Atatürk Türkiye’sinin Hitler Almanya’sına ekonomik bağımlılığı [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Atatürk Türkiye’sinin Hitler Almanya’sına ekonomik bağımlılığı


Đяєμяє23
07-25-2007, 15:52
OSMANLI'DAN NE KADAR PARA KALDI?
Türkiye yıllarca Osmanlı'nın borcunu ödedi. Peki Osmanlı'dan Cumhuriyet'e ne kadar para kaldığını merak ettiniz mi? 23.04.2007 11:59


Türkiye yıllarca Osmanlı'nın borcunu ödedi. Peki Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyet'e ne kadar para kaldığını merak ettiniz mi? Zaman gazetesinin Pazar ekinden Mustafa Armağan bu ilginç sorunun peşine düştü. İşte Armağan'ın o makalesi:

Atatürk Türkiye’sinin Hitler Almanya’sına ekonomik bağımlılığı
Geçtiğim yollara dikenler bıraktığım için özür dileyecek değilim. Tarih yeniden yazılmayı bu denli arzuluyorsa yapılacak tek şey, yazanın yapana ve yapılana sadık kalmasıdır.

Ord. Prof. Enver Ziya Karal gibi bir üstadın bile açıkça itiraf ettiği gibi, inkılap tarihlerimizi yazanlar onu kendi arzu ve duygularına uydurmuşlarsa biz ne yapalım? Belki yol kenarlarına bıraktığımız dikenlere takılan yünlerden yeni bir palto yapmayı becerir birileri. Mesajımız, gelecekteki süngü zekâlı tarihçilere. Ümidimiz onlarda…

Geçen haftaki yazımda Osmanlı borçlarının 1933 yılından itibaren ödenmeye başlandığını yazmıştım hatırlarsanız. İşte bu süngü zekâlı kardeşlerimizden birisi üşenmeyip kitaba bakmış ve aslında ilk borç taksidini 1929’da ödediğimizi bulmuş. Soruyor haklı olarak: Hangisine inanacağım?

Burada belirtilmesi gereken üç nokta var:

1. 1929’da ödediğimiz borcun kendisi değil, yalnız faiziydi.

2. Bu ilk ödememizle birlikte ekonomi iflas sinyalleri vermiş ve alacaklılara gerisini getiremeyeceğimizi ilan etmiştik. İşte bundan sonra ödemelere ara verilmiş, görüşmeler 1932’de sonuçlanmış ve asıl borcun ilk düzenli ödemesine 1933’ten itibaren başlamıştık. Oradaki kastım, 1954 yılına kadar devam edecek olan bu ilk düzenli ödemeydi.

3. Ödediğimiz Osmanlı borçlarının tutarı, TL bazında yaklaşık 150 milyon liradır. Peki hiç merak ettiniz mi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan nakit para tutarının ne kadar olduğunu? Tamı tamına 161 milyon TL kâğıt para (bozuklar hariç). Yani Osmanlı hazinesinden 161 milyon TL’yi cebinize koyarken bu para nereden geliyor diye sormuyorsunuz da, borcunuz çıkınca niye mızıklanıyorsunuz? Bir miras olayında alacak ve borç gayet tabii bir durum değil mi?
Her neyse. Bu borçlar meselesi epey su götürür. Ancak belirtilmesi gereken bir başka nokta da, bu borç ertelemesiyle birlikte Türkiye’nin dış kredi itibarının dibe vurmuş olmasıdır. Hatta 1920’lerde İngiliz hükümeti Türkiye’nin İngiltere’de tahvil satmasını yasaklamıştır. Son çare olarak ABD’ye başvurulmuşsa da, Avrupalı tahvil alacaklıları Türk isteğinin geri çevrilmesi için Washington’a kredi vermemesi için baskı yapmışlardır.

Şimdi gelelim asıl konumuza.

1930-1934 arasındaki dönemde Türkiye için 1929 dünya ekonomik buhranının da misillemesiyle ağır bir ekonomik darboğaz oluştuğunu söylüyor uzmanlar. Hani bazıları o zamanlar Türkiye’nin parası yabancı paralar karşısında değerliydi diyorlar ya, Gülten Kazgan’dan Yahya Sezai Tezel’e kadar Osmanlı iktisat tarihi uzmanları bunun ekonomi üzerindeki felç edici etkisini gündeme getiriyorlar.

1930-1934 döneminde TL’nin aşırı değerlenmesi ile Türkiye’nin ihracat yaptığı tarım ürünlerinin fiyatlarının dış piyasada düşmesi sonucunda özellikle Ege Bölgesi’ndeki ihracatçılar iflas etti, mal üreticinin elinde kaldı. Türkiye reel gelir kaybına uğradı. İlk defa TL bu dönemde dolara bağlandı. Enflasyon yoktu belki ama bu defa deflasyon-depresyon süreci doğdu.
Bir çıkış yolu olarak önce Fransa’yla başlayan bir tür anlaşmalı takas olan “kliring” ticareti denendi. İşte bu takas ticareti, yazımızın konusunu oluşturan Hitler rejimiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni 1934-1939 yıllarında birbirine sıkı sıkıya bağlayacak ve Yahya Sezai Tezel’in ifadesiyle söyleyecek olursak, Türkiye tarihinin (Osmanlı da dahil) başka dönemlerinde görülmemiş derecede bir emperyalist dış güce ekonomik olarak bağımlı olmasını getirecektir.

Nasıl? Atatürk döneminde Türkiye dışa bağımlı mıymış? Hem de Nazi Almanya’sına öyle mi? Şu Hitler’in rejimine hem de?
Siz bu soruların kabuğunu kaşıyadurun, ben hocanın “Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi” (Tarih Vakfı Yay., 1994) adlı kitabının kapağını aralıyor ve başlıyorum özetlemeye:

Tezel’e göre Türkiye’nin 1934’e kadar süren bu olumsuz ekonomik tablosunun olumluya dönmesinde Hitler Almanya’sıyla kurduğu yakın ekonomik işbirliğinin önemli bir payı bulunmaktadır. Kendi deyişiyle,

“Türkiye’nin dış ticaretindeki genişleme, Nazi Almanyası’nın uluslararası düzeyde iktisadî güç kazanmasıyla ilişkilidir. Almanya’nın Balkanlar ve Ortadoğu’da güttüğü ticarî genişleme politikası nedeniyledir ki, Türkiye, Büyük Buhran’ın sıkıntılarını yaşayan liberal metropollerin Türk ihraç mallarına talebinin zayıfladığı bir dönemde, ihracat hacmini artırabilmiştir.”

Yeterince çarpıcı. Devam edelim biraz daha.

Almanya 1930’ların sonuna doğru Türkiye’nin ticaretinin aşağı yukarı yarısını kendine kanalize etmeyi başardı. Böylece Almanya’nın ihracatımızın cari değerindeki payı 1929’da yüzde 15 iken 1934’te yüzde 39’a, 1935-1938 ortalamasında ise yüzde 44’e çıktı. Almanya’nın ithalatımızın cari değerindeki payı ise 1932’de yüzde 25 iken, 1934’te yüzde 36’yı, 1935-1938 ortalaması ise yüzde 46’yı buldu. Hatta bu dönemde Türkiye Almanya’dan yalnız silah almakla kalmamış, askerî örgütlenmesinde de Üçüncü Reich’a bağımlı hale gelmiştir.

