygamberler ise, Allah'ın kulları arasından seçtiği ideal anlamda örnek insanlardır. Yüce Allah'ın ilahi kitaplarda emrettiği ve kullarından yapmalarını istediği ibadetler, Peygamberlerin hayatında sembolleşmiş, güzel birer örnek halini almıştır. Allah'ın sevdiği bir kul nasıl olabilirim diye düşünenler, Allah'ın kendilerinden razı olduğu Peygamberleri, kendilerine örnek alarak bu arzularına kavuşabilirler. Kur'an-ı Kerim de:
"Andolsun, Alah'ın Resulünde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için uyulacak en güzel bir örnek vardır."[1] buyurulmuştur.
Muhterem Müslümanlar!
İslam Dini'nin iki ana kaynağı vardır ki, bunlar: Kur'an ve sünnettir. Kur'an'da emredilenlerin ibadet halinde tezahürü ancak Hz. Peygamberin Kur'an'ı anlaması, yorumlaması ve uygulamasıyla ortaya çıkmıştır. Nitekim Yüce Rabbimiz Nahl Suresinin 44. ayetinde:
"İnsanlara, kendilerine indirilenleri açıklamak için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik." Nisa Suresinin 59. ayetinde de: "Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüzde; eğer gerçekten Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah'a ve Resulüne götürün. İşte bu daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir." buyurulmaktadır. Ayetlerde meselelere çözüm ararken Kur'an'a ve sünnete müracaat etmemiz istenmekte, Kur'an'ı anlama ve uygulama konusunda Hz. Peygamberin en büyük rehber olduğu vurgulanmaktadır.
Aziz Müslümanlar!
Kur'an'ı anlamada ve ibadetleri uygulamada Hz. Peygamberin olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir mevkii vardır. Hz. Peygamber olmaksızın, Kurban ayetlerinin gönderiliş sebeplerini ve hangi manaları ihtiva ettiğini anlamamız; hayatımızda son derece büyük önemi haiz olan ibadetlerin yapılış şekillerini bilebilmemiz mümkün değildir. Yüce Allah, Hz. Peygamberin dindeki bu önemli yerini, Kur'an'ı Kerim de kendisi tayin etmiştir, Yani Hz. Peygamberi sevmek, ona inanmak, ona itaat etmek, onun getirdiklerini almak, yasaklarından kaçınmak, hepsi Allah'ın emridir. Kur'an'ı Kerim de "... Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının."[2] buyurulmuş: Başka bir ayette de "O kötü arzularına göre konuşmaz. O'nun konuşması, kendisine vahyedilenden başkası değildir."[3] buyuralarak Hz. Peygamberin sözlerinin ve davranışlarının bizler için ne derece önemli olduğu vurgulanmıştır.
O halde Aziz Mü'minler!
Hz. Peygamberin dindeki yerini bilmemek ve dikkate almamak, Yüce Allah'a ve Kur'an'a muhalefet etmek demektir. Çünkü Hz. Peygamber, yetkisini Kur'an'dan almaktadır. Bütün bunlara ilaveten, din samimiyet ve sadakat ister. O, başta kalp olmak üzere, bütün azaların huzur bulduğu bir müessesedir. Bu huzurun ve manevi atmosferin sağlanması ve devamı, ancak, Allah'a ve Resulüne inanmak ve onları sevmekle mümkündür, inancımızı, sadakatimiz bozacak her türlü şüpheden uzak durmamız gerekmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse dinimizi, Hz. Peygamberin bizlere emanet olarak bıraktığı asli kaynaklardan yani Kur'an'dan ve sünnet'den okuyarak öğrenmemiz gerekmektedir. Çünkü yeterli bilgiye sahip olmazsak, ortalıkta dolaşan, kimi zaman da aslı esası olmayan, sünneti hafife alan sözler, bizin inancımızı zedeleyebilir. İbadetlerimizi samimiyetimizi ve sadakatimizi gölgeleyebilir.
Hutbemi Sebe' Suresinin 28. ayetinin mealiyle bitiriyorum: "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Ahzab,21
[2] Haşr,7
[3] Necm, 3-4
Cengiz Han
12-28-2007, 14:52
TEVBE VE ŞARTLARI
Muhterem Müslümanlar!
Yüce Allah, insanı hem iyilik hem de kötülük işlemeye elverişli bir kabiliyette yaratmıştır. İnsanoğlu, bazen aklım ve iradesin! kullanarak, dinimizin emrettiği ve hoş gördüğü işleri yaparken, bazen de nefsinin ve duygularının etkisinde kalarak aksi davranışlarda bulunur. Bu durumda yapılması gereken şey, işlenen günahtan dolayı pişman olmak, Yüce Rabbımıza tevbe etmektir.
Günahlar, insanın manevi dünyasını karartan birer lekedir. İstiğfar ise bu lekeleri temizleyen su ve sabun gibidir. İstiğfarla bu lekeler temizlenmezse gitgide insanın içini kaplar, insan ruhu temizlik ve ulviyete karşı hissiz hale gelir. İşte, günah kirlerinden temizlenmek için başvurulacak çare teybedir.
Kul haklarının dışında, Allah'a karşı işlenmiş günahın tevbesi üç şarta bağlıdır.
1- Günahtan tamamen vazgeçmek,
2- Yaptığına pişman olmak,
3- Ve bir daha aynı günahı işlememek.
Eğer içinde kul hakkı bulunan bir kötülük işlenmişse onun hakkını ödemek, helalleşmek de gerekir.
Allah'a, Peygambere, Ahiret gününe ve İslam'ın emrettiği diğer hususlara inanan bir kişi, işlediği günahlardan dolayı kesinlikle ümitsizliğe kapılmamalı ve ilahi rahmetten ümidi kesmemelidir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Ey Muhammed, de ki; Ey kendilerine kötülük edip aşın giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidiniz! kesmeyin. Doğrusu Allah, günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır. Merhametlidir."[1]
Bundan dolayı, günahkar kişi işlediği günahların büyüklüğüne değil, Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin genişliğine bakmalıdır.
"Allah şüphesiz daima tevbe edenleri sever."[2]
"Onlar fena bir şey yaptıklannda veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar.
Günahlarının bağışlanmasın) dilerler. Zaten günahtan Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile yaptıklarında ısrar etmezler."[3]
"Allah'tan mağfiret dite, Allah bağışlar ve merhamet eder."[4]
Dinimiz, tevbe ve istiğfarı, Allah ile kul arasında gerçekleşen bir olay olarak görür. Müslüman tevbe ve bağışlanma dilerken, başka bir yardımcıya ve aracıya gerek duymadan görevin! yerine getirebilir. Allah'ın biz kullarına açmış olduğu tevbe kapısını sık sık çalmalı, bağışlanma dilemeli ve gerçek huzurun bunda olduğunu bilmeliyiz.
Sevgili Peygamberimiz, bizlerin tevbe etmesinden dolayı Rabbimizin sevincinin ıssız çölde devemizi kaybedip de tekrar bulduğumuzdaki sevincimizden daha fazla olduğunu haber vermektedir.[5]
Muhterem Mü'minler!
Yaptığımız bu kadar günah ve isyana rağmen, bu kadar kolaylıklar ve müjdeler veren yüce Allah'a karşı, nasıl tevbe etmeyelim, nasıl günahlarımızdan temizlenmeyi ondan istemeyelim? Fahr-i Cihan Efendimiz dahi, "Ben günde yetmiş kere Rabbime istiğfar ederim"[6] demiştir. Kul, tevbe ve istiğfar ile Rabbine yönelince, Allah'ın rahmet deryası coşar, o kulun, günahım yıkar, temizler, kulun gözünden akan bir damla pişmanlık yaşı üzerine, ilahi rahmet yağmurlarım yağdırır, kalpteki çeri, çöpü temizler, giderir. Demek ki tevbe ve istiğfar, kul için bizatihi rahmettir. Tevbe ve istiğfar, insan ruhunu sıkıntılardan kurtaran bir ilaçtır.
Önemli olan, can boğaza gelmeden önce, Yüce Allah'ın rahmet kapılarından gereği kadar faydalanmalı ve tevbemizi geciktirmemeliyiz.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Zümer 53
[2] Bakara: 222
[3] Al-i İmran:135
[4] Nisa: 106
[5] Riyazüs Salihin,C.1, S. 19
[6] Riyazüs Salihin, C.3,S.387
Cengiz Han
12-28-2007, 14:52
HASTA ZİYARETİ
Muhterem Müslümanlar!
İslam, hayatın her yönüyle ilgilenmiş insanlara, en doğru ve mükemmel yolu göstermiştir. Hayatı güzelleştirip, yaşanacak hale getirmek için, sosyal ilişkilere büyük bir önem vermiştir. Zira islam: Birlik ve dirlik içinde yaşamayı, karşılıklı sevgi ve saygı ile yardımlaşmayı, bedeni ve ilmi çalışmayı, özde, sözde ve işde, en güzele ulaşmayı, iyiye ve doğruya çağırmayı, kendimiz için istediklerimizi, başkaları için de arzulamayı ve toplum hizmetinde iyi ve güzel şeyler yapmak için yarışmayı, daima ön plana çıkarmıştır. Çünkü onun hedefi insanlar için sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir hayattır.
