KeRİM
07-25-2007, 20:01
1959 yilinda Istanbulda dogdu. Kabatas Erkek Lisesini bitirdi. Kabataş Erkek Lisesi’nden ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] isesi) mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] niversitesi) Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. Yazın dünyasına edebiyat dergilerinde yayımlanan şiir ve eleştirileriyle girdi. Reklam yazarlığı ve gazetecilik yaptı. Cumhuriyet ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]), Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayimlandı. Ardından haftalık 'Deli' dergisinde yazdı. Halen 'Leman' dergisinin yazarları arasında yer almaktadır. Okur kitlesini içten saran ve derinden etkileyici bir uslubu vardır. İnsan-dünya ilişkisini, duygular ve olaylar karşılaştırması yaparak anlattığı çoğu eserinde hayatı sorgular. Gündelik zorunluluklardan, en temel ihtiyaçlardan ve insanın vazgeçemediği tutkularından bahseder. Eserlerinde yoğun bir malankoli ve karamsarlık fark edilir. Geniş bir okur kitlesi mevcuttur. İnsanın iç yolculuğunu melankolik bir dille anlatan bir yazardır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ezmi.jpg
"Gerçekler ateş gibidir, tutanı yakar!
martıların sana doğruyu söyleyecekti,
arzu tramvayılarına binmeseydin...
"AKşamlar ve parklar arasında
dünyaya ençok siz yaraştınız.
Şimdi sizi çok özlemişiz
Bir akşam gelirseniz
Geniş koltuklarda oturur, susarız..."
"BU ÇOK ESKİ BİR KAVGA..VE HENÜZ TAMAMEN YENİLMEDİK.KULLANMADIĞIMIZ BİLGİLER VE SIRLAR VAR DAHA..."
'Sürgünlerin en acısı kendinden uzağa düşmektir.'
--------------------------------------------------------------------------------
'Denedim; ne zaman bir ortamda maskesiz, asıl kişiliğimle hiçbir şeyi saklamaksızın, rollere ve beklentilere uymaksızın birşeyler söylemişsem çoğu kez orada sıkıntılı bir gerginlik yaratmışımdır.'
--------------------------------------------------------------------------------
'Aşkta yarın yoktur sevgili ...'
'Paramparça olsada kurtulacak bir ruhum var benim ...'
--------------------------------------------------------------------------------
'Sahi sen uzun yıllardır kendi kişisel güvenliğinden, refahından başka bir şey düşündün mü? Bir dostun, bir arkadaşın için hayatını riske attın mı? Sahi sen yıllardır hiç aşık oldun mu? Sevdiğin kadın için daha önce hiç düşünülmemiş bir sevgi kanıtı gösterip, bir unutulmaz jest yaptın mı? Hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin tüm insanlığın yararına ve sonucu belirsiz bir uğraş için her şeyini yitirmeye göze aldın mı? '
--------------------------------------------------------------------------------
'Gözlerindeki ışık bana umut ve cesaret veriyor. Seni tanımak,
seni anlamak, seni bilmek, seni sevmek istiyorum ...
‘Evlilerin korkulu rüyasıyım’
‘Evlilik insanın kendi ruhuna kiracı olmasıdır’ diyen yazar ve şair Cezmi Ersöz, yalnız ve mutlu hayatını Milliyet’e anlattı...
Yazar ve şair Cezmi Ersöz de yalnızlığı seçenlerden. Bir kez evliliği denemiş, yürümemiş. Şimdi Galata’daki evinde yalnız yaşayan Ersöz, sorularımızı yanıtladı:
Neden tek yaşıyorsunuz?
Bazı insanlara ikili yaşamın uygun olmadığını düşünüyorum. Bir yazar olarak yaratıcılığın yalnızlık gerektirdiğine inanıyorum. Evlilik insanın ruhuna kiracı alması demek. Eşler birbirlerinin özel hayatı olduğunu unutuyor, özel hayata tecavüz başlıyor. Bir kadını deliler gibi sevebilirim ama mahremiyetim vardır. Evlilik, aynı evde beraberlik insanı evcilleştiriyor. Oysa yaratmak için ruhun bağımsız ve keskin olması gerekir.
‘Acı hayatı hissettirir’
Yalnız yaşamış biri sonraki ilişkilerinde zorlanıyor mu?
Tam aksine, yalnızlık deneyiminden geçmemiş insanların aşkına, sevgisine inanmıyorum. Yalnızken benlik sınırlarını, derinliğini, dayanıklılığını, içselliğini sınamamış insanların beraberliklerinin çok sancılı ve sıkıntılı olduğuna inanıyorum. Öbür türlü insanlar karşısındaki seçmiyor. Sığınmak, onun tarafından korunmak, güvenceye alınmak, yalnızlık korkusundan kaçmak için beraberlik yaşıyor. Yalnızlık bilgisine sahip olan ise seçecek, yalnızlıktan değil, gerçekten sevdiği için beraber olacak.
Yaşlılık korkusu var mı?
Yaş ilerleyince yalnızlığa karşı direnç azalıyor. Cinselliği daha yoğun yaşamak istiyorsun. Her yalnız gecenin ardından zamanın daraldığını düşünüyor, aşkları ve olasılıkları kaçırıyorum diyorsun.
‘Yalnıza tuvalet önü’
Arkadaş çevreniz değişti mi?
Erkek arkadaşlarımın eşleri benden çok korkuyor; kocalarını ayartır, peşimden süreklerim diye. Daha çok bekarlarla bir aradayım.
Günlük yaşamda güçlükleri neler?
Bir kavga sırasında komşularım ‘Eve kadın getiriyorsun’ dedi. ‘Bir dahaki sefere timsah getiririm’ diye yanıtladım. Restoranlarda en güzel bölümler ailelere, tuvalet kapısı önündeki masalar tek insanlara veriliyor. Bir seferinde aile geldi sizi çatı katına alıyoruz deyip, banyosu olmayan, beş yataklı bir odaya verdiler. Hep kuşkuyla karşılanıyorsunuz.
Yalnızlara karşı ciddi önyargı var
Medyatava internet sitesinin editörü Çevrim Çeviren, üniversite yıllarında bir süre yalnızlıktan sonra bir erkek arkadaşı ile yaşamaya başlamış. 10 yıllık birlikteliğin ardından yaklaşık iki yıldır yalnız. Bir çok tek yaşayan gibi semt olarak Cihangir’i seçen Çeviren, tek yaşamı anlattı:
"Cihangir, tek yaşayanların rahat edebileceği bir semt. Çevremizde oturanlar genellikle aydın denebilecek insanlar. Ama bir gün apartmandakilerle bir tartışma çıktı. Hemen ardından, ‘Zaten sizin eve gidip gelen belli değil’ cümlesi ile karşılaştım. Böyle bir durum olmamasına rağmen kafalarının bir yanında bir ön yargı var. Yalnız olmayı seviyorum. Bir kere sonsuz ve sınırsız istediğini yapma özgürlüğün var. Mesela arkadaşımla yatak toplama yüzünden tartışırdık. Şimdi asla toplamıyorum yatağı, öyle kalıyor. Canım istediğinde yemek hazırlayıp yiyorum. Olmazsa dışarı çıkıyorum. Elbette evde bir insan olsun, kapıyı biri açsın dediğim anlar oluyor. Ama bir süre sonra evde olan birisi sıkmaya başlıyor. Yalnız yaşamak, tek olmayı getirmiyor. Okul yıllarımdan bu yana süren dostluklarım var. İkili bir ilişki sürerken de, yalnızken de aynı ilişkileri sürdürdüm."
" Ben tutunamıyorum, köksüz gibi hissediyorum, bu dünyaya fırlatılmış gibiyim. Beni hayatla, toplumla, kurumlarla bir türlü bütünleştirmek istemeyen bir acı var, içimde ayrı tutan, farklı kılan bir acı.
Oraya dokundukları anda, o eski soluk ağrıya, acımdan başka beni kimse anlayamaz diyorum.Sanki bu acı ile doğuyoruz gibi geliyor ve ben bu acının üstünü örtmüyorum.
O beni yaşatıyor, müthiş bir yaşama sevinci veriyor bana. Nietche’nin bir sözü var “Uçmak için acının da ölümünde kucağına inmek gerekir” diyor ya, işte o acı beni fırlatıyor, sırf o fırlama, yükseliş adına o acıya katlanıyorum."
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
HAYATI
Geriye doğru baktığımda...
Geriye doğru baktığımda, çünkü ancak böyle anlaşılıyor bazı şeyler, ben aslında ilkokul 4.-5. sınıftan itibaren yazar olmayı kafama koymuşum. Ama bu ciddi, planlı projeli bir düşünce halinde değil. Tabi babamdan gelen Kuvay-ı Milliye, Kemalistlik, subaylık da var. Bu yüzden iyi, yardımsever, dürüst, çevresinde sayılan sevilen adam yani bir tür kahraman olmak üzere yetiştirildik biz. Çok küçük olanaklarla zengin çocuklarının önüne geçme projesi...Kemalizm biraz da böyle bir proje. Hadi bakalım kendinizi gösterin projesi, romantik bir proje bu. Öte yandan korkunç bir oyun bu. Baştan aşağı yanlış hesaplarla dolu. Belli olanaklar babanın maaşı belli, makarna yumurta yiyorsun, hadi bakalım benim çocuğum nasıl geçecek sizi projesi, üstelik iyi adam olacak ve onları da geçeceksiniz. Okuduğun okul belli, mahalle devlet okulları.
Hiç unutmuyorum...
Kabataş Erkek Lisesi’ne kaydımı yaptıracaktım. Babam hastaydı, ayakları şişmişti. Makasla pantolonunun paçalarını kesmişti ve ayağında terlik vardı. Çok komik görünüyordu. Emekli bir albay fakat cebinde parası yok. Müdür “çocuğu yatılı verin” demiş. Ev Suadiye’de okul Ortaköy’de. O zaman köprü de yok. Gidiş-dönüş 4 saat. Ama yatılı parası yok. “Gündüzcü olsun, gitsin-gelsin” demiş babam. Tartışmışlar. Müdür, “almıyoruz çocuğunuzu okula” deyince babam çıkarmış beylik tabancasını müdürün masasına koymuş. “Alıyor musun almıyor musun? ” odadan bir çıktı, kıpkırmızı bir surat. “Gemileri yaktık oğlum” dedi. “Baba ne gemileri...” dedi ki; “Oğlum durum ciddi”. Küçük çelimsiz bir çocuğum. Kaydımızı yaptırdık, girdik okula. İlk dönem iki zayıf geldi karneye. Hiç unutmuyorum, babam “teessüf ederim” dedi. “Ulan bu okulda birinci olcam” dedim. Çünkü baba senin adına gurur savaşı vermiş, gemiler yakmış, adamcağız onuruyla yaşamış ve sen onun misyonunu yükleniyorsun.
Can havliyle...
Memur ailelerinde bir çalkantı vardır. Can havliyle okursun, can havliyle yaşarsın. Uzun vadede ne olacak diye düşünemezsin. Lisede üniversiteye girebilmek için fen bölümlerinden mezun olmak gerekir. Ben de fen bölümündeydim. Arasıra edebiyat sınıfına giderdim. Millet orada Necatigil okuyor, Orhan Veli, Özdemir Asaf okuyor. Özeniyorum onlara, çünkü onlar edebiyat deyip kaybetmişler zaten. Üniversiteye giremeyecekler ama mutlular. Ben başarılı olmayı mutlu olmaya yeğ tuttum. Çünkü başarılı olmak zorundaydım. Ailenin seni bir kere daha okutma şansı yok. Sınıfı geçmek zorundasın. Halkalar çok gevşek yani. “Hadi lan bu sene de asayım, hayatın tadını çıkartayım biraz” dediğin anda kayarsın. Yani can havli söz konusu olduğunda kimse kimsenin bohem macera arayışını taşıyamaz. Böylece edebiyat hep gizli, yasak bir tutku olarak varoluyor bende. O da meğer yaşamının ta kendisi olmuş, meslek değil yani.
Kemalizm’e gönül bağlamış...
Kemalizm’e gönül bağlamış ve kaybetmiş bir aile benim ailem. Danslar, tangolar, radyo piyeslerine ağlamalar, arkası yarın’lar üzerine sohbetler... Bir ütopya yaşamışlar, ama ütopya duvara çarpmış. Benim babam o ütopyanın duvara çarptığını Özal’la anladı. Kemalizm’in kaybettiğini, Kemalizm’e gönülden bağlanan o samimi insanların kaybettiğini babamda gördüm. Babamla beraber ben de yenildim. Çünkü ben o tarihe ne, o insanların yenilmişliğine tanığım.
Cezmi Ersöz Kaybetmeye...
Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Kaybettikçe haz alıyorum. Mazoşizm değil bu. Benim ruhum böyle oluşmuş. Kaybetmek bana şiirsel bir tad veriyor. Ayağım kaydıkça, birileri tarafından kazandığım başarı elimden alındıkça ben kendime “Hah tamam şimdi sensin” diyorum. Ben kaybedince kazanıyorum. Kendimle buluşuyorum. Yenilgiyi öven birisi değilim. Ama bu kadar adaletsiz bir toplumda başarılı olmak bana “yanlış mı yaptım? ” sorusunu sorduruyor. Bu soruyu sorunca kendime tezgah açıp, kendime çelme takıyorum. Bunu yapıyorum ki beni okuyan, yazılarımı seven insanlara biraz daha yaklaşayım, hiç olmazsa onlardan kopmayayım. Başarıyı küçümsememizin bir nedeni de bilinçaltımızdaki korku ile ilgili. Başarıyı istemiyor muyduk? Hem de çok. Biz zaten başarıya koşullandırılmış çocuklardık. Ancak öte yandan kazandığımız başarının tadını biraz olsun yaşayamadan, zenginlerin, iktidar sahiplerinin, güçlü insanların gelip hemen elimizden alacağını düşündüğümüzden, belki de bu acıyı hafifletmek için başarıyı küçümsedik. Kendi oyununu, kendi başarını gölgeleme isteği.
İnsanlara bakıyorum...
İnsanlara bakıyorum, inanılmaz bir tutarlılık çizgisi izliyorlar. O insanlar kendi oyunlarını asla bozamazlar. Benim binlerce okurum var. Fakat hiçbir basın organı Cezmi Ersöz’den bahsetmiyor. Ben bunu kendim yaptım.28 yaşımda egemen medyaya tavır aldım. Yani tabancayı masaya koydum, gemileri yaktım. Onlar da benim ve benim gibilerin onların hamurundan olmadığımızı anladılar. Bugün paraya ihtiyacım olur, anlaşma yaparım, üç gün sonra herşeyi yazar çeker giderim, ellerinde patlarım yani. Ciddi bir misyonun sahibiyiz bu anlamda.
Açık konuşayım...
Bazı şeyler giderek netleşiyor. Eurogold bütün gazetelere tam sayfa, yarım sayfa ilanlar verdi. Açık konuşayım, Öküz ve Leman dergisi Eurogold’un ilanını alsaydı, ben bir daha oraya imzamı atmazdım. İnsan yazar arkadaşından da bu kadar dürüstlüğü bekliyor. Ama zaten holdingçiler bıçaklamadı bizi, en büyük darbeyi sağımızdan solumuzdan en yakın arkadaşlarımızdan yedik. Benim çok sevdiğim insanlar acı çekerek öldüler. Hayatlarını örnek aldığım, beslendiğim, gönül bağı kurduğum insanlar çok düşük maaşlarla, köşelerinde, hayattan istifa etmiş vaziyette çığlık çığlığa öldüler. Şimdi benim onların anılarına sadık olmak gibi bir misyonum var. Eğer ben Eurogold’un ilanını basan bir yerde yazarsam onlara haksızlık etmiş olurum. Bu dürüstlük anlayışına bugün aptallık gibi bakılıyor.