Bunun sebebi ise Türk ihraç ürünlerine yüz vermeyen diğer ülkelerin aksine Almanya’nın ihraç mallarımıza yüksek fiyatlar ödemekte ve kliring hesabında açık vererek Türkiye’yi Almanya’dan daha fazla ithalat yapmaya zorlamakta olmasıdır.

Böylece ihracat ve ithalatımızın neredeyse yarısını kendisine bağlamayı başaran Almanya’nın Türkiye’yi nereye sürüklemekte olduğu ancak 1937’de fark edilmiş ve yönetimde bir panik havası baş göstermiştir. Aynı şekilde İngiltere de Türkiye’nin faşizme kaymasıyla Ortadoğu dengelerinin aleyhine döneceği paniğine kapılmış ve Türkiye’ye baskı yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine 1936 ve 1938 yıllarında yapılan anlaşmalarla İngiltere’den 118 milyon TL borç alınmışsa da, İkinci Dünya Savaşı patladığında Türkiye’nin dış ticaretinin Almanya’ya bağımlılığı hâlâ sürmekteydi. Öyle ki, 1939’da bu bağımlılık muazzam boyutlara tırmanmış bulunuyordu: İthalatta yüzde 51, ihracatta yüzde 37.
Hatta “The Economist” dergisinin 5 Ağustos 1939 tarihli sayısında yayınlanan bir hesaba göre, Almanya, Türkiye’yi kendisine siyasî olarak bağlamak için zarar etmeyi bile göze almış ve bizden yüksek fiyatla mal alıp ucuz fiyatla mal satmak suretiyle sadece 1938 yılında tam 8 milyon TL tutarında bir mali yardımda bulunmuştur. Bu para, aynı yıl Osmanlı borçları için ödediğimiz miktarın tam iki katıdır! Şimdi Osmanlı’dan kaçarken Hitler’e tutulmuşuz diyeceğim, yine birileri köpürecek. Noktanın yeri burası mıydı?

Mustafa Armagan
alıntıdır

bymega
04-02-2008, 01:41
Almanların bu dönemde Türk hükümetine borcu vardı. Borç karşılığında Türkiye, Çanakkale Boğazı'nın savunması için toplar, demiryolları için lokomotif isterken, Almanya fotoğraf makinesi ve kadın eşyası teklif ediyordu. Ticaret çıkmaza girmişti. Hitler, Alman hükümetinin resmi davetlisi olmasına rağmen Çetinkaya'yı kabul etmek istemiyordu.

muzoow
05-17-2008, 19:23
Verdiğin Bilgi Için Teşekkür Ederim:)

femrea
05-28-2008, 11:55
teşekkürler

rainstorm
05-28-2008, 22:07
kardes sacma sapan yazı yazmıssın. 1) Zoraki durumda olmasak bunlar yapılırmıydı? 2)Osmanlı devleti kendi ülkesini dünden vermeye razı degilmiydi ? 3)Sadece olumsuz yonlerini yazma bidahikine MUSTAFA KEMAL ATATURK'ün yaptıgı olumlu seyleri yaz ilk i bende TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ kurdu ve TÜRK milletinin bagımsız olmasını sagladı sadece bu yaptıkları yeter.KAPAK.

truva_hektor
07-31-2008, 22:51
Türkiye'nin Atatürk döneminde dışa olan bağımlılığı TARİHİ BİR YALANDIR.Dikkat edilirse yazının yazarı Zaman gazetesinin elemanıdır;yani din tüccarlarının....

Din tüccarlarının Atatürk'ü sevmediğini gökteki kuştan yerdeki solucana kadar herkes biliyor.onun içindir ki böyleleri tarihi de kendi ülkülemlerine(ideolojilerine) göre yorumlarlar.

O zaman ki şartları bilmeden,izmir iktisat kongresini anlamadan,devlet eliyle fabrikaların nasıl açıldığını bilmeden böyleleri saf yurttaşlarımızı kandırırlar.Bu sahte dindarların amacı Türk Milletini Atatürk 'ten soğutmaktır.

lafı fazla uzatmıyorum,tarihi iyi okumanızı diliyorum.

basın-yayın organlarındaki ali kemallere inanmamanız dileğiyle...

Bekir Berk
08-01-2008, 01:03
O zaman ki şartlardan yakınıyorsanız, Cumhuriyet'in ilk yıllarından da adeta kutsanmış gibi bahsedemezsiniz ...

truva_hektor
08-01-2008, 10:17
kutsanmış gibi bahseden yok;ama tarihi de çarpıtmamak gereklidir.

Bekir Berk
08-01-2008, 15:33
Daha ne kaldı çarpıtılmayan?

truva_hektor
08-01-2008, 16:41
git güvenilir kaynaklardan öğren tarihi.şeyhlerinden değil

Bekir Berk
08-01-2008, 17:37
Hiç merak etmeyin. O zamanı yaşayanlardan da dinliyoruz, belgeleri ile de görüyoruz, içiniz rahat olsun.

kincii
08-01-2008, 18:32
pardon ama siz Atatürk düşmanı falanmısınız ? dikkatimi çok cekiyor bu.

Bekir Berk
08-02-2008, 00:48
Dikkatinize birşey diyemem, istediğini çeker ama ezber bozan şeyler söylediğimde de hemen birşeyle yaftalamayın.

kincii
08-02-2008, 10:47
genelde sizin gibi bi tarikata mensup insanlar ( ki üzülerek söylüyorum bunu Çağdaş bi ülkede hala böyle seyler olabiliyor) Atatürk düşmanı olabiliyor açtığınız konular yazdığınız yazılar bana Türkiye Cumhiriyetinden rahatsızlık duyduğunuzz geçmiş Osmanlı Devleti zamanını kabul etmek istiyormussunuz gibi...... kimseyi iftira attığım yok bi soru sordum sizde cesurca cevaplayabilirdiniz kaçamak cvplar yerine.

truva_hektor
08-02-2008, 12:02
bunlar tabi ki Atatürk düşmanıdırlar.yazık ki saf milletimizin bir kısmı bu din tüccarlarına kanmaktadırlar.büyüklerinden öğreniyorlarmış tarihi Kubilay'ı kesen büyüklerindendir!!!belki de bunların büyükleri 150'lik lerdendir

Bekir Berk
08-02-2008, 14:23
genelde sizin gibi bi tarikata mensup insanlar ( ki üzülerek söylüyorum bunu Çağdaş bi ülkede hala böyle seyler olabiliyor) Atatürk düşmanı olabiliyor açtığınız konular yazdığınız yazılar bana Türkiye Cumhiriyetinden rahatsızlık duyduğunuzz geçmiş Osmanlı Devleti zamanını kabul etmek istiyormussunuz gibi...... kimseyi iftira attığım yok bi soru sordum sizde cesurca cevaplayabilirdiniz kaçamak cvplar yerine.

Cemaatlerin çağdaş ülkeye ters olan şeyi nedir? İnsanlar Rıza-i İlahi amacı doğrultusunda biraraya gelemezler mi? Bu çağı dışı olmaksa size çağınızla mutluluklar.