Bunun içindir ki islam, toplumu oluşturan bireylere birtakım görevler yüklemiştir. Bunların bir kısmını şöylece sıralayabiliriz: Müslümanların dertleriyle ilgilenmek, muhtaçlara ve düşkünlere yardım etmek, davet edenlerin davetine icabet etmek, cenazelere katılıp dini görevleri yerine getirmek ve hastaları ziyaret etmek.
Hastaları ziyaret etmek, insanların birbirlerine karşı görevlerinden biridir. Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) mü'minlerin; hastaları ziyaret etmelerini teşvik etmiş, ziyareti kesenleri uyarmış ve bunu hoş görmemiştir. Ziyaretlerle ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
"Hastaları ziyaret ediniz, cenazeleri kabirlere kadar ugurlayınız (bu) size Ahireti hatırlatır."[1] "Kim bir hastayı ziyaret ederse, Allah'ın rahmetine dalmış olur."[2]
Görülüyor ki sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hasta ziyaretlerine büyük önem vermiştir. O, ashabını ev ev ziyaret etmiş, hal-hatırlarını sorarak, kendilerini memnun etmiştir. Hastalar arasında bir ayrım yapmamış, Müslüman olup olmadıklarına bakmadan herkesi ziyaret etmiştir.
Muhterem Müslümanlar !
Hastalık da sağlık da bizim içindir, insanın, her günü bir değildir. Bazen sağlıklı bazen de hasta olur. Ağrılar sızılar içinde kalır. Gezip gören koşup eğlenen insanlar, yatağa bağlanınca, bu hal onlara çok ağır gelir. Bu nedenle, her gün görüp konuştuğu insanları özler, gelmelerini, kendisini ziyaret etmelerini bekler. Ziyaret, hastalara moral verir, gönüllerini ferah eder. İyileşme gücünü artırır. Bu sebeple, hasta ziyareti mutlaka yapılmalıdır. Hasta ziyaretleri ister evlerde olsun, ister hastanelerde olsun kısa tutulmalı, hastalar sıkıntıya sokulmamalıdır. Onlara üzüntü verecek ulu orta konuşmalar yapılmamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), hasta ziyaretinin kısa olmasını tavsiye etmiştir. Hastanın yanına varınca; "Allah şifa versin", "Sizi iyi gördüm", "İyiye gidiyorsunuz" şeklinde güzel sözler söylenmelidir. Unutulmamalıdır ki, ayeti kerime de buyurulduğu gibi: "Şifayı veren Allah'tır."
Hastaya dua edilmeli, onun da duası istenmelidir. Peygamberimiz (s a.v,):
"Bir hastayı ziyaret ettiğin zaman onun duasını iste. Çünkü onun duası meleklerin duası gibidir."[3] buyurmuştur.
Muhterem Mü'minler!
Ziyaretler güzeldir, iyidir, hasta ziyaretleri daha da güzeldir. Çünkü ziyaretler, hastalara moral verir, sevgi ve dostluğu pekiştirir. Allah'ın rızasına vesile olur. İnsana sevap kazandırır. Bu sebeple hastaları unutmayalım, onları garip bırakmayalım. Mutlaka ziyaret edelim. İhtiyaçları varsa yardım edelim. Bu, insani ve İslami bir görevdir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Tergib Terc., 6/448
[2] Tergib Terc., 6/456
[3] Tergib Terc., 6/456
Cengiz Han
12-28-2007, 14:52
KİBİR VE GURUR
Muhterem Müslümanlar!
Yüce Dinimiz İslam, insanlara, alçak gönüllü olmayı öğütlemiş, kibir ve gururdan da, uzak durmalarını istemiştir. Zira Müslüman için, tevazu gösterip, alçak gönüllü olmak esastır. Kibir ve gurur ise, Allah'a inanmış, Peygambere bağlanmış olan herkes için yasaklanmıştır, öyleyse, Müslümanların kibir ve gurura yaklaşmamaları lazımdır.
Bilindiği gibi kibir; büyüklenmek, kendini beğenmek, gurur ise aldanmak ve hayale kapılmak demektir. Bunların hiçbirisi de kula yakışan sıfatlar değildir. Kibir ve gurur, İslam'ın sevmediği kötü huylardan olup, Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) tarafından hoş görülmemiştir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:
"Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme, şüphesiz Allah kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez."[1]
"Rahman'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu île yürürler."[2]
"Sana uyan mü'minlere (şefkat ve merhamet) kanat(larını) ger."[3]
Yüce Peygamberimizin, kibir ve gururu yeren hadislerinden bazıları da şöyledir;
"Cehennemlikleri, size haber vereyim mi? Onlar, katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen, kibirli kimselerdir.”[4]
Bir gün Resül-i Ekrem Efendimiz:
"Kalbinde, zerre kadar kibir bulunan kimse, Cennete giremez." buyurdu Ashab'dan Malik b. Mirare; "Ya Rasülallah! İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının, güzel olmasını sever" dedi. Resül-i Ekrem de, "Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek, insanları hor görmektir."[5] buyurdular.
Aziz Mü'minler!
Mealini verdiğimiz ayet ve hadisler, bize kibir ve gurur sahiplerinin durumlarını, açık ve seçik bir şekilde ifade etmektedir. Dinimiz kibir ve gururu manevî bir hastalık olarak görür. Bu hastalığa yakalanmış kimseleri Allah'ın sevmediği, ayetle sabittir. Peki bu gibileri, Allah sevmezde, acaba insanlar sever mi? Kibirli ve gururlu kimseleri, bırakın başkalarının sevmesini, en yakınları bile sevmezler. Çünkü bu gibiler çok bencildirler. En güzel şeyleri daima kendilerine layık görürler ve herkesten saygı görmek ister, yaptıkları şeylerin beğenilmesini arzu ederler. En kötüsü de, hata yaptıklarını kabul etmezler. Servetleri ve şöhretleriyle, bilgileri ve fizikî güzellikleriyle övünürler. Ama onların bir gün elden çıkacağını düşünmezler. Atalarımız ne güzel söylemişler:
"Güzelliğinle övünme, bir sivilce yok eder,”
"Servetinle övünme, bir kıvılcım yok eder"
Aziz Müslümanlar!
Kibir ve gurur, hiçbir zaman, kemalin ve olgunluğun işareti olamaz. Olsa olsa, cehalet ve gafletin, hayal perestlik ve eksik eğitimin bir alameti olur. Dinimizin bu kötü vasıfları yerip, kötülemesi de bu sebepledir.
O halde; iyi ve olgun bir müslüman, gönlünde kibir ve gurura yer vermemeli. Gönlünü hakka bağlamalı ve şeytanın oyuncağı olmaktan uzak bulunmalıdır. Peygamberimizin buyurduklarına uymalı, onun yolundan ayrılmamalıdır.
Yüce Rabbimizin insanlara en güzel yaşayış tarzını ifade eden şu ilahi mesajı ile hutbemi noktalamak istiyorum;
"Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışma girebilirsin."[6]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Lokman, 18.
[2] Furkan, 63
[3] Şuara, 215
[4] Riyazü's-Salihîn, 2/45
[5] Riyazü's-Salihîn, Ter, 2/44
Cengiz Han
12-28-2007, 14:53
CEMAATLA NAMAZ KILMANIN ÖNEMİ
Muhterem Müslümanlar!
Hutbemiz cemaatla namaz kılmanın fazileti hakkındadır. Cemaata devam etmek, cemaatle namaz kılmak sünneti müekkededir. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin sünnetlerinin en kuvvetlisidir. Resul-i Ekrem, her zaman cemaate devam etmişlerdir. Resul-i Ekrem bu konuda cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmiyedi derece daha faziletlidir. Eğer mü'minler yatsı ve sabah namazlannın cemaatle kılınmasının sevabını bilseler emekleyerek camilere koşarlardı.[1] Yatsı namazını cemaatle kılanlar yarı geceye kadar namaz kılmış sayılırlar. Sabah namazını cemaatle kılanlar ise, bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibi olacaklarını haber vermiştir.[2]
Bir gün sabah namazını kıldıran Hazreti Ömer, cemaatten birinin gelmediğini görünce, o kimsenin neden gelmediğini sormuştur. Demişler ki O zatı muhterem geceleri yatmaz devamlı ibadet eder, ihtimal ki sabaha yakın uyuya dalmış ve bu yüzden cemaate gelememiştir. Hazreti Ömer, “eğer O kimse gece uyumuş olsa da, sabah cemaatinden geri kalmamış olsa onun için daha hayırlı olurdu”, demiştir.
Yine Peygamberimiz, eğer müslümanlar birinci saftaki fazileti bilseler orada yer bulabilmek için aralarında kur'a çekmek zorunda kalırlardı, eğer camiye erken gitmenin sevabını bilseler, önce gidebilmek için yarışırlardı.[3] Gece karanlıklarında, evlerinden kalkarak namaz kılmak üzere camiye gidenler tam bir aydınlık içinde bulunacaklardır.[4] Camilere devam edenleri görürseniz onların cennetlik olduklarına şahitlik ediniz, buyurmuştur.[5]
Cemaate devam etmek derecemizin yükselmesine, günahlarımızın bağışlanmasına vesile olur. Nitekim Resul-i Ekrem; günahların bağışlanmasını, derecelerin yükselmesinin sağlayan iyiliklerden biri de camiye giderken atılan adımlardır.[6] Kıyamet günü arşialanın gölgesinde istirahat edeceklerden biri de; camilere gönül veren, cemaate devam eden müslümanlardır, buyurarak cemaatin önemini belirtmiştir.[7]
Yukarıda okunan ayet-i kerimede “namazı doğru dürüst kılınız, Zekatı veriniz, rükü edenlerle beraber rükü ediniz”[8] buyurulmuştur.