Tesadüfler, kaos...
Tesadüfler, kaos...bizim hayatlarımızı birisi filme alsa kimse inanmaz. Absürd, akıldışı, tuhaf... Mesela ben pazarcılık yapıyordum. Mahmutpaşa’dan elbezi, havlu filan aldım. Pazarın en kötü yerindeyim, mafya var orada, yağmur yağıyor, havlular ıslandı. Bir baktım bir müşteri geldi. Aaa annem! “Kaça havlular? ” dedi. Yarısını anneme sattım. Bir başka zaman salça aldım.25 kg. salça. Getirirken elimi kesti, yağmur yağdı, vapura zor attım kendimi. Açtım, bozuk çıktı. Zarar ettim. Akla mantığa uyan yanı yok yani. Beyoğlu Rumeli Han’da dayımın yanında ofisboyluk yaptım. Bankaya para yatırır, vergi dairesine, defterdarlığa giderdim. Çay, dosya, sigorta bildirgesi taşıdığım yerlerde şimdi imza istiyorlar. Her şey akıldışı gelişti çünkü. Mantığı yoktu. Hiç bir şey planlanmamıştı. Yine de ben o rastlantılardan, büyülerden, esinlerden yanayım. Sait Faik’de sistem mi vardı? O rastlantılarla yaşayan bir insandı. Hayatlar onu çekerdi, insan yüzleri onu çekerdi, bakışlar, adını koyamayacağımız bir takım insan davranışları, içsezişler ve yoğun duyarlılıklar onu çekerdi. Ekollerin adı sonradan konulmuştur. Oğuz Atay’ı da bu nedenden çok seviyorum. Küçük memur ailesi, plan program yok, anlık duygular...
RÖPÖRTAJ
BAŞAK- Cezmi Ersöz kimdir ?
ERSÖZ- Çok zor bir soru bu. Bu soru sorulduğu zaman irkilirim.İnsanın kim olduğunu konusunda doğru yanıt vermesi pek mümkün değil. Ben kendi adıma; kendimi arıyorum, bulmaya çalışıyorum. İçimde bir yolculuk yapıyorum ve bu yolculuk yazarak gerçekleşiyor. Yazmak bu anlamda benim için çok önemli. Hiç bir okurum olmasa bile yine de yazardım. Bu benim kendimi anlamama yardımcı oluyor. Bu arayışımın hiç bitmesini istemiyorum, dolayısıyla yazma serüvenim de. Yaklaşık yirmi yıldır yazan bir insanım. Önce edebiyat ve sanat dergilerinde, daha sonra günlük gazetelerde (Cumhuriyet, Güneş, Aydınlık ) yazarlık yaptım, ama klasik anlamda hiç gazetecilik yapmadım. Hayatın olaylarını gündelik ayrıntıları edebi bir dille kaleme aldım, röportajlar yaptım; ama bunlar hep edebiyatla ilgili, edebi birikimle yapılmış şeylerdi. Daha sonra basının holdingleşmesi ve farklı bir kanala girmesiyle koptum basından. Mizah dergilerine sığındım; daha özgür yazabilmek, baskı görmemek, sınırlandırılmamak için. Önce Deli sonra Leman dergisini tercih ettim. Yaklaşık 8 senedir Leman'dayım. Leman'da sansürsüz, sınırsız yazı yazma imkanına sahip oldum. Hiç ummadığım kadar nitelikli coşkulu bir genç kitleye ulaştım ve bu sürecin de en yoğun en dorukta dönemini yaşıyorum diyebilirim. Ama hayatla olan meselem daha bitmedi; yazmak zaten bir varoluş sorunudur. Hayatla sorunu olan insanlar yazarlar ve hayatla sorunu olmayan insanları okumuyorum. Kanla yazıyorum; kan demek, ruh demektir. Zaten hayatla ilgili derdim bittiği zaman, yazmayı bırakırım her halde.
BAŞAK- Haftalık bir dergide yazı yazmak günlük bir gazetede yazmaktan çok daha zordur. Yazdığınız yazılarda her insan kendinden bir şey bulabiliyor; peki bunu nasıl başarıyorsunuz?
ERSÖZ- Daha önce de söylediğim gibi benim hayatla ilgili derdim uyumsuzluğum var. Ben bu hayatı kabul etmiyorum, bana acı veriyor. Bu otorite, bu hiyerarşi, insanlar arasındaki bu acımazsızlıklar, bu yapaylık, savaşlar, yoksulların ezilmesi, bu bencillik bende ciddi sıkıntılar yaratıyor. Bir kere varlığımla yaşadığım bir sancı var, bu sancı bana yazdırıyor. İnsanlarla konuşmalarım, karşılaşmalar, ilişkiler, en küçük bir cümle, basit söz bile bana yazı yazdırabiliyor. Hayatın içindeki ayrıntılardan çıkıyor öykülerim. Günlük hayatın içinde yaşanılan bir ayrıntı, içimdeki o sancıya tekabül ediyor; oraya dokunuyor. O minnacık bir ayrıntı o derin yaraya dokunduğunda o yara başlıyor kanamaya, o kanamada yazmamı sağlıyor.
BAŞAK- Sizi yazmaya iten etmenler neler? Nereden bu öyküler?
ERSÖZ - Hayatın içersinden. Yazabileceklerimin, daha yüzde onunu bile yazmadım diyebilirim. Bu kent de bana yazdırıyor, bu kentin de hakkını vermek gerek. İstanbul müthiş bir kent; yaklaşılması epeyce zor, olağanüstü gizemli bir kent. Labirentleri olan bir kent, bu labirentlerde kaybolabilirsiniz. Ben sık sık kayboluyorum ve bu kaybolmaları seviyorum. Büyülü bir kent kısaca, her köşesinde benim bir anım var. Bir ayrılığım, bir beraberliğim, bir buluşmam, bir yıkılışım, bir öykü kahramanım, bir işten kovuluşum var. Bu kent dinlemesini bilirseniz, konuşan bir kent. Her sokağında ayrı bir serüven gizli. Bunlar da bana yazdırıyor. Ben İstanbul'dan ayrıldığım andan itibaren yazamıyorum. Ne zaman ayrılsam yazma sürecim bitiyor. Dönüş yolculuğunda, kentin sınırlarına girdiğim andan itibaren, öyküler, şiirler birer birer belirmeye başlıyor.
BAŞAK- Bu karmaşa, bu düzensizlik, kalabalık sizde bu kentten kaçma duygusunu uyandırmıyor mu? Düzensizliğin düzeni hakim gibi geliyor bana, ya sizce?
ERSÖZ- Bir yanım masumiyeti, dinginliği seviyor, ama bir başka yanım ise karmaşayı ve hareketi özlüyor. Ben düzenden nefret ederim; yapmacık gelir bana. Her şeyin yerli yerinde olması ve her şeyi anında bulabilmek tahammül edilemez bir şey. Her sabah bütün dengeleri yeniden kurmaya çalışmanız, aradığınızı bulamamanız sizin yaratıcı gücünüzü geliştiriyor. Her gün değişiyor. Bu kent binlerce gizemiyle kendisini yeniden gösteriyor. 42 yıldır bu kentteyim. Burada doğdum. Hala bilmediğim sokaklar, görmediğim yerler var. Her gün keşfedilmeye hazır. Bu keşif duygusu çaba gerektiriyor ve bu çaba sizde yaratıcılığa yol açıyor. Kaosu seviyorum ben, düzenli, planlı bir yerde yaşayamazdım herhalde. Geceyi seviyorum bir de, çünkü gece de anarşisttir. Gece büyülüdür, gece otoritenin olmadığı, insanların kendi başlarına buyruksuz olduğu, mesai saatlerinin bittiği bir süreçtir. İstanbul'da gece olağan üstüdür. On binlerce yıllık bir tarihin büyüsü, sırrı, mistizmi saklı burada. Herkesin rüyası iç içe girmiş, birbirine karışmış. Rahatlıkla insana masal yazdırabiliyor. Tabi ki diğer kentlerinde hakkını yememek lazım. Her kentin kendine göre bir sırrı, bir büyüsü vardır. İnsanların kendi kentlerini sevmesi, orda kurdukları bağla, anılarla ilgili.
BAŞAK- Tüm bu güzelliklerin yanında peki bu şehrin trafiği, insanların yoğunluğu sizi sıkmıyor mu? İnsanlar bu şehirde, 2-3 saatte işlerine gidip, yine benzer bir zaman diliminde geri evlerine dönüyorlar. Yani ortalama 4-5 saat trafiğe ayırıyorlar. Zaman burada bu kadar ucuz mu?
ERSÖZ- Maalesef bu insanları çok yıpratıyor. Her güzelliğin bir mihneti var mutlaka. Ama İstanbul trafiği korkunç bir trafik. Ben 20 yıl söylediğiniz o trafiği çektim. Evimiz Suadiyede idi. Okulum Ortaköy'de, Kabataş Erkek Lisesiydi. Daha 15 yaşımdan itibaren 3 araç değiştirerek okuluma ulaştım. Yaklaşık 2 saat yapar bu. O zaman köprü de doğru düzgün kullanılmazdı. Yine akşam 2 saat harcayarak eve dönerdim. Bu süreç üniversiteyle beraber devam etti. Çalışma hayatına atıldıktan sonra da devam etti. 20 yıl sisi, karı yağmuruyla İstanbul trafiğini yaşadım. Onlar da ayrı bir serüvendir. Yollarda zincirleme kazalar olur, vapurlar çalışmaz. Benim yol öykülerim vardır; mesela "İstanbul'da işe gitme kahramanlığı" diye insanlar gözyaşlarıyla okumuşlardı.
BASAK- İstanbul'da bu 40 küsur yıllık öykünüzde neler değişti ?
ERSÖZ- Dünyada ve Türkiye'de ne değiştiyse İstanbul'da nasibini aldı. Çocukluğumuzda daha masumdu. İnsanların birbirini anlayabildiği, korkusuzca konuşup dertleşebildiği bir yerdi. Bakkal bakkaldı, manav da manavdı. Yolda sigaranıza ateş aldığınız insanı az çok tasarlayabilirdiniz. Arkanızı dönmeden korkusuzca yürüyebileceğiniz bir İstanbul'du. Dingindi, insanların gülme ve oynama vakti daha çoktu. Paradan bu kadar çok konuşulmazdı. Şimdi nereye gitseniz, yanınızdaki insanlar, paradan, dolardan marktan yada borsadan konuşuyorlar. Öyle ki, Türkiye'nin yarısı diğer yarısına borç para vermiş ve geri alamıyor gibi bir durum var. Eskiden İstanbul'un yollarında, otobüslerde, vapurlarda birbirlerine yemek tarifleri yaparlardı. Bahçelerindeki çiçeklerden konuşurlardı. Daha pastoral bir kentti. İnsanlar daha çok gülerdi, oyuna daha çok vakit vardı. "Teknoloji insanı özgürleştirir, daha çok vakit kazandırır" diyorlar, ama bu tam bir yalan. Teknoloji geliştikçe, sistem büyüdükçe insanlar zamana ve hıza daha çok bağlanıyor. İnsanlar çok daha az gülüyor. Hayatın küçük ayrıntılarıyla uğraşma zamanı giderek azalıyor. İstanbul bu gün bu sıkışıklığı, bu cendereyi yaşıyor. Yaklaşık bir milyon insan için planlanmış bu kente siz kalkıp on beş milyon kişiyi dolduruyorsunuz. Bunun ızdırabını yaşıyoruz.
BAŞAK- İstanbul'un nüfusu arttıkça yeni meslekler doğuyor. Aslında bunun adı meslek değil de iş desek daha doğru bir deyim olacak. Bu işler; VCD satıcılığı, otobüs bileti satıcılığı gibi artı değer üretmeyen işler. Peki bu nüfus arttıkça işin büyü de artıyor mu? Yoksa azalıyor mu?
ERSÖZ- Acımasızlık artıyor en başta, şiddet artıyor. Artık balıkçı bildiğimiz eski balıkçı değil. Balıkçı aynı zamanda belki de esrar satıyor. Balıkçı başka bağlantılara geçiyor, üç kağıt açıyor. Bildiğimiz eski saf, balığı tutup satan adam değil. 2. Bahar'daki Ali Haydar gibi insanlar artık sadece sinemalarda, dizilerde kaldı.
BAŞAK- Ekonomi ile fazla ilgilenmiyorsunuz. Gönülden verilen bir sigara her şeye bedel sanırım. Ama herkes yaşamak zorunda ve yaşamak için de para gerekli.
ERSÖZ- Karl Marks manifestosunda şunu söylüyor; Kapitalizm, dostluk, arkadaşlık gibi değerleri paranın soğuk sularında boğar. Sermayenin güç kazandığı, tek hakim olduğu bir yerde duyguların, inceliklerin insani değerlerin giderek azaldığını görüyoruz. Piyasa iyiyi kötüden ayıramaz. Piyasa sadece verimliliği, karı, büyümeyi arar. Büyümek dedikleri aslında; güçsüzün ezildiği, zayıfın yok olduğu, güçlünün kazandığı bir dünyayı gösterir. Kapitalizmde güçlü ayakta kalır, güçsüzler ezilir. Güçsüzlerin, sesi kısılmışların öyküsünü yazıyorum. Dolayısıyla olaylara onların gözüyle bakıyorum. Ama şu da var bakkaldan taze kaşar almak için öpücük veremezsiniz. Bunun kirası var, doğalgazı, elektriği, suyu var. Bizim alanımızda sürekli okumak zorundasınız. Ne bileyim sinemaya gitmek zorundasınız. Bende o paranın soğuk yüzünü taşıyorum. Her sabah posta kutuma bir iki fatura bırakılıyor çünkü.
BAŞAK- Bir mizah dergisinde haftalık yazı yazıyorsunuz. İnsanların yaşadıklarından öykülerinizin kahramanları çıkıyor. İnsanları güldürmek için bir şey yazmıyorsunuz. Nasıl bir duygu?
ERSÖZ- Yazılarımda bir sertlik varsa bile bunu kendime uyguladığım bir sertlik olarak kabul ediyorum. Bıçağı önce kendime saplıyorum. Çok büyük acımasızlıklar yoksa, sağda soldaki insanlara saldırmam. Öyle saldırgan bir üslubum yok. Daha çok ruh hallerimizi ortaya çıkarmaya dönük, bastırılmış yanlarımızı, korkularımızı, maskelerimizi açığa çıkarmaya çalışan bir yazı tarzım var. Bunu önemsiyorum. Türkiye toplumu duygularını açıklayamayan bir toplum. Bastırılmış bir toplum bu. İncitilmiş, kişilikleri sakatlanmış insanlar toplumu bu toplum. İnsanlarımız duygularını açıklayamıyor, bastırıyor. Dolayısıyla kendisini benim söylediklerimde görüyor. Böyle bir yakınlık kuruyor. Bu bağla ilerliyoruz. Üç sene önce yazamayacağım bir yazıyı şimdi rahatlıkla yazıyorum. Çünkü öyle bir yakınlık, öyle bir ortak dil oluştu ki okurlarımla, bu cesareti kendimde bulabiliyorum. Bu cesaret beni yazmaya itiyor. İnsanlarımız o kadar eksik yaşıyorlar ki, bu hayatın kazanılması lazım. Hayatı kışkırtan, yaşam sevincini çoğaltan, özgürce konuşabildiğimiz bir dünyayı yarattığımız bir dille kazanabiliriz. El etek öpmeyecek bir dil. İçinden geldiği gibi özgürce konuşabilen insanların dili olacak.
