Geη©eßaY
02-22-2008, 14:46
ALİ PAŞA'NIN VASİYETNAMESİ
Âli Paşa'yı düşünüyorum; Genç Osmanlılardın “vur abalıya”sı Âli Paşa'yı. Abdülaziz Han'ın vezîr-i âzami Richelieu'den çok daha talihsiz, ama çok daha dürüst, çok daha insan. O büyük devlet adamı, bir asır önce (7 Eylül 1871) bütün siyâsî hayâtını kırk sayfada özetlemiş, pâdişâh-ı cihân'a, ölümünden sonra izlenmesi gereken yolu göstermişti.
Vasiyetname, karşılaştığımız güçlükleri anlatmayacağım, diye başlıyor. “Onbeş uzun yıl mücâdele ettik. Düşmanlarımız zorluydular. Ayakta durmak, bölünmemek, parçalanmamak lâzımdı. Üstelik kalkınacaktık da. Hatâlarımız olmuştur, ama imparatorluk aşağı yukarı hasar görmemiş durumda. Fuad ve ben iktidara geldiğimiz zaman Devlet-i Aliye uçurumun kenarındaydı.
Vaterlo'da sona eren kanlı devreyi uzun barış yılları takip etti. Milletler teşkilâtlandı, kuvvetlendi; ihtirasları gelişti. Nüfuzlarını arttırmak, sanayilerine pazar bulmak için ya silâha sarılacak, yahut da diplomatik konferanslara
baş vuracaklardı. Bütün bu barışçı veya savaşçı iştihalar karşısında hemen hemen bakir, adetâ işlenmemiş, aşağı yukarı meçhul kalmış bir ülke olan Türkiye, Eldorado'dan farksızdı. 'Tebaa-i şâhâne', komşularının fikrî ve maddî ilerlemelerine kıyasla geri kalmıştı.
Ülkemize göz dikenler anlaşmazlık içindeydiler. Bâzıları topraklarımızı ele geçirmek istiyordu, bâzıları bizi sömürerek sanayi ve ticâretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niyetlerini şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı rahata kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen kavimlerin zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrunda ülkemize gireceklerdi. İkinciler, olmaz! diyorlardı, olmaz ve olmamalıdır! Osmanlı ülkesinin bütünlüğü Avrupa'nın dengesi için şarttır. Aynı iki yüzlülük. İzleyeceğimiz politika meydandaydı. Bâzı devletlerin saldırı gücüne karşı ötekinin müdâfaa gücünü kullanacaktık. Bu arada tebaamızın bir kısmı uyuşukluktan kurtuluyordu. Âdetlerde değişiklikler oluyor, yeni ihtiyaçlar çıkıyordu sahneye. Ama ithâl edilen bir medeniyetti bu, ağır ve kaçınılmaz bîr "olgunlaşmanın” meyvesi değildi. Böyle olduğu için, Avrupa'nın faziletlerinden çok rezaletlerini aldık.
.. Elimizdeki imkânlar çok sınırlıydı. Memurlarımız umumiyetle ehliyetsizdi. Askerimiz vardı, ama ordumuz yoktu; memlekette yol olmadığından memurların suiistimallerinden, tahrikçilerin fesatlarından zamanında haberdâr olamıyorduk. İdare tarzımız kararsız ve düzensizdi. Kanun ve nizâmlardan mahrumduk; her memur kendi başına bırakılmıştı; mes'uliyetten kaçıyor, aylak yaşıyordu. Önce dış münâsebetlerimizi düzene koymak zorundaydık. Hayât hakkımızı tanıtmak, Avrupa Konseri’ne girmek istiyorduk; başardık bunu. Sınırlarımızı tesbit ederken bâzı fedakârlıklara katlanmak gerekti. Bunlar zahirî tâvizlerdi: Belgrad kalesi gibi. Fiilî durumları kanunîleştirdik, o kadar. Aksini yapıp binlerce insanın kanını mı dökmeliydik?
Bu arada Avrupa milletleri neler kaybetmediler? Biz, askerle dövüşmedik, diplomasi yolunu seçtik, diplomatik notalarımızla başarı kazandık.
