Geη©eßaY
01-24-2008, 18:19
Batı Trakya Türk Azınlığının Sorunları
Etnik Kimliğin İnkarı
Batı Trakya Türk azınlığının karşılaştığı en önemli sorunların başında, Yunan idaresinin, Lozan Anlaşması'nın 45. maddesinde azınlığın "Müslüman azınlık" olarak tanımlanmış olması çerçevesinde azınlığın "Türk" kimliğini reddetmesi gelmektedir.
Lozan Anlaşması'nın neden "Türk" yerine "Müslüman" deyimini kullandığını anlamak ise hiç de zor değildir. Öncelikle, Batı Trakya azınlığı Yunan uyruğunda, Türkiye'deki azınlıklar da Türk uyruğunda bulunmaktadır ve bunların ayırt edilmesi için din öğesinin kullanılması zorunluluktur. Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu'nda "ulus" değil, "ümmet" gerçeği ve bilinci kesin olarak egemendir. Bu durum ise Müslümanlar için özellikle geçerlidir.Yunanlılar için ise "Yunan ulusu" ile "Rum Ortodoks" birbiri ile örtüşen unsurlardır. Ayrıca, 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış olan "Türk-Rum Ahalinin Mübadelesi Ahitnamesi" kapsamında, "Türk" ve "Rum" deyimleri açıkça kullanılmıştır. Bu sözleşme, değişimi yapılacak azınlıkların birinin "Türk" diğerinin de "Rum" ulusuna mensup olduğunun tescili niteliğindedir. Üstelik, Türk-Yunan Karma Komisyonu tarafından Batı Trakya'da azınlık üyelerinin ellerine verilen ve onların gayri mübadil (établi) olduğunu kanıtlamaya yarayan Etabli Belgeleri de Müslümanlardan ve Müslüman olmayanlardan değil, "Türk" ve "Rum"lardan söz etmektedir.
Ancak, Yunan Hükümeti'nin Türk azınlığa karşı yaklaşımının Türkiye ile Yunanistan arasındaki inişli çıkışlı ilişkilerle paralellik arz ettiği de bir gerçektir. Türkiye ile kriz yaşadığı dönemlerde Türk azınlığı sadece dinsel azınlığa indirgeyen Yunanistan, yakınlaşma dönemlerinde tam aksi uygulamalarda bulunabilmiştir. Bunun en güzel örneği, 1930'lar ve 1950'ler arasında, Atatürk ile Venizelos'un başlattığı, İnönü ve Menderes'in devam ettirdiği iyi niyet ortamında, Yunan hükümetlerinin etnik "Türk" ifadesini kullanmaları ve kullanımına izin vermeleridir. Bu dönemde (1955'e kadar) Yönetim azınlığı tanımlamak için "Türk" ifadesini kullanmıştır. Örneğin, 3065 sayılı 1954 tarihli kanun (Mareşal PAPAGOS kanunu), ilk okulların adında Türk kelimesinin geçmesini onaylamıştır.
1955 yılından günümüze süregelen politika gereği azınlığın etnik kimliğinin tanınmaması ise Türkçe'nin kamusal alanda kullanımına bazı kısıtlamalar getirilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu kısıtlamalar "Türk" kelimesi geçen sivil toplum kuruluşlarının kapatılmasından, kendilerini Türk olarak tanımlayan kişilerin yargılanmasına kadar bir dizi ihlalleri içermektedir. Örneğin 1987 Kasım ayında, Yunan Yüksek Mahkemesi, Trakya Yerel Mahkemesi'nin aldığı bir kararı onamış ve Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ve Gümülcine Türk Gençler Birliği Derneği'nin kapatılmasına karar verilmiştir. Bu kararın gerekçesi, Türk sıfatının Yunan vatandaşları ve Müslüman Yunanlılar için kullanılamayacağı ve aksi yöndeki bir tutumun kamu düzenini bozabileceğidir.
Yunan Yönetimi diğer taraftan, Türk azınlığının etnik kimliğini zedelemek amacıyla yeni kampanyalar başlatarak, Pomak ve Çingene unsurların farklı etnik kökenden geldiği tezini güçlendirmek üzere yoğun propaganda çalışmalarına yönelmiştir. 1990'lı yıllara kadar Pomak diline ait herhangi bir yazılı-basılı eser mevcut değilken, birdenbire Pomakça-Yunanca Sözlük, gramer kitapları ve gazeteler basılarak, kasetler çıkartılarak anılan kesime bedava dağıtılmaya başlanmış, böylelikle yeni etnik kimlikler yaratılmaya çalışılmıştır.
Orta Asya'dan kuzey göç yolunu (Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyi) takip ederek, XI. asırda Balkanlara inen ve Avrupalıların Kuman olarak adlandırdıkları Kıpçaklar'ın torunları olan, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Trakya ve Balkanlar'ı ele geçirmeden evvel bölgede yerleşik düzene geçmiş olan Pomak Türkleri ise bu siyasi oyunlara hiçbir zaman itibar etmemekte ve kendilerini Türk olarak tanımlamaktadırlar.
Vatandaşlıktan İskat
3370 sayılı, 1955 tarihli Yunan Vatandaşlık Kanunu'nun 19. maddesi, Yunan hükümetlerinin bölgedeki etnik kompozisyonu Yunanlılar lehine değiştirmek için kullandığı en önemli silahlardan birisi olmuştur. Aslında bu madde, Yunan Anayasası'nın 1. ve 2. maddeleri ile Lozan Anlaşması'nın Yunanlılar ve Yunanlı olmayanlar arasındaki ayrımı yasaklayan 40. maddesine aykırıdır.
19. madde çerçevesinde, Yunanistan'ı geri dönme amacı olmadan terk ettiği Yunanlı makamlarca takdir edilen Yunan asıllı olmayan kişiler Yunan vatandaşlığından çıkarılmışlardır. Bu aynı şekilde etnik olarak Yunan olmayıp yurt dışında doğan ve orada yetişen kişilere de uygulanmıştır. Bu yasaya göre 18 yaşın altındaki bir çocuk da, eğer ebeveynleri tabiyetlerini kaybettiyse, vatandaşlıktan çıkarılabilecektir. Bu durumlarda karar mercii, Ulusal Konseye danıştıktan sonra, İçişleri Bakanlığı'dır. Yunan mercilerinin bir insanın ülkeyi terk etmeyi amaçladığını hangi kriterlere göre belirledikleri de ayrı bir tartışma konusudur. Amaç, son derece açık olarak "Batı Trakya Türk azınlığının sayısını mümkün olduğu kadar azaltmak" tır.
Polisin, Vatandaşlık Müdürlüğü'nü bir kişinin veya ailenin uzun bir süreliğine ülkeyi terk ettiği konusunda bilgilendirmesi vatandaşlıktan çıkarılma sürecinde ilk aşamayı teşkil etmiştir. Bireyi bu süreçten ve yapılan işlemlerden haberdar etmek ve vatandaşlığını kaybedebileceğini bildirmek zorunlu olmadığı için, azınlık mensupları sonucu iş işten geçtikten sonra öğrenmişler ve Yunan idaresine başvurma süresi olan iki ayı kaçırmışlardır.
Ülke dışına çıkması nedeniyle vatandaşlık hakkını kaybetme rizikosu nedeniyle azınlık mensuplarının dolaşım özgürlükleri de doğal olarak kısıtlanmıştır.
1985 yılından sonra ise çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen azınlık mensuplarının pasaportlarında bulunan "dönüş dahil, birden fazla seyahat (çıkış) için geçerlidir" ibaresinin "dönüş dahil" sözcükleri karalanarak, azınlığın dönüşlerinde Yunanistan'a sokulmalarının engellenmesi, sonra da 19. maddeden vatandaşlıktan atılması vakalarına da rastlanmıştır.
Bu pasaport uygulamaları, "Kimse, yurttaşı olduğu devletin ülkesine girme hakkından yoksun bırakılamaz" diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4 numaralı protokolünün 3. maddesinin 2. fıkrasına açıkça aykırıdır.
Yunanistan'da askerlik görevini ifade etmekte iken ya da bebekken vatandaşlıklarını kaybetmelerine neden olan bu tartışmalı kanun Haziran 1998'de kaldırılmış, ancak bu zamana kadar yapılan uygulamalar ve alınan kararların geriye işlemeyeceği hükmü kapsamında 60.000 Yunan tabiyetindeki Türk azınlık mensubunun mağduriyetlerine çözüm bulunamamıştır.
Ocak 1998'de Helsinki İzleme Komitesi, diğer insan hakları kuruluşları ve azınlık liderlerinin baskıları sonucunda Hükümet, 150 haymatlosa bazı kişisel haklardan yararlanma ve yurt dışına seyahat edebilme olanağı veren kimlik belgelerini vermiştir. Ancak, bilahare Hükümet, Birleşmiş Milletler Vatansız Kişilerin Statüleri ile ilgili sözleşmeyi açıkça ihlal ederek diğer vatansızlara bu belgeleri vermeyi reddetmiştir. Tüm bunlar, Yunanistan'ın geri adım atmasının nedeninin duyarlı bir yaklaşımdan ziyade dış dünyanın baskısı olduğunu göstermektedir.
Müftülük Sorunu
Yunan Yönetimi ve Türk azınlık arasındaki en önemli çatışma konularından birisi de dini işlerden sorumlu resmi görevlilerin seçimidir. Lozan Anlaşması, Türk azınlığa kendi din işlerini Yunan Yönetimi'nden bağımsız olarak organize etme ve yönetme hakkını açıkça tanımıştır. Ancak 1985 yılından bu yana Yunan Hükümeti, Lozan'ın ilgili maddelerini ihlal ederek ve Türk azınlığın sesini duymazdan gelerek müftüleri doğrudan kendisi atamaya başlamıştır. Gerekçesi ise müftülerin sadece dini değil toplumsal fonksiyonları da olduğu, bu yüzden müftülerin atamasının da Hükümet tarafından yapılması gerektiği şeklindedir.
Türk cemaat bu tarihe kadar, 1913 Atina Anlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı kanun gereği kendi müftülerini hür iradeleriyle seçebilmekteydiler. 2345/1920 sayılı kanuna göre müftülerin;Din İşleri Bakanlığı ve Bölge Valisi tarafından onaylanan bir adaylar listesinden, Müslüman azınlık tarafından seçilmesi,Geniş yönetsel-yargısal yetkilerle donatılan müftülerin görev bölgelerinde şeriat hükümlerini uygulayabilmesi, öğretim ve din görevlilerini denetleyebilmesi, Cemaat İdare Heyetlerinin evkaf gelirlerini kontrol edebilmesi, Müslümanlar arasında şahsın hukuku ve aile hukuku konusunda çıkan sorunları çözmekle yükümlü olup, evlenme, boşanma, nafaka, vesayet, velayet, miras gibi konularda karar verebilmesi, Kararlarının ilgili Yunan makamları tarafından tanınması ve yürürlüğe konabilmesi,Yunanistan'daki diğer din görevlileri gibi askerlikten muaf tutulmaları,Camilere ait vakıfları yöneten komisyona da başkanlık yapabilmeleri,öngörülmüştür.