Muhterem Mü'minler!
Müslümanların günde beş defa bir araya gelmeleri, huşu ve huzurla namaz kılmaları Cenab-ı Hakk'a kemal-ı tazimde bulunmak üzere rükü ve secdeye eğilmeleri, davranışların en güzeli, ibadetlerin en mükemmelidir. Müslümanların bir arada bulunması, safların düzgün tutulması. namazların kabulüne ve ruhların tekamülüne bir sebeptir. Cemaatin özelliği, safların düzenliliği Allah'ın rızasının kazanılmasına bir vesiledir. Cemaate devam edenleri en çok sevap alanı, en uzak yerden gelendir.[9] Cuma ve bayram namazlarında cemaatin şart kılınması, cemaatle namaz kılmanın fazilet ve önemini belirtmektedir. Cemaatle yalnız farz namazları, bir de ramazanda vitir ve teravih namazları kılınır. Diğer namazlar cemaatle kılınmaz.
Aziz Müslümanlar!
Cemaate devam etmek, zaruret olmadıkça terk edilmemelidir. Hastalık, ihtiyarlık gibi meşru mazeretler bulunmadıkça, şiddetli soğuklar, sel ve fırtınalar, çamur ve yağmurlu havalar engel olmadıkça cemaate devam edilmelidir.
Resul-i Ekrem, cennete girmek için ne yapmalıyım diye soran kişiye; İmam ol. İmamlığa gücüm yetmez, Müezzin ol. Müezzinliği de beceremem. O halde cemaate devam et. Ön safta yer almaya gayret eyle, buyurmuştur. Her zaman namazı cemaatle kılmaya gayret edelim, birlik ve düzenimizi bozmayalım, yekdiğerimizden ayrılmayalım, birbirimize karşı saygılı olalım, yekvücut olduğumuzu her yerde gösterelim. Böylelikle Allah'ın rahmetinden, ibadetlerin feyzinden yararlanalım. Resul-i Ekrem ve Eshab-ı Kiramın yolundan ayrılmayalım.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Riyazü's-Salihîn, C.2, H.1058,1076
[2] Riyazü's-Salihîn, C.2, M.1075
[3] Riyazü's-Salihîn, C.2, M.1037
[4] Riyazü's-Salihîn, C.2, H.1061
[5] Riyazü's-Salihîn, C.2, M.1054
[6] Riyazu's-Salihîn, C.2, M.1063
[7] Riyazü's-Salihîn. C.1.M.377
[8] Bakara-43
[9] Riyazü's-Salihîn, C.2, H.1061
Cengiz Han
12-28-2007, 14:53
MERHAMET
Muhterem Mu'minler!
Zulmet çağı diyebileceğimiz İslam öncesi devirlerde insanoğlu, birbirine karşı pek merhametsiz, pek insafsız bir hayat sürdürüyordu. Mazlumun cılız sesi, zalimin boğucu kahkaları arasında kaybolup gidiyordu. Kalpler sanki taşlaşmış, vicdanlar buz kesilmişti. Mehmet Akif o günleri şöyle tasvir ediyor,
"Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!'
derken İslam çıkageldi; kucak kucak şefkat, gönüller dolusu merhamet getirdi. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Rahmetim her şeyi kaplamıştır."[1]
Esirgeyen, bağışlayan, merhametlilerin en merhametlisi olan kainatın Rabbi böylece herkese şefkati, merhameti tavsiye ediyordu.
O halde nedir merhamet?
Merhamet, yaratıkların iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusunu duymaktır. Bizim sahip olduğumuz imkanlara, hak ve hürriyetlere başkalarının sahip olmayışı, içimizde onlara karşı acıma ve merhamet duygusunu uyandırmalıdır. Çünkü merhamet İslam ahlakının özüdür.
Muhterem Cemaat!
Adaletin kaynağı merhamettir. Birine layık olduğunu vermek adalet, çok daha fazlasını vermek ise merhamettir. Suçluya hak ettiği cezayı vermekle adalet yerini bulmuş olur. Ancak daha sonra hak sahibinin onu affetmesi ise merhamettir.
Mü'minlerin dertleriyle ilgilenip onlara yardımcı olmak merhamettir. Mü'minlere karşı alçak gönüllü, güler yüzlü ve tatlı dilli olmak onlara merhamettendir.
Şefkat ve merhamet, katı kalpleri yumuşatan, nefretin yerine sevgiyi davet eden, insanları birbirine yaklaştıran bir duygudur. Merhametli insan, tanısın tanımasın herkesi selamlayan, çağırıldığı yere erinmeyen, insanları hayra yönelten, hastaları ziyaret edip, ihtiyaç sahiplerini gözeten kimsedir. Merhametten yoksun kişi, acınılacak zavallı biridir.
Aziz Mü'minler!
Yüce dinimiz çocuklara ve yaşlılara karşı şefkatli ve merhametli olmamızı tavsiye ediyor. Çünkü bunlardan biri ayağını hayatın eşiğine atmış, öteki de mezar çukuruna doğru uzatmış iki güçsüz ve şefkate muhtaç varlıktır.
Rasul-i Ekrem Efendimiz çocukları seviyordu. Biri kendine turfanda meyve verse hemen onu küçük çocuklara takdim ediyor, yolda rastladığında onları selamlıyor, kucağına alıp öpüyor, onları devesine bindirerek sevindiriyordu. O, sadece Müslüman çocuklarını değil, Müslüman olmayanların çocuklarını da severdi.
Sevgili Peygamberimiz; "Benim on çocuğum var, bunlardan hiçbirini öpmüş değilim' diyen Akra bin Habis'e hayretle bakarak "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyurdu. Onun, torunu Hz. Hasan'ı öpup okşadığını görmekteyiz. Şefkat ve merhamet, insanın değerini ortaya koyan manevi bir ölçüdür. Bu duygulara sahip olamayan imanın zevkini alamamış demektir.
Değerli Mü’minler!
İslam, değil insanlara, bize hizmet için yaratılmış, bizlere emanet edilmiş hayvanlara bile şefkat göstermemizi, merhametli olmamızı emrediyor. Yolda giderken karıncayı bile ezmekten kaçınan bir milletin torunları nasıl merhametsiz olabilir.
Rasulullah Efendimiz, bir kadının ölünceye kadar kedisini hapsederek aç ve susuz bırakması sebebiyle cehennemi boyladığını haber veriyor. Eğer Allah’ın rahmet ve merhametine talipseniz, siz de yeryüzündekilere merhamet edin. Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifini beraberce dinleyelim. "Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin."[2]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] A'raf Süresi: 156
[2] Ö.İslam Ahlakı: 169
Cengiz Han
12-28-2007, 14:53
İSLAM'DA KADIN HAKLARI
Aziz Mü'minler!
Dünya ve ahiret saadetini hedefleyen İslam Dini, toplumun temeli olan aileyi sevgi ve saygıya dayanan bir kurum olarak tanımlamıştır.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de; "Huzur bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması, aranızda sevgi ve merhamet bağları oluşturması da Allah'ın varlığının delillerindendir. Gerçekten bunda düşünen bir toplum için alınacak dersler vardır"[1] buyrulmaktadır.
İslam'da eşler birbirlerine karşı yükümlü ve sorumlu kılınmışlardır. Ailede erkeğin kadına nasıl davranacağı konusunda Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır, "İmanı en olgun olan mü'min, ahlakça en güzel olandır. En hayırlınız da hanımına en güzel davranandır."
Aile hayatı konusunda da en güzel örneği teşkil eden Peygamberimiz, hiçbir zaman hanımlarına sert muamelede bulunmamış ve onlara karşı daima iyi davranarak, şefkatle muamele etmiştir.
Muhterem Müslümanlar!
Kadınlar, Yüce Allah'ın bizlere birer emanetidir. Dolayısıyla bu emaneti korumak ve kollamak görevi de erkeğin boynunun borcudur. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde; "Kadınlar size Allah'ın bir emanetidir." buyurmuştur.
İslamiyet, kadının toplumdaki yerini çok iyi ve sağlam bir şekilde belirlemiştir. Kadın, insanı doğuran ve yetiştiren muhterem bir varlıktır. Onun kalbi, sevgi île nakış nakış işlenmelidir ki, çocuklarını o sevgiyle korusun, büyütsün ve topluma yararlı insanlar haline getirebilsin. Onun içindir ki evlat, hayatı tanımaya, akli ve ruhi melekelerinin gelişmeye başladığı çocukluk döneminde, sevgiye doyurulmalı, sağlıklı ve dengeli bir ruh yapışma kavuşturulmalıdır. Bu itibarla kadın ailenin ve dolayısıyla da toplumun temel taşıdır. Onun mükemmelliği, toplumun mükemmelliğini hazırlayacaktır.