Dış mes'eleleri hal yoluna koyarken iç mes'eleleri de ihmâl edemezdik. Ana dâvamız halkın arzularını tanımak, ihtiyâçlarını sezmek, fikrî gelişmesini izlemekti. Nankör bir dâva. Avrupa bizi bir tuzağa itiyordu; Avrupa, bâzı ütopyacılar ve birtakım kısa görüşlü diplomatlar. Bunlara göre, hiçbir hazırlıkta bulunmadan hemen Avrupa örf ve âdetlerini memlekete sokmak ve Avrupaî bir hükümet kurmak lâzımdı. Bu taleplerden yerinde bulduklarımızı uyguluyorduk, ama iyice ölçüp biçtikten sonra; sarsıntıları önleyerek; önce yurt menfaatlerini düşünüyorduk. Avrupa'nın her istediğini yapar gibi görünüyorduk. Bu teklifler umumiyetle caziptiler, ama bizim için değil, kendileri için. Bunların hepsini kabul etsek mahvolurduk; ama bunu Avrupa'ya anlatmak güçtü ve ihtiyatsızlık olurdu (1).
1) Paşa'nın ölümünden dört yıl önce bir Fransız ziyâretçisiyle yaptığı konuşmayı hatırlıyorum: “Fransa'da, İngiltere’de seçkin temsilciler yolluyor buraya. Seçkin ama mütehakkim. Ellerindeki bütün kuvveti düşüncelerinin emrine veriyorlar. Ama Paris'in veya Londra'nın düşüncesi İstanbul'dakilerle uyuşamıyor. Elçileri aydınlatmaya çalışıyoruz, ama boşuna. Ne yapabiliriz? Zaman kazanmak zorundayız. Siz buna sözünde durmamak diyorsunuz, biz felâketten kaçmak. Kapitülâsyonlar elimizi bağlamış; elçiler memlekete bizden daha fazla hâkim. Banka açmalıymışız, Fransız mektebi, Fransız lisesi kurmalıymışız. Ne işimize yarayacak bütün bu müesseseler? Yabancılara mülkiyet hakkı tanımalıymışız. İngiltere’den daha liberal olmamız isteniyor... Bunları kabul etmek, Türkiye'yi parçalamak demek. Tereddüt gösterince suiniyet sahibisiniz diyorlar, intihar etmek istemiyoruz, o kadar. Türkiye değişmeli, âmenna... Ama bu değişiklik kendi eserimiz olmalı, ağır ağır gerçekleşmeli. Yürümeliyiz, kabul. Acele etmeliyiz, dogru. Ama sür'al in de bir hududu var. Kazanları patlatmamalıyız.” (Challemel La Cour Revue des deux Mondes, 1867)
Ülkenin kalkınması Batı ile olan münâsebetlerimize bağlı. Eyaletlerdeki kargaşalıkların kökü dışarıda. En büyük dertlerimizden biri de kapitülâsyonlar. Bu bağları gevşetmenin tek yolu Avrupa devletleriyle anlaşmalar yapmaktır. Yabancı devletlerle temaslarımızın onda dokuzu iç meselelerimizle ilgili.
Yepyeni bir teşkilât kurduk. İltimasla mücâdele ettik. Anlattık ki, memurlar herhangi bir ferdin, her hangi bir zümrenin değil, memleketin emrindedir. Yalnız ehliyetsizliği sabit memurlara yol verdik. Çalışanların istikbâllerinden emîn olmaları gerekti. Nizâmnâmelerimizin hepsi uygulanmadıysa bu bizim hatâmız değildir... Maaşlar kifayetsiz. Herkes en yüksek makama kadar yükselebilmektedir.
Bizim de kusurlarımız olmuştu. Aydınlatılmağa ihtiyâcımız vardı. Öğütlere dâima kulak verdik. Bizden farklı düşünenlere saygı gösterdik. Tenkidlerde iki şey aradık: terbiye ve samimiyet. Âdettir, biz öldükten sonra aleyhimizde bulunacaklar. Sağlığımızda da bâzı hayalperestlerin saldırılarına uğradık. Birinciler, biz hayatta iken kusurlarımızı söylemeğe, fikirlerini belirtmeğe cesaret edemediler, ikincileri ise iş başına getirmekten korktuk, tecrübesiz ve ataktılar.
Ülkenin birçok bölgelerinde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında kargaşalıklar çıktı. Bunları yatıştırmak geçici bir tedbirdi. Mes'ele fethedenlerle fethedilenler arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktı. Adem-i merkeziyet gerçekleştirilmesi düşünülen bir tedbir. Ülkeyi vilâyetlere ayırdık. Devlet şûrasını, adalet divânını, istinaf mahkemesini kurduk. Galatasaray sultanîsi, rasathane de bizim eserimizdir... İdarenin her kolu için müfettişlikler ihdas etmek istiyorduk. Vergilerin matrahını değiştirmek gerekiyordu. Yeni kanunlar sayesinde mülkiyetin intikali kolaylaştırıldı.