BAŞAK- İnsanlar modernleştikçe, bilgisayar geliştikçe, kalabalıklaştıkça daha fazla yalnızlaşıyorlar. Bu insanlara kalkıp bir şeyler vermek kolay mı? Artık o insan makinenin başında belli bir moda girmiş. Hiç görmediği bir insana aşık olabiliyor. Siz bunları nasıl görüyorsunuz?
ERZÖZ- Maalesef sanal kavramı hayatımıza iyice girmiş durumda. Sanal aşklar, sanal işler gündeme geldi. Her çağın kendi sorunları var. Bizim gençliğimizde, sevdiğimiz biriyle beraber olmamız çok güçtü. Ona duygularımızı açmamız sabır isterdi. Şimdi her şey çok çabuk ve hızlı gerçekleşiyor. Artık hırs, işlerde acımasızlığı getiriyor. İnsanlar birbirlerini çok çabuk tüketiyorlar, kırıp geçiriyorlar. Bu da insanlarda gizlenme, saklanma ihtiyacı doğuruyor. Bana bir zarar gelmesin, incinmeyeyim diye kapanarak sokağa çıkıyorlar. Bu da insanlar arasındaki kaynaşmayı, iyi ve güzel rastlantıları, güzel arkadaşlıkları aslında bir anlamda önlemiş oluyor. Kendinizi dış dünyaya kapatırsanız, kötü ve acı şeyleri geri çevirirken, öbür yanda güzel ve anlamlı şeyleri de geri çevirmiş oluyorsunuz. Ne oluyor, herkes kendi içine kapanıyor, bir başkasının acısını göremiyor. Kendi sıkıntılarına, acılarına kapanan insanlar çevresindeki insanların acılarını dertlerini göremezler. Herkes kendi belirlediği ve gizlendiği küçük adada yaşıyor. İstanbul'da bunu görüyorum.
BAŞAK- Peki bu zor olmuyor mu?
ERSÖZ- İşte sorun orada çıkıyor. Bir yazar olarak birbirinden haberi olmayan bu küçük adalar arasında köprü kurmaya çalışıyorum. Yazılarımda bunu yapmaya çalışıyorum. Birbirinden çok farklı adaları, birbirinden kopuk kuşakları yazılarımda buluşturmaya çalışıyorum. Birbirinden çok farklı, birbiriyle alakasız kuşaktaki insanlar arıyor. Ortak sorunları ise yalnızlık, sevgisizlik. İnsanlar arasındaki kültürel farkları, mezhep farkları bir kenara atın, özünde meseleleri aynı. Sevgi ihtiyacı, anlama ve anlaşılma ihtiyacı korkunç boyutta.
BAŞAK- Bu Türk insanının yapısından kaynaklanmıyor mu? Batılı gibi yaşamak istiyor, ama doğulu gibi düşünüyor. Doğuyla batıyı sentezleyerek, kendini var edecek temel etmenlerden uzaklaşmış bir duruma mı geldik?
ERSÖZ- Türkiye'nin çok temel kültürel meseleleri var. Bir kimlik bunalımı var. Yapısı, kökeni doğulu fakat batıda yaşamaya çalışıyor. Bu 150 yıldır bitmeyen bir süreç. Tam batılı olamıyoruz. Bir doğulunun batılı olmaya çalışması çok hazindir. Batının yapısı çok farklı. Biz hakiki anlamda batılı olamayız. Bu çaba sonunda Türk toplum yapısı, şekilsiz bir ucubeye dönüşüyor. Ne buraya ait ne oraya ait. Bir aidiyet sorunu yaşıyoruz. Bu aidiyet sorunu kimlik sorunuyla birleşiyor, kültürel bir şizofreni çıkıyor. Bu parçalanma oradan geliyor. İnsanlar ayağa kalkacakları bu sorun karşısında, son derece duyarsız kalıyorlar. Ölüm oruçlarında 22. insan öldü geçenlerde. Her gün bir insan ölüyor ölüm oruçlarında. Ölüm oruçlarının mantığını desteklediğim anlamında söylemiyorum. Ama insanların talepleri, kimlikleri yıllardır öylesine bastırılmış ki, bu yüzden siyasetin mantık ötesi durumunu, neredeyse artık cinnet geçirdiğini görüyoruz. İnsanların bu kimlik sorunu, aidiyet bunalımı bu sıkışmışlık, siyasi bir iflasla buluşunca; toplumsal cinnet ortaya çıkıyor. Gelinen son nokta bu. Toplumsal cinnet, insanlarda bu olumsuzluğu pekiştiriyor ve bu umutsuzlukla ölüm oruçlarında gördüğümüz gibi bir tür toplumsal intihara götürüyor. İnsanlar, kamuoyu her gün bir insanın ölmesine kayıtsız kalıyor. Bu tepkisizlik aslında bir cinnetin belirtisidir. Baskılara ve mantık ötesi durumlara göğüs gerebilmemiz için öncelikle kendi kültürümüzü tanımamız gerekiyor. Tarihimizle, kültürümüzle dilimizle yurttaş olmanın yollarını arayacağız öncelikle. Yurttaş olduğumuzdan itibaren sorumluluk sahibi olacağız. Bu ülkeyle ilgili sorumluluk sahibi olmalıyız. Hepimizin görevleri var. Bu rant ekonomisi, bu oligarşik yapı, bu toplumsal iradeyi yok sayan, rant ve otoriteyle beslenen yapı artık iflas etmiştir. Bir yönetim boşluğu var. İnsanların emekleri bir takım insanların ceplerine girmiş, bankaların hortumlanmış olduğunu görüyoruz. Sivil toplum kuruluşlarının, üniversite öğrencilerinin, özgürlükten ve dayanışmadan yana insanların hayata ve siyasete yön vermesi gerekir. Bugün meclis de artık görevini yapmıyor. Uzun zamandır meclis toplumsal iradeyi yansıtmıyor. Toplumsal irade vardır, fakat devre dışıdır. Halkın taleplerini yansıtmayan bir yönetimle karşı karşıyayız yıllardır...
BAŞAK- Yeni yetişen kuşak büyük bir beyin göçü yaşıyor. Sorunların aşılması yönünde sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?
ERSÖZ- En çok üzüldüğüm konulardan birisi bu. Geçenlerde bu konuyla ilgili bir yazı yazdım. Yetişmiş iyi eğitimli aydın, donanımlı gençlerin, Kanada, İzlanda, Amerika ve Avrupa ülkelerine bir an önce, "bu ülkede artık yaşanmaz" diyerek çekip gitmeleri bende ıstırap uyandırıyor. Tabi ki insanlar istedikleri yere gitmekte özgürdürler. Artık ulusal devletler eski anlamını kaybediyor, sınırlar yavaş yavaş kalkıyor. Fakat eğitimli, donamlı insanlar, bu halkın vergileriyle okumuş insanlar, ilk sıkıntıda başka ülkelere göç ederlerse, gerçek bağımsız demokratik bir Türkiye'yi kim kuracak. Bu yazıyı yazdığım için bir çok eleştiri aldım. Her şey çürümüş, yargı yok, adalet yok, insanlar yozlaşmış, bu ülkede kalıpta ne yapacağız diyerek bana sitem edenler var. Bugün bakın Çin ne hale geldi. Bugünkü Çin'i 1950'li yıllarda Amerika'ya giden Çinliler kurmadı. Bugünkü Çin'i ülkelerinde kalıp, üretip, çalışan Çinliler kurdu. Aynı şey İtalya'da ve bir çok ülkede yaşandı. Aydınlık, pırıl pırıl insanlar giderken geride soyguncu, hortumcu insanlar kalıyor. İnsanların olduğu yerde her zaman umut vardır. Size bu konuyla ilgili en iyi cevabı bir yazımın başlığı ile vereyim: "Hiç umut yok, ama yarın sabah olacak"
BAŞAK- Cezmi Ersöz'ün korkuları nelerdir?
ERSÖZ- En büyük korkum; yaratıcılığımı kaybetmek, birisinin benim yüzümden birisinin hayatına son vermesi, üretememek, ürettiklerimi paylaşmak, tutsak kalmak. Kalemimin elimden alınması.
BAŞAK- Edebiyat dünyasında kendinizi nerde görüyorsunuz?
ERSÖZ- Bilinen, egemen olan edebiyat dünyasının dışındayım. Mesela ödüllere gitmiyorum... Tabi ki, ilerde edebiyat eleştirmenleri bu 15 yılda neler yaptığımı takdir edecekler, değerlendireceklerdir. Genç kuşaklara ortaokuldan itibaren edebiyatı sevdirmeye çalışıyoruz. Üniversite düzeyindeki insanların bir çok yazarı tanımadığını görüyorum üzülerek. 20 yıldır felsefe okutulmayan okullarda gelinen nokta hazin ve üzüntü vericidir. Hayatında Turgut Uyar'ı, Behçet Necatigil'i Edip Cansever'i okumamış üniversite öğrencileri var. Ben onları ürkütmeden, bıktırmadan, kafalarına bir şeyleri çakmadan, dünya çapında olan gerçek edebiyatçılarımızı tanımalarını istiyorum. Nitelikli edebiyat dediğimiz edebiyatın okuru Türkiye'de en fazla üç dört bin kişidir. Ama bugün 15 milyon öğrenci var. Ve bu gençlerin ne yazık ki büyük çoğunluğu nitelikli edebiyattan ve felsefeden uzak yaşıyorlar...
BAŞAK- Dünya geneline baktığımızda okumayan bir toplumuz, ama çağdaş anlamda şairlerimiz ve şiirlerimiz dünya standardının üzerinde sizce nasıl bir durumdayız?
ERSÖZ- Bir dönem şiirde iyiydik. Fakat onda da yavaş yavaş bir kısırlaşma söz konusu. Umut azaldıkça, bu umutsuzluk edebiyata yansıyor. Hayat planlı programlı hale geldikçe, rasyonellik öne çıktıkça, geçim derdi ve para öne çıktıkça edebiyatta bir kısırlaşma olduğunu görüyoruz. Roman ve öyküde de büyük bir düşme var. Daha korkusal, daha plastik, insan ruhuna dokunmayan daha dijital hikayelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Günümüz edebiyatından pek haz alamıyorum. İnsanı daha iyi anlatan klasikleri okuyorum. Onları okurken büyük haz alıyorum. Bana esin kaynağı oluyorlar. Hayatı sorgulayan, otoriteye ve güce karşı olan yazarları daha çok seviyorum. Otorite ve güce karşı olmam, hiyerarşiyi sorgulamam anarşizme yakınlaştırdı beni.
BAŞAK- Terörizm ile anarşizm birbirinden çok farklı şeyler ama?
ERSÖZ- Evet, ama anarşizmde şiddet yanlısı olanlar da vardır. Şiddetin, otoritenin bir parçası olduğunu söyleyenler de vardır. Çok farklı kesimler vardır. Tolstoy'da bir anarşisttir. Şiddete tümüyle karşıdır. Şiddetin şiddet doğuracağını, otoritenin bir parçası olduğunu düşünür. Onun gibi düşündüğü için de Mahatma Gandi'ye destek vermiştir.
BAŞAK- Sanırım bu biraz da mizaçla ilgili bir şey.
ERSÖZ- Şiddetin her şeyi anlamsızlaştıracağını düşünüyorum. Pasif direnişten yana bir insanım. Varoluşçu, hatta mistik bir yanım var. Ama bir yanım hep sosyalist kalacaktır. Ekonominin durumuna baktığımızda, emekçi insanların durumuna baktığımızda sonuç beni Marksizme götürüyor. Oradaki eşitlik ve adalet arayışına götürüyor. Ayrıca romantik bir insanım. Romantizme inanırım. Romantizmin insanı bilgeleştirdiğini düşünüyorum. Bir yanımda Yunus Emre ve Mevlana baş kitaplarım arasında. Sufi aşka çok önem veriyorum. Sufi aşklarda müthiş bir bilgelik, derinlik var. Sevgiliye ulaşma yolunda çekilen çileler insanı bir süre sonra Tanrı ile buluşuyor. Hele bu çağda bir derviş olmak kolay değil. Ben günümüzün kahramanlarını kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, kendini doğaya vermiş, bu kadar pragmatik çıkarcı bir çağda İstanbul'un sokaklarına çıkıp aç insanlara, güvercinlere kimsesiz hayvanlara yiyecek dağıtan insanlar olduğunu biliyorum. Evet bu insanlar da çok var. Hayvan haklarıyla ilgili çok kapsamlı bir kitap yazan Profesör İsmet Sungurbey bu şehirde yaşıyor... 70 yaşında. Her sabah 4'te kalkıp aç sokak hayvanlara yiyecek dağıtıyor...
BAŞAK- Peki aç insanlar aşkı yaşabilirler mi? Geçenlerde bir röportajım da, aşkın tarifinin kimyasal olarak sentezlendiğini, formüle edildiğine şahit oldum. Sizce aşk ne peki?
ERSÖZ- Neden yaşayamasınlar, tabi yaşabilirler. Aşkı kimyaya indirmek bana çok ürkütücü geliyor. Aşkın mistik boyutu vardır, metafizik boyutu vardır, aşkın mitolojik boyutu vardır. Bu bahsettiğiniz türden sentezlemeler tipik Amerikan davranış psikolojisi. İnsanı yapaylaştırarak, gen çoğaltıyorlar, kobaylar yaratıyorlar. Bu da onun devamı davranışlarımızı tektipleyerek, küçülterek, basitleştirerek, etiketleyerek basit bir türe indirgeme gayreti var. İnsanı o büyüleyici yanından, felsefik boyutundan kopartıp, yiyip içen, tüketen, para harcayan bir türe, bir mikro organizmaya çevirmeye çalışıyorlar. İnsan kavranılmayacak kadar karmaşık bir yapıya sahiptir. Büyü de zaten buradan gelir. Günümüzün çağdaş psikolojik teknikleri tüketim sanayii buna çalışıyor. Aşk öyle akıl üstü bir keyfiyettir ki; onu hiçbir formülle, hiçbir kimyasal denklemle, hiçbir fizik teorisiyle açıklayamazsınız. Açıklayanlar da yanılır. Aç insanlar da aşık olur, İstanbul'da garip kuytu yerler var mağaradan farksız. Oradaki insanların cebinde parası yok, ayağına giyecek ayakkabı yok, ama simidinin son dilimini güvercinle paylaşıyor. Aşk bir güvercine duyulan sevgidir. Bir ağaç dalına bakıldığında hissedilen çılgınlık ötesi duygudur. Çılgın kahkahanın dilidir aşk. Aşk tep bir boyut değildir. Aslına bakacak olursak, en çok fakir insanlar aşık olur. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar aşka yakındır. Ama mantık dairesi içinde dönenler daha çok para kazanıyım düşüncesine daldıkları zaman aştan hızla uzaklaşıyorlar.
BAŞAK- Cezmi Ersöz'ü halkla neden bu kadar iç içe olduğunuzu söylediniz fakat sizin bu tavrınız bazı sanat çevrelerinde eleştiri alıyor. Murathan Mungan'la bu konuda basına yansıyan bir polemik de yaşadınız. Peki siz nasıl cevap verdiniz?