Dinimiz, ana-babaya geleceğin anneleri olması bakımından; kız çocuğunun terbiyesi üzerine daha bir hassasiyetle ve sevgiyle eğilmeyi tavsiye etmektedir. Kız çocuğunu bakıp büyütüp, güzelce terbiye edene cennet, hem de cennette en güzel makam, Rasulullah'a (S.A.S.) komşu olma makamı va'd edilmektedir.[2]
Aziz Müslümanlar!
İslam'da kadın, İslam düşmanlarının iddia ettikleri gibi; kişiliği olmayan, bu sebeple de kocaya tabi olmak zorunda kalan, kendisini yönetmekten aciz, aklı bir şeye ermeyen bir varlık asla değildir. Bilakis, mehir isteme ve mülk edinme hakkına sahip şahsiyetli bir varlıktır. Evlilik müessesesinde erkeğin hayat arkadaşı olarak kabul edilmiştir, Bütün bu güvenceler karşısında, inançlı bir kadının aldığı insani ve dini terbiye; onun çocuğunu şefkatle emzirmesini de, evin işlerinde kocasına yardımcı olmayı da ona telkin eder. İslamiyet, kocasına itaat eden, geçim ehli bir hanımın, Allah'ın rızasına da nail olacağını müjdeler ve ona layık olduğu değeri verir.
Aziz Mü'minler!
Hutbemizi Rabbimizin şu beyanı ile bitirelim: "Onlar sizin örtüleriniz, siz de onların örtülerisiniz. Onların sizin üzerinizde, sizin de onların üzerinde haklarınız vardır."[3] buyurarak kadının erkekle karşılıklı sorumlulukların beyan etmiştir. Gerçek huzur ve saadet hiç şüphesiz ki Allah ve Rasulünün emir ve tavsiyelerine uymakla mümkün olacaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Rum-21
[2] Riyazü's Salihin C.1/270
[3] Bakara-187 ve 228
Cengiz Han
12-28-2007, 14:54
ÖLÇÜLÜ VE TUTARLI OLMAK
Muhterem Müslümanlar!
Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah bizlerden, önce kendisini tanıyıp bilmemizi, sonra da ölçülü ve tutarlı hareket etmemizi istemektedir.İslam ahlakının özünü ve temelini oluşturan ölçülü ve tutarlı olmak, insanı şahsiyetli, inandırıcı ve başarılı kılan hasletlerin başında yer almaktadır.
Ölçülü ve tutarlı olmak, kişinin inandığı gibi yaşaması, sözüyle özünün bir olması, yüce dinimizin getirmiş olduğu ölçülere uymasını gerektirir.Yüce Allah Rahman Suresinin ilk ayetlerinde kainattaki her şeyi ölçü ve denge içerisinde yarattığını bildirmekte ve belirlenen bu ölçülerin çiğnenmemesini emretmektedir.
Muhterem Müslümanlar!
İnsan bildikleri ve söyledikleri kadar bildiklerini ve söylediklerini hayata geçirmekle yitirir ve güven duygularını sarsarlar.Nitekim Cenab-ı Allah, "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir öfke sebebidir"[1] buyurarak inananları ölçülü ve tutarlı olmaya davet etmektedir.Ölçülü ve tutarlı olmak, şüphesiz aklı kullanmanın ve mantıklı düşünmenin bir neticesidir.Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
"Sizler Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?"[2]
Değerli Mü'minler!
Günlük hayatımızda fert ve toplum olarak yapmakta olduğumuz ölçüsüz ve tutarsız hareketlerimizin nelere mal olduğuna, bizleri ne büyük acı ve sıkıntılarla karşı karşıya getirdiğine şahit olmaktayız.Mesela hemen her gün kurallara uyulmaması sebebiyle meydana gelen çeşitli kazalar sonucu onlarca insanımızın hayatını kaybettiği, trilyonlarca liraya varan milli servetin de yok olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir.
Muhterem Müslümanlar!
Allah katında sevimli, insanlar nazarında da itibarlı bir mevkiye yükselmek ve takdir edilmek isteyen herkes, dinin ve toplumun koyduğu kurallara saygılı, davranışlarında da ölçülü ve tutarlı olmak zorundadır.
İslam hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen bir sahabeye "Allah'a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol"[3] diye buyuran Peygamberimizin, bu ölçüsünü çok iyi düşünmeli ve hayatımızın her safhasında ölçülü olmayı dikkate almalıyız.
Sözümüzle, özümüzle her iş ve hareketimizde dosdoğru davranmalıyız.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Saf; 2-3
[2] Bakara-44
[3] Müslim, iman,62
Cengiz Han
12-28-2007, 14:55
KUL HAKKI
Aziz Mü'minler!
Yeryüzündeki varlıkların en mükemmeli insandır.
Çünkü o; en güzel bir şekilde yaratılmış, akıl nimetiyle donatılmıştır, însan için başka insanlarla tanışmak, yardımlaşmak, onlarla bir arada yaşamak, en tabii bir ihtiyaçtır. Yeryüzünde huzur içerisinde bir hayat sürdürmek, Allah'ın sayısız nimetlerinden meşru ölçüler içerisinde yararlanmak, neslinin devamım sağlamak ve ihtiyaçlarım karşılamak, toplu halde yaşamaya bağlıdır. Cemiyet halinde yaşamak, karşılıklı hak ve sorumlulukları da beraberinde
getirmektedir.
İnsanlar arasındaki bütün bu ilişkiler, "fertlerin karşılıklı hakları" içerisinde yer almaktadır. Ana-baba, evlat, eş, komşu, akraba, arkadaş, işçi-işveren hakları bu tür kul haklarındandır.
Değerli Mü'minler!
Bir gün bu fani hayat son bulacak, gerçek hayat dediğimiz Ahiret hayatı başlayacak ve herkes dünyadaki hayatından hesaba çekilecektir. Akıllı ve basiretli insan; Allah'a ve O'nun kullarma karşı vazifelerim yapan, hak ve hukuka saygı gösterip, hesap gününe borçsuz ve günahsız olarak gitmeye çalışandır. Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır: Kim iyilik ve kötülük olarak ne yapmışsa; mutlaka karşılığım görecektir. Nitekim Cenabı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük işlerse, onu görür"[1] buyurmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz ise; "Bir kimsenin diğer bir kimsenin haysiyetine, yahut malına tecavüzden dolayı üzerinde bir hak bulunursa, altın ve gümüşün geçmediği hesap günü gelmeden helalleşsin. Aksi takdirde, yaptığı haksızlık ölçüsünde, iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden kimseye yüklenir"[2] buyurmaktadır.
Muhterem Mü'minler!
Şu halde diyebiliriz ki; Müslüman, kul haklarına son derece titizlik göstermelidir. Bilerek veya bilmeyerek başkalarının hakkını alan kimse, o hakkı ödemek ve helalleşmek suretiyle kendisin! kurtarmaya çalışmalıdır. Haksızlık edip de, hak sahibine hakkını vermeyenler; Ahirette pişmanlık duyacaklar ve çetin bir azaba uğrayacaklardır.
Herkesin hak ve hukukuna saygılı olalım. Kul hakkıyla Allah'ın huzuruna çıkmaktan sakınalım. Kul hakkını, hak sahibi bağışlamadıkça Allah'ın bağışlamayacağını bilelim. Dünyadaki bir çok kötülük, kavga ve cinayetlerin, insanlar arasındaki huzursuzlukların, kul haklarına saygı göstermemekten meydana geldiğini unutmayalım.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Zilzal, 7-8
[2] Buhari, Tecrid Terc.C.7 S.375
Cengiz Han
12-28-2007, 14:56
YALANCI ŞÂHİTLİK
Değerli Müslümanlar!
Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de, yalancı şâhitliktir. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, hatır ya da çıkar için hâkimin huzurunda yalancı şâhitlik yaparak haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarmaya çalışması, büyük bir vebaldir. Çünkü yalancı şâhitlik, Allah’a şirk koşmadan sonra gelen, büyük günahlardan birisidir.
Yüce Allah Nisa sûresinin 135. âyetinde meâlen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Adaleti, titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şâhitlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın, (şâhitliği) eğip, büker (doğru şâhitlik etmez), yahut şâhitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” [1]
Sevgili Peygamberimiz, bir gün ashâbına büyük günahları anlatırken, bunların, Allah’a şirk koşmak, haksız yere insan öldürmek, ana-babaya âsi olmak ve yalancı şâhitlik yapmak olduğunu söylemişlerdir.[2]
Peygamberimiz, yalancı şâhitliğin ne kadar büyük bir günah olduğunu anlatmak için, dayandığı yerden doğrulup dizlerinin üzerine gelerek; onu birkaç kez tekrarlamış ve hiddetinden mübarek yüzü kızarmıştı. Diğer bir Hadis-i Şeriflerinde de; “Şâhitlik için çağırıldığı halde, bildiğini gizleyerek şâhitlikten kaçınan kimse, yalancı şâhitlik yapmış gibidir.” [3] buyurmuşlardır.
Aziz Cemaat!