Aynı yasa, müftüleri denetleyecek bir baş müftüden de söz etmektedir. Buna göre, Başmüftü Yunanistan'da yaşayan Müslümanların mezhep bakımından en büyük makamı olup karma usulle seçilmektedir. Yunanistan'daki bütün müftüler biraraya gelecekler ve çoğunlukla seçtikleri 3 adayı Dinişleri Bakanlığı'na sunacaklardır. Bakan tarafından seçilen kişi, Kral iradesi ile atanacaktır. Fakat bu sözü edilen başmüftü hiçbir zaman atanamamış, hatta sözkonusu yasanın 12.madde dışında hiçbir hükmü yürürlüğe sokulmamıştır. Müftülerin seçimle gelme hükmü de yürürlüğe konmadığı için 1920'den sonra müftüler özel birer Kral İradesi ile atanmışlardır.
1984 yılında Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi'nin ölümü ile Yunan hükümeti bu pozisyona Müslüman azınlığa danışma gereksinimi duymadan Rüştü Ethem'i atamıştır. Bunun üzerine azınlık Ağustos 1990'da yeni ve resmi olmayan bir seçim yapmış ve Mehmet Emin AGA'yı İskeçe, İbrahim Şerif'i de Gümülcine Müftüsü olarak seçmişlerdir. Yunan Hükümeti'nin buna yanıtı 2345 sayılı kanunu kaldırıp, yerine 1920 sayılı kanunu getirmek olmuştur. Bu yeni kanun, müftülerin cemaat tarafından seçilmesini engellemekte ve müftü tayinini tümüyle Yunan idaresine bırakmaktadır.
2345/1920 sayılı kanunun 1.5. maddesine göre, devlet tarafından atanan bir genel sekreter başkanlığında, vali, Müslüman dini memurlar ve yörenin ileri gelen azınlık mensuplarının da katılacağı bir komisyon müftüyü seçecektir. Sözkonusu komisyon, bir aday listesi hazırlayacak, bu liste devlet tarafından atanmış bir memur olan Trakya Genel Sekreteri tarafından Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı'na gönderilecektir. Bakanlık, Cumhurbaşkanlık onayı ile nihai kararı verecektir. Türk azınlıktan gelebilecek herhangi bir tepkiye karşı önlem olarak da sözkonusu komisyonun sadece başkanın varlığı ile dahi karar alabileceği, diğer üyelerin toplantıda bulunmasının şart olmadığı öngörülmüştür.
Yeni kanunun önceki kanundan bir diğer önemli farkı da müftülerin elinden vakıfların mal varlığını yönetme yetkisini geri almış olmasıdır.(5. madde). Bunlara ek olarak, 7. maddeye göre resmi yazışmalar da Yunanca yapılacaktır. Halbuki 2345 sayılı kanunda diğer Müslüman cemaatlerle ve Türklerle yapılacak yazışmaların Türkçe olmasına izin verilmiştir.
Şu anda Batı Trakya'da her cemaatin ikişer müftüsü vardır: ilk ikisi Yunan Hükümeti tarafından atanmış olan Gümülcine Müftüsü Cemali Meço ile İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Sinikoğlu'dur. Diğer ikisi ise cemaat tarafından seçilmiş olan Gümülcine Müftüsü Mehmet Emin Aga ile İskeçe Müftüsü İbrahim Şerif'tir. Yunan Hükümeti, cemaatin seçtiği müftüleri "müftü" ünvanını kanunsuz bir şekilde kullanmaktan ve otoriteye karşı çıkmaktan çeşitli defalar yargılamışlar ve hapse atmışlardır. 14 Aralık 1999'da Avrupa İnsan hakları mahkemesi İbrahim Şerif davasında, "Şerif'e karşı yürütülen idari işlemler Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi'nin düşünce, din ve kanaat özgürlüğüne dair 9. maddesinin ihlali" olduğu gerekçesiyle Yunanistan'ı mahkum etmiştir.
Vakıf ve Dini Kurumların Kontrolü
Lozan Anlaşması'nın "Yunanistan'daki Müslüman azınlığın, masrafları kendisine ait olmak üzere, her türlü hayır kurumlarıyla dinsel ve toplumsal kurumları, okulları kurmak, yönetmek ve denetlemek" hakkını tanıyan 40. maddesi de Yunanistan tarafından ihlal edilmiştir.
Yunanistan, 2345/1920 sayılı yasa ile vakıfların hukuksal yapılarına ilişkin bazı düzenlemeler getirmiştir. Bu çerçevede eğitim amaçlı vakıfların Cemaat İdare Heyetleri, dini amaçlı vakıfların ise Mütevelli Heyetleri tarafından yönetilmesi öngörülmüştür. Ancak, 1945 yılında yapılan düzenleme sonucu, tüm vakıfların Cemaat İdare Heyetlerince yönetilmesi karalaştırılmıştır. 1967 yılında Cunta yönetimi, seçimle işbaşına gelen yönetim kurullarını azlederek, yerine kendi amacına hizmet eden şahısları getirmiştir.
1091/1980 sayılı yasa ile vakıflar konusu yeniden düzenlenmiş ve Türk azınlığın vakıflardaki etkinlikleri en aza indirgenmiştir. Bahsekonu yasa Lozan Anlaşması'na tamamen aykırı olarak, cemaatlerin kısmen korunan hükmi ve manevi kişilikleri ile işlevleri resmen ortadan kaldırılmış, vakıfların kontrolü bağlı bulundukları illerin valiliklerine bırakılmıştır. Bu kanundaki madde 20.1., sözkonusu kanun yürürlüğe girene kadar vakıf mütevelli heyetinin vakıf mallarının dökümünü yapması ve bunu vergi dairesine bildirmesi zorunluluğunu getirmiştir. Aksi halde devlet bu malları geri alabilecektir. Azınlığa ait malların çoğunun Osmanlı zamanından kaldığı ve pek çok resmi dokümanın yüzyıllar boyu süren savaşlar ve yer değiştirmeler sonucu kaybolduğu düşünülürse, bu maddenin konmasının ardındaki gerçek nedenin mümkün olduğunca vakıf malına el koymak olduğu görülmektedir. Ancak, sözkonusu yasa azınlığın ve Lozan Anlaşması'nın tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti'nin tepkileri sonucu uygulamaya geçirilememiştir.
3 Ocak 1991'de yayınlanan yeni bir kararname, 1091 sayılı kanunu biraz yumuşatmakla birlikte içerdiği bazı hükümler ile örneğin, valinin vakıf yönetim kurullarının seçimine müdahale hakkı gibi, devletin bu kurumlar üzerindeki müdahalesini tam olarak ortadan kaldırmamıştır. 1996 yılında yeni bir hükümet kararnamesi ile vakıfların yönetimi üç yıllığına seçilen bir komiteye verilmiştir. Bu komitenin görev süresi Nisan 1999'da sona ermiş olmakla birlikte, yerine yeni bir düzenleme yapılmadığından faaliyetlerini sürdürmektedir.
Yunanistan Hükümeti tarafından zaman zaman Türk azınlığın vakıflarına ait menkul ve gayrimenkullara vergi tahakkuk ettirilip, sonra da ödenmediği gerekçesiyle ipotek konulmaktadır. Ancak vakıflar, vergiden muaf olmaları nedeniyle söz konusu vergileri ödememektedirler.
Eğitim Sorunu
Yunanistan'da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu bölgeyi Batı Trakya oluşturmaktadır. Türk azınlığa karşı izlenen maksatlı eğitim politikası, azınlığın kültür düzeyini düşürme, toprakla uğraşan kişiler haline getirerek azınlık sorunlara duyarlı ve bilinçli kitleler oluşmasını engelleme çabasının bir ürünüdür.
Batı Trakya'da azınlığın resmi olarak 230 azınlık ilkokulu, 2 ortaokul-lisesi (Gümülcine Celal Bayar Lisesi ve İskeçe Muzaffer Salih Lisesi) ile 2 medresesi bulunmaktadır. Bu okullarda eğitim dili ikilidir. Yunanca, tarih, coğrafya, vatandaşlık ve çevre eğitimi Yunanca, matematik, Türkçe, fizik, kimya, din sanat ve beden eğitimi Türkçe işlenmektedir. Ancak, 1995 yılında getirilen yeni bir düzenleme ile İskeçe'deki bazı Türk okullarında daha önce Türkçe okutulan beden eğitimi, resim, müzik gibi dersler Yunan öğretmenler tarafından Yunanca verilmeye başlanarak, Türkçe okutulan ders sayıları iyice azaltılmıştır.
Yunanistan, eğitim konusunda da Lozan Anlaşması'nın yanı sıra 1951, 1952 ve 1968 yıllarında imzalanan kültür anlaşmalarındaki yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.
Lozan Anlaşması'na göre, azınlıkların eğitim kurumlarını işletme hakkı varken, Yunan hükümetleri bu kurumları Din İşleri ve Eğitim Bakanlığı'na bağlayarak, kontrolü kendi eline almıştır.
20 Nisan 1951 tarihinde Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan kültür anlaşmasında, iki ülkenin karşılıklı öğretmen değişimi yapması ve birbirlerinin diplomalarını tanıması kabul edilmiştir. Gümülcine'deki Celal Bayar Lisesi, bu anlaşmadan sonra kurulmuş ve öğretim kadrosu Türkiye'de eğitim almış öğretmenlerden teşkil edilmiştir. Ancak, anlaşmanın uygulanmasına 1970'lerde son verilmiştir. Bu tarihe kadar 500 öğretmen Türkiye'de eğitilmiş, sonra da Yunanistan'a dönerek görev almıştır.
"Kontenjan öğretmenleri" olarak adlandırılan bir kısım öğretmenler de belli bir kontenjan dahilinde Türkiye'den gönderilen Türk uyruklu öğretmenlerdir. Maaşları Türkiye tarafından ödenen, çalışma ve ikamet izinleri ise her ders yılının başında yenilenen bu öğretmenlerin her yıl bir bölümü, Yunan yetkililerce çeşitli nedenler gösterilerek reddedilmekte ve sayılarının, İstanbul'da iyice azalmış olan Rum öğrencilere yetecek Yunanlı öğretmen sayısını aşmamasına özen gösterilmektedir.
Bir diğer öğretmen grubu olan "formasyonlu öğretmenler", Türkiye'deki öğretmen okullarında eğitim görmüş olan Batı Trakyalılardır. Günümüzde resmen kapatılmış olan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği'nin çatısı altında toplanmış bulunan formasyonlu öğretmenlerin maaşları, sözleşmeli olarak çalıştıkları okul encümeni tarafından ödenmektedir. Bu öğretmenlerin bir bölümü dikta döneminde görevden alınmış, bir kısmı da okul değiştirmek isterken açıkta kalmıştır. Bu konudaki 1987 tarihli bir rapora göre, 1973 yılından beri, Türkiye'de okumuş hiçbir Batı Trakyalı öğretmene Batı Trakya'da Türkçe eğitim yapan okullarda çalışma izni verilmemiştir.