ERSÖZ- Ben, "mütevazııyım, alçak gönüllüyüm de ondan böyle yapıyorum" demek istemiyorum. Ben neysem oyum, öyle davranmayı seviyorum. Halkın içinde olup, insanlarla kaynaşmayı seviyorum.Son dönemde maalesef bazı aydın ve sanatçıların ayrı gettolarda, sterile edilmiş, güvenli ve korunaklı yerlerde, kendilerine benzeyen insanlarla bir arada oldukları görülüyor. Bu üzücü bir durum. Maalesef aydınla halkın arasındaki bağ kopmuş durumda. 1960'lı 1970'li yıllarda bu böyle değildi. Biz halkın olduğu yerlere giderdik, onların meselelerini, dünyalarını paylaşmaya çalışır, onların anlayacağı lisanı konuşurduk. 1980 yılında, o büyük darbeden sonra en büyük parçalanmayı burada gördük. Halk ve aydınlar ayrı dünyalara, ayrı kutuplara çekildiler. Aydınlar kendi akademik, felsefi formlarına gömüldü. Kendi küçük burjuva dünyalarına kapandılar. Halk ise, kendi dünyasında yaşıyor. Şimdi buradan bir çıkış yolu bulmalıyız. Özgür ve adaletli Türkiye'yi kuracaksak; daha paylaşımcı, daha demokratik, daha özgür bir Türkiye kuracaksak, bunu halkla yapacağız. Uzaydan gelen yaratıklarla bunu yapamayız. Halkı küçümseyerek, aşağılayarak,halka sahtekar diyerek bir yere varamayız. Bizim halkımız bu. Biz nereden geliyoruz, halkın bir parçası değil miyiz? Benim annem babam halkın bir parçası zaten sokaktan geliyorum ayrıca sokağı da seviyorum.
BAŞAK- Tamamda sanatçının da bir takım lüksleri ayrıcalıkları olmalı bence yoksa aydınla halk arasındaki ayrım nasıl ortaya çıkacak?
ERSÖZ- Şu an bu kahvede gördüğünüz gibi ben roman okurken yanımda tavla oynuyorlar. Burada, benim yanımda başka kitap okuyan yok, ama ben tavla oynayanların yanında kitap okuyorum.O, fanatik gazetesi okuyor; ben başka bir sanat dergisini okuyorum. Ama ben onun yanındayım. Bazen onun söyledikleri kulağıma takılıyor, belki birkaç cümle konuşabiliyorum. Belki benim kitabıma göz atıyor, ilerde o da okuyabilir, niyetlenebilir. Ayak takımının ruhu her zaman masum değildir. Bazen de şovenizmi taşır bünyesinde. Saldırgandır, tehlikelidir, ürkütücüdür. Halktan insanlar tek başına masumdur, ama bir araya geldiklerinde, çok ürkütücü olabilirler. Buna da bakmak gerek tabii. Bence halkı ne yüceltip kutsamak, ne de aşağılayıp yerin dibine batırmak gerek. Dünyanın bütün halkları nasılsa, bizim halkımızda öyle. Fakat halkı anlamak zorundayız.
BAŞAK- Cezmi Ersöz dediğimiz zaman; şiirleri, öyküleri, denemeleri ve romanları akla geliyor. Peki ilerde yapmayı planladığı edebiyat ya da sanatta neler var? Projeksiyonları neler olacak?
ERSÖZ- Şiirle ilgili çalışmalarım devam ediyor. Her iki üç ayda bir E dergisinde yayımlanıyor. Röportajlarım çıkıyor arada bir Öküz dergisinde. Çözülmeler isimli bir senaryo yazdım, o filme çekildi. Sinema benim çok büyük bir tutkum. Gelecekte sinema ile ilgili senaryo çalışmalarım olacak. Küçük sinema öyküleri yazıyorum ve şuna inanıyorum: Sinemada, yazarın kendi senaryosunu filme çekmesi gerekli. Günümüz, yaratıcı yönetmenlerin dönemi. Film çekmenin uzun ve zahmetli bir eğitimi var. Bu konuda yaralıyım keşke öyle bir gücüm olsaydı da öykülerimi filme çekebilseydim. Ama finansman kanadının güçlü olması gerekiyor başka sektörlerde müthiş kavgalar vermek gerekiyor. Para ve sermaye gerekiyor. Gerçek anlamda sanatı destekleyen sponsorlar bulunduğu zaman, bir çok öykümü filme çekmek isterdim.
BAŞAK- Teşekkürler Cezmi bey.
ERSÖZ- Asıl ben teşekkür ederim.
Sevgili Cezmi Ersöz! Evlerden sokaklara dökülen bir klarnet sesi var sende!... İçindeki çocuğu güneşe tutsam sevinir mi şiirlerinin serçe parmağı?.. Aşk yokluğa gitse buz keser mi kalbimiz? "Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman" diyorsun. Şunu sormak istiyorum: Hayal kırıklıklarıyla büyüyen bir şair, her şeye kalbiyle mi dokunur, kalbiyle mi telaşlanır, sadece kalbiyle mi vardır artık!
Başarıya ve galibiyete endekslenmiş bu hayatta, yenilmek ve kaybetmek daha anlamlıdır, diyorum. Terkedilmenin ve hayal kırıklıklarının içinde plastik hazlarda ve mutluluk oyunlarında asla varolmayan sırlar gizlidir. Evet, her şeye artık çizik çizik olmuş kalbimle dokunuyorum. Doğaçlama yaşıyorum. Açık yaralar gibi... Giderek soğuyan ve kıyılarından şiirin çekildiği bu dünyada, yaşamak güçlü olmak değildir her zaman, diyorum. Kurtulma ümidi olduğu halde Kafka'nın kız kardeşi gidip kendi teslim olmuş nazilere. Bugün o zulümden kurtulup hâlâ yaşayan birçok insan derin bir vicdan azabı duyuyormuş, onlar öldü bizse yaşıyoruz, diye. Ölümü yücelttiğimi sanma, aksine yaşamı yüceltiyorum, ama bazı anlarda güçlü olmakla güçsüz olmanın arasında çok derin anlam kaymaları, insan kaymaları olabiliyor.
"Biz firariler, izinli mahkumlar, uzun yol şoförleri / otobüs muavinleri, intihar sürgünleri... / Bizim gözlerimiz bataklık gibidir ışıksız, ıssız, ketum / orada bütün yanaşma ruhlu insanlar boğulur..." Belki de bir tek hayatın saati doğru! Hep geleceği gösteriyor! Bachmann'ı sevdiğini biliyorum. Ne diyordu; "Kolay mı kaçmak, yağmur altındaki yaprakların o mutsuz ölümlerinden". Dünyanın gidişatı ürkütüyor mu seni?... Gecelerin yalnızlığına sürgün çocuk, sence aşkın gidişatı nereye doğru?
Dünya, nesnelere teslim olan ve paranın kölesi orta sınıfın o tiksindiğim zihniyetiyle dönüyor epeydir. Kahramanlık ve romantizm çağı kapandı artık. Her türlü şiddetin yüceltildiği ve kötülüklerin kaynağı olan paylaşılmamış zenginliğin hüküm sürdüğü günümüzde kan dökülmesin, artık barış olsun demek suç, biliyorsun. Yoo, aşklarımızı alıp Galapagos adalarına kaçmak yok. Burada kalacağız ve her yerde o paramparça kalplerimizle, o kan dökücü, o açgözlü, sevgisiz insanların gözlerinin içine o hüzünlü ve dokunulmaz güzelliklerimizle bakacağız. Ve şimdi öyle kara bir mevsimden geçiyoruz ki, artık her birimizin aşkı bu dünyada yaşanan en son aşk olabilir. Yani dünyanın, insanlığın son kurtuluş umudu. Bu sorumluluğu bilerek yaşayalım aşklarımızı.
Gecenin aktığı yerde yırtılıyorsa yalnızlık, mazi akıp gidiyorsa bir yerlerimizden, ayrılıklar hangi buluşmaların ayak izleri... "Alıngandı şarkılarımız, alkole dayanıksız" demişsin. Ruhumuz beyaz, sözcüklerimiz siyah, kendini kurcaladıkça, aşka mı dönüyor insan? Şiirlerinin iyilik dolu kalbi çocuk kalışından, hayata çocuk duruşundan mıdır?
Kaybettikten sonra bulduğumuz şeydir çocukluk; sevgi gibi, aşk gibi... Giderek yitirdiğim masumluğumu, sadeliğimi ve doğallığımı yeniden kazanabilmek için bir bebek gibi konuşmayı yeniden öğrenmek isterdim; onca zulüm gördüğüm ergenliğime bile yeniden dönmek isterdim. Ne yazık ki ben de birçok şair gibi bu dünyayı ciddiye aldım, rütbelerini, plastik hazlarını, mutluluk oyunlarını. Saflığımı ve hayatın kristali olan çocukluğumu lekeledim. Lekeli bir çiçek şimdi çocukluğum. Kesik kesik nefes alıyor ve bu büyümüş, sözüm ona adam olmuş halime odamın duvarlarından hüzünle ve acıyla bakıyor.
Bizi en çok haset edenler mi üzdü?.. Her şeye haset edenler gözümüzden düşmediler mi?... Ağzımızdaki zeytin dalına bile fena dalmadılar mı?... Ne dersin?... Taşra taşıyor muydu, kaçamıyor muyduk içinde yaşadığımız bu kentten?..." Çünkü firarilerin uykularından yapılmış ceketim / ve gözlerimdeki hüzün ele verebilir beni".
Şair mahçup bir yolcudur kendi sürgün yolunda. Kendine sevdalanıp bir daha o daireden dışarı çıkamayanların arasından sık sık ayrılıp ben de yollara düşerim. Bir tek içimdeki sızı vardır bağlandığım. O benim tek inancımdır. Yollarda benim gibi insanlarla içimizdeki bu sızı ve gözlerimizdeki hüzün sayesinde tanışırız. O anda aramızda bir aşk doğar. Oysa biraz sonra ayrılacağızdır... Vedalaşırken böyle tanıştığım hiçbir insanın gözlerine bakamamışımdır.
Aşkı bilerek yalnız bırakanlar, kalbini dudaklarına kadar taşıyan kadınlar unutmamışlardır, dünyanın içinden geçen bu aşk yüzlü adamı!... Biliyorum, yüzünün yarısı bahçede uyanıyorsa, öbür yarısı şehirde kahve içmektedir. "Bozgun bir kalp ve siyah bayraklı şiirlerle / dolaştım bütün sahipsiz duyarlıkları". Şimdilerde hangi kitaplara çalışıyorsun ve kendi mağaranda mutlu musun ?
Yıllardır içimdeki, o yaralı ve kısır acılar çeken benliğimin kimi kapalı olan kapılarını zorlamakla meşgulüm. En asli ve en kanlı yolculuğun insanın içine yaptığı yolculuk olduğuna inanıyorum. Yazarak ve kalbimi aşka hazırlayarak yapıyorum bu yolculuğu ve nereye çıkacağımı bilmiyorum. Kendimi aşkla özlediğim yerde bütün bir insanlık olduğunu düşünüyorum. Sürgündeki ve aşktan uzağa düşmüş insanlık. Ve bu yüzden yazdığım kitabımın adı: "O Vardı ki Ben Onu Böylesine Özlüyordum" olacak. Belki başka bir isim olabilir, kesin değil henüz. Mesela sen beni sabaha karşı ararsın, bir gece çocuğu olduğun için ayışığı sana bir başka isim fısıldamış olur sen de bana onu müjdelersin. Kimbilir.
Çehreni emziren güzel ve akıllı kadınlar, haylaz bir maceranın neresine saplanırlar?... Gördüklerinin dibinden yukarıya baksam vefa dolu bir şair olduğun anlaşılır!... Ve "dünya ki sıkıntı, kasvet, zehir... günaşırı intihar"sa hâlâ, üstelik yüzünün yalnızlığı gıkını çıkarmıyorsa, portakal kokusu şiirlerin hayatı bile halsiz bırakır mı?... Bırakır!...
Sevinçten göklere uçmak için, ölümün kucağına inmek gerekir diyor, sevgili Nietczhe. Gün oluyor içimin acısından nefesim kesilir gibi oluyor, artık bu son acı, bu son tükeniş olsun diyorum ve böyle anlarda yaşanmış ve yaşanacak olan her şeye bir reddiye getiriyorum. İşte böyle zamanlarda son anda bir dize yetişiyor imdadıma. Dünyaya düşünce, dizeye sarılıyorum. Sonra bir dize de ben buluveriyorum, bir dize daha. Ardından sıkıntı, kasvet, zehir, günaşırı intihar, bitiyor, çok kısa bir süre için ama. Çok kısa bir süre için gökyüzünde beni bekleyen, o ebedi aşkımla buluşuyorum. "Odama deniz menevişleri getiren" o kadınla. Artık o bir şiir olduğu için hep oradadır; bense şiirimi, sevgim gibi yitirip yitirip yeniden buluyor ve yanına öyle çıkıyorum onun.
Ne diyor Tom Waits, "Eğ başını acılar için, eğ başını benim için, eğ başını, eğ başını, başını eğ Marie". Ve aynı kitapta önsöz; sözün de başını eğdirmiş!... "Bu kadar kirli olduğun için senden nefret ediyorum, ama seni seviyorum, çünkü sen benim evimsin"... "Müzik: Yenilmişler için bir sığınak". Cezmi Ersöz hayatı hangi dozda yaşıyor?
Aşk acılarından, yalnız bırakılmaktan, hayal kırıklarından korkup kaçan insanlara şaşıyorum. Dünyanın bütün iftiralarını, kara çalmalarını, hayal kırıklıklarını, terkedilmelerini yüklenmek istiyorum. Kapıları çalıp, "O kadına güvenmekle, ya da o adama aşık olmakla çok büyük yanlış yaptım, hayatımı mahvettim" diyen insanlardan reddettikleri bu acılarını almak istiyorum. Çünkü en değerli insani özelliklerden, erdemlerden biri sezgidir. Ve insana sezgiyi, onurla ve yakınmadan taşıdıkları acılar kazandırır. Gerçeğin kalbinde gezinir bu sezginin kanatları. Bu sezginin sahibinin eziyeti çektiği iddia edilse ne olur, yıprandığı söylense ne olur? Böyle olunca ayrılık nedir ki? Böyle olunca uzaklık nedir ki?
Doğanın ritmine ayak uydurup, Tanrının pes etmeyen yalnızlığıyla dans eden bir şair olarak, sevdiğim bir şair arkadaşıma itina ile soruyorum. Yaprak bir kayığın içine esrik bir hançer koysak, bir melekten bir penguen acısı çıkarsak, gökyüzü sırrını saklar, uzak mavi günler çıldırır mı?... Pas tutmayan düşlerimizin şaşkınlığını bağışlasınlar ... Gemiyi ve otobüsü bilerek kaçıran şairler de vardır! Ne dersin?
Özdemir Asaf, bir gün sabaha karşı gittiği alkol yolculuğundan evine döner. Döner mi? Evi giriş katındadır ve pencere açıktır, gürültü yapmamak, karısını ve çocuklarını uyandırmamak için ayakkabılarını çıkartıp eline alır ve bir ayağını hafifçe halıya basmıştır ki, İstanbul korkunç bir patlamayla sarsılır. Özdemir Asaf yerde ve ev halkı başındadır. Özdemir Asaf etrafındakilere bakar ve mahçup bir ifadeyle, "Ben bu kadar gürültü yapmamıştım" der. Meğer tam o ayağını halıya bastığı anda Kadıköy açıklarında İndepentenda tankeri havaya uçmuş! İşte, şairler, kimseye belli etmeden sessizce odalarına süzülürken bile şehirleri ayağa kaldıran sesler çıkarırlar. Bu sesi çoğu insanın ruhu duymaz. Hiç şüphesiz şairlerin gemi ve otobüsleri kaçırmalarında insanlık ve dünya için sonsuz iyilikler vardır. Kimi kez bu iyilikleri taşıdığının şairin kendisi bile farkına varmaz, bu bazen iyi, bazen kötü bir şeydir... Özdemir Asaf'ın başından geçtiği söylenen bu olayı biri anlatmıştı bana. Gerçekdışı olabilir. Olsun, birçok gerçek olduğu söylenen şeyden daha anlamlı bence.