Yalancı şâhitlik yapan, her şeyden önce kendine zulmetmiş, ve en büyük kötülüğü yapmıştır. Çünkü başkasının dünyası için kendi ahiretini, ebedî mutluluk yurdunu satarak cehennemi satın almıştır. Bunun yanında, haklı çıkarmak için şâhitlik yaptığı kimseye de kötülük yapmıştır. Çünkü haksıza yardım etmiş, onu haklı göstermiş ve aleyhine yalancı şâhitlik yaptığı masum kimseye de zulmetmiştir. Onun hakkını başkasına çiğnetmiş, hakkının zâyi olmasına yol açmış, onu herkesin nazarında haksız duruma düşürmüş, ayrıca mahkemeyi de yanıltmıştır.
Bakınız; Sevgili Peygamberimiz, bu konu ile ilgili ne buyuruyor:
“Ben de bir insanım. Sizler, aranızdaki anlaşmazlıkları bana getirmektesiniz. Olabilir ki, biriniz delillerini diğerinden daha iyi arz eder, ben de ondan işittiğim şekilde hükmedebilirim. Bu şekilde kime kardeşinin hakkını vermişsem, ona ateşten bir parça vermiş olurum.” [4]
Yalancı şâhitler; adaleti engelledikleri için toplumda kimsenin değer vermediği kişilerdir. Söyledikleri en doğru sözler dahi, şüphe ile karşılanır. Bunlar, dünyada sefaletten, ahirette de Allah’ın azabından kurtulamazlar.
Yalancı şâhitliğin keffareti yoktur. Yalnız tevbe etmekle de bunun vebâlinden kurtulmak kolay değildir. Çünkü bu, bir kul hakkıdır ve bu hakkı ihlâl eden kişi, ancak mağdûr ettiği tarafın zararını telâfî ederek, helâllik isteyip gönlünü aldıktan ve bir daha yapmamak üzere tevbe edip Allah’dan af diledikten sonra affını ümit edebilir. Mü’min, acı da olsa gerçeği söyleyen ve kendi aleyhine bile olsa hakikat ve adaletten ayrılmayan insandır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Nisâ, 4/135.
[2] Buhârî, Şehâdet, 10.Edeb,6, Eyman, 16, Diyât,2. Müslim, iman, 143.
[3] Taberânî, Bkz. Mecmeu’z-Zeva’d IV,200.
[4] Buhârî, Şehâdât,27.
Cengiz Han
12-28-2007, 14:56
İSLAM’DA TERÖR YOKTUR
Muhterem Müslümanlar !
Sonsuz kudret sahibi olan yüce Allah, insanı en güzel bir şekilde yaratmış,[1] şan ve şeref sahibi kılmış,[2] ruhundan ona üflemiş,[3] yeryüzünü insana boyun eğdirmiş[4] ve sayamayacağımız nice nimetleri[5] insanoğlunun emrine vermiştir.
Gerçekten eğitilmiş ve yaratılış gayesine uygun olarak yetiştirilmiş insan, seven ve sevilen, merhamet eden, herkesle hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen; kendisiyle, ailesiyle, içinde yaşadığı toplumla, milletiyle ve bütün insanlıkla barışık olandır.
Temeli barış, uzlaşma, hoş görüye dayanan ve ismini de bu anlamlara gelen “İslam” kelimesinden alan yüce dinimiz, birliği, dirliği, sevgiyi, kardeşliği emrederken, zulmü, azgınlık ve fenalığı yasaklamış; zulmün en dehşet verici şekillerinden biri olan terör ve tedhişi ise şiddetle men etmiştir.
Bir hadis-i kutside Yüce Allah “Ben zulmü kendime haram ettim, size de haram kıldım, birbirinize zulmetmeyiniz” buyurmaktadır.
Hz. Peygamber de Müslümanı; “Eli ve dili ile başkalarına zarar vermeyen ve şerrinden emin olunan kişi”[6] diye tarif etmiştir.
Hz. Peygamber, insanlara zarar vermeyi ve zulmetmeyi yasaklamış onlara merhametli olmayı emretmiş: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez” [7]buyurmuşlardır. Başka bir hadislerinde de sadece insanlara değil, yer yüzündeki bütün canlılara şefkatle yaklaşmamızı emretmiş, Allah’ın rahmetine ulaşmak için, yer yüzündekilere merhamet etmemiz gerektiğini vurgulamıştır.[8]
Değerli Mü’minler !
Yer yüzündeki bütün canlılara merhametle yaklaşmayı öngören, Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görme anlayışını yerleştiren yüce dinimizin, erkek-kadın, çocuk-yaşlı ayırmadan masum insan kanını akıtan terör hareketlerini hoş görmesi asla mümkün değildir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de haksız yere cana kıymayı haram kılmış, cezasının ebedi kalınacak cehennem olduğunu bildirmiştir.[9] Aynı şekilde haksız yere bir kişiyi öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek, bu kişiyi kurtarmayı da bütün insanlara hayat vermek olarak kabul etmiştir.[10]
Hz. Peygamber ise, bırakın bir Müslüman’ın kanını akıtmayı savaş ortamında bile Müslümanlarla savaşmayan gayri müslim kadınların, çocukların, yaşlıların, ibadetleriyle meşgul din adamlarının öldürülmesini, hatta ibadethanelerinin yıkılmasını, ağaçların kesilmesini, hayvanların öldürülmesini dahi yasaklamıştır.
Şu halde ismi ne olursa olsun, terör, şiddet ve anarşinin İslam’la uzaktan yakından ilişkisi yoktur; Bu şiddet hareketlerini her hangi bir dine, özellikle İslâm’a mâl etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Bilakis dinimiz her türlü anarşi, fesat, bozgunculuk, eziyet, işkence, kısaca terör ve şiddeti kesinlikle haram kılmıştır.
Değerli Mü’minler!
Bilindiği gibi terör, insanlık için büyük bir beladır. Öyle ki bugün üzülerek belirtelim ki bütün insanlığı etkileyecek ve üzebilecek bir boyuta ulaşmıştır. Böyle olunca; bizlere düşen görev: Dinimizin buyruklarına sıkıca sarılmak, İslâmın terörü şiddetle reddettiği şuuru içerisinde bütünleşerek insanlığın huzur ve selameti için dua ve niyazda bulunarak Rabbimize sığınmaktır.
Nitekim Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır”[11] buyurmaktadır.
Hutbeme son verirken, yüce dinimiz İslâm’ın her türlü terörü nefretle reddettiğini, kınadığını ve lanetlediğini belirtir birlik ve beraberliğimizin devamını Cenabı Hak’tan niyaz ederim.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Tin, 4.
[2] İsra, 70.
[3] Hicr, 29.
[4] Mülk 15.
[5] İbrahim, 34.
[6] Riyazussalihin, c.3, S.103, H.No.1541
[7] Riyazussalihin, I/272 H.No.225
[8] Taç, V/17.
[9] Nisa, 93.
[10] Maide, 32.
[11] Bakara 208.
Cengiz Han
12-28-2007, 14:57
KUMAR VE ZARARLARI
Muhterem Müslümanlar!
Allah'ın insanoğluna vermiş olduğu akıl, sağlık ve zaman, birer büyük nimettir. Kumar oynamak, bu nimetleri zararlı bir şekilde kullanmaktır. Bünyedeki enerjiyi iyi ve yararlı şeylerde değil, kötü ve zararlı bir yönde harcamaktır. Düzenli bir hayatı, düzensiz bir hayata çevirmek, toplumun temel taşı olan aile ocağını yıkmak ve dağıtmaktır. Aile fertlerinin nefretini kazanmak ve onlara kötü örnek olmaktır. Sosyal hayatı temelinden sarsmak, çalışma hayatını ve helal kazancı baltalamak, tembelliği ve miskinliği hayata hakim kılmaktır. Rahmetten, bereketten, huzurdan, mutluluktan uzak kalıp; şeytâni ve süflî arzularla yaşamaktır.
İşte bu sayılan zararlardan korunmak için, İslam dini, kumarı haram kılmış ve onu büyük günahlardan biri saymıştır. İslam dini, helal kazanç elde etmeyi emretmiş; haram kazancı kesinlikle yasaklamıştır.
Unutulmamalıdır ki, kumarda kaybeden kişi devamlı hırs ve kin duyguları içinde olacak, kaybettiklerini geriye almak ve kazanmak için tekrar tekrar oynayacak, sonuçta kazansa da manen kaybedecektir. Her iki tarafın da gözünü, hırs ve düşmanlık bürüyecektir.
Çünkü kazanmak hırsıyla işe başlayan kumarbaz; gözü önünde
paraları, malları, sermayesi alınırken rakibine karşı kin ve nefretle dolacaktır.
değerli varlıklarını bile, kumar masasında kaybederek dünyasını da ahiretini de berbat edecektir.
Muhterem Mü'minler!
Yüce Allah Mâide Sûresinin 90, 91 ve 92. Ayetlerinde meâlen şöyle buyurmaktadır:
"Ey İman edenler! İçki, kumar, (tapınmak için) dikilen taşlar, fal ve şans okları şüphesiz şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçmez misiniz? Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaattan) yüz çevirirseniz bilin ki elçimizin vazifesi, apaçık duyurmak ve bildirmektir."
O halde, hem Allah'ın gazabını, hem de toplumun nefretini celbeden, Allah'ın haram kıldığı bu gibi fenalıklardan uzak duralım ve çevremizi de uzak tutmaya çalışalım.