İlla birşeye düşman diyecekseniz kralcılara düşman deyin bari.

Osmanlı derseniz, keşke derim.

@truva

Bakın hala bana göre (aslında bana göre olan da birşey değil) gerçek yüzü saklanan Kubilay olayından bahsediyorsunuz. İmzamda ki yazıyı okuyun ve cevaplayın. Kubilay'ı kim öldürdü? Şeriat isteyenler mi? Esrarkeş Şeriatçılar öyle mi? Bu adamların esrar kullandıkları mahkemece ispatlandı. Yahut Kubilay sanırım ayağındandı vurulunca neden yanında ki jandarmalar olay yerinden ulaştı? Ve en önemli soru bu 'Esrarkeş Şeriatçılar' dan biri neden yakalanınca bunu dedi: "Hani bize para vereceklerdi? Bu ne iş?" ...

kincii
08-02-2008, 15:00
banane kubilayı kim öldürdüyse öldürdü sanamı hesap vericek öldürenler yada ölen sendenmi savunma bekleyecek. ben kimsenin yaptığını kimseye maal etmem . Siz birilerinin yaptığını birilerine yamamaya çalısıyorsunuz. Kim etmişse bunun cezasını ceker . hangi taraf olduğunun ne önemi var ?

truva_hektor
08-02-2008, 16:12
insanlar bir araya gelsinler;birbirleriyle kaynaşsınlar;ama tarikatlar aracılığıyla değil.diyanet aracılığıyla.... tarikatlar dinimizde bölünmelere yol açıyor.Peygamberimizin emanetine ihanet ediyorlar!!!!
Kubilay olayına gelince söylediğiniz belgeye bakmadım;çünkü yine uydurma bir belgedir!!
Kubilay olayını çok iyi biliyorum.onda da sizin cemaatlerinizden birinin parmağı vardı!!!

Bekir Berk
08-02-2008, 18:01
@ Kinci

Kubilay ile ilgili olayı diğer arkadaş dedim, size söylediklerime cevaben birşey yazmamışsınız.

@Truva

O sahte dediğiniz belge, mahkemenin. :) Olayı iyi bildiğinizi söylüyorsunuz lakin bundan dahi haberiniz yok.

truva_hektor
08-03-2008, 13:26
siz içinizdekini açık açık söyleyinsene bizim amacımız şeriatı getirmek,cumhuriyeti,laikliği yıkmak deyinsene neden diyemiyorsunuz????

Bekir Berk
08-03-2008, 15:28
Sorun burada, çok sığ düşünüyorsunuz! Öyle düşüncem olsaydı açık açık söylerdim meraklanmayın da istediğin ne diye sorarsan söylerim tabi: Kuran-ı Kerim'in dünyaya hükmetmesi. Müslümanların tekrar hakimiyeti eline alması.

truva_hektor
08-03-2008, 16:18
peki bunu nasıl yapacaksınız Atatürk'e saldırarak mı?

Bekir Berk
08-03-2008, 16:19
Ne alaka? Sadece tarihi doğru bilelim diyoruz, baksanıza seksen yıl öncesi bile kara kutu.

truva_hektor
08-03-2008, 16:24
hadi canım sizde samimi olun gerçek amacınızı söyleyin

truva_hektor
08-03-2008, 16:30
Atatürk´ün Ortadoğu vasiyeti neydi?
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] jpg 13 Ağustos 2006 16:59
´Filistin´in, Lübnan´ın emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyiz´ diyen Atatürk, Cumhuriyet yöneticilerini de tehlikeye karşı uyarmış. İşte Atatürk´ün Ortadoğu vasiyeti:
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] xt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] 0.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] 2.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] 4.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] 6.gif
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet´in mukaddes yerlerinin Museviler´in ve Hristiyanlar´ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz.´ Bu sözler Türkiye Cumhuriyeti´nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´e ait...

Ankara´da çatlak

Güney Lübnan´a konuşlanması planlanan çokuluslu istikrar gücüne katkıda bulunmak isteyen BM üyesi ülkeler, bölgede çatışmanın sona ermesini beklerken, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise barış gücü Lübnan´da konuşlanmadan ateşkes olamayacağını belirtti. Türkiye´nin bölgeye göndereceği barış gücünün fonksiyonunun ne olacağı konusunda da Ankara´da ´fikir ayrılığı´ bulunduğu iddia ediliyor. Edinilen bilgilere göre, bazı birimler, bölgeye gönderilecek gücün, Hizbullah´a karşı aktif görev almasını istiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, bugüne kadar, İsrail´le olan ilişkilerini, hükümetlerden bağımsız yürüttü. Peki Atatürk yaşasaydı, Filistin´de devam eden insanlık dramı karşısında acaba nasıl hareket ederdi? Türkiye Cumhuriyeti´nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, şu anda İsrail´in işgali altında bulunan Filistin, bir diğer ifadeyle ´Kutsal Topraklar´ hakkında acaba ne düşünüyordu? Atatürk halen yaşasaydı, İsrail´e, NATO, AB ve ABD´ye karşı acaba nasıl bir tavır takınırdı? Lübnan´da yaşanan insanlık dramına müdahale mi eder, yoksa seyreder miydi?

´Emperyalist giremeyecek´

İsrail´in Lübnan´a saldırısı nedeniyle dünyanın gündeminde olan ´Kutsal Topraklar´ın Geleceği´ konusunda, haftalık yayın yapan Dünya Gündemi gazetesi, tarihi belgeyi geçen hafta yayımladı. Belgenin konusu Kutsal Topraklar ve Atatürk´ün 1937´de Meclis´te yaptığı bir konuşmaya dayanıyor. Belgedeki imza ise dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya´ya ait. Aşağıdaki sözler Türk Devleti´nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´e ait: ´Şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet´in mukaddes yerlerinin Museviler´in ve Hristiyanlar´ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet´e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber´in son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin´in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlar´la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah´ın inayeti ile kuvvetliyiz.´

İşte belgenin tam metni

BazI çevrelerin Atatürk´le ilgili iddialarına son verecek olan bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanlığı´na hitaben yazdığı ön sunuş yazısında ´Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında ´Filistin´e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa´ya ihtar ediyor´ başlığı altında bir yazı intişar etmiştir. Bu yazının Türkçe örneği ilişik olarak sunulmuştur. Bu vesile ile saygılarımı tekrarlarım´ diyor. Belgeden anlaşıldığına göre Mustafa Kemal Atatürk´ün, Meclis´te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara´da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye Gazetesi yayınlamış. Hindistan´da yayınlanan Bombay Chronicle Gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye Gazetesi´nden almış. Aslı Ankara´da Milli Arşiv´de 030 10 266 793 25 numaları dosyada saklı tutulan belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk´ün Kutsal Topraklar´la ilgili olarak Meclis´te yaptığı bu konuşmanın tam metni şöyledir: ´Araplar´ın Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Araplar´ın arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar´dan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerinin Museviler´in ve Hristiyanlar´ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet´e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin´in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlar´la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah´ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.´

[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]

truva_hektor
08-03-2008, 16:31
bakalım bunu biliyor muydunuz

Bekir Berk
08-03-2008, 20:19
Mesaj 24: İstediğiniz gibi düşünün diyeceğimi dedim, inanır yahut inanmazsınız.