Payitahtla vilâyetleri birbirine bağlamağa çalıştık. Birçok imtiyaz kaldırıldı. Ticarî anlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Gümrük resimleri arttırıldı (maalesef istediğimiz kadar değil). Hükümet mâmûl ve hammaddelerimizin ihrâcını kolaylaştırman ve yabancı malların yurda girmesini mümkün olduğu kadar önlemelidir. Biz yolu açtık.
...Şiddetli hücumlara mâruzduk, kendimizi nasıl koruyacaktık? Sözle. Haklarımızı nasıl kabul ettirecektik? Diplomatik delillerle. Meselâ “Avrupa muvâzenesinin devamı Devlet-i Aliye'nin yaşamasına bağlıdır” diyecektik, îtirâf edelim ki çürük bir temeldi bu; bugün için olmasa bile yarın için çürük. Avrupa muvâzenesi bizim zararımıza bozulabilir. Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddî menfaatleriyle bizimkiler aynı olmalıydı. Ancak o zaman imparatorluğun tamamiyet-i mülkiyesi bir gerçek olabilirdi. Türkiye aleyhindeki birçok teşebbüsler Avrupa sayesinde önlendi. (Rusya'yı kastediyor).
Demiryolları gibi büyük yatırımları kendimiz yapamıyorduk. Yerli sermâyeye başvurmak da tehlikeliydi; hemen netice almak isteyen, büyük kârlara alışmış bîr sermâyeydi bu. Yabancı şirketlere başvurduk.”
Sonra Paşa, yerini alacaklara neler yapılması gerektiğini anlatıyor:
“Hiçbir beşeri güç, milliyetler prensibi ve sosyalizmin ortaya çıkardığı olayların gelişmesine engel olamaz.” (2)
(2) Paşa'nın 1871 olayları münâsebetiyle yolladığı tamim: “Mâlûm-u vâlâları olduğu üzere şu içinde bulunduğumuz vakt ü zaman maârif-i maddiye cihetiyle tefevvuknümây-ı âsâr-ı eslâf olduğu müstağnî-i delil ve bürhân ise de cemiyet-i insâniyenin asıl mâye-i kıvam ve devamı ve medâr-ı emn ü emanı olan
âdab ve ahlâk-ı umûmiye ve şâir kuyûd-u ma'neviyyeye hayfâ ki, çendan atf-ı enzâr-ı dikkat ve ihtimam olunmamakta olmasının netâyic-i vahîmesinden olmak üzere gürûh-u faale ve amelenin sermâye ve mâldârân ile servet ve fevâidçe tesâvîsi zımnında emvâl-i mevcûdeyi mukaseme eyleme ve belki hüküm ve hükümetçe anlarla müşterek olmak efkâr-ı muzirresi binsekiz yüz altmış ve altmışbir târihlerinde seberâverde-i âlem-i kevn ü fesâd olarak şu dokuz-on sene zarfında mânend-i ervâh-ı habise Avrupa'nın her tarafına carî ve sâri olmuş ve bu efkâr eshâbından terekküb ve teşekkül eden cemiyet-i cesîmeye Enternasyonal nâmı verilmiş ve Londra'da bir merkez ve Amerika'da kâin NewYork şehriyle İsviçre'de şubeler peyda ederek bunun âzâ ve efradı ve sermâyesi hayliden teaddüd ve tekessür etmiş olup nezd-i hakaayık âşınây-ı vezîrânelerinde muhtâc-ı tavzih ve beyân olmadığı veçhile bu kârgâh-ı âlemin kanûn-u bedî-i halk ve tertibine muhalif olan işbu efkâr-ı vehâmetâsârın Hüdânegerde hayyiz-i husule vusulü envâ-ı ihtilâlât ve ihtilâfatın tehaddüs ve tekevvününü icâb eyliyeceğinden ve bunlara hem efkâr olan Komün takımının Paris şehr-i şehîrini giriftar eyledikleri hâl-i mesâibiş-tîmâl dahi meydanda bulunduğundan maada cemiyyet-i be-şeriyyeyi bir hâl-i