Azınlık arasında "akademililer" olarak adlandırılan Selanik Özel Pedagoji Enstitüsü(SÖPA) mezunları da azınlık eğitiminde ayrı bir yer tutmaktadır. Bu grup, formasyonlu öğretmenlere alternatif yaratmak amacıyla medrese çıkışlı öğrenciler arasından alınarak Yunanca dilinde eğitilen, Türkçeleri yetersiz, Yunan devlet memuru statüsünde şahıslardan oluşmaktadır. Azınlık okullarında rahatlıkla öğretmen olmak isteyenlerin SÖPA'nın mezuniyet standartlarını taşıyor olmaları gerekmektedir. Ancak Türk azınlığa göre, SÖPA mezunu öğretmenler hem yetersiz bilgi birikimine sahiptir, hem de Türk çocuklarına yönelik asimilasyon amaçlı propaganda yapmaktadır.
Yunanistan'ın Türklerin eğitimini engellemek için kullandığı yollardan birisi de öğretmenlerin ihtiyaç duydukları göreve atanmalarını geciktirmektir.
Yunan yetkililer ayrıca, okullarda eğitim başlamadan az önce tadilat gibi gerekçelerle okulu kapatmakta ve müfredatta sapmalara neden olmaktadır.
1983 yılında çıkarılan bir yasa ile sınır bölgelerindeki inşaatlar ve onarımlar için ruhsat alınmasının şart koşulmasından istifade eden Yunan yönetimi, azınlığın diğer yapılarının yanı sıra okulların onarılması ve büyütülmesini de engellemektedir.
Batı Trakya'daki azınlık ilkokullarının çoğunda birkaç sınıf bir arada aynı derslikte eğitim görürken, bazı yerlerde iki, hatta bir derslikli okullar bulunmaktadır. Bu durum da eğitimin kalitesini ister istemez düşürmektedir.
Bu olumsuz durumdan da istifade etmesini bilen Yunan makamları, işsiz bıraktıkları formasyonlu öğretmelerin sorununa gerekçe olarak bu derslik sıkıntısını gösterebilmektedir.
694/1977 sayılı yasanın 7. maddesi, öğretmen kadroları, sözleşmeleri, dersliklerin sayısı ve Türkçe okutulan derslerin haftada kaç saat yapılacağı gibi hususları eğitim bakanının yetkisine bıraktığından, dersliklerin sayıca azalması Türkçe ders saatlerinin azaltılmasına, bu azaltma da öğretmen kadrolarının iptaline gerekçe oluşturmaktadır.
Anadilleri olduğu için Türkçe, resmi dilleri olduğu için Yunanca öğrenmek zorunda olan azınlık öğrencilerinin, yeterli öğretmen bulunamayan bu okullarda sonunda ikisini de yeterince öğrenememeleri ve azınlık eğitiminin kalitesinin düşük oluşu sonucu, azınlık gençlerinin Yunanistan'da yüksek öğrenim şansları da kalmamaktadır.
Avrupa Konseyi'nin uyarıları sonucu Yunanistan, 1999 yılında finansmanı Avrupa Birliği tarafından karşılanacak bir program dahilinde, Türk öğrencilerin üniversiteye giriş ve diğer kamu ve özel sektör sınavlarında başarısız olmalarında çok büyük bir rol oynayan dil sorununu gidermeye yönelmiştir. Bu program dahilinde Yunanca'nın ikinci dil olarak Türk öğrencilere öğretilmesi amaçlanmaktadır.
Avrupa Birliği'nin azınlıklara verilen eğitim konusundaki baskılarının diğer bir sonucu olarak da 2341/1995 sayılı Yüksek Öğrenim Yasası'nda değişiklik yapılarak, 1996-97 öğretim döneminde üniversite seçme sınavına katılacak Türk azınlığa Yunan üniversitelerine girişte % 0.5 oranında kontenjan ayrılmıştır. Ancak, bu uygulamanın da Yunan radikal çevrelerinde, azınlığın Yunan çoğunluk arasında eritilme politikasının bir parçası olduğu şeklinde yorumlandığı ifade edilmektedir.
İfade Özgürlüğünü Sınırlama
Yunan yetkililerin Türklerin ifade özgürlüğünü resmi ya da gayri resmi yollardan engellemeye çalıştığına dair pek çok olay rapor edilmiştir. Bu yollardan birincisi, ajitasyon ortamı yaratarak ve sürekli istihbarat servisi tarafından takip edildiği izlenimi verilerek azınlığın dışarıyla bağlantı kurmasını engellemeye çalışmaktır.
Meclisteki Türk vekiller ve Mehmet Emin AGA gibi dini liderler Türk devletinin işbirlikçileri olarak görülmekte ve sürekli polis denetimi altında bulundurulmaktadır.
İkinci yol ise özellikle Türk azınlığa ait medya kuruluşlarının kovuşturulması ve keyfi yargılamalar yoluyla bu hürriyetin kullanılmasının mümkün olduğunca sınırlandırılmasıdır.
Işık FM adlı radyo kanalının sahibi Abdülhalim DEDE radyo kurma ve yayını yapma ehliyeti olmadığı gerekçesiyle çeşitli defalar yargılanmış, radyosu kapatılmıştır. Ancak, insan hakları örgütlerinin bu konudaki baskılarının etkisini göstermesi sonucu, Haziran 1999'da Yunan yargısı temyiz yolu açık olmak üzere DEDE'nin cezasını iki aya indirmiştir.
Diğer taraftan, İskeçe'de bir okulda öğretmenlik yapmakta olan Rasim HİNT, 1996'da görev yaptığı okulu azınlık yerine "Türk okulu" olarak nitelendirdiği gerekçesiyle bir yıl boyunca görevden uzaklaştırılmış ve aynı sebepten dolayı 1996-98 yılları arasında İskeçe'nin dağ köylerindeki okullardan birine sürülmüştür.
Kamu Görevine Girerken Ayrımcılık
Türk azınlık Batı Trakya bölgesindeki nüfusun önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Ancak, yerel ve devlet seviyesinde kamu hizmetlerindeki istihdam paylarına bakıldığında, aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bunun nedenlerinden birisi, Türklerin okullarda yetersiz eğitim almalarıdır. Bu faktör azınlığın iş bulma şansını oldukça azaltmaktadır. Ancak, işe girerken kasti olarak ayrımcılık yapıldığı yönünde raporlar da göze çarpmaktadır. İskeçe ve Gümülcine'de yerel yönetimlerde hiçbir Türk çalışmamakta, çalışanlarda temizlik işçiliği gibi marjinal işlerde istihdam edilmektedir. Trakya Genel Sekreteri KAMBELLİS dahi işe girmede bir ayrımcılık olduğunu kabul etmiş olmakla birlikte, bu konuda bazı olumlu adımlar atıldığını iddia etmiştir. Fakat bazı hükümetler üstü organizasyonların raporları tersini göstermektedir. İskeçe Valisi, valilikte sadece bir Türk'ün çalıştığını söylemiştir, o da veteriner hizmetleri bölümündedir. Belediyeler Türkleri sadece mevsimlik işler için işe almaktadır.
Yunan ordusunda askerlik hizmetlerini yapan Türkler de genellikle geri hizmetlere atılmaktadırlar. Yunan kökenli askerler ailelerinin bulunduğu bölgelerde askerliklerini yapabilmekte iken, Türk soylu askerler ailelerinden uzakta sınır bölgelerine gönderilmektedir.
Yasak Bölge Uygulaması
Yunanistan'ın azınlık üzerin-deki asimilasyon politikasının bir diğer örneğini teşkil eden "Yasak Bölge" uygulaması 1995 yılında kaldırılmış olmakla birlikte, Yunan politi-kalarının sınırlarını göstermesi bakımından önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Yasak Bölge, Batı Trakya'da güneyden kuzeye giderken Bulgaristan sınırına 8 km. kala başlamakta, sınır boyunca Türkiye'ye doğru uzanmakta-dır. Bölge, 1953'te "Kuzey'den komünist sızmasını önlemek "gerekçesiyle kurulmuştur. Oysa, uygulandığı dönemdeki asıl işlevi, dağlık Balkan kolunda yaşayan Pomak Türklerini, Yaka ve Ova'da yaşayan Türk azınlıktan ayırmak, daha doğrusu Pomakları göç ettirilmek istenen Türklerden soyutlayarak asimile etmektir.
Yasak bölgeye girişler özel pasaportla yapılmaktaydı. Yalnız yabancılar değil, Yunan vatandaşlarının (yani Batı Trakya Türk azınlığının) da girmesi de yasak olan bu bölgede, ABD'nin 1990 Yunanistan Raporu'na göre (Kısım 2/D) yabancı diplomatların da seyahat etmesi özel izne tabiydi ve Bölge, saat 24.00 ile 08.00 arasında tamamen kapanmakta idi.
Yasak Bölge'ye dışarıdan girişler özel pasoyla olduğu gibi içeride yaşayanların çıkması da özel pasoya tabi idi.
İş olanakları çok sınırlı, işenecek toprağın verimsiz olduğu bölgedeki Türk okulları, Türkiye'den gelen kontenjan öğretmenleriyle Batı Trakyalı formasyon öğretmenlere izin verilmediğinden ve Türkiye'den gelen kitaplar da sokulmadığından eğitim de son derece yetersizdi. Buna karşılık, 1980'lerde burada Yunanca eğitim veren 3 ortaokul açılmış, ancak azınlık mensupları çocuklarını bu okullara göndermeyi reddetmiştir.
Diğer taraftan, 1995 yılında "Yasak Bölge" uygulamasının kaldırıldığı belirtilmekle birlikte, Yunan makamları bu bölgeye girişleri kontrol altında bulundurarak, yerli yabancı şahısların girişlerini sınırlandırabilmektedir.
Toprak ve Taşınmazlar İle İlgili Sorunlar
Lozan Anlaşması'nın resmi verilerine göre, Batı Trakya Türk azınlığı 1920'lerde toprağın %84'üne sahipti, ancak bu oran günümüzde % 25'e düşmüştür. Bunun nedeni, Yunan hükümetlerinin, Yunan vatandaşlarının bölgeden toprak alması için gösterdiği kolaylıklar ve ayrılan kotalar, Türk topraklarının kamulaştırılması, arazilerin birleştirilmesi (anasdasmos) uygulaması, Osmanlı toprak dağılımının ve mülkiyetlerinin tanınmaması ve Sovyetler Birliği'nden getirilen Yunan göçmenlerin yöreye yerleştirilmesidir. Kamulaştırmanın nasıl adil olmayan bir şekilde yapıldığı oranlara bakılarak anlaşılabilir. Kamulaştırılan arazilerin %80-90'ı Türklere, sadece %10-20'si Yunanlılara aittir.