Mesaj 25: Evet yazılanlar gayet güzel. O zaman bana; o topraklar elimizden çıkarken verilen mücadeleden bahsedermisiniz biraz?

truva_hektor
08-04-2008, 11:53
1)yani İslam düşmanı olan bir insan bunları söylemez(Atatürk bile diyor:''Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet´e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.'')
2)O topraklar 1.dünya savaşı sırasında çıkmıştı.Kutsal toprakları korumak için Fahrettin Paşa görevliydi.mondros ateşkes ant. imzalandığı halde kendisi birlikleriyle çekilmemiş mukaddes yerleri savunmaya devem etmişti.hatta yiyecek sıkıntısından dolayı askerlerine yayınladığı emirde 'çekirge' yemelerini tavsiye etmişti.her neyse sonuçta topraklar elimizden çıkmıştı.işin garip yönü din kardeşimiz!!! araplar ingiliz altınlarına bizi satmış;onların bizimle ingilizlere karşı savaşacağı halde ihanet etmişti.yani ingilizin yenmesi pek önemli değil;arapların kahpeliği bizi yıktı daha çok.
Atatürk te eminim 2.dünya savaşını görmeye ömrü yetseydi orda kolay kolay yahudi devleti kırulmaz;avrupalılar istediği gibi at koşturmazdı...

Bekir Berk
08-04-2008, 18:56
Bu kadar tarih biliyorsanız bana Suriye Cephesinde ki başarısızlığın nedenini de söyleyin.

Bediüzzaman hakkında ki görüşleriniz nedir?

com_plike
08-04-2008, 19:46
hadi canım sizde samimi olun gerçek amacınızı söyleyin

basit bir düşünce yapısına sahipsin yaşın 17 felan sanırım

truva_hektor
08-04-2008, 22:51
1)ilk başlarda almanlar cepheyi yönetmiş ve ordumuz şamı kaybetmişti.daha sonra alman sanders adanaya gitmiş Halepi savunma görevini Atatürk'e vermişti.ordumuz bir yandan ingilizlerle bir yandan araplarla uğraşyığı halde her iki düşmanı geri püskürtmüştü.nihayetinde mondros ant. imzalanınca Atatürk istanbul a geri çağrılmıştı
2)saidi kürdi hakkındaki görüşlerimi az çok tahmin edersiniz o yüzden daha fazla tartışmaya gerek duymuyorum


__basit bir düşünce yapısına sahipsin yaşın 17 felan sanırım. demişsin basit bir düşünce yapısına sahip olanın kim olup olmadığını anlamak için burdaki yazıları birinin düşünerek!!! okuması yeterlidir.

truva_hektor
08-04-2008, 23:00
1)suriye cephesini şam kaybedilene kadar almanlar yönetmişti.daha sonra alman vanders halepin savunmasını Atatürk e bırakmıştı.Türk ordusu burada hem ingilizlere hem de araplara karşı savaştığı halde bu iki düşmanı geri püskürtmüştü.nihayetinde mondros ant. imzalanınca Atatürk İstanbul a çağrılmıştı.
2)saidi kürdi hakkındaki görüşlerimi az çok tahmin edersiniz o yüzden daha fazla tartışmayı gereksiz buluyorum
__basit bir düşünce yapısına sahipsin yaşın 17 felan sanırım _iletilerde yazılanları okuyan düşünen!!! insanlar kimin basit düşünceli olup olmadığını anlar

Bekir Berk
08-04-2008, 23:05
Siz kendiniz kandırın. İyi araştırın Suriye Cephesi'nde neler olduğunu. Çok basitinden şunu diyeyim. Enver Paşa-Atatürk-Kazım Karabekir arasında gelişen olayları iyi araştırın.

Bediüzzaman hakkında kötü düşünyorsunuz. Tamam da bir önceki mesajda böyle yazan biri din düşmanı olamaz demişsiniz. Üstad'ın yazdıklarını okudunuz mu? (Bu örneği Üstad için veriyorum, ama birine kara birine ak derseniz o da sizin vicdanınıza kalmış!)

truva_hektor
08-05-2008, 00:00
iyi de ben Atatürk için din düşmanı olamaz dedim.başkasıyla karıştırmayın
üstadınızın yazdıklarını tamamiyle okumadım;ama inceledim, kürtçü birinin görüşlerine hizmet etmek,çok yazık!

Bekir Berk
08-05-2008, 00:29
Ben senin mantığını Üstad'a karşı neden uygulamadığını söylüyorum.

Üstad'ın eserlerinde bir tane kürtçülüğü dair yazı gösterebilir misin? Toplam 6000 sayfadan!

truva_hektor
08-05-2008, 11:16
Saidi Nursi’nin 1327 ( 1909 ) yılında, İstanbul'da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış "İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î" adlı eserinde açıkça Kürtçülük yapmakta ve Kürtleri uyanmaya ve Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye davet etmektedir.
Yukarıda bahsettiğimiz kitapta Saidi Nursi aynen şöyle demektedir.
“ Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!... Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa'ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz.
………….

"İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur" sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi'dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf (gramer) ve nahvini (sintaksını) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.
İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.
Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî “



Osmanlı Şeyhulislamlardan Mustafa Sabri’nin (*) “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı kitabında, çağdaşı ve bir süre birlikte çalıştığı Said-i Nursi hakkında pek çok şeyler söyler.
Bu kitapta geçen bazı ilginç bölümlerini hiçbir yoruma tabi tutmadan aynen aktarıyoruz.