Cengiz Han
12-28-2007, 14:57
DİNİMİZDE TEMİZLİK
Muhterem Müslümanlar!
İslam Dini, temizliğe önem verir ve bize, hep güzellikleri gösterir. Temizlik, kişinin maddi ve manevi kirlerden arınması, iç ve dış dünyasının temiz olması demektir. Dinimizde temizlik, bir kısım ibadetlerin şartı olduğu gibi, sağlıklı yaşamanın da bir gereğidir. Allah sevgisini kazanmaya vesiledir. Kur’an-ı Kerim’de, konumuzla ilgili olarak, “Şüphesiz Allah, Tövbe edenleri ve temizlenenleri sever”1; Hadis-i Şerifte de, “Temizlik imanın yarısıdır”2 buyurularak, İslam dininin temizliğe verdiği önem belirtilmiştir.
Aziz Mü’minler!
Dinimizin istediği temizliği, maddî ve mânevî açıdan ele almak gerekir. Maddî temizlik; insanın vücudu, elbisesi, yemesi, içmesi, çevresi ve istifade ettiği her şeyi, temiz tutmak demektir. Kılık-kıyafet ve gıda temizliği için; Kur’an-ı Kerim’de, “Elbiseni de (dâimâ) temiz tut”3, “Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin”4 buyurulmuştur. Bu ayetlerde, elbise temizliğine, sağlıklı ve helâl gıdalarla beslenmenin gerektiğine dikkat çekilmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise: “Elbiselerinizi yıkayınız, tıraş olunuz, dişlerinizi temiz tutunuz, güzel ve temiz olunuz”5 buyurarak, kibir vesilesi olmamak kaydı ile temiz ve düzgün giyinmemizi istemiştir.
Görüldüğü üzere İslam Dini, vücut temizliğine ve bakımına gereken önemi vermekte, kir içinde yaşamaktan men etmektedir. Yıkanıp temizlenmeyi, fıtrat gereği vücutta oluşan ve giderilmesi gereken
her türlü temizliğin yapılmasını da istemektedir. Sevgili Peygamberimiz bir Hadis-i Şerifinde “Vücutlarınızı temiz tutunuz” buyurmuş ve “Allah, sizi temiz kullarından eylesin”6 diye de dua etmiştir.
Değerli Mü’minler!
Manevî temizlik ise; dinimizin yasakladığı bütün kötülüklerden ve kötülüğe götüren bütün sebeplerden uzak durmak, bizi iyiliğe ve olgunluğa ulaştırmaya engel olacak fena duyguları, kalbimizden silmek, ibadetleri yerine getirmek, riyadan ve gösterişten sakınmak, haramlardan ve yasaklardan kaçınmak demektir.
Böyle bir temizlik, ancak İslâm dininin emretmiş olduğu maddî ve mânevî temizliğe dikkat etmekle mümkün olur. İslâm dini, güzellik, iyilik, kolaylık ve temizlik dinidir. Öyle ise, fert ve toplum olarak hayatımız boyunca temizliğe son derece önem vermeliyiz. İbadet anında olduğu gibi, toplum içinde de herkesin hoş göreceği bir temizliğe sahip olmalıyız. Unutmamalıyız ki, temizliğe riayet eden Müslümanlar, Allah katında makbul, insanlar nazarında mûteber kimseler olurlar.
--------------------------------------------------------------------------------
1 Bakara 222.
2 Riyazüs Salihin H. No:25.
3 Müddessir 4.
4 Bakara 168.
5 Muhtar-ül Ehadis 202.
6 Muhtar-ül Ehadis 737.
Cengiz Han
12-28-2007, 14:57
Muhterem Müslümanlar!
Yüce dinimiz İslam’ın, huzurlu bir hayat için benimsediği prensiplerden birisi de, iktisat ve îtidaldir. İktisad ve itidal, yeme-içme, harcama, konuşma ve benzeri bütün işlerde ölçülü olmaktır. Bunun zıddı ise israftır. İsraf, ihtiyaç sınırını aşmak, aşırı harcamalarda ve ölçüsüz davranışlarda bulunmak demektir.
Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, olgun Mü’minlerin sıfatlarını sayarken, onların daima ölçülü olduklarını vurgulamakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Onlar ki, harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik. İkisi arasında, îtidalli bir yol tutarlar”[1].
Muhterem Müslümanlar!
Allah tarafından bize bahşedilen hayat, sağlık, eş, evlat, makam-mevki, mal, mülk gibi nimetler, hep emanet olarak verilmiştir. Onun için biz, bu nimetleri kullanma tarzımızdan, israf edip etmediğimizden ve bunları nerelerde harcadığımızdan ahirette sorguya çekileceğiz. Konumuzla ilgili olarak Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “O gün, verilen nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksiniz”[2]
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Kıyamet günü insanoğlu, ömrünü nerede harcadığından, yaptığı işleri ne niyetle yaptığından, nasıl kazanıp nereye harcadığından, vücudunu ve sıhhatini nerede ve nasıl değerlendirdiğinden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz”[3] buyurmuşlardır.
Millet olarak çok müsrifiz. Özellikle, çöpe atılan ekmeklerden tutun da kamu malları, tabi kaynaklar, elektrik, su ve zaman gibi sayısız değerlerimizi israf ediyoruz. Halbuki yeryüzünde hiçbir kaynak ve imkan sonsuz değildir. Günümüzde bunların değeri, daha da artmıştır. Çünkü azalan kaynaklar daha çok değer kazanırlar. Değerli şeyler ise rastgele sarf edilmezler.
Muhterem Müslümanlar!
Allah’ın bahşettiği maddi imkanların israf edilmesi büyük bir vebal olduğu gibi, pek çok yuvanın dağılmasına ve ülkenin ekonomik açıdan zayıflamasına da sebep olmaktadır. Bunun için şahsi harcamalarımızda ölçülü olmak, ülke kaynaklarını dikkatli kullanmak, verimli alanlarda değerlendirmek, dini ve milli bir görevdir. Yarınlarımızın huzur ve rahatı için fert ve millet olarak iktisatlı davranmak ve israfa sapmamak zorundayız. Çünkü israf, Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı bir nankörlük ve saygısızlıktır. İktisatlı olmak ise, o nimetlere gösterilen fiili bir saygı ve şükürdür.
Muhterem Müslümanlar!
Hutbemi bir ayet mealiyle bitiriyorum.
“Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa, haklarını ver. Malını israf ile saçıp savurma. Zira saçıp savuranlar, şeytanın dostları, kardeşleridir. Şeytan ise Rabb’ine karşı çok nankördür.”[4]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Furkan,25/ 67.
[2] Tekasur; 8
[3] Tirmizî, Sünen, Kıyame,1
[4] İsrâ; 26,27.
Cengiz Han
12-28-2007, 15:00
ALLAH’A HAMD VE ŞÜKÜR
Muhterem Mü’minler!
İnsanın yaratılış gaye ve hikmetlerinden en önemlisi, insan olmanın icaplarını yerine getirebilmektir. Bunun en güzel ifade tarzlarından birisi de, Allah’ın verdiği nimetler için hamd ve şükür görevini îfâya çalışmaktır.
Türkçe’mizde övmek, yüceltmek gibi manalara gelen hamd, kendilerine ikram ettiği maddî ve manevî nimetler için, insanların Allah’a şükranlarını ve minnettarlıklarını arz etmesi demektir. Â’râf sûresinin 43. ayetinde, bu husus şöyle açıklanmaktadır: “Bizi buna (cennete) eriştiren Allah’a hamdolsun. Şayet Allah bizi doğruya iletmeseydi bizler doğruyu bulamazdık.” [1]
Yüce Kitabımızın ilk sûresi Fatiha’nın, “Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” [2] mealindeki ayet ile başlaması, Rabbi ile kulu arasında, hamd ile şükrün, mânevî bir bağ olduğunu göstermektedir. Bu sûre’nin, “O Rahmandır. Rahimdir. Mükâfât ve ceza gününün sahibidir” [3] meâlindeki 3. ve 4. ayetleri ise, Yüce Allah’ın rahmetine sığınmamızın ve hesap günü için hazırlıklı olmamızın gerektiğini bize hatırlatır. Kur’an-ı Kerim’in özeti olarak nitelendirilen ve Alemlerin Rabbi Allah’a hamd ile başlayan Fatiha sûresi’nin, “Allahım, ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, ni’met verdiğin kimselerin yoluna ilet. Gazaba uğramışların ve şaşırmışların yoluna değil” [4] meâlindeki son âyetlerinde, sadece Allah’a ibadet edileceği, yardım ve hidayetin yalnız Allah’tan isteneceği kesin olarak belirtilmekte ve tevhîd inancından sapılmaması için dua edilmesi gerektiği, çok vecîz bir üslûp ile vurgulanmaktadır.
Değerli Mü’minler!
Görüldüğü üzere, Yaratan ile yaratılanlar arasında hamd, büyük bir mânevi bağdır. İsrâ sûresi’nin 44. ayetinde, “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız” [5] buyurulmakta ve
Kur’an-ı Kerim’in, kırktan fazla ayetinde, Yaratıcı ile yaratılmışlar arasında hamd ve şükür alakası bulunduğu açıklanmaktadır.