Diğer taraftan, anasdasmos uygulaması Türkler için ayrı bir problemli konuyu teşkil etmektedir. Anasdasmos, verimli toprakların değerini artırmak ve kullanılmayan arazinin de ekilmesini sağlamak amacıyla zaman içinde miras ya da başka nedenlerle bölünerek küçülmüş ve ekonomik verimliliğini kaybetmiş toprakların kendi aralarında ya da başka toprak parçalarıyla birleştirilerek, yeniden dağıtımı uygulamasına verilen addır. Türkler genelde topraklarının en verimli parçasını anasdasmosa katmaya zorlanmakta fakat karşılığında daha büyük ancak çok daha verimsiz toprak parçaları kendilerine verilmektedir.
Osmanlı'dan gelen topraklar meselesinde de Yunan otoritelerinin ayrımcı politikaları göze çarpmaktadır. Devlet Osmanlı tapusunu, eğer sözkonusu arazi bir Yunanlı çiftçiye aitse tanımakta iken, aynı haktan Türk çiftçiler yararlanamamaktadır. Bu şekilde, 1974 yılında İskeçe'nin İnhanlı nahiyesindeki 1.800 hektar arazi, Yunan Devlet Malları Konseyi tarafından kamulaştırılmıştır. Gerekçe ise toprak üzerindeki iyeliğin 1872 tarihli Osmanlı tapusu dışında başka bir belgeye dayanmamış olmasıdır. 1990 yılına kadar Türklerin bölgedeki toprakları üzerindeki hakları önemli ölçüde kısıtlanmıştır. 1938 yılına ait 1366 sayılı kanun Batı Trakya'yı sınır bölgesi olarak nitelendirmiş ve bu bölgedeki toprakların Yunan asıllı olmayanlara satılmasını yasaklamıştır.
Bu konudaki haksız uygulamalar Avrupa Konseyi'nin ilgisi buraya çekilene kadar sürmüştür. Konsey, bu uygulamaların Avrupa Birliği'nin insanların, hizmetlerin ve sermayenin hareket özgürlüğü ve aynı zamanda mülkiyet hakkı ile ilgili normlarına aykırı olduğu yönünde karar almış ve Lüksemburg Mahkemesi'nde dava açmıştır. Mahkeme de bu uygulamayı Roma Anlaşması'nın 52. maddesine aykırı bulmuştur. Bunun üzerine Yunanistan 31 Ağustos 1990'da 1892 sayılı yeni bir kanunu yürürlüğe koymuştur. Ancak hala eski kanunda olduğu gibi bölgede toprak alımı için devlet izni gerekmektedir.
Siyasi Katılım Hakkının Engellenmesi
Batı Trakya bölgesinde nüfus olarak büyük öneme sahip olan Türk azınlık, siyasi alanda çok aktif bir çizgi izleyememektedir. Azınlığın yönetime katılmasını engellemek isteyen Yunanistan, bağımsız azınlık adayların seçimini çeşitli düzenlemelerle engellemektedir. Bu kapsamda, 1993 yılında getirilen düzenleme ile milletvekili seçilebilmek için bağımsız adaylar dahil olmak üzere tüm adayların, ülke genelinde geçerli oyların %3'ünü alması öngörülmüştür. Yaklaşık 200.000 rakamına tekabül eden bu %3'lük baraj uygulaması, nüfusu 120.000 civarında ve oy kullanacak kişi sayısı ise 50.000 civarında olan Türk azınlığın siyasi iradesini engellemeye yönelik bir uygulamadır.
1993'teki genel seçimlerde ilk kez uygulanan baraj sistemi beklendiği gibi bağımsız azınlık adaylarının milletvekili seçilmelerini engellemiştir. Bu gelişme, azınlık mensuplarının Parlamento'ya ancak bir siyasi partinin adayı olarak girmelerini zorunlu kılmıştır.
Diğer taraftan, Batı Trakya Türk azınlığının siyasi hayata katılımı yolunda önemli bir adım olan Dostluk Eşitlik ve Barış (DEB) Partisi girişimi, parti önderi Dr Sadık Ahmet kişiliğinde kısa dönemde ses getirmiştir. S. AHMET, bağımsız listeden milletvekili seçildiği 18 Haziran 1989 seçimleri ardından azınlık içindeki etkinliğini artırmıştır. 13 Eylül 1991 tarihinde kurmuş olduğu DEB Partisi aracılığıyla azınlık sorunlarını gündeme getiren S. AHMET, 24 Temmuz 1995 tarihinde geçirdiği şüpheli bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiştir.
Azınlığın siyasi etkinliğinin azaltılması amacıyla uygulamaya konulan bir diğer yöntem ise il, belediye ve nahiyelerin birleştirilmesi uygulamasıdır.
Kamu Yönetimi, Ademi Merkeziyet ve İçişleri Bakanlığı tarafından Mart 1997'de belediye ve Nahiyelerin birleştirilmesi (Kapodistrias Planı) yasa tasarısıyla, köy ve nahiyeler birleştirilerek yeni nahiyeler oluşturulmuş, özellikle azınlığın yaşadığı bazı köy ve nahiyelerin idari açıdan, Yunan nüfusun ağırlıklı olduğu köy ve nahiyelerle birleştirilmesi sağlanarak, azınlığını seçilme şansı bir kez daha kısıtlanmıştır.
Sosyal Örgütlenmelere Yönelik Baskılar
Batı Trakya Türk azınlığı dayanışma ve ortak hareket amacıyla dini, mesleki, kültürel nitelikte çeşitli dernekler ve birlikler kurmuştur. Azınlığın bilinçlenmesinde büyük önem taşıyan bu sosyal örgütlenmeler Yunanistan tarafından sürekli bir tehdit olarak algılanmış ve kapatılmaları için her türlü yola başvurulmuştur.
1927 yılında kurulan ve azınlık organizasyonlarının en eskilerinden biri olan İskeçe Türk Birliği, 1988 yılında tüzüğünün yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır. Asıl kapatma nedeni ise Birlik ünvanında yer alan "Türk" kelimesi olmuştur.
1936 yılında kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği de uzun yıllar faaliyet gösterdikten sonra, 1972 yılında Dernekler Yasası'nda yapılan değişikliğin ardından, isminde yer alan "Türk" sözcüğünün çıkarılması için Valilik tarafından mahkemeye verilmiştir. Uzun süren mahkeme aşamalarının ardından 1988 yılında kapatılmıştır.
Her iki derneğin de gayri resmi olarak varlığını sürdürmesi kapsamında, dernek yöneticileri hakkında da "yasadışı örgüt üyeliği" iddiasıyla davalar açılmaktadır. 1997 yılında görülen bir dava sonucunda illegal derneğe üye olmaktan suçlu bulunan dernek yöneticileri
Demografik Baskılar
Batı Trakya bölgesindeki demografik yapıyı Yunan unsurlar lehine değiştirmek isteyen Yunanistan, bölgedeki Türk azınlığı baskı politikası ile göçe zorlarken, diğer bölgelerden buraya göçü teşvik etmektedir. Özellikle eski SSCB'de yaşayan Yunan kökenliler çeşitli vaadlerle getirilerek, bu bölgeye yerleştirilmektedir. Batı Trakya azınlığına ait bir kısım arazilerin kamulaştırılarak bu göçmenlere dağıtımı yoluna da gidilmiştir. Batı Trakya'da Rodop ilinde "ROMANIA", İskeçe'de EKETENEPOL adlı göçmen yerleşim birimleri kurulmuştur.
Batı Trakya bölgesine uygulanan bu politika sonucu, Yönetim'in sağladığı ekonomik ve sosyal avantajlarla konumunu güçlendiren göçmenlerin, azınlığa yönelik saldırı eylemlerinde de kullanılmaya başlanmasıyla bölgede yeni bir gerginlik kaynağı oluşmaktadır. Bunun son örneği, 2002 Ağustos'unda Doğu Rumeli'nin Türkler tarafından fethinin kutlanması amacıyla geleneksel olarak düzenlenen Seçek Şenlikleri esnasında Şapçı Belediye Başkanı'nın daveti ile Şenliklere konuk olarak katılan TC Kültür Bakanlığı halk oyunları grubuna bu göçmenlerin saldırması ve tacizi sonucu yaşanmıştır.
Bölgedeki demografik yapıyı değiştirmeye yönelik bir diğer uygulama da,Yunanistan Başpiskoposu HRISTODULOS'un Batı Trakya da, 01 0cak 1999 tarihinden itibaren 3. çocuğa sahip "Elen-Ortodoks" ailelere yerel metropolitliklerce ayda 40.000.- Drahmi maddi yardım yapma kararı alması gösterilebilir. Tamamen ırkçı bir karakterde olan bu uygulama sadece Elen-Ortodoksları kapsamakta ve Batı Trakya'daki nüfus artış oranını Hıristiyanlar lehine değiştirme amacını taşımaktadır.
Ekonomik Baskılar
Batı Trakya'da Türk nüfusun büyük bölümü köylerde yaşamakta, dolayısıyla tarımla uğraşmaktadır.
Yunan Yönetimi, toprağa bağımlı Türk azınlığın ekonomik açıdan güçlü bir duruma gelmesini engellemek amacıyla, zamana ve koşullara göre değişiklik gösteren baskılar uygulamaktadır.
Türk azınlığın kamu kurumlarında görev almaları engellenmekte, kamulaştırma, arazi birleştirmeleri, tapu ve zilyetliği tanımama gibi yollarla azınlığın sahip olduğu topraklar ellerinden alınmakta ve yeni gayrimenkul edinmelerine çeşitli kısıtlamalar getirilmektedir.
Bu hususta, "Trakya Müslümanlarına ait arazileri, zirai yapıları, Yunan vatandaşı ve Hristiyan dinine mensup Elenlerin satın almaları için" Yunanistan merkez Bankası ile Ziraat Bankası arasında kolay kredi temini amacıyla 22 Kasım 1966 tarihinde imzalanan anlaşma en göze çarpan örnek olarak verilebilir. Sözkonusu anlaşma sonraki yıllarda da yenilenmiş olup, halen yürürlüktedir.
Türk azınlığın tarım ve bazı küçük işletmeler gibi ekonomik hayatın sınırlı bir bölümünde faaliyet göstermesine olanak tanınmaktadır. Ancak, Yunan Yönetimi'ne yakın olanlar dışındaki azınlığın, özellikle Türkiye'den almış oldukları diplomaların denkliği tanınmadığı için serbest meslek erbabı olarak faaliyet gösterecek olan azınlık mensuplarına çeşitli idari zorluklar çıkarılmakta ve mesleklerini icra etmeleri engellenmektedir.
Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Sitesinden alınmıştır.
Etnik Kimliğin İnkarı
Batı Trakya Türk azınlığının karşılaştığı en önemli sorunların başında, Yunan idaresinin, Lozan Anlaşması'nın 45. maddesinde azınlığın "Müslüman azınlık" olarak tanımlanmış olması çerçevesinde azınlığın "Türk" kimliğini reddetmesi gelmektedir.
Lozan Anlaşması'nın neden "Türk" yerine "Müslüman" deyimini kullandığını anlamak ise hiç de zor değildir. Öncelikle, Batı Trakya azınlığı Yunan uyruğunda, Türkiye'deki azınlıklar da Türk uyruğunda bulunmaktadır ve bunların ayırt edilmesi için din öğesinin kullanılması zorunluluktur. Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu'nda "ulus" değil, "ümmet" gerçeği ve bilinci kesin olarak egemendir. Bu durum ise Müslümanlar için özellikle geçerlidir.Yunanlılar için ise "Yunan ulusu" ile "Rum Ortodoks" birbiri ile örtüşen unsurlardır. Ayrıca, 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış olan "Türk-Rum Ahalinin Mübadelesi Ahitnamesi" kapsamında, "Türk" ve "Rum" deyimleri açıkça kullanılmıştır. Bu sözleşme, değişimi yapılacak azınlıkların birinin "Türk" diğerinin de "Rum" ulusuna mensup olduğunun tescili niteliğindedir. Üstelik, Türk-Yunan Karma Komisyonu tarafından Batı Trakya'da azınlık üyelerinin ellerine verilen ve onların gayri mübadil (établi) olduğunu kanıtlamaya yarayan Etabli Belgeleri de Müslümanlardan ve Müslüman olmayanlardan değil, "Türk" ve "Rum"lardan söz etmektedir.
Ancak, Yunan Hükümeti'nin Türk azınlığa karşı yaklaşımının Türkiye ile Yunanistan arasındaki inişli çıkışlı ilişkilerle paralellik arz ettiği de bir gerçektir. Türkiye ile kriz yaşadığı dönemlerde Türk azınlığı sadece dinsel azınlığa indirgeyen Yunanistan, yakınlaşma dönemlerinde tam aksi uygulamalarda bulunabilmiştir. Bunun en güzel örneği, 1930'lar ve 1950'ler arasında, Atatürk ile Venizelos'un başlattığı, İnönü ve Menderes'in devam ettirdiği iyi niyet ortamında, Yunan hükümetlerinin etnik "Türk" ifadesini kullanmaları ve kullanımına izin vermeleridir. Bu dönemde (1955'e kadar) Yönetim azınlığı tanımlamak için "Türk" ifadesini kullanmıştır. Örneğin, 3065 sayılı 1954 tarihli kanun (Mareşal PAPAGOS kanunu), ilk okulların adında Türk kelimesinin geçmesini onaylamıştır.
1955 yılından günümüze süregelen politika gereği azınlığın etnik kimliğinin tanınmaması ise Türkçe'nin kamusal alanda kullanımına bazı kısıtlamalar getirilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu kısıtlamalar "Türk" kelimesi geçen sivil toplum kuruluşlarının kapatılmasından, kendilerini Türk olarak tanımlayan kişilerin yargılanmasına kadar bir dizi ihlalleri içermektedir. Örneğin 1987 Kasım ayında, Yunan Yüksek Mahkemesi, Trakya Yerel Mahkemesi'nin aldığı bir kararı onamış ve Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ve Gümülcine Türk Gençler Birliği Derneği'nin kapatılmasına karar verilmiştir. Bu kararın gerekçesi, Türk sıfatının Yunan vatandaşları ve Müslüman Yunanlılar için kullanılamayacağı ve aksi yöndeki bir tutumun kamu düzenini bozabileceğidir.
Yunan Yönetimi diğer taraftan, Türk azınlığının etnik kimliğini zedelemek amacıyla yeni kampanyalar başlatarak, Pomak ve Çingene unsurların farklı etnik kökenden geldiği tezini güçlendirmek üzere yoğun propaganda çalışmalarına yönelmiştir. 1990'lı yıllara kadar Pomak diline ait herhangi bir yazılı-basılı eser mevcut değilken, birdenbire Pomakça-Yunanca Sözlük, gramer kitapları ve gazeteler basılarak, kasetler çıkartılarak anılan kesime bedava dağıtılmaya başlanmış, böylelikle yeni etnik kimlikler yaratılmaya çalışılmıştır.
Orta Asya'dan kuzey göç yolunu (Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyi) takip ederek, XI. asırda Balkanlara inen ve Avrupalıların Kuman olarak adlandırdıkları Kıpçaklar'ın torunları olan, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Trakya ve Balkanlar'ı ele geçirmeden evvel bölgede yerleşik düzene geçmiş olan Pomak Türkleri ise bu siyasi oyunlara hiçbir zaman itibar etmemekte ve kendilerini Türk olarak tanımlamaktadırlar.
Vatandaşlıktan İskat
3370 sayılı, 1955 tarihli Yunan Vatandaşlık Kanunu'nun 19. maddesi, Yunan hükümetlerinin bölgedeki etnik kompozisyonu Yunanlılar lehine değiştirmek için kullandığı en önemli silahlardan birisi olmuştur. Aslında bu madde, Yunan Anayasası'nın 1. ve 2. maddeleri ile Lozan Anlaşması'nın Yunanlılar ve Yunanlı olmayanlar arasındaki ayrımı yasaklayan 40. maddesine aykırıdır.
19. madde çerçevesinde, Yunanistan'ı geri dönme amacı olmadan terk ettiği Yunanlı makamlarca takdir edilen Yunan asıllı olmayan kişiler Yunan vatandaşlığından çıkarılmışlardır. Bu aynı şekilde etnik olarak Yunan olmayıp yurt dışında doğan ve orada yetişen kişilere de uygulanmıştır. Bu yasaya göre 18 yaşın altındaki bir çocuk da, eğer ebeveynleri tabiyetlerini kaybettiyse, vatandaşlıktan çıkarılabilecektir. Bu durumlarda karar mercii, Ulusal Konseye danıştıktan sonra, İçişleri Bakanlığı'dır. Yunan mercilerinin bir insanın ülkeyi terk etmeyi amaçladığını hangi kriterlere göre belirledikleri de ayrı bir tartışma konusudur. Amaç, son derece açık olarak "Batı Trakya Türk azınlığının sayısını mümkün olduğu kadar azaltmak" tır.
Polisin, Vatandaşlık Müdürlüğü'nü bir kişinin veya ailenin uzun bir süreliğine ülkeyi terk ettiği konusunda bilgilendirmesi vatandaşlıktan çıkarılma sürecinde ilk aşamayı teşkil etmiştir. Bireyi bu süreçten ve yapılan işlemlerden haberdar etmek ve vatandaşlığını kaybedebileceğini bildirmek zorunlu olmadığı için, azınlık mensupları sonucu iş işten geçtikten sonra öğrenmişler ve Yunan idaresine başvurma süresi olan iki ayı kaçırmışlardır.
Ülke dışına çıkması nedeniyle vatandaşlık hakkını kaybetme rizikosu nedeniyle azınlık mensuplarının dolaşım özgürlükleri de doğal olarak kısıtlanmıştır.
1985 yılından sonra ise çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen azınlık mensuplarının pasaportlarında bulunan "dönüş dahil, birden fazla seyahat (çıkış) için geçerlidir" ibaresinin "dönüş dahil" sözcükleri karalanarak, azınlığın dönüşlerinde Yunanistan'a sokulmalarının engellenmesi, sonra da 19. maddeden vatandaşlıktan atılması vakalarına da rastlanmıştır.
Bu pasaport uygulamaları, "Kimse, yurttaşı olduğu devletin ülkesine girme hakkından yoksun bırakılamaz" diyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4 numaralı protokolünün 3. maddesinin 2. fıkrasına açıkça aykırıdır.
Yunanistan'da askerlik görevini ifade etmekte iken ya da bebekken vatandaşlıklarını kaybetmelerine neden olan bu tartışmalı kanun Haziran 1998'de kaldırılmış, ancak bu zamana kadar yapılan uygulamalar ve alınan kararların geriye işlemeyeceği hükmü kapsamında 60.000 Yunan tabiyetindeki Türk azınlık mensubunun mağduriyetlerine çözüm bulunamamıştır.
Ocak 1998'de Helsinki İzleme Komitesi, diğer insan hakları kuruluşları ve azınlık liderlerinin baskıları sonucunda Hükümet, 150 haymatlosa bazı kişisel haklardan yararlanma ve yurt dışına seyahat edebilme olanağı veren kimlik belgelerini vermiştir. Ancak, bilahare Hükümet, Birleşmiş Milletler Vatansız Kişilerin Statüleri ile ilgili sözleşmeyi açıkça ihlal ederek diğer vatansızlara bu belgeleri vermeyi reddetmiştir. Tüm bunlar, Yunanistan'ın geri adım atmasının nedeninin duyarlı bir yaklaşımdan ziyade dış dünyanın baskısı olduğunu göstermektedir.
Müftülük Sorunu
Yunan Yönetimi ve Türk azınlık arasındaki en önemli çatışma konularından birisi de dini işlerden sorumlu resmi görevlilerin seçimidir. Lozan Anlaşması, Türk azınlığa kendi din işlerini Yunan Yönetimi'nden bağımsız olarak organize etme ve yönetme hakkını açıkça tanımıştır. Ancak 1985 yılından bu yana Yunan Hükümeti, Lozan'ın ilgili maddelerini ihlal ederek ve Türk azınlığın sesini duymazdan gelerek müftüleri doğrudan kendisi atamaya başlamıştır. Gerekçesi ise müftülerin sadece dini değil toplumsal fonksiyonları da olduğu, bu yüzden müftülerin atamasının da Hükümet tarafından yapılması gerektiği şeklindedir.
Türk cemaat bu tarihe kadar, 1913 Atina Anlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı kanun gereği kendi müftülerini hür iradeleriyle seçebilmekteydiler. 2345/1920 sayılı kanuna göre müftülerin;Din İşleri Bakanlığı ve Bölge Valisi tarafından onaylanan bir adaylar listesinden, Müslüman azınlık tarafından seçilmesi,Geniş yönetsel-yargısal yetkilerle donatılan müftülerin görev bölgelerinde şeriat hükümlerini uygulayabilmesi, öğretim ve din görevlilerini denetleyebilmesi, Cemaat İdare Heyetlerinin evkaf gelirlerini kontrol edebilmesi, Müslümanlar arasında şahsın hukuku ve aile hukuku konusunda çıkan sorunları çözmekle yükümlü olup, evlenme, boşanma, nafaka, vesayet, velayet, miras gibi konularda karar verebilmesi, Kararlarının ilgili Yunan makamları tarafından tanınması ve yürürlüğe konabilmesi,Yunanistan'daki diğer din görevlileri gibi askerlikten muaf tutulmaları,Camilere ait vakıfları yöneten komisyona da başkanlık yapabilmeleri,öngörülmüştür.