* Engin Turgut tarafından yapılan bu söyleşi Gösteri dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısından alındı.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ezmi.jpg
"Gerçekler ateş gibidir, tutanı yakar!
martıların sana doğruyu söyleyecekti,
arzu tramvayılarına binmeseydin...
"AKşamlar ve parklar arasında
dünyaya ençok siz yaraştınız.
Şimdi sizi çok özlemişiz
Bir akşam gelirseniz
Geniş koltuklarda oturur, susarız..."
"BU ÇOK ESKİ BİR KAVGA..VE HENÜZ TAMAMEN YENİLMEDİK.KULLANMADIĞIMIZ BİLGİLER VE SIRLAR VAR DAHA..."
'Sürgünlerin en acısı kendinden uzağa düşmektir.'
--------------------------------------------------------------------------------
'Denedim; ne zaman bir ortamda maskesiz, asıl kişiliğimle hiçbir şeyi saklamaksızın, rollere ve beklentilere uymaksızın birşeyler söylemişsem çoğu kez orada sıkıntılı bir gerginlik yaratmışımdır.'
--------------------------------------------------------------------------------
'Aşkta yarın yoktur sevgili ...'
'Paramparça olsada kurtulacak bir ruhum var benim ...'
--------------------------------------------------------------------------------
'Sahi sen uzun yıllardır kendi kişisel güvenliğinden, refahından başka bir şey düşündün mü? Bir dostun, bir arkadaşın için hayatını riske attın mı? Sahi sen yıllardır hiç aşık oldun mu? Sevdiğin kadın için daha önce hiç düşünülmemiş bir sevgi kanıtı gösterip, bir unutulmaz jest yaptın mı? Hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin tüm insanlığın yararına ve sonucu belirsiz bir uğraş için her şeyini yitirmeye göze aldın mı? '
--------------------------------------------------------------------------------
'Gözlerindeki ışık bana umut ve cesaret veriyor. Seni tanımak,
seni anlamak, seni bilmek, seni sevmek istiyorum ...
‘Evlilerin korkulu rüyasıyım’
‘Evlilik insanın kendi ruhuna kiracı olmasıdır’ diyen yazar ve şair Cezmi Ersöz, yalnız ve mutlu hayatını Milliyet’e anlattı...
Yazar ve şair Cezmi Ersöz de yalnızlığı seçenlerden. Bir kez evliliği denemiş, yürümemiş. Şimdi Galata’daki evinde yalnız yaşayan Ersöz, sorularımızı yanıtladı:
Neden tek yaşıyorsunuz?
Bazı insanlara ikili yaşamın uygun olmadığını düşünüyorum. Bir yazar olarak yaratıcılığın yalnızlık gerektirdiğine inanıyorum. Evlilik insanın ruhuna kiracı alması demek. Eşler birbirlerinin özel hayatı olduğunu unutuyor, özel hayata tecavüz başlıyor. Bir kadını deliler gibi sevebilirim ama mahremiyetim vardır. Evlilik, aynı evde beraberlik insanı evcilleştiriyor. Oysa yaratmak için ruhun bağımsız ve keskin olması gerekir.
‘Acı hayatı hissettirir’
Yalnız yaşamış biri sonraki ilişkilerinde zorlanıyor mu?
Tam aksine, yalnızlık deneyiminden geçmemiş insanların aşkına, sevgisine inanmıyorum. Yalnızken benlik sınırlarını, derinliğini, dayanıklılığını, içselliğini sınamamış insanların beraberliklerinin çok sancılı ve sıkıntılı olduğuna inanıyorum. Öbür türlü insanlar karşısındaki seçmiyor. Sığınmak, onun tarafından korunmak, güvenceye alınmak, yalnızlık korkusundan kaçmak için beraberlik yaşıyor. Yalnızlık bilgisine sahip olan ise seçecek, yalnızlıktan değil, gerçekten sevdiği için beraber olacak.
Yaşlılık korkusu var mı?
Yaş ilerleyince yalnızlığa karşı direnç azalıyor. Cinselliği daha yoğun yaşamak istiyorsun. Her yalnız gecenin ardından zamanın daraldığını düşünüyor, aşkları ve olasılıkları kaçırıyorum diyorsun.
‘Yalnıza tuvalet önü’
Arkadaş çevreniz değişti mi?
Erkek arkadaşlarımın eşleri benden çok korkuyor; kocalarını ayartır, peşimden süreklerim diye. Daha çok bekarlarla bir aradayım.
Günlük yaşamda güçlükleri neler?
Bir kavga sırasında komşularım ‘Eve kadın getiriyorsun’ dedi. ‘Bir dahaki sefere timsah getiririm’ diye yanıtladım. Restoranlarda en güzel bölümler ailelere, tuvalet kapısı önündeki masalar tek insanlara veriliyor. Bir seferinde aile geldi sizi çatı katına alıyoruz deyip, banyosu olmayan, beş yataklı bir odaya verdiler. Hep kuşkuyla karşılanıyorsunuz.
Yalnızlara karşı ciddi önyargı var
Medyatava internet sitesinin editörü Çevrim Çeviren, üniversite yıllarında bir süre yalnızlıktan sonra bir erkek arkadaşı ile yaşamaya başlamış. 10 yıllık birlikteliğin ardından yaklaşık iki yıldır yalnız. Bir çok tek yaşayan gibi semt olarak Cihangir’i seçen Çeviren, tek yaşamı anlattı:
"Cihangir, tek yaşayanların rahat edebileceği bir semt. Çevremizde oturanlar genellikle aydın denebilecek insanlar. Ama bir gün apartmandakilerle bir tartışma çıktı. Hemen ardından, ‘Zaten sizin eve gidip gelen belli değil’ cümlesi ile karşılaştım. Böyle bir durum olmamasına rağmen kafalarının bir yanında bir ön yargı var. Yalnız olmayı seviyorum. Bir kere sonsuz ve sınırsız istediğini yapma özgürlüğün var. Mesela arkadaşımla yatak toplama yüzünden tartışırdık. Şimdi asla toplamıyorum yatağı, öyle kalıyor. Canım istediğinde yemek hazırlayıp yiyorum. Olmazsa dışarı çıkıyorum. Elbette evde bir insan olsun, kapıyı biri açsın dediğim anlar oluyor. Ama bir süre sonra evde olan birisi sıkmaya başlıyor. Yalnız yaşamak, tek olmayı getirmiyor. Okul yıllarımdan bu yana süren dostluklarım var. İkili bir ilişki sürerken de, yalnızken de aynı ilişkileri sürdürdüm."
" Ben tutunamıyorum, köksüz gibi hissediyorum, bu dünyaya fırlatılmış gibiyim. Beni hayatla, toplumla, kurumlarla bir türlü bütünleştirmek istemeyen bir acı var, içimde ayrı tutan, farklı kılan bir acı.
Oraya dokundukları anda, o eski soluk ağrıya, acımdan başka beni kimse anlayamaz diyorum.Sanki bu acı ile doğuyoruz gibi geliyor ve ben bu acının üstünü örtmüyorum.
O beni yaşatıyor, müthiş bir yaşama sevinci veriyor bana. Nietche’nin bir sözü var “Uçmak için acının da ölümünde kucağına inmek gerekir” diyor ya, işte o acı beni fırlatıyor, sırf o fırlama, yükseliş adına o acıya katlanıyorum."
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
HAYATI
Geriye doğru baktığımda...
Geriye doğru baktığımda, çünkü ancak böyle anlaşılıyor bazı şeyler, ben aslında ilkokul 4.-5. sınıftan itibaren yazar olmayı kafama koymuşum. Ama bu ciddi, planlı projeli bir düşünce halinde değil. Tabi babamdan gelen Kuvay-ı Milliye, Kemalistlik, subaylık da var. Bu yüzden iyi, yardımsever, dürüst, çevresinde sayılan sevilen adam yani bir tür kahraman olmak üzere yetiştirildik biz. Çok küçük olanaklarla zengin çocuklarının önüne geçme projesi...Kemalizm biraz da böyle bir proje. Hadi bakalım kendinizi gösterin projesi, romantik bir proje bu. Öte yandan korkunç bir oyun bu. Baştan aşağı yanlış hesaplarla dolu. Belli olanaklar babanın maaşı belli, makarna yumurta yiyorsun, hadi bakalım benim çocuğum nasıl geçecek sizi projesi, üstelik iyi adam olacak ve onları da geçeceksiniz. Okuduğun okul belli, mahalle devlet okulları.
Hiç unutmuyorum...
Kabataş Erkek Lisesi’ne kaydımı yaptıracaktım. Babam hastaydı, ayakları şişmişti. Makasla pantolonunun paçalarını kesmişti ve ayağında terlik vardı. Çok komik görünüyordu. Emekli bir albay fakat cebinde parası yok. Müdür “çocuğu yatılı verin” demiş. Ev Suadiye’de okul Ortaköy’de. O zaman köprü de yok. Gidiş-dönüş 4 saat. Ama yatılı parası yok. “Gündüzcü olsun, gitsin-gelsin” demiş babam. Tartışmışlar. Müdür, “almıyoruz çocuğunuzu okula” deyince babam çıkarmış beylik tabancasını müdürün masasına koymuş. “Alıyor musun almıyor musun? ” odadan bir çıktı, kıpkırmızı bir surat. “Gemileri yaktık oğlum” dedi. “Baba ne gemileri...” dedi ki; “Oğlum durum ciddi”. Küçük çelimsiz bir çocuğum. Kaydımızı yaptırdık, girdik okula. İlk dönem iki zayıf geldi karneye. Hiç unutmuyorum, babam “teessüf ederim” dedi. “Ulan bu okulda birinci olcam” dedim. Çünkü baba senin adına gurur savaşı vermiş, gemiler yakmış, adamcağız onuruyla yaşamış ve sen onun misyonunu yükleniyorsun.
Can havliyle...
Memur ailelerinde bir çalkantı vardır. Can havliyle okursun, can havliyle yaşarsın. Uzun vadede ne olacak diye düşünemezsin. Lisede üniversiteye girebilmek için fen bölümlerinden mezun olmak gerekir. Ben de fen bölümündeydim. Arasıra edebiyat sınıfına giderdim. Millet orada Necatigil okuyor, Orhan Veli, Özdemir Asaf okuyor. Özeniyorum onlara, çünkü onlar edebiyat deyip kaybetmişler zaten. Üniversiteye giremeyecekler ama mutlular. Ben başarılı olmayı mutlu olmaya yeğ tuttum. Çünkü başarılı olmak zorundaydım. Ailenin seni bir kere daha okutma şansı yok. Sınıfı geçmek zorundasın. Halkalar çok gevşek yani. “Hadi lan bu sene de asayım, hayatın tadını çıkartayım biraz” dediğin anda kayarsın. Yani can havli söz konusu olduğunda kimse kimsenin bohem macera arayışını taşıyamaz. Böylece edebiyat hep gizli, yasak bir tutku olarak varoluyor bende. O da meğer yaşamının ta kendisi olmuş, meslek değil yani.
Kemalizm’e gönül bağlamış...
Kemalizm’e gönül bağlamış ve kaybetmiş bir aile benim ailem. Danslar, tangolar, radyo piyeslerine ağlamalar, arkası yarın’lar üzerine sohbetler... Bir ütopya yaşamışlar, ama ütopya duvara çarpmış. Benim babam o ütopyanın duvara çarptığını Özal’la anladı. Kemalizm’in kaybettiğini, Kemalizm’e gönülden bağlanan o samimi insanların kaybettiğini babamda gördüm. Babamla beraber ben de yenildim. Çünkü ben o tarihe ne, o insanların yenilmişliğine tanığım.
Cezmi Ersöz Kaybetmeye...
Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Kaybettikçe haz alıyorum. Mazoşizm değil bu. Benim ruhum böyle oluşmuş. Kaybetmek bana şiirsel bir tad veriyor. Ayağım kaydıkça, birileri tarafından kazandığım başarı elimden alındıkça ben kendime “Hah tamam şimdi sensin” diyorum. Ben kaybedince kazanıyorum. Kendimle buluşuyorum. Yenilgiyi öven birisi değilim. Ama bu kadar adaletsiz bir toplumda başarılı olmak bana “yanlış mı yaptım? ” sorusunu sorduruyor. Bu soruyu sorunca kendime tezgah açıp, kendime çelme takıyorum. Bunu yapıyorum ki beni okuyan, yazılarımı seven insanlara biraz daha yaklaşayım, hiç olmazsa onlardan kopmayayım. Başarıyı küçümsememizin bir nedeni de bilinçaltımızdaki korku ile ilgili. Başarıyı istemiyor muyduk? Hem de çok. Biz zaten başarıya koşullandırılmış çocuklardık. Ancak öte yandan kazandığımız başarının tadını biraz olsun yaşayamadan, zenginlerin, iktidar sahiplerinin, güçlü insanların gelip hemen elimizden alacağını düşündüğümüzden, belki de bu acıyı hafifletmek için başarıyı küçümsedik. Kendi oyununu, kendi başarını gölgeleme isteği.
İnsanlara bakıyorum...
İnsanlara bakıyorum, inanılmaz bir tutarlılık çizgisi izliyorlar. O insanlar kendi oyunlarını asla bozamazlar. Benim binlerce okurum var. Fakat hiçbir basın organı Cezmi Ersöz’den bahsetmiyor. Ben bunu kendim yaptım.28 yaşımda egemen medyaya tavır aldım. Yani tabancayı masaya koydum, gemileri yaktım. Onlar da benim ve benim gibilerin onların hamurundan olmadığımızı anladılar. Bugün paraya ihtiyacım olur, anlaşma yaparım, üç gün sonra herşeyi yazar çeker giderim, ellerinde patlarım yani. Ciddi bir misyonun sahibiyiz bu anlamda.
Açık konuşayım...
Bazı şeyler giderek netleşiyor. Eurogold bütün gazetelere tam sayfa, yarım sayfa ilanlar verdi. Açık konuşayım, Öküz ve Leman dergisi Eurogold’un ilanını alsaydı, ben bir daha oraya imzamı atmazdım. İnsan yazar arkadaşından da bu kadar dürüstlüğü bekliyor. Ama zaten holdingçiler bıçaklamadı bizi, en büyük darbeyi sağımızdan solumuzdan en yakın arkadaşlarımızdan yedik. Benim çok sevdiğim insanlar acı çekerek öldüler. Hayatlarını örnek aldığım, beslendiğim, gönül bağı kurduğum insanlar çok düşük maaşlarla, köşelerinde, hayattan istifa etmiş vaziyette çığlık çığlığa öldüler. Şimdi benim onların anılarına sadık olmak gibi bir misyonum var. Eğer ben Eurogold’un ilanını basan bir yerde yazarsam onlara haksızlık etmiş olurum. Bu dürüstlük anlayışına bugün aptallık gibi bakılıyor.
Tesadüfler, kaos...