“Bismillah, Hamdele, Salvele.. Saidi Kürdi meselesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icabeder. Birincisi; Müridlerinin SAİDİ i’zam edeceğiz diye küfre kadar varan sözleridir. İkincisi ise; SAİD’in izharı keramet etmesi ve sureyi Nurun asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’mu batılı.. Belki de bu sözleri iğfalatı şeytaniyeyi, ilhamatı hakikiye zannedecek kadar ihtiyar ve mağşuş olmasındandır.
Müritlerinin sözleri mücmelen şunlardır : Sait layuhitidir, hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. Resulü Ekremden sonra Alemi İslamda böyle büyük bir adam gelmemiştir.. Sözleri aynen Kur’andır.. Beşeriyeti, Risaleyi Nur ve Sait kurtaracaktır.. Dünyada iki milyon kadar nurcu vardır. Bu insanlar dünyanın hakiki Müslümanları ve Müslümanlığı yegane anlayan insanlardır.. Bu zata dil uzatanlar kafirler ve masonlardır.. Sait’in kitabını bir dinsiz okusa itiraz edemez.. vesaire..
Sait ise müritlerinin hilafına kendisi için iki şahsiyet tanır. Birincisi : Eski Sait’tir. Kürtçülük meselesiyle uğraşmış ve siyasete dalmış Saiti Muhti’dir. (Yani günahkar Sait’tir.) Diğeri de Lahuyti, (günahsız), ikinci veya yeni Sait’tir. Kendisine göre sureyi Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur. Keramet ehli, siyasetle meşgul olmıyan ve bu Asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sureyi Nur’daki bu meseleyi ebced hesabı ile Mısır (?) uleması bulup Said’e haber vermişler.. Yani Said’in Cebraili ebcedci alimler oluyor. (Asayı Musa ve Zülfikar adlı kitaplara bakılsın..)
Şu iki kısaltmada görüldüğü gibi Saidi kürdi, Müritlerinden daha insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı ömrün bir kısmı için hata kabul ediyor.. Müritleri ise onun tırnaklarını ve saçını saklayarak her şeyine bir kudsiyet izafe ediyorlar. Malumatı diniyyeye, esasatı şeriyyeye vakıf olmayan bu insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz hem onları, hem de sair Müslümanları fıkhı müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) teşekkül etmiş veya etmek istidadında bulunan bilumum nevpeyde (yeni çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız (uyanık) bulunmaları için bu satırları yazdık.
Bu kadar büyütülen Saidi Kürdi kimdir :
Sait, kürt cemaatından, şafii mezhepli, nakşi tarikatlı, okur fakat yazmaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı millet olan Türk’ün lisanına hakkıyla vakıf olamamış, felaketten felakete sürüklenmiş, bir hapishaneden diğerine sürülmüş ve bugün seksen yaşını geçmiş ihtiyar bir adamdır.
Devletin büyük makamlarını uzun bir zaman ellerinde tutan bir zümre, bu adamcağızı lüzumsuz yere mahkemeden mahkemeye ve hapisten hapise sürükleyerek kahramanlaştırdılar ve zamanın müçtehidi mübeşşiri haline getirdiler. Halbuki Deli Said’in ilim ve diyanetle ne alakası var? Halk, üzerinde bu kadar ısrarla durulan bu şahısta bir şeyler var zannile büyüttükçe büyütmüş ve bu güne kadar gelmiştir. İşte bu idare zümresinin milletin başına sardığı belalardan birisi de budur. İ’zam etmeyi bu gençlik onlardan öğrendi. Bu da antitez olarak böylece doğdu.
Hayatı ömrünün üçte birini hapishanelerde, polis ve jandarma nezaretinde geçiren bu şahsın akibetini, Sultan Abdulhamit Han’a dil uzatan insanların çektiği ve düçar olduğu azap ve felaket muvacehesinde görüyoruz.
Elmalılı Hamdi ve benzerleri gibi selahiyetli din adamlarının nedametleri Mason Cemiyetinin reisi olan Rıza Tevfik’i bile intibaha getirmiş ve nedametini izhar etmiştir. Sait’te buna ait bir satır yazıya rastlamak hala mümkün olamamıştır. Hatta, baştan başa Sultan Abdulhamit Han’a hücum eden “İki mektebi musibetin Şehadetnamesi” isimli kitabı yeniden basılmış ve mahkemede hürriyet aşıkı ve kahramanı olduğuna delil gösterilmek istenilmiştir.
Sait, Kürdistan Azmi Kavi Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli Kürt kıyafeti ile, boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş ve büyük bir cüretle Cuma selamlığında Padişaha cemiyetin “Sait” imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmaya dayanan arizayı takdim etti. Memleketin ve milleti islamiyenin ittihadını bozmak gayesine matuf olan bu hareketi canianesinden dolayı haklı olarak tımarhaneyi boyladı. Sonra affolup memleketine yollandı.

Kürtçülük uğrunda kendi padişahına sövecek kadar akıl ve iymandan bi behre (nasipsiz) Sait, bugün sahneye müçtehidi mübeşşir veya kutbu azam olarak çıkmış görünüyor ve cehelei nas da bu delinin etrafında haleleniyor. Kendini Kuranı aziymmüşşanın müdafii gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kuranı aziymüşşana muhalefet etmektedir. Gaybı yalnız Allah’ın bileceğini, Kuranı Keriymin kaç kere tekrar etmiş olmasına rağmen Sait, Hazreti Ali’nin Celcelutiyye kasidesinde risalei Nur ve Siracünnur’un geçtiğini, bunu keşfettiğine bizi inandırmak ister (İkinci Şua, Sahife 53).
İnsanın aklına öyle geliyor ki; “Acaba ben de Risalei Nur adlı bir kitap yazsam o zaman kasidedeki siracünnur kastı acaba hangimizin kitabı olur?” diyorum.
Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lem’anın kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş beşinci noktası olarak yazılıyor. Sonra bunlar birleşerek Kuran cüzlerine imtisal derecesine, Lemaat, Şuaat, Mektubat vs. Olacakmış.. Sözleri de “Sözcat” olmasa bari.
İşbu reddiyeyi, hasreti ile yandığım vatanıma ve uğrunda bir ömür çürüttüğüm dinime ihaneti düşünen gerillacı asi Said’e son ihtar olarak yazdım. Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslümana, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım. Ve selamü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.

Mustafa Sabri (*)
Osmanlı İmparatorluğu Sabık Şeyhülislamlarından” (1)

Bekir Berk
08-05-2008, 12:27
Çok güzel. Utanmasalar kendi yazdıklarının altına Üstad'ın ismini atacaklar. Şeyhülislam konusuda baya ilginç. Yazdıklarını tam okumadım, doğru mu billinmez ama yazdırmak çok zor olmasa gerek. Örnek verdiğiniz bir kaç şeyi ben Risale'de göremedim, siz de her gördüğünüze inanmayın.
Kürtçülük yapan birine nasıl böyle muamele edilir ilginç. Bakıyoruz:
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] mu87y9_thumb.png ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] a48dr5veicmu87y9.png)

[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] 06wbz_thumb.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] s12b65y1tf06wbz.jpg)

Şimdi Üstad hakkında ki görüşlere bakalım, içinde Şeyhülislam'da var, Elmalılı Hamdi Yazır'da ...


Hasan Basri Çantay

Bir gün Hasan Basri Çantay hoca (merhum) Üstad Hazretlerini meclisin ilk günlerinde Meclis-i Mebusan'a yazdıkları bir mektuptan hafifçe tenkit yollu anlatıyordu. Sözlerine yeni başlamıştı. Hemen eliyle ağzını kapayarak: 'Ben bütün sözlerimi geri alıyorum. Söylediklerimi siz de duymamış olun. Biz rahat döşeklerinde uyurken o, ALLAH yolunda, Resulullah izinde bütün işkence hapislere rağmen İslamı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık dedi(Abdurrahman Cerrahoğlu)



1961'de Mustafa Polat'la merhum Hasan Basri Çantay'ı ziyarete gitmiştik. Mustafa Polat sordu: Neden Üstad tarzında eser yazmadınız.



Kardeşim,' dedi. 'Sizler Üstadın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstadla mukayese edilemez. Onun kulağına üfleyen vardı. Onun fiş takacağı yeri vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok.



"Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri Risale-i Nurları te'lif etmeye başladı; hem Türkiye'de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi. Türkiye'de her şey onun peşinde; emniyeti, polisi, bekçisi, İslâmiyet’ten mahrum kalmış halkı, İslâmiyet’ten uzaklaşmış insanları hep aleyhinde. Onun kimsesi yok. Ne ordusu var, ne polisi, ne jandarması, ne bekçisi. Yalnız onun ALLAH'ı var. Yalnız ALLAH'a dayanmıştı, yalnız Peygamberine.(Bayram Yüksel)



Molla Abdürrezak



Rahmi Erdem anlatıyor: Bir gün Van’ın merkez köylerinden Alaköy’e gittim. Köye giderken merhum Hamit Kuralkan bana’’Dikkat et o köyde çok meşhur Molla Abdürrezak isminde bir hoca efendi var, aman benliğini tahrik edip hadise çıkarma’’ diye tembih etti. Zaten Bediüzzaman hazretlerinin bu hususta tavsiyeleri hadsizdi. İlim cihetiyle onlara ziyade hürmet ediyor, ellerini öpüyor hayır dualarını almaya gayret ediyordum. Yanlız klasik medrese eğitiminden geçmiş bu zatların Bediüzzaman’ın yenilik ifade eden hüviyetinin tanıyamadıkları da bir gerçekti Bundan mütevellit ufak tefek münakaşalar oluyor, Risale-i Nur’la aydınlanmış gençlerin, kısa zamanda kendilerine ilmen ve fikren muhatap olacak bir seviye kazanmaları bu hoca efendileri bir cihette hissi olarak rahatsız ediyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın “Selefin hoşlarına giden çok kelimat ve hikayat ve hayalat ve mania ihtiyar ve zinetsiz olduklarından, halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cüret-i tağyire sebep olmuşlardır’’diye tarif ettikleri yenikli meylinden haberleri yoktu. Eski mesleklerini bir cihette muhafaza çalışmaları normaldi. Köye gittim, doğruca hocanın evine gidip misafir oldum. Hocaya üstadın mantık ilmine dair Kızıl İcaz adlı eserini hediye olarak götürüp takdim ettim. Hoca efendi eseri ayakta kabul edip, öpüp başına götürdü. Köylüler hasat mevsimi olduğu için tarlalarında çalışıyorlardı. Henüz akşama epeyce bir vakit vardı. Ben hocaya: ‘Hocam köylüler toparlanıncaya kadar, Kızıl İcazdan teberrüken bana bir satır ders verir misiniz? dedim. Hoca kitabı açtı başladı okumaya, bir satırı defaatle kendi kendine tekrar ederek sükûtunu devam ettirdi. Baktım anlında sıkıntıdan ter damlaları belirdi. Ben arzumu tekrarladım. Hoca artık dayanamadı bana hitaben: Rahmi Bey bu eserleri anlamak için allame olmak lazımdır diye cevap verdi. Benim de kastım Bediüzzaman’ın hiç şek ve şüphe olmayan muazzam ilmini bu hoca efendiye bir nebze olsun tanıtmak ve enaniyetini kırmak ve onu manen teslim almaktı Hoca Efendi bilahare kendi gibi hoca olan oğluna köylüleri eve çağırmasını söyledi. Köylüler akşam namazından sonra eve gelmeye başladılar. Ben Risale-i Nur’u okuyordum, hoca efendi ağlıyordu. Artık dost olmuştuk. Kızıl İ’caz onu teshir etmişti.



Ömer Nasuhi Bilmen



"Bediüzzaman ile Dar’ül Hikmet-ül İslamiye’de iken tanışmıştım. Bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmıştı. Ben bizzat birkaç kez sohbetinde bulundum. O dönemde yazdığı bütün makalelerini okudum. Fikirlerinde fevkalade bir tesir vardı. Telif ettiği eserlerden yalnızca Sözler isimli eserini mütalaa ettim, harikulade bir eserdi. Doğrusu ilm-i kelamda bir tecdit hareketi yaptı. İmanın bütün rükünlerini kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu millet-i İslamiyeyi sahipsiz bırakmamıştır. Her asırda büyük müçtehitler, mücedditler ve mürşitler göndermiştir. Bediüzzaman da o zatlardan birisidir. O,cebir ve kuvvetin, zulüm ve tahakkümün hüküm ferma olduğu bu devirde gönderilmiştir. ’’ (nakleden: Mehmed Kırkıncı)



Galip Gigin anlatıyor: Sözümüm bitirirken, yine rahmetli, namlı âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın, Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri için söylediği şu sözü zikretmek isterim: 'Onun eserleri, ileride İslâm dünyasın da tek mehaz olacak değerdedir' demişti.



Prof. Ali Fuat Başgil



Bir zaman Profesör Ali Fuat Başgil, 'Üstadın ilmine hayranım. Bizim tahsil ettiğimiz ilimle, Üstadın ilmi mukayese edilemez. Üstada Cenab-ı Hak öyle bir ilim nasib etmiş ki; umman gibi, aştıkça kabarıyor. Bir deniz ki içine girdikçe giriliyor. Bundaki ilmin ucu bucağı yoktur. Diğer eserleri, ilimleri müstesna, yalnız Türkiye'de Osmanlı lisanını muhafaza ettiği kâfidir. Çünkü onun eserleri aynı zamanda Osmanlı lisanını muhafaza ediyor' demişti.(Bayram Yüksel)



Molla Abdullah Dibo



Rahmi Erdem anlatıyor: Bir gün Van’da ikametgâhımız olan Boya Camii’nde oturuyordum. Birden içeri bir hoca efendi girdi. Caminin imamı hocayı ayakta karşıladı. Erciş kazasını köylerinden meşhur hocalardan bir ayağı kesik Molla Abdullah Dibo namında bir zat. Hoca efendi içeri girer girmez caminin hocası Ahmed Efendi Üstadın Arapça İşarat-ül İ‘caz tefsirinden daha evvel tespit ettiği dikkatini çeken önemli bir bahsi hocanın önüne uzattı. Manasını sordu. Hoca henüz daha ayakta idi; “ Ben bunun manasını tek ayağımın üstünde veririm’’ diye kendinden gayet emin bir surette karşılık verdi. Caminin imamı:’’Hocam buyurun minderin üstünde oturarak halledin’’ diye karşılık verdi. Doğu Anadolu’da eski usul medreselerde hocaların birbiriyle fikir teatileri çok yüksek sesle, adeta kavga eder gibi olurdu. O münakaşaları kulak zarınız rahatsız olur. Fakat münazarayı kaybeden taraf kazananın elini öper, fazilet gösterirdi. Molla Abdullah Efendi gece saat 01’e kadar o Arabî ifadenin çözümü için uğraştı ama çözemedi. Çünkü Hz. Üstadın bu orijinal tefsiri eski klasik tefsirlerden çok farklı bir üslup ve ifade ve yorum getiriyordu. İlk okudukları anda zorlanmaları tabii idi.



Hasan Fehmi Başoğlu(Eski Diyanet Reislerinden)



Hasan Fehmi Başoğlu, Hz. Üstadı meşrutiyette tanımış ve onu ziyaret imkânı bulmuş ve Bediüzzaman hazretleri ile tanışmasını şöyle anlatıyor.’’Ben Meşrutiyette Fatih medresesinde okurken, Bediüzzaman hazretlerinin İstanbul’a gelip, bir handa yerleştiğini ve hatta odanın kapısında ‘’burada her müşkül hallolur, her meseleye cevap verilir. Fakat sual sorulmaz’’ diye levha astığını işittim. Bu hale bir türlü akıl erdiremedim. Bediüzzaman hakkında sitayişkâr sözleri mübalağa kabul ediyordum. Ulema ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işitince tevali eden tavsiyeler üzerine bende de bir ziyaret arzusu uyandı. Kat’i karar verdim ki; en güç ve en ince meselelerden sualler tertip edip sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum. Nihayet bir gece en müşkül ilm-i kelam meselelerinden gayet derin ve birkaç kitapla ancak izah ne ifade edilebilen birkaç mevzu seçtim, ziyaretine gittim. Suallerimi tevcih ettim. Aldığım cevaplar çok harika ve acip olmuştu. Aynen benim hazırladığım tarzda, sanki sanki akşam beraber imişiz ve kitaplara beraber bakıyormuşuz gibi cevaplar verdi. Ben tam tatmin oldum. Ve bizzat anladım ki; onun ilmi, bizimki gibi kesbi değil, Vehbi idi.