Aynı yasa, müftüleri denetleyecek bir baş müftüden de söz etmektedir. Buna göre, Başmüftü Yunanistan'da yaşayan Müslümanların mezhep bakımından en büyük makamı olup karma usulle seçilmektedir. Yunanistan'daki bütün müftüler biraraya gelecekler ve çoğunlukla seçtikleri 3 adayı Dinişleri Bakanlığı'na sunacaklardır. Bakan tarafından seçilen kişi, Kral iradesi ile atanacaktır. Fakat bu sözü edilen başmüftü hiçbir zaman atanamamış, hatta sözkonusu yasanın 12.madde dışında hiçbir hükmü yürürlüğe sokulmamıştır. Müftülerin seçimle gelme hükmü de yürürlüğe konmadığı için 1920'den sonra müftüler özel birer Kral İradesi ile atanmışlardır.
1984 yılında Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi'nin ölümü ile Yunan hükümeti bu pozisyona Müslüman azınlığa danışma gereksinimi duymadan Rüştü Ethem'i atamıştır. Bunun üzerine azınlık Ağustos 1990'da yeni ve resmi olmayan bir seçim yapmış ve Mehmet Emin AGA'yı İskeçe, İbrahim Şerif'i de Gümülcine Müftüsü olarak seçmişlerdir. Yunan Hükümeti'nin buna yanıtı 2345 sayılı kanunu kaldırıp, yerine 1920 sayılı kanunu getirmek olmuştur. Bu yeni kanun, müftülerin cemaat tarafından seçilmesini engellemekte ve müftü tayinini tümüyle Yunan idaresine bırakmaktadır.
2345/1920 sayılı kanunun 1.5. maddesine göre, devlet tarafından atanan bir genel sekreter başkanlığında, vali, Müslüman dini memurlar ve yörenin ileri gelen azınlık mensuplarının da katılacağı bir komisyon müftüyü seçecektir. Sözkonusu komisyon, bir aday listesi hazırlayacak, bu liste devlet tarafından atanmış bir memur olan Trakya Genel Sekreteri tarafından Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı'na gönderilecektir. Bakanlık, Cumhurbaşkanlık onayı ile nihai kararı verecektir. Türk azınlıktan gelebilecek herhangi bir tepkiye karşı önlem olarak da sözkonusu komisyonun sadece başkanın varlığı ile dahi karar alabileceği, diğer üyelerin toplantıda bulunmasının şart olmadığı öngörülmüştür.
Yeni kanunun önceki kanundan bir diğer önemli farkı da müftülerin elinden vakıfların mal varlığını yönetme yetkisini geri almış olmasıdır.(5. madde). Bunlara ek olarak, 7. maddeye göre resmi yazışmalar da Yunanca yapılacaktır. Halbuki 2345 sayılı kanunda diğer Müslüman cemaatlerle ve Türklerle yapılacak yazışmaların Türkçe olmasına izin verilmiştir.
Şu anda Batı Trakya'da her cemaatin ikişer müftüsü vardır: ilk ikisi Yunan Hükümeti tarafından atanmış olan Gümülcine Müftüsü Cemali Meço ile İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Sinikoğlu'dur. Diğer ikisi ise cemaat tarafından seçilmiş olan Gümülcine Müftüsü Mehmet Emin Aga ile İskeçe Müftüsü İbrahim Şerif'tir. Yunan Hükümeti, cemaatin seçtiği müftüleri "müftü" ünvanını kanunsuz bir şekilde kullanmaktan ve otoriteye karşı çıkmaktan çeşitli defalar yargılamışlar ve hapse atmışlardır. 14 Aralık 1999'da Avrupa İnsan hakları mahkemesi İbrahim Şerif davasında, "Şerif'e karşı yürütülen idari işlemler Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi'nin düşünce, din ve kanaat özgürlüğüne dair 9. maddesinin ihlali" olduğu gerekçesiyle Yunanistan'ı mahkum etmiştir.
Vakıf ve Dini Kurumların Kontrolü
Lozan Anlaşması'nın "Yunanistan'daki Müslüman azınlığın, masrafları kendisine ait olmak üzere, her türlü hayır kurumlarıyla dinsel ve toplumsal kurumları, okulları kurmak, yönetmek ve denetlemek" hakkını tanıyan 40. maddesi de Yunanistan tarafından ihlal edilmiştir.
Yunanistan, 2345/1920 sayılı yasa ile vakıfların hukuksal yapılarına ilişkin bazı düzenlemeler getirmiştir. Bu çerçevede eğitim amaçlı vakıfların Cemaat İdare Heyetleri, dini amaçlı vakıfların ise Mütevelli Heyetleri tarafından yönetilmesi öngörülmüştür. Ancak, 1945 yılında yapılan düzenleme sonucu, tüm vakıfların Cemaat İdare Heyetlerince yönetilmesi karalaştırılmıştır. 1967 yılında Cunta yönetimi, seçimle işbaşına gelen yönetim kurullarını azlederek, yerine kendi amacına hizmet eden şahısları getirmiştir.
1091/1980 sayılı yasa ile vakıflar konusu yeniden düzenlenmiş ve Türk azınlığın vakıflardaki etkinlikleri en aza indirgenmiştir. Bahsekonu yasa Lozan Anlaşması'na tamamen aykırı olarak, cemaatlerin kısmen korunan hükmi ve manevi kişilikleri ile işlevleri resmen ortadan kaldırılmış, vakıfların kontrolü bağlı bulundukları illerin valiliklerine bırakılmıştır. Bu kanundaki madde 20.1., sözkonusu kanun yürürlüğe girene kadar vakıf mütevelli heyetinin vakıf mallarının dökümünü yapması ve bunu vergi dairesine bildirmesi zorunluluğunu getirmiştir. Aksi halde devlet bu malları geri alabilecektir. Azınlığa ait malların çoğunun Osmanlı zamanından kaldığı ve pek çok resmi dokümanın yüzyıllar boyu süren savaşlar ve yer değiştirmeler sonucu kaybolduğu düşünülürse, bu maddenin konmasının ardındaki gerçek nedenin mümkün olduğunca vakıf malına el koymak olduğu görülmektedir. Ancak, sözkonusu yasa azınlığın ve Lozan Anlaşması'nın tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti'nin tepkileri sonucu uygulamaya geçirilememiştir.
3 Ocak 1991'de yayınlanan yeni bir kararname, 1091 sayılı kanunu biraz yumuşatmakla birlikte içerdiği bazı hükümler ile örneğin, valinin vakıf yönetim kurullarının seçimine müdahale hakkı gibi, devletin bu kurumlar üzerindeki müdahalesini tam olarak ortadan kaldırmamıştır. 1996 yılında yeni bir hükümet kararnamesi ile vakıfların yönetimi üç yıllığına seçilen bir komiteye verilmiştir. Bu komitenin görev süresi Nisan 1999'da sona ermiş olmakla birlikte, yerine yeni bir düzenleme yapılmadığından faaliyetlerini sürdürmektedir.
Yunanistan Hükümeti tarafından zaman zaman Türk azınlığın vakıflarına ait menkul ve gayrimenkullara vergi tahakkuk ettirilip, sonra da ödenmediği gerekçesiyle ipotek konulmaktadır. Ancak vakıflar, vergiden muaf olmaları nedeniyle söz konusu vergileri ödememektedirler.
Eğitim Sorunu
Yunanistan'da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu bölgeyi Batı Trakya oluşturmaktadır. Türk azınlığa karşı izlenen maksatlı eğitim politikası, azınlığın kültür düzeyini düşürme, toprakla uğraşan kişiler haline getirerek azınlık sorunlara duyarlı ve bilinçli kitleler oluşmasını engelleme çabasının bir ürünüdür.
Batı Trakya'da azınlığın resmi olarak 230 azınlık ilkokulu, 2 ortaokul-lisesi (Gümülcine Celal Bayar Lisesi ve İskeçe Muzaffer Salih Lisesi) ile 2 medresesi bulunmaktadır. Bu okullarda eğitim dili ikilidir. Yunanca, tarih, coğrafya, vatandaşlık ve çevre eğitimi Yunanca, matematik, Türkçe, fizik, kimya, din sanat ve beden eğitimi Türkçe işlenmektedir. Ancak, 1995 yılında getirilen yeni bir düzenleme ile İskeçe'deki bazı Türk okullarında daha önce Türkçe okutulan beden eğitimi, resim, müzik gibi dersler Yunan öğretmenler tarafından Yunanca verilmeye başlanarak, Türkçe okutulan ders sayıları iyice azaltılmıştır.
Yunanistan, eğitim konusunda da Lozan Anlaşması'nın yanı sıra 1951, 1952 ve 1968 yıllarında imzalanan kültür anlaşmalarındaki yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.
Lozan Anlaşması'na göre, azınlıkların eğitim kurumlarını işletme hakkı varken, Yunan hükümetleri bu kurumları Din İşleri ve Eğitim Bakanlığı'na bağlayarak, kontrolü kendi eline almıştır.
20 Nisan 1951 tarihinde Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan kültür anlaşmasında, iki ülkenin karşılıklı öğretmen değişimi yapması ve birbirlerinin diplomalarını tanıması kabul edilmiştir. Gümülcine'deki Celal Bayar Lisesi, bu anlaşmadan sonra kurulmuş ve öğretim kadrosu Türkiye'de eğitim almış öğretmenlerden teşkil edilmiştir. Ancak, anlaşmanın uygulanmasına 1970'lerde son verilmiştir. Bu tarihe kadar 500 öğretmen Türkiye'de eğitilmiş, sonra da Yunanistan'a dönerek görev almıştır.
"Kontenjan öğretmenleri" olarak adlandırılan bir kısım öğretmenler de belli bir kontenjan dahilinde Türkiye'den gönderilen Türk uyruklu öğretmenlerdir. Maaşları Türkiye tarafından ödenen, çalışma ve ikamet izinleri ise her ders yılının başında yenilenen bu öğretmenlerin her yıl bir bölümü, Yunan yetkililerce çeşitli nedenler gösterilerek reddedilmekte ve sayılarının, İstanbul'da iyice azalmış olan Rum öğrencilere yetecek Yunanlı öğretmen sayısını aşmamasına özen gösterilmektedir.
Bir diğer öğretmen grubu olan "formasyonlu öğretmenler", Türkiye'deki öğretmen okullarında eğitim görmüş olan Batı Trakyalılardır. Günümüzde resmen kapatılmış olan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği'nin çatısı altında toplanmış bulunan formasyonlu öğretmenlerin maaşları, sözleşmeli olarak çalıştıkları okul encümeni tarafından ödenmektedir. Bu öğretmenlerin bir bölümü dikta döneminde görevden alınmış, bir kısmı da okul değiştirmek isterken açıkta kalmıştır. Bu konudaki 1987 tarihli bir rapora göre, 1973 yılından beri, Türkiye'de okumuş hiçbir Batı Trakyalı öğretmene Batı Trakya'da Türkçe eğitim yapan okullarda çalışma izni verilmemiştir.