Tesadüfler, kaos...bizim hayatlarımızı birisi filme alsa kimse inanmaz. Absürd, akıldışı, tuhaf... Mesela ben pazarcılık yapıyordum. Mahmutpaşa’dan elbezi, havlu filan aldım. Pazarın en kötü yerindeyim, mafya var orada, yağmur yağıyor, havlular ıslandı. Bir baktım bir müşteri geldi. Aaa annem! “Kaça havlular? ” dedi. Yarısını anneme sattım. Bir başka zaman salça aldım.25 kg. salça. Getirirken elimi kesti, yağmur yağdı, vapura zor attım kendimi. Açtım, bozuk çıktı. Zarar ettim. Akla mantığa uyan yanı yok yani. Beyoğlu Rumeli Han’da dayımın yanında ofisboyluk yaptım. Bankaya para yatırır, vergi dairesine, defterdarlığa giderdim. Çay, dosya, sigorta bildirgesi taşıdığım yerlerde şimdi imza istiyorlar. Her şey akıldışı gelişti çünkü. Mantığı yoktu. Hiç bir şey planlanmamıştı. Yine de ben o rastlantılardan, büyülerden, esinlerden yanayım. Sait Faik’de sistem mi vardı? O rastlantılarla yaşayan bir insandı. Hayatlar onu çekerdi, insan yüzleri onu çekerdi, bakışlar, adını koyamayacağımız bir takım insan davranışları, içsezişler ve yoğun duyarlılıklar onu çekerdi. Ekollerin adı sonradan konulmuştur. Oğuz Atay’ı da bu nedenden çok seviyorum. Küçük memur ailesi, plan program yok, anlık duygular...
RÖPÖRTAJ
BAŞAK- Cezmi Ersöz kimdir ?
ERSÖZ- Çok zor bir soru bu. Bu soru sorulduğu zaman irkilirim.İnsanın kim olduğunu konusunda doğru yanıt vermesi pek mümkün değil. Ben kendi adıma; kendimi arıyorum, bulmaya çalışıyorum. İçimde bir yolculuk yapıyorum ve bu yolculuk yazarak gerçekleşiyor. Yazmak bu anlamda benim için çok önemli. Hiç bir okurum olmasa bile yine de yazardım. Bu benim kendimi anlamama yardımcı oluyor. Bu arayışımın hiç bitmesini istemiyorum, dolayısıyla yazma serüvenim de. Yaklaşık yirmi yıldır yazan bir insanım. Önce edebiyat ve sanat dergilerinde, daha sonra günlük gazetelerde (Cumhuriyet, Güneş, Aydınlık ) yazarlık yaptım, ama klasik anlamda hiç gazetecilik yapmadım. Hayatın olaylarını gündelik ayrıntıları edebi bir dille kaleme aldım, röportajlar yaptım; ama bunlar hep edebiyatla ilgili, edebi birikimle yapılmış şeylerdi. Daha sonra basının holdingleşmesi ve farklı bir kanala girmesiyle koptum basından. Mizah dergilerine sığındım; daha özgür yazabilmek, baskı görmemek, sınırlandırılmamak için. Önce Deli sonra Leman dergisini tercih ettim. Yaklaşık 8 senedir Leman'dayım. Leman'da sansürsüz, sınırsız yazı yazma imkanına sahip oldum. Hiç ummadığım kadar nitelikli coşkulu bir genç kitleye ulaştım ve bu sürecin de en yoğun en dorukta dönemini yaşıyorum diyebilirim. Ama hayatla olan meselem daha bitmedi; yazmak zaten bir varoluş sorunudur. Hayatla sorunu olan insanlar yazarlar ve hayatla sorunu olmayan insanları okumuyorum. Kanla yazıyorum; kan demek, ruh demektir. Zaten hayatla ilgili derdim bittiği zaman, yazmayı bırakırım her halde.
BAŞAK- Haftalık bir dergide yazı yazmak günlük bir gazetede yazmaktan çok daha zordur. Yazdığınız yazılarda her insan kendinden bir şey bulabiliyor; peki bunu nasıl başarıyorsunuz?
ERSÖZ- Daha önce de söylediğim gibi benim hayatla ilgili derdim uyumsuzluğum var. Ben bu hayatı kabul etmiyorum, bana acı veriyor. Bu otorite, bu hiyerarşi, insanlar arasındaki bu acımazsızlıklar, bu yapaylık, savaşlar, yoksulların ezilmesi, bu bencillik bende ciddi sıkıntılar yaratıyor. Bir kere varlığımla yaşadığım bir sancı var, bu sancı bana yazdırıyor. İnsanlarla konuşmalarım, karşılaşmalar, ilişkiler, en küçük bir cümle, basit söz bile bana yazı yazdırabiliyor. Hayatın içindeki ayrıntılardan çıkıyor öykülerim. Günlük hayatın içinde yaşanılan bir ayrıntı, içimdeki o sancıya tekabül ediyor; oraya dokunuyor. O minnacık bir ayrıntı o derin yaraya dokunduğunda o yara başlıyor kanamaya, o kanamada yazmamı sağlıyor.
BAŞAK- Sizi yazmaya iten etmenler neler? Nereden bu öyküler?
ERSÖZ - Hayatın içersinden. Yazabileceklerimin, daha yüzde onunu bile yazmadım diyebilirim. Bu kent de bana yazdırıyor, bu kentin de hakkını vermek gerek. İstanbul müthiş bir kent; yaklaşılması epeyce zor, olağanüstü gizemli bir kent. Labirentleri olan bir kent, bu labirentlerde kaybolabilirsiniz. Ben sık sık kayboluyorum ve bu kaybolmaları seviyorum. Büyülü bir kent kısaca, her köşesinde benim bir anım var. Bir ayrılığım, bir beraberliğim, bir buluşmam, bir yıkılışım, bir öykü kahramanım, bir işten kovuluşum var. Bu kent dinlemesini bilirseniz, konuşan bir kent. Her sokağında ayrı bir serüven gizli. Bunlar da bana yazdırıyor. Ben İstanbul'dan ayrıldığım andan itibaren yazamıyorum. Ne zaman ayrılsam yazma sürecim bitiyor. Dönüş yolculuğunda, kentin sınırlarına girdiğim andan itibaren, öyküler, şiirler birer birer belirmeye başlıyor.
BAŞAK- Bu karmaşa, bu düzensizlik, kalabalık sizde bu kentten kaçma duygusunu uyandırmıyor mu? Düzensizliğin düzeni hakim gibi geliyor bana, ya sizce?
ERSÖZ- Bir yanım masumiyeti, dinginliği seviyor, ama bir başka yanım ise karmaşayı ve hareketi özlüyor. Ben düzenden nefret ederim; yapmacık gelir bana. Her şeyin yerli yerinde olması ve her şeyi anında bulabilmek tahammül edilemez bir şey. Her sabah bütün dengeleri yeniden kurmaya çalışmanız, aradığınızı bulamamanız sizin yaratıcı gücünüzü geliştiriyor. Her gün değişiyor. Bu kent binlerce gizemiyle kendisini yeniden gösteriyor. 42 yıldır bu kentteyim. Burada doğdum. Hala bilmediğim sokaklar, görmediğim yerler var. Her gün keşfedilmeye hazır. Bu keşif duygusu çaba gerektiriyor ve bu çaba sizde yaratıcılığa yol açıyor. Kaosu seviyorum ben, düzenli, planlı bir yerde yaşayamazdım herhalde. Geceyi seviyorum bir de, çünkü gece de anarşisttir. Gece büyülüdür, gece otoritenin olmadığı, insanların kendi başlarına buyruksuz olduğu, mesai saatlerinin bittiği bir süreçtir. İstanbul'da gece olağan üstüdür. On binlerce yıllık bir tarihin büyüsü, sırrı, mistizmi saklı burada. Herkesin rüyası iç içe girmiş, birbirine karışmış. Rahatlıkla insana masal yazdırabiliyor. Tabi ki diğer kentlerinde hakkını yememek lazım. Her kentin kendine göre bir sırrı, bir büyüsü vardır. İnsanların kendi kentlerini sevmesi, orda kurdukları bağla, anılarla ilgili.
BAŞAK- Tüm bu güzelliklerin yanında peki bu şehrin trafiği, insanların yoğunluğu sizi sıkmıyor mu? İnsanlar bu şehirde, 2-3 saatte işlerine gidip, yine benzer bir zaman diliminde geri evlerine dönüyorlar. Yani ortalama 4-5 saat trafiğe ayırıyorlar. Zaman burada bu kadar ucuz mu?
ERSÖZ- Maalesef bu insanları çok yıpratıyor. Her güzelliğin bir mihneti var mutlaka. Ama İstanbul trafiği korkunç bir trafik. Ben 20 yıl söylediğiniz o trafiği çektim. Evimiz Suadiyede idi. Okulum Ortaköy'de, Kabataş Erkek Lisesiydi. Daha 15 yaşımdan itibaren 3 araç değiştirerek okuluma ulaştım. Yaklaşık 2 saat yapar bu. O zaman köprü de doğru düzgün kullanılmazdı. Yine akşam 2 saat harcayarak eve dönerdim. Bu süreç üniversiteyle beraber devam etti. Çalışma hayatına atıldıktan sonra da devam etti. 20 yıl sisi, karı yağmuruyla İstanbul trafiğini yaşadım. Onlar da ayrı bir serüvendir. Yollarda zincirleme kazalar olur, vapurlar çalışmaz. Benim yol öykülerim vardır; mesela "İstanbul'da işe gitme kahramanlığı" diye insanlar gözyaşlarıyla okumuşlardı.
BASAK- İstanbul'da bu 40 küsur yıllık öykünüzde neler değişti ?
ERSÖZ- Dünyada ve Türkiye'de ne değiştiyse İstanbul'da nasibini aldı. Çocukluğumuzda daha masumdu. İnsanların birbirini anlayabildiği, korkusuzca konuşup dertleşebildiği bir yerdi. Bakkal bakkaldı, manav da manavdı. Yolda sigaranıza ateş aldığınız insanı az çok tasarlayabilirdiniz. Arkanızı dönmeden korkusuzca yürüyebileceğiniz bir İstanbul'du. Dingindi, insanların gülme ve oynama vakti daha çoktu. Paradan bu kadar çok konuşulmazdı. Şimdi nereye gitseniz, yanınızdaki insanlar, paradan, dolardan marktan yada borsadan konuşuyorlar. Öyle ki, Türkiye'nin yarısı diğer yarısına borç para vermiş ve geri alamıyor gibi bir durum var. Eskiden İstanbul'un yollarında, otobüslerde, vapurlarda birbirlerine yemek tarifleri yaparlardı. Bahçelerindeki çiçeklerden konuşurlardı. Daha pastoral bir kentti. İnsanlar daha çok gülerdi, oyuna daha çok vakit vardı. "Teknoloji insanı özgürleştirir, daha çok vakit kazandırır" diyorlar, ama bu tam bir yalan. Teknoloji geliştikçe, sistem büyüdükçe insanlar zamana ve hıza daha çok bağlanıyor. İnsanlar çok daha az gülüyor. Hayatın küçük ayrıntılarıyla uğraşma zamanı giderek azalıyor. İstanbul bu gün bu sıkışıklığı, bu cendereyi yaşıyor. Yaklaşık bir milyon insan için planlanmış bu kente siz kalkıp on beş milyon kişiyi dolduruyorsunuz. Bunun ızdırabını yaşıyoruz.
BAŞAK- İstanbul'un nüfusu arttıkça yeni meslekler doğuyor. Aslında bunun adı meslek değil de iş desek daha doğru bir deyim olacak. Bu işler; VCD satıcılığı, otobüs bileti satıcılığı gibi artı değer üretmeyen işler. Peki bu nüfus arttıkça işin büyü de artıyor mu? Yoksa azalıyor mu?
ERSÖZ- Acımasızlık artıyor en başta, şiddet artıyor. Artık balıkçı bildiğimiz eski balıkçı değil. Balıkçı aynı zamanda belki de esrar satıyor. Balıkçı başka bağlantılara geçiyor, üç kağıt açıyor. Bildiğimiz eski saf, balığı tutup satan adam değil. 2. Bahar'daki Ali Haydar gibi insanlar artık sadece sinemalarda, dizilerde kaldı.
BAŞAK- Ekonomi ile fazla ilgilenmiyorsunuz. Gönülden verilen bir sigara her şeye bedel sanırım. Ama herkes yaşamak zorunda ve yaşamak için de para gerekli.
ERSÖZ- Karl Marks manifestosunda şunu söylüyor; Kapitalizm, dostluk, arkadaşlık gibi değerleri paranın soğuk sularında boğar. Sermayenin güç kazandığı, tek hakim olduğu bir yerde duyguların, inceliklerin insani değerlerin giderek azaldığını görüyoruz. Piyasa iyiyi kötüden ayıramaz. Piyasa sadece verimliliği, karı, büyümeyi arar. Büyümek dedikleri aslında; güçsüzün ezildiği, zayıfın yok olduğu, güçlünün kazandığı bir dünyayı gösterir. Kapitalizmde güçlü ayakta kalır, güçsüzler ezilir. Güçsüzlerin, sesi kısılmışların öyküsünü yazıyorum. Dolayısıyla olaylara onların gözüyle bakıyorum. Ama şu da var bakkaldan taze kaşar almak için öpücük veremezsiniz. Bunun kirası var, doğalgazı, elektriği, suyu var. Bizim alanımızda sürekli okumak zorundasınız. Ne bileyim sinemaya gitmek zorundasınız. Bende o paranın soğuk yüzünü taşıyorum. Her sabah posta kutuma bir iki fatura bırakılıyor çünkü.
BAŞAK- Bir mizah dergisinde haftalık yazı yazıyorsunuz. İnsanların yaşadıklarından öykülerinizin kahramanları çıkıyor. İnsanları güldürmek için bir şey yazmıyorsunuz. Nasıl bir duygu?
ERSÖZ- Yazılarımda bir sertlik varsa bile bunu kendime uyguladığım bir sertlik olarak kabul ediyorum. Bıçağı önce kendime saplıyorum. Çok büyük acımasızlıklar yoksa, sağda soldaki insanlara saldırmam. Öyle saldırgan bir üslubum yok. Daha çok ruh hallerimizi ortaya çıkarmaya dönük, bastırılmış yanlarımızı, korkularımızı, maskelerimizi açığa çıkarmaya çalışan bir yazı tarzım var. Bunu önemsiyorum. Türkiye toplumu duygularını açıklayamayan bir toplum. Bastırılmış bir toplum bu. İncitilmiş, kişilikleri sakatlanmış insanlar toplumu bu toplum. İnsanlarımız duygularını açıklayamıyor, bastırıyor. Dolayısıyla kendisini benim söylediklerimde görüyor. Böyle bir yakınlık kuruyor. Bu bağla ilerliyoruz. Üç sene önce yazamayacağım bir yazıyı şimdi rahatlıkla yazıyorum. Çünkü öyle bir yakınlık, öyle bir ortak dil oluştu ki okurlarımla, bu cesareti kendimde bulabiliyorum. Bu cesaret beni yazmaya itiyor. İnsanlarımız o kadar eksik yaşıyorlar ki, bu hayatın kazanılması lazım. Hayatı kışkırtan, yaşam sevincini çoğaltan, özgürce konuşabildiğimiz bir dünyayı yarattığımız bir dille kazanabiliriz. El etek öpmeyecek bir dil. İçinden geldiği gibi özgürce konuşabilen insanların dili olacak.
BAŞAK- İnsanlar modernleştikçe, bilgisayar geliştikçe, kalabalıklaştıkça daha fazla yalnızlaşıyorlar. Bu insanlara kalkıp bir şeyler vermek kolay mı? Artık o insan makinenin başında belli bir moda girmiş. Hiç görmediği bir insana aşık olabiliyor. Siz bunları nasıl görüyorsunuz?