Öyle ise, Yüce Allah’ın verdiği nimetlerden yararlanan her insanın vicdanında, bir minnetarlık ve şükran hissinin uyanması gerekir. Bu hissin ifadesi olan hamd ve şükür, hem sözle, hem de fiilî olarak yerine getirilmelidir. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz, “Her şeyin bir zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur” [6] buyurarak, her nimetin söz ve fiille yapılan bir şükrü, bir zekatı olduğuna işaret etmişlerdir. O halde, Allah’ın verdiği nimetlere şükür için sadece, “Çok şükür, hamdolsun” demek yeterli olmaz. Çünkü sözle yapılan hamd ve şükrün fiilen de yapılması ve ispat edilmesi gerekir.
Aziz Müslümanlar!
Allah’a hamd ile başlayan yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in, hamd’i tavsiye eden şu ayet-i kerimesiyle hutbemi bitiriyorum: “Cennet ehlinin oradaki duaları, “Allah’ım! Sen, her türlü noksanlıklardan münezzehsin”, dirlik temennileri, “selam” ve onların dualarının sonu ise, “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” sözüdür.”[7]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] A’râf,7/43.
[2] Fatiha,1/2.
[3] Fatiha,1/3,4.
[4] Fatiha,1/5,6,7.
[5] İsrâ,17/44.
[6] İbn Mace, 1745.
[7] Yunus,10/10.
Cengiz Han
12-28-2007, 15:01
NAMAZIN ÖNEMİ
Değerli Mü’minler!
İmandan sonra İslam’ın en önemli esaslarından biri olan namaz, Allah’a şükranda bulunmanın en güzel ifadesidir. Namaz beş vakit olarak inananlar üzerine farz kılınmıştır. Namaz imandan sonra İslam’ın en önemli esaslarından biridir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur “İslam beş temel üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”[1]
Muhterem Müslümanlar!
Namaz insana daima Allah’ı hatırlatarak kalplere sorumluluk duygusunun yerleşmesine vesile olur. Her türlü kötülüklerden, haramlardan mü’minleri korur. Zira namaz Allah’ı hatırlatır. Allah’ı hatırlayan insan da fenalığa meyletmez ve kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmez. Nitekim Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de bu hususu şöyle ifade etmektedir: “(Rasûlüm) Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (İbadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”[2]
Aziz Cemaat!
Bunun yanında namazın temizlik ve vücut sağlığı bakımından insana pek çok faydalar sağladığı da bilinen bir gerçektir. Çünkü namaz kılan bir kimse abdest almak zorundadır. Bu ise günde birkaç defa hem maddi ve hem de manevi olarak temizlenmek demektir. Peygamberimiz (s.a.v.) “Sizden herhangi birinizin kapısı önünde bir nehir bulunsa ve o kimse bu nehirde günde beş defa yıkansa kendisinde kirden bir şey kalır mı?” diye sormuş sahabilerin de : “Hiç kir kalmaz Ya Rasûlallah.” cevabını alınca da: “İşte beş vakit namaz da buna benzer, Allah namazla günahları siler”[3] buyurmuştur.
Muhterem Müslümanlar!
O halde Allah Teâla’nın nimetlerine karşı şükrün ifadesi olan bu ibadeti yerine getirmeliyiz. Zira namaz bizim kulluk borcumuz ve Allah’ın huzurunda sorgulanacağımız ilk ibadetlerdendir. Bu kulluk borcumuzu îfa ederek Allah’ın rızasına ulaşmalıyız. Hutbemizi şuurlu bir şekilde namaz kılan mü’minlerin kötülüklerden uzaklaşacağını ve huzura ereceğini ifade eden ayetlerle bitirelim. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşu içerisindedirler. Onlar faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler, zekatı verirler, iffetlerini korurlar...Ve onlar, emanetlerine ve verdikleri sözlerine riayet ederler. Onlar namazlarını kılmaya devam ederler.”[4]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Riyazu’s-Salihin, c.II, s.394, H.No:1079.
[2] Ankebût, 29/45
[3] Buhari, Salat, 6.
[4] Mü’minûn
Cengiz Han
12-28-2007, 15:01
CENNET VE CENNETLİKLERİN ÖZELLİKLERİ
Muhterem Müslümanlar!
Cennet, Yüce Allah’ın mümin kulları için hazırladığı ve çeşitli nimetlerle donattığı ebedî mutluluk yurdudur. Mutlak adalet sahibi olan Cenab-ı Hak, bu imtihan dünyasında başarılı olanları cennetiyle ödüllendirecek, yapılan hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmayacaktır. Cennet ve Cehennem bu fani dünyayı anlamlı kılan ebedî mekânlardır.
Yüce Rabbimiz, cennete talip olan mü’minleri şöyle uyarmaktadır: “Rabbinizin mağfiretini, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan ve genişliği gökler ve yerler kadar olan cennetini kazanmada yarışınız.”[1]
“İman edip salih ameller işleyenleri, içlerinden ırmaklar akan, ebedi olarak kalacakları cennetlere koyacağız. Allah’ın va’di gerçektir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”[2]
Değerli Mü’minler!
Ahiret ve cennet hayatına ait bilgiler, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde yer almaktadır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif âyetlerinde cennetin ve cennetliklerin özelliklerini bize şöyle tasvir etmektedir:
“(Cennette) onların altlarından ırmaklar akar. Kalplerinde (dünyadan kalma) kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.”[3]
Ra’d suresinde cennetliklerin vasıfları şöyle sıralanıyor:
“Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirenler ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın gözetilmesini emrettiği haklara riayet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için, dünya yurdunun (güzel) sonucu vardır. Bu sonuç da Adin cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber oraya girerler, melekler de her bir kapıdan onların yanlarına varırlar ve ‘sabretmenize karşılık selam sizlere! Dünya yurdunun sonucu (cennet) ne güzeldir!’ (derler)”[4].
Mü’minûn suresinde de cennetlik mü’minler şöyle tanıtılıyor: “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarında huşu içindedirler. Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, zekatı verir, iffetlerini korurlar. Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet eder ve namazlarına devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Bunlar, firdevs cennetine varis olur ve onlar orada ebedî kalırlar”[5].
Aziz Cemaat!
Cennete girmek, Yüce Allah’ın cemalini seyretmek, büyük bir nimettir. Kur’an-ı Kerim’de: “O gün bazı yüzler aydındır. Rablerine bakarlar”[6] buyrulmaktadır. Ancak bütün bu nimetlere ermeye vesile olan Allah’ın rızasını kazanmak, daha büyüktür. Nitekim Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür[7]”.
Mahşer günü hesabını kolay verip yüzü ak çıkmak cennete girmek ve Yüce Rabbinin cemaliyle müşerref olmak ne güzeldir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Âl-i İmran, 3/133
[2] Nisâ, 4/122
[3] A’raf, 7/43
[4] Ra’d, 13/20,21,22,23,24.
[5] Mü’minûn, 23/1-11.
[6] Kıyamet, 75/22,23.
[7] Tevbe, 9/72.
Cengiz Han
12-28-2007, 15:03
MÜSLÜMAN GÜVENİLİR İNSANDIR
Aziz Müminler!
“Mü’min”, Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine inanan anlamına geldiği gibi, başkalarına güven veren ve güvenilen kişi anlamını da taşır. Öyle ise mümin, ahdine vefalı, anlaşmalarına sadık, sözü özü bir, dostluğuna güvenilen bir insandır. Yüce Rabbimiz, Mü’minûn sûresinin ilk ayetlerinde, kurtuluşa erecek müminlerin vasıflarını açıklamakta ve 8. ayetinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Yine onlar (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler”[1]. Bir Mü’min, sevdiğini sırf Allah için sever ve ondan maddî bir beklenti içinde olmaz. Sır saklar, emanete hıyanet etmez. Hz. Peygamber (s.a.v)’in yüksek ahlakına uymaya ve O’nun gibi güvenilir bir insan olmaya çalışır.
Yüce Allah, Peygamberlerini güvenilir kişilerden seçmiş ve gönderildikleri toplumlar tarafından da, emin kişiler olarak tanınmışlardı[2]. Nitekim Mekkeliler, Peygamberimiz (s.a.v)’e, daha peygamber olmadan önce, “el-Emin “ sıfatını vermişlerdi.
Muhterem Cemaat!
Bir Müslüman, verdiği sözden, üzerindeki emanetlerden Allah katında sorumlu tutulacaktır. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir”[3]. Özellikle Allah’ın adını anarak verilen sözlerin, yapılan adakların ve yeminlerin yerine getirilmesini emretmekte ve sözünde duranlara sevap vereceğini bildirmektedir[4]. Sözünde durmayanları ise, Nahl sûresinin 92. ayetinde kınamakta ve onları, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadının durumuna benzetmektedir[5].
Değerli Müslümanlar!
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hadis-i şeriflerinde, Müslüman’ı ve Mümin’i şöyle tarif etmiştir: “ Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların güvende olduğu, Mü’min de insanların malları ve canları hususunda kendisine güvendiği kişidir”[6]. “Mü’min, geçimi güzel olan kişidir. Geçimsiz kişide ise, hayır yoktur”[7].