vahşet ve behâmiyete irca ve idhâl eylemek adetâ haydutluk fiil-i fazîhini bir kaide ve tertib altına alarak ibâhe eylemek demek olmağa ve bu hey'et-i muzirrenin dâire-i mefsedetini memâlik-i mahrûsa-i şahaneye kadar tevsîe çalışması baîd anilihtimâl olmamağla eğerçi bu taraf ehâlisinin emzice ve ahlâk-ı umûmiyelerine nazaran efkâr-ı meşrûhanın buraca Avrupa'daki gibi tesîrât-ı serîa ve kayiyyesi olamayacağı memûl ise de mâmaafih bunun hudûd-u memleket-i fesîha-i Osmâniye’nin içersuna hulul ve duhûl idememesi esbabının istihsâli ve bu fikr-i fâsid erbabının tervîc-i mekaasıd ve âmâl etmelerine kafa fırsat ve ruhsat bulmamaları içün tekayyüdât-ı lâzimenin icrası mütehattem-i zimmet-i hükümet olduğuna ve keyfiyyet vilâyat-ı sâireye de bildirilmiş idüğine binâen bu babta taraf-ı devletlerinden dahi îcâb edenlere îtây-ı vesâya ve talimat buyurulması tavsiyesiyle şukka-i mahsûsa-i senâverî terkîm olundu efendim.”
Coğrafî durum bakımından kaderimiz Avrupa'ninkine bağlı. Avrupa son yıllarda bütün servet kaynaklarını silâhlanma uğrunda seferber etti. Türkiye ile sınaî ve ticarî münâsebetleri eskisinden farklı. Yirmi yıldan beri durumumuz oldukça düzeldi. Bizi sömürmenin o kadar kolay olmadığını anladılar. Avrupa'nın saygısını kazandık. Avrupa Konseyi’nde hatırı sayılır bir yerimiz var. Sözde mağdur tebaamız olan Hıristiyanlara karşı Avrupa'nın merhametini kışkırtmak geçerli olmaktan çıktı.
Düşmanlarımız onları yalancı vâidlerle ayaklandırmıyor artık. Bizimle menfaat birliği yapmak istiyorlar. Ama bu iyi niyetin devam etmesi için gerekli ıslâhatı yapmak zorundayız. Ülkemiz için en büyük felâket yerimize ehliyetsiz bir sadrâzamın geçmesi, eserimizi yanlış anlaması ve takip ettiğimiz yolu terketmesi (3).
Haşmetmeâb, sadâret makaamını sık sık yeni ellere tevdî etmeyin. Gelecek zâtın belli bir programı olmalı ve onu uygulamalı. Mes'uliyetlerin hudutlandırılması lâzım. Halk zât-ı şahanenizle ve sadrâzamla temas kurabilmeli. Yoksa memleketin durumunu kavrayamazsınız. Ecdâd-ı izamınız tebdîl-i kıyafet ederek tebaanın arasına karışırlardı... İnfirad politikasından kaçınınız. Bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir. Komşularımızda neler olup bittiğini dikkatle izlemelisiniz. Tebaanız komşu ülkelerdeki halkların yaşayışını kıskanmamalı.
Uzak memleketlerle münâsebetiniz ticarî ve sınaî münâsebetlerdir. Bizi güç duruma sokmak işlerine gelmez. Onların öğütlerine kulak vermeli, hattâ yardımlarını istemeliyiz. Kendi çıkarlarını düşünürken bizimkilerini de düşüneceklerdir.
... Bâzı müesseseler kurduk, bâzı tedbirler aldık; bunlar, masrafı muciptir bahanesiyle yıkılmamalı.
Çeşitli tebaalar arasında ırk ve menfaat ayrılıkları var. Bu er geç bizden ayıracak onları. Devlet, eğitim aracılığıyla menfaatleri birleştirmeğe, ülkenin parçalanmasını önlemeğe çalışmalıdır. İnsanlar refah ve emniyet peşindedirler, vatan bu iki ihtiyâcın sağlandığı yerdir.