ERZÖZ- Maalesef sanal kavramı hayatımıza iyice girmiş durumda. Sanal aşklar, sanal işler gündeme geldi. Her çağın kendi sorunları var. Bizim gençliğimizde, sevdiğimiz biriyle beraber olmamız çok güçtü. Ona duygularımızı açmamız sabır isterdi. Şimdi her şey çok çabuk ve hızlı gerçekleşiyor. Artık hırs, işlerde acımasızlığı getiriyor. İnsanlar birbirlerini çok çabuk tüketiyorlar, kırıp geçiriyorlar. Bu da insanlarda gizlenme, saklanma ihtiyacı doğuruyor. Bana bir zarar gelmesin, incinmeyeyim diye kapanarak sokağa çıkıyorlar. Bu da insanlar arasındaki kaynaşmayı, iyi ve güzel rastlantıları, güzel arkadaşlıkları aslında bir anlamda önlemiş oluyor. Kendinizi dış dünyaya kapatırsanız, kötü ve acı şeyleri geri çevirirken, öbür yanda güzel ve anlamlı şeyleri de geri çevirmiş oluyorsunuz. Ne oluyor, herkes kendi içine kapanıyor, bir başkasının acısını göremiyor. Kendi sıkıntılarına, acılarına kapanan insanlar çevresindeki insanların acılarını dertlerini göremezler. Herkes kendi belirlediği ve gizlendiği küçük adada yaşıyor. İstanbul'da bunu görüyorum.
BAŞAK- Peki bu zor olmuyor mu?
ERSÖZ- İşte sorun orada çıkıyor. Bir yazar olarak birbirinden haberi olmayan bu küçük adalar arasında köprü kurmaya çalışıyorum. Yazılarımda bunu yapmaya çalışıyorum. Birbirinden çok farklı adaları, birbirinden kopuk kuşakları yazılarımda buluşturmaya çalışıyorum. Birbirinden çok farklı, birbiriyle alakasız kuşaktaki insanlar arıyor. Ortak sorunları ise yalnızlık, sevgisizlik. İnsanlar arasındaki kültürel farkları, mezhep farkları bir kenara atın, özünde meseleleri aynı. Sevgi ihtiyacı, anlama ve anlaşılma ihtiyacı korkunç boyutta.
BAŞAK- Bu Türk insanının yapısından kaynaklanmıyor mu? Batılı gibi yaşamak istiyor, ama doğulu gibi düşünüyor. Doğuyla batıyı sentezleyerek, kendini var edecek temel etmenlerden uzaklaşmış bir duruma mı geldik?
ERSÖZ- Türkiye'nin çok temel kültürel meseleleri var. Bir kimlik bunalımı var. Yapısı, kökeni doğulu fakat batıda yaşamaya çalışıyor. Bu 150 yıldır bitmeyen bir süreç. Tam batılı olamıyoruz. Bir doğulunun batılı olmaya çalışması çok hazindir. Batının yapısı çok farklı. Biz hakiki anlamda batılı olamayız. Bu çaba sonunda Türk toplum yapısı, şekilsiz bir ucubeye dönüşüyor. Ne buraya ait ne oraya ait. Bir aidiyet sorunu yaşıyoruz. Bu aidiyet sorunu kimlik sorunuyla birleşiyor, kültürel bir şizofreni çıkıyor. Bu parçalanma oradan geliyor. İnsanlar ayağa kalkacakları bu sorun karşısında, son derece duyarsız kalıyorlar. Ölüm oruçlarında 22. insan öldü geçenlerde. Her gün bir insan ölüyor ölüm oruçlarında. Ölüm oruçlarının mantığını desteklediğim anlamında söylemiyorum. Ama insanların talepleri, kimlikleri yıllardır öylesine bastırılmış ki, bu yüzden siyasetin mantık ötesi durumunu, neredeyse artık cinnet geçirdiğini görüyoruz. İnsanların bu kimlik sorunu, aidiyet bunalımı bu sıkışmışlık, siyasi bir iflasla buluşunca; toplumsal cinnet ortaya çıkıyor. Gelinen son nokta bu. Toplumsal cinnet, insanlarda bu olumsuzluğu pekiştiriyor ve bu umutsuzlukla ölüm oruçlarında gördüğümüz gibi bir tür toplumsal intihara götürüyor. İnsanlar, kamuoyu her gün bir insanın ölmesine kayıtsız kalıyor. Bu tepkisizlik aslında bir cinnetin belirtisidir. Baskılara ve mantık ötesi durumlara göğüs gerebilmemiz için öncelikle kendi kültürümüzü tanımamız gerekiyor. Tarihimizle, kültürümüzle dilimizle yurttaş olmanın yollarını arayacağız öncelikle. Yurttaş olduğumuzdan itibaren sorumluluk sahibi olacağız. Bu ülkeyle ilgili sorumluluk sahibi olmalıyız. Hepimizin görevleri var. Bu rant ekonomisi, bu oligarşik yapı, bu toplumsal iradeyi yok sayan, rant ve otoriteyle beslenen yapı artık iflas etmiştir. Bir yönetim boşluğu var. İnsanların emekleri bir takım insanların ceplerine girmiş, bankaların hortumlanmış olduğunu görüyoruz. Sivil toplum kuruluşlarının, üniversite öğrencilerinin, özgürlükten ve dayanışmadan yana insanların hayata ve siyasete yön vermesi gerekir. Bugün meclis de artık görevini yapmıyor. Uzun zamandır meclis toplumsal iradeyi yansıtmıyor. Toplumsal irade vardır, fakat devre dışıdır. Halkın taleplerini yansıtmayan bir yönetimle karşı karşıyayız yıllardır...
BAŞAK- Yeni yetişen kuşak büyük bir beyin göçü yaşıyor. Sorunların aşılması yönünde sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?
ERSÖZ- En çok üzüldüğüm konulardan birisi bu. Geçenlerde bu konuyla ilgili bir yazı yazdım. Yetişmiş iyi eğitimli aydın, donanımlı gençlerin, Kanada, İzlanda, Amerika ve Avrupa ülkelerine bir an önce, "bu ülkede artık yaşanmaz" diyerek çekip gitmeleri bende ıstırap uyandırıyor. Tabi ki insanlar istedikleri yere gitmekte özgürdürler. Artık ulusal devletler eski anlamını kaybediyor, sınırlar yavaş yavaş kalkıyor. Fakat eğitimli, donamlı insanlar, bu halkın vergileriyle okumuş insanlar, ilk sıkıntıda başka ülkelere göç ederlerse, gerçek bağımsız demokratik bir Türkiye'yi kim kuracak. Bu yazıyı yazdığım için bir çok eleştiri aldım. Her şey çürümüş, yargı yok, adalet yok, insanlar yozlaşmış, bu ülkede kalıpta ne yapacağız diyerek bana sitem edenler var. Bugün bakın Çin ne hale geldi. Bugünkü Çin'i 1950'li yıllarda Amerika'ya giden Çinliler kurmadı. Bugünkü Çin'i ülkelerinde kalıp, üretip, çalışan Çinliler kurdu. Aynı şey İtalya'da ve bir çok ülkede yaşandı. Aydınlık, pırıl pırıl insanlar giderken geride soyguncu, hortumcu insanlar kalıyor. İnsanların olduğu yerde her zaman umut vardır. Size bu konuyla ilgili en iyi cevabı bir yazımın başlığı ile vereyim: "Hiç umut yok, ama yarın sabah olacak"
BAŞAK- Cezmi Ersöz'ün korkuları nelerdir?
ERSÖZ- En büyük korkum; yaratıcılığımı kaybetmek, birisinin benim yüzümden birisinin hayatına son vermesi, üretememek, ürettiklerimi paylaşmak, tutsak kalmak. Kalemimin elimden alınması.
BAŞAK- Edebiyat dünyasında kendinizi nerde görüyorsunuz?
ERSÖZ- Bilinen, egemen olan edebiyat dünyasının dışındayım. Mesela ödüllere gitmiyorum... Tabi ki, ilerde edebiyat eleştirmenleri bu 15 yılda neler yaptığımı takdir edecekler, değerlendireceklerdir. Genç kuşaklara ortaokuldan itibaren edebiyatı sevdirmeye çalışıyoruz. Üniversite düzeyindeki insanların bir çok yazarı tanımadığını görüyorum üzülerek. 20 yıldır felsefe okutulmayan okullarda gelinen nokta hazin ve üzüntü vericidir. Hayatında Turgut Uyar'ı, Behçet Necatigil'i Edip Cansever'i okumamış üniversite öğrencileri var. Ben onları ürkütmeden, bıktırmadan, kafalarına bir şeyleri çakmadan, dünya çapında olan gerçek edebiyatçılarımızı tanımalarını istiyorum. Nitelikli edebiyat dediğimiz edebiyatın okuru Türkiye'de en fazla üç dört bin kişidir. Ama bugün 15 milyon öğrenci var. Ve bu gençlerin ne yazık ki büyük çoğunluğu nitelikli edebiyattan ve felsefeden uzak yaşıyorlar...
BAŞAK- Dünya geneline baktığımızda okumayan bir toplumuz, ama çağdaş anlamda şairlerimiz ve şiirlerimiz dünya standardının üzerinde sizce nasıl bir durumdayız?
ERSÖZ- Bir dönem şiirde iyiydik. Fakat onda da yavaş yavaş bir kısırlaşma söz konusu. Umut azaldıkça, bu umutsuzluk edebiyata yansıyor. Hayat planlı programlı hale geldikçe, rasyonellik öne çıktıkça, geçim derdi ve para öne çıktıkça edebiyatta bir kısırlaşma olduğunu görüyoruz. Roman ve öyküde de büyük bir düşme var. Daha korkusal, daha plastik, insan ruhuna dokunmayan daha dijital hikayelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Günümüz edebiyatından pek haz alamıyorum. İnsanı daha iyi anlatan klasikleri okuyorum. Onları okurken büyük haz alıyorum. Bana esin kaynağı oluyorlar. Hayatı sorgulayan, otoriteye ve güce karşı olan yazarları daha çok seviyorum. Otorite ve güce karşı olmam, hiyerarşiyi sorgulamam anarşizme yakınlaştırdı beni.
BAŞAK- Terörizm ile anarşizm birbirinden çok farklı şeyler ama?
ERSÖZ- Evet, ama anarşizmde şiddet yanlısı olanlar da vardır. Şiddetin, otoritenin bir parçası olduğunu söyleyenler de vardır. Çok farklı kesimler vardır. Tolstoy'da bir anarşisttir. Şiddete tümüyle karşıdır. Şiddetin şiddet doğuracağını, otoritenin bir parçası olduğunu düşünür. Onun gibi düşündüğü için de Mahatma Gandi'ye destek vermiştir.
BAŞAK- Sanırım bu biraz da mizaçla ilgili bir şey.
ERSÖZ- Şiddetin her şeyi anlamsızlaştıracağını düşünüyorum. Pasif direnişten yana bir insanım. Varoluşçu, hatta mistik bir yanım var. Ama bir yanım hep sosyalist kalacaktır. Ekonominin durumuna baktığımızda, emekçi insanların durumuna baktığımızda sonuç beni Marksizme götürüyor. Oradaki eşitlik ve adalet arayışına götürüyor. Ayrıca romantik bir insanım. Romantizme inanırım. Romantizmin insanı bilgeleştirdiğini düşünüyorum. Bir yanımda Yunus Emre ve Mevlana baş kitaplarım arasında. Sufi aşka çok önem veriyorum. Sufi aşklarda müthiş bir bilgelik, derinlik var. Sevgiliye ulaşma yolunda çekilen çileler insanı bir süre sonra Tanrı ile buluşuyor. Hele bu çağda bir derviş olmak kolay değil. Ben günümüzün kahramanlarını kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, kendini doğaya vermiş, bu kadar pragmatik çıkarcı bir çağda İstanbul'un sokaklarına çıkıp aç insanlara, güvercinlere kimsesiz hayvanlara yiyecek dağıtan insanlar olduğunu biliyorum. Evet bu insanlar da çok var. Hayvan haklarıyla ilgili çok kapsamlı bir kitap yazan Profesör İsmet Sungurbey bu şehirde yaşıyor... 70 yaşında. Her sabah 4'te kalkıp aç sokak hayvanlara yiyecek dağıtıyor...
BAŞAK- Peki aç insanlar aşkı yaşabilirler mi? Geçenlerde bir röportajım da, aşkın tarifinin kimyasal olarak sentezlendiğini, formüle edildiğine şahit oldum. Sizce aşk ne peki?
ERSÖZ- Neden yaşayamasınlar, tabi yaşabilirler. Aşkı kimyaya indirmek bana çok ürkütücü geliyor. Aşkın mistik boyutu vardır, metafizik boyutu vardır, aşkın mitolojik boyutu vardır. Bu bahsettiğiniz türden sentezlemeler tipik Amerikan davranış psikolojisi. İnsanı yapaylaştırarak, gen çoğaltıyorlar, kobaylar yaratıyorlar. Bu da onun devamı davranışlarımızı tektipleyerek, küçülterek, basitleştirerek, etiketleyerek basit bir türe indirgeme gayreti var. İnsanı o büyüleyici yanından, felsefik boyutundan kopartıp, yiyip içen, tüketen, para harcayan bir türe, bir mikro organizmaya çevirmeye çalışıyorlar. İnsan kavranılmayacak kadar karmaşık bir yapıya sahiptir. Büyü de zaten buradan gelir. Günümüzün çağdaş psikolojik teknikleri tüketim sanayii buna çalışıyor. Aşk öyle akıl üstü bir keyfiyettir ki; onu hiçbir formülle, hiçbir kimyasal denklemle, hiçbir fizik teorisiyle açıklayamazsınız. Açıklayanlar da yanılır. Aç insanlar da aşık olur, İstanbul'da garip kuytu yerler var mağaradan farksız. Oradaki insanların cebinde parası yok, ayağına giyecek ayakkabı yok, ama simidinin son dilimini güvercinle paylaşıyor. Aşk bir güvercine duyulan sevgidir. Bir ağaç dalına bakıldığında hissedilen çılgınlık ötesi duygudur. Çılgın kahkahanın dilidir aşk. Aşk tep bir boyut değildir. Aslına bakacak olursak, en çok fakir insanlar aşık olur. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar aşka yakındır. Ama mantık dairesi içinde dönenler daha çok para kazanıyım düşüncesine daldıkları zaman aştan hızla uzaklaşıyorlar.
BAŞAK- Cezmi Ersöz'ü halkla neden bu kadar iç içe olduğunuzu söylediniz fakat sizin bu tavrınız bazı sanat çevrelerinde eleştiri alıyor. Murathan Mungan'la bu konuda basına yansıyan bir polemik de yaşadınız. Peki siz nasıl cevap verdiniz?