Azınlık arasında "akademililer" olarak adlandırılan Selanik Özel Pedagoji Enstitüsü(SÖPA) mezunları da azınlık eğitiminde ayrı bir yer tutmaktadır. Bu grup, formasyonlu öğretmenlere alternatif yaratmak amacıyla medrese çıkışlı öğrenciler arasından alınarak Yunanca dilinde eğitilen, Türkçeleri yetersiz, Yunan devlet memuru statüsünde şahıslardan oluşmaktadır. Azınlık okullarında rahatlıkla öğretmen olmak isteyenlerin SÖPA'nın mezuniyet standartlarını taşıyor olmaları gerekmektedir. Ancak Türk azınlığa göre, SÖPA mezunu öğretmenler hem yetersiz bilgi birikimine sahiptir, hem de Türk çocuklarına yönelik asimilasyon amaçlı propaganda yapmaktadır.
Yunanistan'ın Türklerin eğitimini engellemek için kullandığı yollardan birisi de öğretmenlerin ihtiyaç duydukları göreve atanmalarını geciktirmektir.
Yunan yetkililer ayrıca, okullarda eğitim başlamadan az önce tadilat gibi gerekçelerle okulu kapatmakta ve müfredatta sapmalara neden olmaktadır.
1983 yılında çıkarılan bir yasa ile sınır bölgelerindeki inşaatlar ve onarımlar için ruhsat alınmasının şart koşulmasından istifade eden Yunan yönetimi, azınlığın diğer yapılarının yanı sıra okulların onarılması ve büyütülmesini de engellemektedir.
Batı Trakya'daki azınlık ilkokullarının çoğunda birkaç sınıf bir arada aynı derslikte eğitim görürken, bazı yerlerde iki, hatta bir derslikli okullar bulunmaktadır. Bu durum da eğitimin kalitesini ister istemez düşürmektedir.
Bu olumsuz durumdan da istifade etmesini bilen Yunan makamları, işsiz bıraktıkları formasyonlu öğretmelerin sorununa gerekçe olarak bu derslik sıkıntısını gösterebilmektedir.
694/1977 sayılı yasanın 7. maddesi, öğretmen kadroları, sözleşmeleri, dersliklerin sayısı ve Türkçe okutulan derslerin haftada kaç saat yapılacağı gibi hususları eğitim bakanının yetkisine bıraktığından, dersliklerin sayıca azalması Türkçe ders saatlerinin azaltılmasına, bu azaltma da öğretmen kadrolarının iptaline gerekçe oluşturmaktadır.
Anadilleri olduğu için Türkçe, resmi dilleri olduğu için Yunanca öğrenmek zorunda olan azınlık öğrencilerinin, yeterli öğretmen bulunamayan bu okullarda sonunda ikisini de yeterince öğrenememeleri ve azınlık eğitiminin kalitesinin düşük oluşu sonucu, azınlık gençlerinin Yunanistan'da yüksek öğrenim şansları da kalmamaktadır.
Avrupa Konseyi'nin uyarıları sonucu Yunanistan, 1999 yılında finansmanı Avrupa Birliği tarafından karşılanacak bir program dahilinde, Türk öğrencilerin üniversiteye giriş ve diğer kamu ve özel sektör sınavlarında başarısız olmalarında çok büyük bir rol oynayan dil sorununu gidermeye yönelmiştir. Bu program dahilinde Yunanca'nın ikinci dil olarak Türk öğrencilere öğretilmesi amaçlanmaktadır.
Avrupa Birliği'nin azınlıklara verilen eğitim konusundaki baskılarının diğer bir sonucu olarak da 2341/1995 sayılı Yüksek Öğrenim Yasası'nda değişiklik yapılarak, 1996-97 öğretim döneminde üniversite seçme sınavına katılacak Türk azınlığa Yunan üniversitelerine girişte % 0.5 oranında kontenjan ayrılmıştır. Ancak, bu uygulamanın da Yunan radikal çevrelerinde, azınlığın Yunan çoğunluk arasında eritilme politikasının bir parçası olduğu şeklinde yorumlandığı ifade edilmektedir.
İfade Özgürlüğünü Sınırlama
Yunan yetkililerin Türklerin ifade özgürlüğünü resmi ya da gayri resmi yollardan engellemeye çalıştığına dair pek çok olay rapor edilmiştir. Bu yollardan birincisi, ajitasyon ortamı yaratarak ve sürekli istihbarat servisi tarafından takip edildiği izlenimi verilerek azınlığın dışarıyla bağlantı kurmasını engellemeye çalışmaktır.
Meclisteki Türk vekiller ve Mehmet Emin AGA gibi dini liderler Türk devletinin işbirlikçileri olarak görülmekte ve sürekli polis denetimi altında bulundurulmaktadır.
İkinci yol ise özellikle Türk azınlığa ait medya kuruluşlarının kovuşturulması ve keyfi yargılamalar yoluyla bu hürriyetin kullanılmasının mümkün olduğunca sınırlandırılmasıdır.
Işık FM adlı radyo kanalının sahibi Abdülhalim DEDE radyo kurma ve yayını yapma ehliyeti olmadığı gerekçesiyle çeşitli defalar yargılanmış, radyosu kapatılmıştır. Ancak, insan hakları örgütlerinin bu konudaki baskılarının etkisini göstermesi sonucu, Haziran 1999'da Yunan yargısı temyiz yolu açık olmak üzere DEDE'nin cezasını iki aya indirmiştir.
Diğer taraftan, İskeçe'de bir okulda öğretmenlik yapmakta olan Rasim HİNT, 1996'da görev yaptığı okulu azınlık yerine "Türk okulu" olarak nitelendirdiği gerekçesiyle bir yıl boyunca görevden uzaklaştırılmış ve aynı sebepten dolayı 1996-98 yılları arasında İskeçe'nin dağ köylerindeki okullardan birine sürülmüştür.
Kamu Görevine Girerken Ayrımcılık
Türk azınlık Batı Trakya bölgesindeki nüfusun önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Ancak, yerel ve devlet seviyesinde kamu hizmetlerindeki istihdam paylarına bakıldığında, aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bunun nedenlerinden birisi, Türklerin okullarda yetersiz eğitim almalarıdır. Bu faktör azınlığın iş bulma şansını oldukça azaltmaktadır. Ancak, işe girerken kasti olarak ayrımcılık yapıldığı yönünde raporlar da göze çarpmaktadır. İskeçe ve Gümülcine'de yerel yönetimlerde hiçbir Türk çalışmamakta, çalışanlarda temizlik işçiliği gibi marjinal işlerde istihdam edilmektedir. Trakya Genel Sekreteri KAMBELLİS dahi işe girmede bir ayrımcılık olduğunu kabul etmiş olmakla birlikte, bu konuda bazı olumlu adımlar atıldığını iddia etmiştir. Fakat bazı hükümetler üstü organizasyonların raporları tersini göstermektedir. İskeçe Valisi, valilikte sadece bir Türk'ün çalıştığını söylemiştir, o da veteriner hizmetleri bölümündedir. Belediyeler Türkleri sadece mevsimlik işler için işe almaktadır.
Yunan ordusunda askerlik hizmetlerini yapan Türkler de genellikle geri hizmetlere atılmaktadırlar. Yunan kökenli askerler ailelerinin bulunduğu bölgelerde askerliklerini yapabilmekte iken, Türk soylu askerler ailelerinden uzakta sınır bölgelerine gönderilmektedir.
Yasak Bölge Uygulaması
Yunanistan'ın azınlık üzerin-deki asimilasyon politikasının bir diğer örneğini teşkil eden "Yasak Bölge" uygulaması 1995 yılında kaldırılmış olmakla birlikte, Yunan politi-kalarının sınırlarını göstermesi bakımından önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Yasak Bölge, Batı Trakya'da güneyden kuzeye giderken Bulgaristan sınırına 8 km. kala başlamakta, sınır boyunca Türkiye'ye doğru uzanmakta-dır. Bölge, 1953'te "Kuzey'den komünist sızmasını önlemek "gerekçesiyle kurulmuştur. Oysa, uygulandığı dönemdeki asıl işlevi, dağlık Balkan kolunda yaşayan Pomak Türklerini, Yaka ve Ova'da yaşayan Türk azınlıktan ayırmak, daha doğrusu Pomakları göç ettirilmek istenen Türklerden soyutlayarak asimile etmektir.
Yasak bölgeye girişler özel pasaportla yapılmaktaydı. Yalnız yabancılar değil, Yunan vatandaşlarının (yani Batı Trakya Türk azınlığının) da girmesi de yasak olan bu bölgede, ABD'nin 1990 Yunanistan Raporu'na göre (Kısım 2/D) yabancı diplomatların da seyahat etmesi özel izne tabiydi ve Bölge, saat 24.00 ile 08.00 arasında tamamen kapanmakta idi.
Yasak Bölge'ye dışarıdan girişler özel pasoyla olduğu gibi içeride yaşayanların çıkması da özel pasoya tabi idi.
İş olanakları çok sınırlı, işenecek toprağın verimsiz olduğu bölgedeki Türk okulları, Türkiye'den gelen kontenjan öğretmenleriyle Batı Trakyalı formasyon öğretmenlere izin verilmediğinden ve Türkiye'den gelen kitaplar da sokulmadığından eğitim de son derece yetersizdi. Buna karşılık, 1980'lerde burada Yunanca eğitim veren 3 ortaokul açılmış, ancak azınlık mensupları çocuklarını bu okullara göndermeyi reddetmiştir.
Diğer taraftan, 1995 yılında "Yasak Bölge" uygulamasının kaldırıldığı belirtilmekle birlikte, Yunan makamları bu bölgeye girişleri kontrol altında bulundurarak, yerli yabancı şahısların girişlerini sınırlandırabilmektedir.
Toprak ve Taşınmazlar İle İlgili Sorunlar
Lozan Anlaşması'nın resmi verilerine göre, Batı Trakya Türk azınlığı 1920'lerde toprağın %84'üne sahipti, ancak bu oran günümüzde % 25'e düşmüştür. Bunun nedeni, Yunan hükümetlerinin, Yunan vatandaşlarının bölgeden toprak alması için gösterdiği kolaylıklar ve ayrılan kotalar, Türk topraklarının kamulaştırılması, arazilerin birleştirilmesi (anasdasmos) uygulaması, Osmanlı toprak dağılımının ve mülkiyetlerinin tanınmaması ve Sovyetler Birliği'nden getirilen Yunan göçmenlerin yöreye yerleştirilmesidir. Kamulaştırmanın nasıl adil olmayan bir şekilde yapıldığı oranlara bakılarak anlaşılabilir. Kamulaştırılan arazilerin %80-90'ı Türklere, sadece %10-20'si Yunanlılara aittir.