Uyumlu olmak, ancak güvenilir bir insan olmakla sağlanır. Sözüne özüne güvenilmeyen bir insanla, dostluk ve ticârî ilişki kurulamaz. Meşru bir mazeret bulunmadıkça verdiği sözde durmayan kişinin toplum içerisindeki saygınlığı zedelenir, dostlarının sayısı azalır, işi ve ticari ilişkileri bozulur. Bunun için iş, ticaret ve toplum hayatında güven duygusu çok önemlidir. Birbirine güven duymayan toplumlarda huzur ve asayiş sarsılır ve insani ilişkiler bozulur.
Kıymetli Mü’minler!
Eğer Allah’a ve insanlara verdiğimiz sözleri yerine getirmezsek, büyük bir vebal altına girmiş oluruz. Yalancılıkla güven ve itibarın bir arada bulunamayacağını bilmeliyiz. Sevgili Peygamberimizin konumuzla ilgili olan, “Çevresindeki insanların şerrinden emin olmadığı kişi, cennete giremez”[8] Hadis-i Şerifine dikkat etmeliyiz. Yerine getiremeyeceğimiz vaatlerde bulunmamalı, çevremize, yakınlarımıza, iş arkadaşlarımıza ve bütün insanlara güven telkin etmeli ve bunu, bir hayat prensibi haline getirmeyi unutmamalıyız.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Mü’minûn, 23/8
[2] Şuarâ, 26/107
[3] İsra, 17/34
[4] Fetih, 48/10
[5] Nahl, 16/92
[6] Tirmizi, İman, bab: 12,c. IV, s. 17, H. No: 2627
[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/400
[8] Müslim, İman,bab,18, I, 68 H. No: 73
Cengiz Han
12-28-2007, 15:03
GÜNAHLARDAN SAKINMA
Muhterem Müminler!
Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirip yasakladıklarından sakınmak, Müslümanların görevidir. Bunları yerine getirmemek ise, günahtır. Günah işleyenin akıbeti, eğer tevbe etmezse, acı bir hüsrandır. Çünkü günah, sonsuz kudret ve azamet sahibi Yüce Allah’a bir isyandır. Onun engin rahmetine ve rızasına karşı bir perdedir. Günah, insanın Hakk’a olan meylini köreltir, kötü temayüllerinin önünü açar, kalbine huzursuzluk verir, gönlünü bulandırır ve giderek, onun fıtratını bozan manevi bir musibet olur. Nitekim Kurân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir”[1]. Bu âyette geçen “kalp kirlenmesi” tabirini, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle açıklamaktadır: “Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahından tevbe edip uzaklaşırsa kalbi saydamlaşır. Eğer tevbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah nokta artar ve kalbi istila eder. İşte Yüce Allah’ın Kuran’da zikrettiği kalp kirlenmesi, işte budur”[2].
Aziz Müslümanlar!
Günahlar, nefsin kötü arzularına veya şeytanın çeşitli desiselerine kapılmanın sonucunda işlenir. Yüce Allah, şeytanın müminler üzerinde hakimiyet kuramayacağını, şöyle açıklamaktadır: “Gerçek şu ki; iman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır” [3] .
O halde, nefsâni arzulara kapılarak, şeytana uymamalıyız. Allah’a şirk koşmak, ana-babaya âsi olmak, yalan söylemek, yalancı şahitlik yapmak, haksız yere adam öldürmek, sihir ve büyücülük yapmak, yetim malı ve faiz yemek, savaştan kaçmak, iffetli kadınlara iftira atmak, zina etmek, başkasına veya kamuya ait bir malı zimmetine geçirmek, içki içmek ve kumar oynamak gibi günahlardan şiddetle kaçınmalıyız. Çünkü Yüce Allah: “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir”[4] ve “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız”[5] buyurarak, her türlü günahtan kaçınmamızı emretmektedir.
Değerli Kardeşlerim!
Günahlardan kaçınmak için ölümü ve hesap gününü çok hatırlamalıyız. Sabır gösterip günahlardan sakınanları, cennetin kapısında: “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!”[6] müjdesiyle Meleklerin karşılayacağını bilmeliyiz. İbadetlerimizi zamanında yerine getirmeli ve bu hususta Yüce Allah’ın, “(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir”[7] emrine kulak vermeliyiz. Nefsâni duyguların esiri olmamak için dua ve niyazla Allah’a sığınmalı, günaha tahrik eden ortamlardan uzaklaşmalıyız. Mahşer gününde mahcup bir duruma düşmemek için Yüce Allah’ın bizi görüp gözettiğini, her halimizden haberdar olduğunu, asla unutmamalıyız. Günahlarımıza derhal tevbe etmeli ve şimdiden O’nun eşsiz rahmet ve mağfiretine sığınmalıyız. Çünkü Allah, samimi olarak tevebe eden kullarını sever ve tevbelerini kabul buyurur.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Mutaffifin, 83/14
[2] İbn Mace, Zühd,Bab: 29, II,1418, H.No: 4244
[3] Nahil, 16/99-l00
[4] Enam, 6/120
[5]Nisa, 4/31
[6]Rad, 13/24
[7]Ankebut, 29/45
Cengiz Han
12-28-2007, 15:05
HUZUR KAYNAĞI DUA VE İBADET
Değerli Mü’minler!
Dua ve ibadet, bir Mü’minin aczini ve ihtiyacını, saygıyla Rabbine arz etmesi ve tazimle O’ndan yardım dilemesidir. Rabbi ile kulu arasında en güçlü bağ ve en değerli amel, dua ve ibadettir. Bunlar, Allah’a kulluğun itirafı ve ispatıdır. Mânevî dertlerin devası, gönüllerin sefasıdır. Duasız ve ibadetsiz gönüller ise, huzursuzdur ve dinmez bir ızdırap içerisindedir. Gerçek huzura, ancak O’na dua edip rahmet kapısını çalmak, O’nun izzet ve azameti karşısında secdeye kapanıp ibadet etmek ve O’nu anmakla kavuşulur. Nitekim Yüce Allah, Kuran’ı Hakim’de: “Bunlar, Allah’a iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur”[1] buyurmaktadır.
Muhterem Müslümanlar!
Bir insan olarak, çevremizde meydana gelen olaylardan etkilenebilir ve işlerimizin düzensiz gitmesinden de üzülüp sıkılabiliriz. Ancak bu gibi üzüntü ve sıkıntıların geçici olduğunu bilmeli ve bütün hayatımızı sarsacak bunalıma ve strese düşmemeliyiz. Bir mümin için strese veya bunalıma girmek, asla doğru değildir. Çünkü o, hayatın ağır yükleri altında acze ve sıkıntıya düştüğünde, kendisine şah damarından daha yakın, onun en gizli sırlarını bilen ve her şeye gücü yeten Yüce Allah’a güvenir. O’na dua ve niyazda bulunur, O’nun engin lütuf ve keremine sığınır. O’ndan başka, sıkıntılara çare, dertlere deva, hastalıklara şifa ihsan edenin olmadığını bilir. Çekilen sıkıntıları, ebedi mükafat vesilesi bir imtihan olarak değerlendirir ve teselli bulur.
Kur’an-ı Kerim, büyük sıkıntılarla karşılaşan ve Rabbine dua eden Hz.Yunus (a.s.)’u bize örnek gösterir. Hz. Yunus’un duasının kabul edildiğini de, “Bunun üzerine O’nun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz Mü’minleri böyle kurtarırız”[2] meâlindeki âyetiyle bize bildirir.
Demek ki sıkıntıyı, derdi veren Allah, onun çaresini ve dermanını da verir. Hatta her güçlük için bir kolaylık ihsan ettiğini, Kur’an’ı Kerim’de bize şöyle açıklar: “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır”[3].
Sevgili Peygamberimiz de, müminlerin başına gelen sıkıntıların günahlara keffaret olduğunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade eder: “Başına gelen hastalık, bitkinlik, hüzün ve diğer sıkıntılara karşılık Yüce Allah, Mü’minin günahlarının bir kısmını siler“[4]. Ayrıca musibet ve sıkıntı anlarında müminlerin: “…Biz Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz...”[5] anlamındaki “İnna lillahi ve innâ ileyhi râciûn” ayetini okumalarını, Sevgili, Peygamberimiz (s.a.v), tavsiye etmiştir.
Aziz Cemaat!
İbadet ve duadan uzak olan insanlar, daima bir arayış, bir boşluk içinde olurlar ve vicdani bir huzursuzluk duyarlar. Halbuki, Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de, “(Ey Resulüm!), De ki: (Kulluk ve) duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?”[6]. “Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir”[7] buyurmaktadır. Öyleyse; gönüllere huzur, dertlere deva, dertlilere şifa veren Yüce Allah’a her derdimiz için dua etmeli, ibadetleri yerine getirmeli ve elimizdeki nimetlere de şükretmeyi ihmal etmemeliyiz.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Ra’d, 13/28
[2] Enbiyâ, 21/88.
[3] İnşirah, 94/5,6
[4] Müslim, Birr, bab: 14, III,1992, H.No:2573.
[5] Bakara, 2/157.
[6] Furkan, 25/77.
[7] Gafir, 40/60.
Kayı-Türk
02-19-2008, 17:14
sağol fatih eline sağlık...
vBulletin v3.6.8, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
frmpaylas frmpaylas frmpaylas frmpaylas