... Çeşitli cemâatlerin elde ettiği imtiyazlar, görevler arasındaki farklılıktan gelmektedir. Büyük bir mahzur. Müslüman tebaanın başlıca işi devlet hizmetidir, öteki tebaalar para kazanmakla meşgul. Bu sayede üstün durumdadırlar. Üstelik savaşta ölen de yalnız Müslümanlar, bu yüzden Müslüman ahâlinin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Böyle giderse azınlık hâline geleceğiz. Târih, mağlûpların istimsâl ettiği fâtihlerin hikayeleriyle dolu. On yıl kışlalarda ömür tükettikten sonra köyüne dönen bir erkek ne işe yarar? Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi zirâatle, san'atla, ticâretle uğraşmalı. Tek devamlı sermâye emektir. Kurtuluş çalışmakla mümkündür. Müslümanlar, Hıristiyanların inhisârındaki mesleklere el atmalı, Hıristiyanlar da nüfusları nisbetinde devlete asker, subay, memur vermelidirler.
... Her iktidara geçen, kendinden önce yapılanları bozmakla işe başlıyor. Maiyetindeki memurları değiştiriyor. Yükselebilen ancak dalkavuklar. Herkes devletin sırtından refah elde etmek peşinde. Emeğin hakkını vermek, memurları oradan oraya nakletmemek, halk nazarındaki itibarlarını yükseltmek lâzım... Ehliyetli memurlar kullanmak suretiyle memur sayısını bugünkünün dörtte birine indirebiliriz.
Bütün ağırlık köylünün sırtında. Vergi servetle mütenâsip olmalı. Cibâyet sistemi sakat. Memleketin kadastrosu yapılmalı,
istatistiğe önem verilmelidir. Bunları başlattık, fakat istediğimiz neticeyi alamadık: maaşlar kifayetsiz, ehliyetli insan az. Demirbaş defteri, yevmiye defteri, kasa defteri olmayan tüccara benziyoruz.
Mülkiyet hürriyete kavuşmalı, açık ve aydınlık kanunlarla düzenlenmeli. Mülkiyet rejimi sermayedarı ürkütüyor; faiz haddi yüzde yirmiden yüzde elliye kadar çıkmaktadır. Kredi bulmak imkânsız.
Avrupalı göçmenler Amerika'ya, Avustralya'ya gideceklerine bize gelsinler. Memleketimizde boş arazi uçsuz bucaksız. Alman veya İsviçreli göçmenler Amerika'da nasıl Amerikalı olup çıkıyorlarsa, bizde de Osmanlı olup çıkarlar. Avrupalı birçok memurlarımız bizden çok Osmanlı değil mi? Köylüyü toprağa bağlamak lâzım, toprağımız geniş ve bereketli. Köylüyü tefeciden kurtarmalı, a'şârı kaldırmalıyız. Zirâat bankaları kurulmalı.
Âli Paşa devlet çiftliklerinin aleyhindedir. Bu çiftlikleri idare edecek olanlar işi ucundan tutacaklardır. Öteki müesseelerimize benzeyecektir bu çiftlikler. Devlet fabrikalarından da vazgeçiniz. Bunlar çok masraflı ve faydasız; özel teşebbüsü boğmaktadırlar. Oysa yalnız özel teşebbüs güçlenip gelişebilir. Devlet fabrikaları özel şirketlere devredilmelidir. Hükümet sâdece hissedar olmalıdır bu fabrikalara.
Taşraya genel komiserler göndermelisiniz; dürüst, tecrübeli, bilgili komiserler. Memleketin hâlini onlar inceleyip hükümete arzetmelidrler. Eyâlet İstanbul'a ehliyetli temsilciler yollayamaz.
... Zırhlılarınız boğaz içinde nazlı nazlı dolaşıyor. Yabancı tersanelerde îmâl ettirilen bu gemiler ticâret filolarını yerini almakta, onların gelişmesine engel olmaktadır. Avrupa’nın durumu başka, onun sömürgeleri var. Savunulacak uzak menfaatleri
söz konusu. Bâzı devletler de mâden sanayilerini geliştirmek için zırhlı yapıyorlar. Savaşta asker taşıyacak gemiler ticâret gemileridir. Bize küçük ve süratli gemiler lâzım. Devamlı ve büyük bir ordu da lüzumsuz. Stratejik notalarda istihkâmlar kurmak daha faydalı.”