ERSÖZ- Ben, "mütevazııyım, alçak gönüllüyüm de ondan böyle yapıyorum" demek istemiyorum. Ben neysem oyum, öyle davranmayı seviyorum. Halkın içinde olup, insanlarla kaynaşmayı seviyorum.Son dönemde maalesef bazı aydın ve sanatçıların ayrı gettolarda, sterile edilmiş, güvenli ve korunaklı yerlerde, kendilerine benzeyen insanlarla bir arada oldukları görülüyor. Bu üzücü bir durum. Maalesef aydınla halkın arasındaki bağ kopmuş durumda. 1960'lı 1970'li yıllarda bu böyle değildi. Biz halkın olduğu yerlere giderdik, onların meselelerini, dünyalarını paylaşmaya çalışır, onların anlayacağı lisanı konuşurduk. 1980 yılında, o büyük darbeden sonra en büyük parçalanmayı burada gördük. Halk ve aydınlar ayrı dünyalara, ayrı kutuplara çekildiler. Aydınlar kendi akademik, felsefi formlarına gömüldü. Kendi küçük burjuva dünyalarına kapandılar. Halk ise, kendi dünyasında yaşıyor. Şimdi buradan bir çıkış yolu bulmalıyız. Özgür ve adaletli Türkiye'yi kuracaksak; daha paylaşımcı, daha demokratik, daha özgür bir Türkiye kuracaksak, bunu halkla yapacağız. Uzaydan gelen yaratıklarla bunu yapamayız. Halkı küçümseyerek, aşağılayarak,halka sahtekar diyerek bir yere varamayız. Bizim halkımız bu. Biz nereden geliyoruz, halkın bir parçası değil miyiz? Benim annem babam halkın bir parçası zaten sokaktan geliyorum ayrıca sokağı da seviyorum.
BAŞAK- Tamamda sanatçının da bir takım lüksleri ayrıcalıkları olmalı bence yoksa aydınla halk arasındaki ayrım nasıl ortaya çıkacak?
ERSÖZ- Şu an bu kahvede gördüğünüz gibi ben roman okurken yanımda tavla oynuyorlar. Burada, benim yanımda başka kitap okuyan yok, ama ben tavla oynayanların yanında kitap okuyorum.O, fanatik gazetesi okuyor; ben başka bir sanat dergisini okuyorum. Ama ben onun yanındayım. Bazen onun söyledikleri kulağıma takılıyor, belki birkaç cümle konuşabiliyorum. Belki benim kitabıma göz atıyor, ilerde o da okuyabilir, niyetlenebilir. Ayak takımının ruhu her zaman masum değildir. Bazen de şovenizmi taşır bünyesinde. Saldırgandır, tehlikelidir, ürkütücüdür. Halktan insanlar tek başına masumdur, ama bir araya geldiklerinde, çok ürkütücü olabilirler. Buna da bakmak gerek tabii. Bence halkı ne yüceltip kutsamak, ne de aşağılayıp yerin dibine batırmak gerek. Dünyanın bütün halkları nasılsa, bizim halkımızda öyle. Fakat halkı anlamak zorundayız.
BAŞAK- Cezmi Ersöz dediğimiz zaman; şiirleri, öyküleri, denemeleri ve romanları akla geliyor. Peki ilerde yapmayı planladığı edebiyat ya da sanatta neler var? Projeksiyonları neler olacak?
ERSÖZ- Şiirle ilgili çalışmalarım devam ediyor. Her iki üç ayda bir E dergisinde yayımlanıyor. Röportajlarım çıkıyor arada bir Öküz dergisinde. Çözülmeler isimli bir senaryo yazdım, o filme çekildi. Sinema benim çok büyük bir tutkum. Gelecekte sinema ile ilgili senaryo çalışmalarım olacak. Küçük sinema öyküleri yazıyorum ve şuna inanıyorum: Sinemada, yazarın kendi senaryosunu filme çekmesi gerekli. Günümüz, yaratıcı yönetmenlerin dönemi. Film çekmenin uzun ve zahmetli bir eğitimi var. Bu konuda yaralıyım keşke öyle bir gücüm olsaydı da öykülerimi filme çekebilseydim. Ama finansman kanadının güçlü olması gerekiyor başka sektörlerde müthiş kavgalar vermek gerekiyor. Para ve sermaye gerekiyor. Gerçek anlamda sanatı destekleyen sponsorlar bulunduğu zaman, bir çok öykümü filme çekmek isterdim.
BAŞAK- Teşekkürler Cezmi bey.
ERSÖZ- Asıl ben teşekkür ederim.
Sevgili Cezmi Ersöz! Evlerden sokaklara dökülen bir klarnet sesi var sende!... İçindeki çocuğu güneşe tutsam sevinir mi şiirlerinin serçe parmağı?.. Aşk yokluğa gitse buz keser mi kalbimiz? "Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman" diyorsun. Şunu sormak istiyorum: Hayal kırıklıklarıyla büyüyen bir şair, her şeye kalbiyle mi dokunur, kalbiyle mi telaşlanır, sadece kalbiyle mi vardır artık!
Başarıya ve galibiyete endekslenmiş bu hayatta, yenilmek ve kaybetmek daha anlamlıdır, diyorum. Terkedilmenin ve hayal kırıklıklarının içinde plastik hazlarda ve mutluluk oyunlarında asla varolmayan sırlar gizlidir. Evet, her şeye artık çizik çizik olmuş kalbimle dokunuyorum. Doğaçlama yaşıyorum. Açık yaralar gibi... Giderek soğuyan ve kıyılarından şiirin çekildiği bu dünyada, yaşamak güçlü olmak değildir her zaman, diyorum. Kurtulma ümidi olduğu halde Kafka'nın kız kardeşi gidip kendi teslim olmuş nazilere. Bugün o zulümden kurtulup hâlâ yaşayan birçok insan derin bir vicdan azabı duyuyormuş, onlar öldü bizse yaşıyoruz, diye. Ölümü yücelttiğimi sanma, aksine yaşamı yüceltiyorum, ama bazı anlarda güçlü olmakla güçsüz olmanın arasında çok derin anlam kaymaları, insan kaymaları olabiliyor.
"Biz firariler, izinli mahkumlar, uzun yol şoförleri / otobüs muavinleri, intihar sürgünleri... / Bizim gözlerimiz bataklık gibidir ışıksız, ıssız, ketum / orada bütün yanaşma ruhlu insanlar boğulur..." Belki de bir tek hayatın saati doğru! Hep geleceği gösteriyor! Bachmann'ı sevdiğini biliyorum. Ne diyordu; "Kolay mı kaçmak, yağmur altındaki yaprakların o mutsuz ölümlerinden". Dünyanın gidişatı ürkütüyor mu seni?... Gecelerin yalnızlığına sürgün çocuk, sence aşkın gidişatı nereye doğru?
Dünya, nesnelere teslim olan ve paranın kölesi orta sınıfın o tiksindiğim zihniyetiyle dönüyor epeydir. Kahramanlık ve romantizm çağı kapandı artık. Her türlü şiddetin yüceltildiği ve kötülüklerin kaynağı olan paylaşılmamış zenginliğin hüküm sürdüğü günümüzde kan dökülmesin, artık barış olsun demek suç, biliyorsun. Yoo, aşklarımızı alıp Galapagos adalarına kaçmak yok. Burada kalacağız ve her yerde o paramparça kalplerimizle, o kan dökücü, o açgözlü, sevgisiz insanların gözlerinin içine o hüzünlü ve dokunulmaz güzelliklerimizle bakacağız. Ve şimdi öyle kara bir mevsimden geçiyoruz ki, artık her birimizin aşkı bu dünyada yaşanan en son aşk olabilir. Yani dünyanın, insanlığın son kurtuluş umudu. Bu sorumluluğu bilerek yaşayalım aşklarımızı.
Gecenin aktığı yerde yırtılıyorsa yalnızlık, mazi akıp gidiyorsa bir yerlerimizden, ayrılıklar hangi buluşmaların ayak izleri... "Alıngandı şarkılarımız, alkole dayanıksız" demişsin. Ruhumuz beyaz, sözcüklerimiz siyah, kendini kurcaladıkça, aşka mı dönüyor insan? Şiirlerinin iyilik dolu kalbi çocuk kalışından, hayata çocuk duruşundan mıdır?
Kaybettikten sonra bulduğumuz şeydir çocukluk; sevgi gibi, aşk gibi... Giderek yitirdiğim masumluğumu, sadeliğimi ve doğallığımı yeniden kazanabilmek için bir bebek gibi konuşmayı yeniden öğrenmek isterdim; onca zulüm gördüğüm ergenliğime bile yeniden dönmek isterdim. Ne yazık ki ben de birçok şair gibi bu dünyayı ciddiye aldım, rütbelerini, plastik hazlarını, mutluluk oyunlarını. Saflığımı ve hayatın kristali olan çocukluğumu lekeledim. Lekeli bir çiçek şimdi çocukluğum. Kesik kesik nefes alıyor ve bu büyümüş, sözüm ona adam olmuş halime odamın duvarlarından hüzünle ve acıyla bakıyor.
Bizi en çok haset edenler mi üzdü?.. Her şeye haset edenler gözümüzden düşmediler mi?... Ağzımızdaki zeytin dalına bile fena dalmadılar mı?... Ne dersin?... Taşra taşıyor muydu, kaçamıyor muyduk içinde yaşadığımız bu kentten?..." Çünkü firarilerin uykularından yapılmış ceketim / ve gözlerimdeki hüzün ele verebilir beni".
Şair mahçup bir yolcudur kendi sürgün yolunda. Kendine sevdalanıp bir daha o daireden dışarı çıkamayanların arasından sık sık ayrılıp ben de yollara düşerim. Bir tek içimdeki sızı vardır bağlandığım. O benim tek inancımdır. Yollarda benim gibi insanlarla içimizdeki bu sızı ve gözlerimizdeki hüzün sayesinde tanışırız. O anda aramızda bir aşk doğar. Oysa biraz sonra ayrılacağızdır... Vedalaşırken böyle tanıştığım hiçbir insanın gözlerine bakamamışımdır.
Aşkı bilerek yalnız bırakanlar, kalbini dudaklarına kadar taşıyan kadınlar unutmamışlardır, dünyanın içinden geçen bu aşk yüzlü adamı!... Biliyorum, yüzünün yarısı bahçede uyanıyorsa, öbür yarısı şehirde kahve içmektedir. "Bozgun bir kalp ve siyah bayraklı şiirlerle / dolaştım bütün sahipsiz duyarlıkları". Şimdilerde hangi kitaplara çalışıyorsun ve kendi mağaranda mutlu musun ?
Yıllardır içimdeki, o yaralı ve kısır acılar çeken benliğimin kimi kapalı olan kapılarını zorlamakla meşgulüm. En asli ve en kanlı yolculuğun insanın içine yaptığı yolculuk olduğuna inanıyorum. Yazarak ve kalbimi aşka hazırlayarak yapıyorum bu yolculuğu ve nereye çıkacağımı bilmiyorum. Kendimi aşkla özlediğim yerde bütün bir insanlık olduğunu düşünüyorum. Sürgündeki ve aşktan uzağa düşmüş insanlık. Ve bu yüzden yazdığım kitabımın adı: "O Vardı ki Ben Onu Böylesine Özlüyordum" olacak. Belki başka bir isim olabilir, kesin değil henüz. Mesela sen beni sabaha karşı ararsın, bir gece çocuğu olduğun için ayışığı sana bir başka isim fısıldamış olur sen de bana onu müjdelersin. Kimbilir.
Çehreni emziren güzel ve akıllı kadınlar, haylaz bir maceranın neresine saplanırlar?... Gördüklerinin dibinden yukarıya baksam vefa dolu bir şair olduğun anlaşılır!... Ve "dünya ki sıkıntı, kasvet, zehir... günaşırı intihar"sa hâlâ, üstelik yüzünün yalnızlığı gıkını çıkarmıyorsa, portakal kokusu şiirlerin hayatı bile halsiz bırakır mı?... Bırakır!...
Sevinçten göklere uçmak için, ölümün kucağına inmek gerekir diyor, sevgili Nietczhe. Gün oluyor içimin acısından nefesim kesilir gibi oluyor, artık bu son acı, bu son tükeniş olsun diyorum ve böyle anlarda yaşanmış ve yaşanacak olan her şeye bir reddiye getiriyorum. İşte böyle zamanlarda son anda bir dize yetişiyor imdadıma. Dünyaya düşünce, dizeye sarılıyorum. Sonra bir dize de ben buluveriyorum, bir dize daha. Ardından sıkıntı, kasvet, zehir, günaşırı intihar, bitiyor, çok kısa bir süre için ama. Çok kısa bir süre için gökyüzünde beni bekleyen, o ebedi aşkımla buluşuyorum. "Odama deniz menevişleri getiren" o kadınla. Artık o bir şiir olduğu için hep oradadır; bense şiirimi, sevgim gibi yitirip yitirip yeniden buluyor ve yanına öyle çıkıyorum onun.
Ne diyor Tom Waits, "Eğ başını acılar için, eğ başını benim için, eğ başını, eğ başını, başını eğ Marie". Ve aynı kitapta önsöz; sözün de başını eğdirmiş!... "Bu kadar kirli olduğun için senden nefret ediyorum, ama seni seviyorum, çünkü sen benim evimsin"... "Müzik: Yenilmişler için bir sığınak". Cezmi Ersöz hayatı hangi dozda yaşıyor?
Aşk acılarından, yalnız bırakılmaktan, hayal kırıklarından korkup kaçan insanlara şaşıyorum. Dünyanın bütün iftiralarını, kara çalmalarını, hayal kırıklıklarını, terkedilmelerini yüklenmek istiyorum. Kapıları çalıp, "O kadına güvenmekle, ya da o adama aşık olmakla çok büyük yanlış yaptım, hayatımı mahvettim" diyen insanlardan reddettikleri bu acılarını almak istiyorum. Çünkü en değerli insani özelliklerden, erdemlerden biri sezgidir. Ve insana sezgiyi, onurla ve yakınmadan taşıdıkları acılar kazandırır. Gerçeğin kalbinde gezinir bu sezginin kanatları. Bu sezginin sahibinin eziyeti çektiği iddia edilse ne olur, yıprandığı söylense ne olur? Böyle olunca ayrılık nedir ki? Böyle olunca uzaklık nedir ki?
Doğanın ritmine ayak uydurup, Tanrının pes etmeyen yalnızlığıyla dans eden bir şair olarak, sevdiğim bir şair arkadaşıma itina ile soruyorum. Yaprak bir kayığın içine esrik bir hançer koysak, bir melekten bir penguen acısı çıkarsak, gökyüzü sırrını saklar, uzak mavi günler çıldırır mı?... Pas tutmayan düşlerimizin şaşkınlığını bağışlasınlar ... Gemiyi ve otobüsü bilerek kaçıran şairler de vardır! Ne dersin?
Özdemir Asaf, bir gün sabaha karşı gittiği alkol yolculuğundan evine döner. Döner mi? Evi giriş katındadır ve pencere açıktır, gürültü yapmamak, karısını ve çocuklarını uyandırmamak için ayakkabılarını çıkartıp eline alır ve bir ayağını hafifçe halıya basmıştır ki, İstanbul korkunç bir patlamayla sarsılır. Özdemir Asaf yerde ve ev halkı başındadır. Özdemir Asaf etrafındakilere bakar ve mahçup bir ifadeyle, "Ben bu kadar gürültü yapmamıştım" der. Meğer tam o ayağını halıya bastığı anda Kadıköy açıklarında İndepentenda tankeri havaya uçmuş! İşte, şairler, kimseye belli etmeden sessizce odalarına süzülürken bile şehirleri ayağa kaldıran sesler çıkarırlar. Bu sesi çoğu insanın ruhu duymaz. Hiç şüphesiz şairlerin gemi ve otobüsleri kaçırmalarında insanlık ve dünya için sonsuz iyilikler vardır. Kimi kez bu iyilikleri taşıdığının şairin kendisi bile farkına varmaz, bu bazen iyi, bazen kötü bir şeydir... Özdemir Asaf'ın başından geçtiği söylenen bu olayı biri anlatmıştı bana. Gerçekdışı olabilir. Olsun, birçok gerçek olduğu söylenen şeyden daha anlamlı bence.
* Engin Turgut tarafından yapılan bu söyleşi Gösteri dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısından alındı.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]