Erzincanlı Dede Paşa Hazretleri(V:1973)



Dede Paşa Hazretleri, Bediüzzaman Hazretleri için de ‘’Benim sultanım ne anlatayım, o kadar büyük bir insandı ki; öldükten sonra Kutubluk tacı muallâkta kaldı. Hiçbir veli O’nun yerine geçemedi’’ demişti



Şeyhülislam Cemaleddin Efendi



Avrupalılar bize (Dar’ül Hikmet’e),İslamiyet’e ait bazı sualler soruyorlardı. Bediüzzaman bu suallerin cevabını hemen veriyordu. Ben her soru sorulduğunda bu gördüğünüz kütüphanede araştırmaya başlıyor, onbeş gün araştırdıktan sonra Bediüzzaman’ın verdiği cevapların isabetli olduğunun anlıyordum’’(Oflu Hacı Dursun Efendi’den naklen Mehmed Kırkıncı)



Hacı Veyizsade Mustafa Kurucu



Konya'da Üstadı çok iyi bilenlerden birisi de Ali Ulvi Kurucu'nun amcası, Hoca Veyiszade Mustafa Kurucu'dur. Üstadımız hakkında şöyle derdi: 'O büyük bir mücahittir ve tektir, bizler post adaylarıyız. Post üzerinde oturur, tesbih çekeriz. Ben yarım saat hapishane hayatına dayanamıyorum. O vazife yalnız ona münhasırdır.'



"Üstadımız da Hoca Veyiszade hakkında, 'Ben o muhteremi tanıyorum. Mânen benim yardımcılarımdandır. Bana çok dua etsin. Ona çok çok selâmımı götürün' demişti…



Osman Aydın anlatıyor: "Konya'ya İmam Hatibe ders vermeye gidince, Hacı Veyiszâde Mustafa Efendiyi ziyaret ederdim. Her ziyarete gidişte bu zat ayağa kalkar, çok hürmet ederdi. Ben bu durumdan çok mahçup olurdum. Bana, 'Ben sana ayağa kalkmıyorum. O Koca Sultana ayağa kalkıyorum. Sen o Sultanın yanından geliyorsun ya, işte onun için ayağa kalkıyorum' derdi.



Yörükzade Ahmet Efendi



"Bolvadin'de Nakşi Şeyhi Yörükzade Ahmet Efendi vardı, mübarek bir zattı. Ben onun doktoruydum. Bu zat talebelerine, diğer ziyaretçilerine ve hocalara:



"Biz icazetleri bıraktık, bizden icazet vermek selahiyeti kalktı. Bediüzzaman buraya geldikten sonra, bizden o vazifeyi aldı! Biz onun emrindeyiz...' diyordu. Bu zat Gümüşhaneli Ziyaeddin Efendi merhumun halifelerindendi. Hem hoca, hem dersiâmdı, Fatih dersiâmlarındandı. Vefat ettiği zaman Üstad talebelerini cenazeye gönderdi, sonra da kendisi ziyarete gidip, tâziye etti.(Tahir Barçın)



Lâdikli Ahmet Ağa



"Konya'nın Sarayönü kazasının Lâdik köyü'nde Lâdikli Ahmet Ağa diye mübarek bir zat vardı. Birinci Cihan Harbinde, Gazze Cephesinde çarpışmış, yaralanmış, bir mağaraya sığınmış, orada Hızır Aleyhisselamla görüşmüş, kerametleri zahir olan bir mübarek insandı.



"Üstad'ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği bir zamandı. Eskişehir'de hep zelzele oluyordu. Lâdikli Ahmet Ağa, Üstad'ın Eskişehir'e devamlı gitmesini şu şekilde değerlendiriyordu:



"Bediüzzaman her gün Eskişehir'e gidiyor, siz niçin bu kadar sık gittiğini biliyor musunuz?'



"Hakikaten Üstad her gün sabah gidip, akşam dönüyordu, şehre girmiyordu. Şehrin dışında namaz kılıyor, dua edip geliyordu.



"Ona vazife verdiler. Sen dua et, çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, dua et, Cenab-ı Hakka yalvar dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrünü kabul etmediler. Onun için gidiyor her gün Eskişehir'e...'Lâdikli Ahmed Efendi bu hâdiseyi böyle ifade edip, böyle değerlendiriyordu. (Tahir Barçın)



Osman Aydın anlatıyor: "Mustafa Kırıkçı'yla birlikte Konya'nın Lâdik kazasına giderek, büyük velilerden Hacı Ahmed Efendiyi ziyaret etmiştik. Bu zatın devamlı Hızır (A.S.) ile gezdiği ifade edilir. Bizim Üstaddan geldiğimizi öğrenince, Üstaddan çok sitayişle bahsetmişti. Kendisi için, 'Ben Hızır'la yüz sene hizmet etsem, yine Üstad Bediüzzaman'ın mertebesine yetişemem' demişti.



Muhiddin Yürüten anlatıyor: "Yarbay Reşat Bey, Konya'da arkadaşına, Bediüzzaman Hazretlerini ve eserlerini anlatıyor. Arkadaşı ise Üstadın büyüklüğünü ve eserlerin hakkaniyetini reddediyor. Reşat Bey de, 'Madem bana inanmıyorsun, gel, Lâdik köyüne gidip Ahmed Ağayı bulalım, ona Bediüzzaman'ı soralım' diyor."Reşat Bey arkadaşı ile birlikte mübarek bir zat olan Ahmed Ağa'nın yanına gidiyor ve kanaatlerini sunuyorlar. Ahmed Ağa şu şekilde karşılık veriyor:



"Ben size onu nasıl anlatayım ki? O bizim gibi herhangi bir tarikat silsilesine bağlı değildir. O ne Kutbü'l-Aktab'a, ne de herhangi bir kutuba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (a.s.m.) feyiz alır, ona göre hareket eder. Bir hatıramla onun manevî makamını size anlatmaya çalışayım. Bir gün Hızır (a.s.) gelerek, 'Eskişehir'de zelzele olacak. Taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bediüzzaman'a gidelim ve dua etmesini isteyelim ki, bu zelzele hafiflesin' dedi. Beraberce gidip, Bediüzzaman'a vaziyetini anlattık. 'Haberim var, haberim var' dedi. Hızır (a.s.), 'Dağlara gidip dua edelim' dedi. Bediüzzaman, 'Ben hastayım, siz dağlara çıkıp dua edin, ben buradan dua edeceğim' dedi. Eğer onun duası olmasaydı, Eskişehir'de gerçekte taş üstünde taş kalmazdı.'



Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Beyin arkadaşı ikna olup Bediüzzaman ve eserlerine taraftar bir vaziyete giriyor.



Elmalılı Hamdi Yazır



Bir gün Mustafa Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsir sahasında çok dirayetli bir âlim olduğundan söz etti ve onun Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki:’’Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un alimlerinin gözü öyle bir alim görmemiştir’’ sözlerini bize nakletti.(Mehmed Kırkıncı)



Osman Nuri Efendi



"Bir gün eski alay müftüsü Osman Nuri Efendi:"Kardeşlerim! Sizler Üstadı tek taraflı anlıyorsunuz. Üstadı sizin hafızalarınız anlamaz. Üstad acaip bir insan. Sizler Risale-i Nur'u anlayarak okuyun. Ben eserlerinin hepsini mütalaa edemedim. Fakat çok kitaplarını tetebbu ettim. Hususan işte görüyorsunuz. Fevzi Çakmak'la her gün beraberiz. Çeşitli mevzuları, hattâ dünya ahvalini görüşüyoruz. Sizin Üstadınızda öyle bir deha, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstada verilse hepsini idare edebilecek bir kabiliyet var. Ben öyle görüyorum ve hakikaten de öyledir' demişti.(Bayram Yüksel)



Erzurumlu Mustafa Necati Efendi



Mustafa Efendi ‘’Bediüzzaman’ın İşaratü’l İ’caz ismindeki eserini bir zamanlar okuduğunu söyledi ve kalkıp kütüphanesinden bu kitabı getirerek bize gösterdi. Kur’an’a ait bu tefsirin 1. Cihan Harbi’nde, Pasinler’in dağlarında yazıldığını söyledi.’’Bundaki hakikatler, nükteler, meziyetler ne Keşşaf’ta ne Beyzavi’de ne de başka bir tefsirde yok. Siz tefsir ilmini tahsile başladığınızda bunu size okutacağım’’ dedi.( Mehmed Kırkıncı)



Abdurrahman Efendi

Bir gün Alvarlı Efe’nin Suriye’deki halifelerinden Mehmet Efendi’nin oğlu Abdurrahman Efendi Erzurum’a geldi. Kendisi ulemadan bir zat idi. Osman hoca da onu alıp medresemize getirdi. Orada sohbet ettik ve Lem’alar’dan Kayyum ismini okuduk, ben de izah ettim. Dersten sonra Abdurrahman Efendi ayağa kalkarak: Ben hocalık hayatımda birçok kitap okudum. Gerek Suriye’de gerek Anadolu’da birçok âlimle görüştüm. Ancak Kayyum bu şekilde güzel izahına ilk defa şahit oldum’’ dedi.



Şimdi Üstad'a kürtçülük yapıyordu demek düpedüz bir iftiradır. Eserlerinde bunlar var demek hiç araştırmadan, bir tek risale okumadan yapılan bir yorumdur ...

İspatı olana da hodri meydan ...

truva_hektor
08-05-2008, 12:45
birincisi sizin üstad dediğiniz zatın kitabından alıntı;ikincisi Osmanlı Şeyhulislamlardan Mustafa Sabri’nin “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı'' adlı kitabından alıntıdır

neden üstadınız adına kürd sözcüğünü ekledi?neden aylar önce doğuda gösteri yapıldığında bölücüler üstadınızın posterini açtı? neden şeyh sait isynına karışmaktan tutuklandı? vb....

yani bu sorular böyle devam eder siz bir belge sunarsınız bende bir belge sunarım sonu yoktur bu tartışmanın.artık daha fazla yazmayacağım

Bekir Berk
08-05-2008, 12:56
Üstad'ın kitabında yok diyorum, anlamada sorununuz var sanırım. Bende Şeyhülislamlardan birinin yazısını gösterdim.!

Çünkü kürt. Ne yani kürt olması, kürtçü olduğu anlamına mı geliyor. Atatürk ile Lenin posterleri de aynı karede de. O dikdatör ile Atatürk bir mi? Yani o kadar saçma bir mantık içindesiniz ki anlatamam.

Üstad Şeyh Said olayında gözaltına alındı mı bilemem ama tek suçu olmadan insanların asıldığı bir zamanda göz altına alınmak abes olmasa gerek.

Söyledikleriniz böyle uzar gider ama hiçbirşeyi ispatlayamaz, bir yere varamazsınız, öncekilerde olduğu gibi ...

truva_hektor
08-05-2008, 14:03
bir kere tek suçu olmayan insanların asıldığı bir zaman tabiri yanlış;diyelim ki bu söylediğiniz doğru peki neden 2.Abdülhamit zamanında tımarhaneye yollanıyor

Söyledikleriniz böyle uzar gider ama hiçbirşeyi ispatlayamaz, bir yere varamazsınız, öncekilerde olduğu gibi ...
demişsiniz asıl sizin söyledikleriniz hikayedir siz iyi senaryo yazarı olursunuz demiştim bunu tekrarlıyorum ama temiz ve saf Türk gençliğinin sizin elinize geçmesine gücümün yettiğince müsaade etmeyeceğim.
sizin bediüzzemanınızın gerçek yüzünü herkes görecektir!!
ve bunlar benim son sözlerimdi artık yazmayacağım

Bekir Berk
08-05-2008, 14:41
Üstad, Abdülhamid ile görüşemedi. Çünkü Sultan'ın etrafı mason çakallar ile doluydu. Satılmış bir doktorun raporu ile gönderildi fakat orada muayene eden doktorun yorumunu yazmamışsınız!

Gençlik zaten gerçek tarihe doğru bir yönelim içinde.

Üstad'ı bilen biliyor, bilmeyende iftirasını eksik etmiyor, vesselam ...

sinan-1834
08-08-2008, 16:23
Vatandaşlarıma ve kardeşlerime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis nâtamam kalır.
Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa, sahrâ-yı vahşette yatmakla gaflet sizi yağma edecektir.
Hikmet denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dal budak salan kanun-u nurânî-yi İlâhiyenin müessisi olan hikmet-i İlâhiye, ufk-u ezelden kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi katre katre zâyi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle, yani İslâmiyet milliyetiyle tevhid ve mezc ederek, zerratın câzibe-i cüz'iyeleri gibi bir cazibe-i umumî-i vatanî teşkil ile, kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiyenin cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesine ittibâ ile muvazene ve âheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.
Hem de hürriyet-i şer'iye denilen yüksek bir hakikat-i içtimaiye, Sübhan ve Ağrı dağları gibi istikbalin cibâl-i şâhikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esaret-i nefis altına girmeyi yasak etmiş ve gayra tecavüzü tecviz etmeyerek şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik insanlara "Fen, san'at silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz" emrini veriyor.



divan-ı harb-i örfi'deki yazının gerçeği budur.isteyen internetteki bütün risale sitelerine yada kitabın orjinalini alıp okuyabilir.

truva_hektor
08-10-2008, 00:04
diyelim ki gerçeği bu,bunu okuyan bile adamın kürdçü olduğunu anlatabilir.

Çakı®kağan™
12-02-2008, 10:32
eline sağlık güzel paylaşım...