Diğer taraftan, anasdasmos uygulaması Türkler için ayrı bir problemli konuyu teşkil etmektedir. Anasdasmos, verimli toprakların değerini artırmak ve kullanılmayan arazinin de ekilmesini sağlamak amacıyla zaman içinde miras ya da başka nedenlerle bölünerek küçülmüş ve ekonomik verimliliğini kaybetmiş toprakların kendi aralarında ya da başka toprak parçalarıyla birleştirilerek, yeniden dağıtımı uygulamasına verilen addır. Türkler genelde topraklarının en verimli parçasını anasdasmosa katmaya zorlanmakta fakat karşılığında daha büyük ancak çok daha verimsiz toprak parçaları kendilerine verilmektedir.
Osmanlı'dan gelen topraklar meselesinde de Yunan otoritelerinin ayrımcı politikaları göze çarpmaktadır. Devlet Osmanlı tapusunu, eğer sözkonusu arazi bir Yunanlı çiftçiye aitse tanımakta iken, aynı haktan Türk çiftçiler yararlanamamaktadır. Bu şekilde, 1974 yılında İskeçe'nin İnhanlı nahiyesindeki 1.800 hektar arazi, Yunan Devlet Malları Konseyi tarafından kamulaştırılmıştır. Gerekçe ise toprak üzerindeki iyeliğin 1872 tarihli Osmanlı tapusu dışında başka bir belgeye dayanmamış olmasıdır. 1990 yılına kadar Türklerin bölgedeki toprakları üzerindeki hakları önemli ölçüde kısıtlanmıştır. 1938 yılına ait 1366 sayılı kanun Batı Trakya'yı sınır bölgesi olarak nitelendirmiş ve bu bölgedeki toprakların Yunan asıllı olmayanlara satılmasını yasaklamıştır.
Bu konudaki haksız uygulamalar Avrupa Konseyi'nin ilgisi buraya çekilene kadar sürmüştür. Konsey, bu uygulamaların Avrupa Birliği'nin insanların, hizmetlerin ve sermayenin hareket özgürlüğü ve aynı zamanda mülkiyet hakkı ile ilgili normlarına aykırı olduğu yönünde karar almış ve Lüksemburg Mahkemesi'nde dava açmıştır. Mahkeme de bu uygulamayı Roma Anlaşması'nın 52. maddesine aykırı bulmuştur. Bunun üzerine Yunanistan 31 Ağustos 1990'da 1892 sayılı yeni bir kanunu yürürlüğe koymuştur. Ancak hala eski kanunda olduğu gibi bölgede toprak alımı için devlet izni gerekmektedir.
Siyasi Katılım Hakkının Engellenmesi
Batı Trakya bölgesinde nüfus olarak büyük öneme sahip olan Türk azınlık, siyasi alanda çok aktif bir çizgi izleyememektedir. Azınlığın yönetime katılmasını engellemek isteyen Yunanistan, bağımsız azınlık adayların seçimini çeşitli düzenlemelerle engellemektedir. Bu kapsamda, 1993 yılında getirilen düzenleme ile milletvekili seçilebilmek için bağımsız adaylar dahil olmak üzere tüm adayların, ülke genelinde geçerli oyların %3'ünü alması öngörülmüştür. Yaklaşık 200.000 rakamına tekabül eden bu %3'lük baraj uygulaması, nüfusu 120.000 civarında ve oy kullanacak kişi sayısı ise 50.000 civarında olan Türk azınlığın siyasi iradesini engellemeye yönelik bir uygulamadır.
1993'teki genel seçimlerde ilk kez uygulanan baraj sistemi beklendiği gibi bağımsız azınlık adaylarının milletvekili seçilmelerini engellemiştir. Bu gelişme, azınlık mensuplarının Parlamento'ya ancak bir siyasi partinin adayı olarak girmelerini zorunlu kılmıştır.
Diğer taraftan, Batı Trakya Türk azınlığının siyasi hayata katılımı yolunda önemli bir adım olan Dostluk Eşitlik ve Barış (DEB) Partisi girişimi, parti önderi Dr Sadık Ahmet kişiliğinde kısa dönemde ses getirmiştir. S. AHMET, bağımsız listeden milletvekili seçildiği 18 Haziran 1989 seçimleri ardından azınlık içindeki etkinliğini artırmıştır. 13 Eylül 1991 tarihinde kurmuş olduğu DEB Partisi aracılığıyla azınlık sorunlarını gündeme getiren S. AHMET, 24 Temmuz 1995 tarihinde geçirdiği şüpheli bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiştir.
Azınlığın siyasi etkinliğinin azaltılması amacıyla uygulamaya konulan bir diğer yöntem ise il, belediye ve nahiyelerin birleştirilmesi uygulamasıdır.
Kamu Yönetimi, Ademi Merkeziyet ve İçişleri Bakanlığı tarafından Mart 1997'de belediye ve Nahiyelerin birleştirilmesi (Kapodistrias Planı) yasa tasarısıyla, köy ve nahiyeler birleştirilerek yeni nahiyeler oluşturulmuş, özellikle azınlığın yaşadığı bazı köy ve nahiyelerin idari açıdan, Yunan nüfusun ağırlıklı olduğu köy ve nahiyelerle birleştirilmesi sağlanarak, azınlığını seçilme şansı bir kez daha kısıtlanmıştır.
Sosyal Örgütlenmelere Yönelik Baskılar
Batı Trakya Türk azınlığı dayanışma ve ortak hareket amacıyla dini, mesleki, kültürel nitelikte çeşitli dernekler ve birlikler kurmuştur. Azınlığın bilinçlenmesinde büyük önem taşıyan bu sosyal örgütlenmeler Yunanistan tarafından sürekli bir tehdit olarak algılanmış ve kapatılmaları için her türlü yola başvurulmuştur.
1927 yılında kurulan ve azınlık organizasyonlarının en eskilerinden biri olan İskeçe Türk Birliği, 1988 yılında tüzüğünün yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır. Asıl kapatma nedeni ise Birlik ünvanında yer alan "Türk" kelimesi olmuştur.
1936 yılında kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği de uzun yıllar faaliyet gösterdikten sonra, 1972 yılında Dernekler Yasası'nda yapılan değişikliğin ardından, isminde yer alan "Türk" sözcüğünün çıkarılması için Valilik tarafından mahkemeye verilmiştir. Uzun süren mahkeme aşamalarının ardından 1988 yılında kapatılmıştır.
Her iki derneğin de gayri resmi olarak varlığını sürdürmesi kapsamında, dernek yöneticileri hakkında da "yasadışı örgüt üyeliği" iddiasıyla davalar açılmaktadır. 1997 yılında görülen bir dava sonucunda illegal derneğe üye olmaktan suçlu bulunan dernek yöneticileri
Demografik Baskılar
Batı Trakya bölgesindeki demografik yapıyı Yunan unsurlar lehine değiştirmek isteyen Yunanistan, bölgedeki Türk azınlığı baskı politikası ile göçe zorlarken, diğer bölgelerden buraya göçü teşvik etmektedir. Özellikle eski SSCB'de yaşayan Yunan kökenliler çeşitli vaadlerle getirilerek, bu bölgeye yerleştirilmektedir. Batı Trakya azınlığına ait bir kısım arazilerin kamulaştırılarak bu göçmenlere dağıtımı yoluna da gidilmiştir. Batı Trakya'da Rodop ilinde "ROMANIA", İskeçe'de EKETENEPOL adlı göçmen yerleşim birimleri kurulmuştur.
Batı Trakya bölgesine uygulanan bu politika sonucu, Yönetim'in sağladığı ekonomik ve sosyal avantajlarla konumunu güçlendiren göçmenlerin, azınlığa yönelik saldırı eylemlerinde de kullanılmaya başlanmasıyla bölgede yeni bir gerginlik kaynağı oluşmaktadır. Bunun son örneği, 2002 Ağustos'unda Doğu Rumeli'nin Türkler tarafından fethinin kutlanması amacıyla geleneksel olarak düzenlenen Seçek Şenlikleri esnasında Şapçı Belediye Başkanı'nın daveti ile Şenliklere konuk olarak katılan TC Kültür Bakanlığı halk oyunları grubuna bu göçmenlerin saldırması ve tacizi sonucu yaşanmıştır.
Bölgedeki demografik yapıyı değiştirmeye yönelik bir diğer uygulama da,Yunanistan Başpiskoposu HRISTODULOS'un Batı Trakya da, 01 0cak 1999 tarihinden itibaren 3. çocuğa sahip "Elen-Ortodoks" ailelere yerel metropolitliklerce ayda 40.000.- Drahmi maddi yardım yapma kararı alması gösterilebilir. Tamamen ırkçı bir karakterde olan bu uygulama sadece Elen-Ortodoksları kapsamakta ve Batı Trakya'daki nüfus artış oranını Hıristiyanlar lehine değiştirme amacını taşımaktadır.
Ekonomik Baskılar
Batı Trakya'da Türk nüfusun büyük bölümü köylerde yaşamakta, dolayısıyla tarımla uğraşmaktadır.
Yunan Yönetimi, toprağa bağımlı Türk azınlığın ekonomik açıdan güçlü bir duruma gelmesini engellemek amacıyla, zamana ve koşullara göre değişiklik gösteren baskılar uygulamaktadır.
Türk azınlığın kamu kurumlarında görev almaları engellenmekte, kamulaştırma, arazi birleştirmeleri, tapu ve zilyetliği tanımama gibi yollarla azınlığın sahip olduğu topraklar ellerinden alınmakta ve yeni gayrimenkul edinmelerine çeşitli kısıtlamalar getirilmektedir.
Bu hususta, "Trakya Müslümanlarına ait arazileri, zirai yapıları, Yunan vatandaşı ve Hristiyan dinine mensup Elenlerin satın almaları için" Yunanistan merkez Bankası ile Ziraat Bankası arasında kolay kredi temini amacıyla 22 Kasım 1966 tarihinde imzalanan anlaşma en göze çarpan örnek olarak verilebilir. Sözkonusu anlaşma sonraki yıllarda da yenilenmiş olup, halen yürürlüktedir.
Türk azınlığın tarım ve bazı küçük işletmeler gibi ekonomik hayatın sınırlı bir bölümünde faaliyet göstermesine olanak tanınmaktadır. Ancak, Yunan Yönetimi'ne yakın olanlar dışındaki azınlığın, özellikle Türkiye'den almış oldukları diplomaların denkliği tanınmadığı için serbest meslek erbabı olarak faaliyet gösterecek olan azınlık mensuplarına çeşitli idari zorluklar çıkarılmakta ve mesleklerini icra etmeleri engellenmektedir.
Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Sitesinden alınmıştır.