Ali Paşa'nın bizim için en dikkate değer taraflarından biri de basın hürriyetine verdiği önemdir. Kendisini dinleyelim:
“Basın hürriyeti ancak hatâlarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehlikedir. Sizin hükümetiniz yurdun iyiliğinden başka bir şey düşünmüyor, o hâlde böyle bir hürriyet onun için bir nîmettir. Bir milletin düşüncesini baskı altında tutmak, onu birtakım gizli yollar aramağa zorlar, eninde sonunda bulur bu yolları. Hürriyetsizlik her türlü fesadı kolaylaştırır. Devletin güveni tehlikeye girer, zora başvurmak gerekir. Basın hürriyeti kötülükle savaşmak ve faydalı olmak isteyen her hükümetin tabiî müttefikidir. Bugünkü idarede basın, Osmanlılar arasında zayıf bir bağ kurabiliyor. Amme menfaati, bilhassa taşrada meşhul; tek kaygı: özel çıkar. Basına ve genel olarak her nevi yayına geniş bir hürriyet verilmeli ki,
Osmanlıları birbirine bağlayan bağ kuvvetlensin. Basın siyâsî mes'elelerle uğraşacak, hükümetin yaptıklarını değerlendirecek ve ülkenin ihtiyaçlarını belirtecek, ihdasını istediğimiz genel komiserlerin işini kolaylaştıracaktır. Basın, millet meclisi kuruluncaya kadar bu meclisin yerini tutacaktır (4). Memleketi tanımayanlar boyuna
(4) Âli Paşa da Fuad Paşa gibi millet meclisi için hazırlıklı olmadığımıza kaanîdir. 1867'de Mithad Paşa'nın meşrutî rejimi bütün fenalıkları önleyecek bir tedbir sayması Fuad Paşa'yı gülümsetir, “Bu zâta öğretemedik ki, der, politikada “şâh-dârû”ların (panacee) yeri yoktur.”
millet meclisinden söz ediyorlar. Devlet işlerini tartışacak, denetleyecekmiş bu meclis. Eyâletlerden, hattâ payitaht ahâlisinden kurulacak böyle bir topluluk çok geçmeden acınacak bir acz içine düşer. Acele etmemeliyiz. Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriyete kavuşturmaktır.
Hükümet de büyük bir gazete kurmalıdır. Bu gazete yerli ve yabancı basının makaalelerine cevap vermelidir. Hükümetin ve yurdun gerçek menfatlerini müdâfaa etmelidir. Kanunları, nizâmnâmeleri, buyrukları yayımlayacak, halka hükümetin aldığı tedbirleri îzâh edecek, gerekçelerini anlatacaktır bu büyük gazete; kötü niyetleri zararsız hâle getirecektir. Gazetenin yöneticileri hiçbir dalkavukluğa tenezzül etmeyecektir. Halk müdâhaneden iğrenir. Ona göre müdâhane en acı hakikatten daha çirkindir. Bu gazetenin şiarı hakîkat ve samîmiyet olacaktır.”
Paşa'nın sözleri burada bitiyor. Vasiyetname Türkiye'de yayımlanmış mı? Bilen yok. Gaalib, Âli ve Fuad Paşaların vasiyetnamelerinden söz etmekte, fakat bunların ne zaman, hangi dilde yazıldıklarını kaydetmemektedir (Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası, 1329, s.70). Tanzîmât'ın yüzüncü yıldönümü münâsebetiyle yayımlanan Tanzîmât adlı kitabın 892. sahifesinde Vasiyetnamenin adına rastlıyoruz: Walter Wright, Âli Paşa'nın bir nevî siyâsî vasiyetname bıraktığını, bunun da Türkçe olarak yayımlandığını söylerken, Birge böyle bir eserin basılmamış olduğunu ileri sürüyor.
Ben vasiyetnamenin iki nüshasını gördüm, her ikisi de Fransızca. Birinci nüsha yazma: Edebiyat Fakültesi Kitaplığı’na Fransız Sefareti’nden gelmiş. Schneider'in bir önsözünü muhtevî ve onun tarafından kaleme alınmış. Yıldız evrakı arasında rastladığımız bir vesikadan Bianchi'nin kayın biraderi olduğunu ve Âli Paşa'nın kâtipliğinden ayrıldıktan sonra
Rus casusluğu yaptığını öğrendiğimiz Schneider şöyle diyor: “... Vasiyetname ya Abdülaziz'e takdim edilecekti, ya matbuata. Paşa'nın ölümünden az sonra Schneider Efendi zamanın hükümetinden vesikayı neşretmemek emrini aldı. Bununla beraber 1871 Aralık’ında, yâni Paşa'nın ölümünden üç ay sonra Schneider Efendi tarafından bâzı ricâl-i devlete vasiyetnameden bir çok nüshalar tevdî edildi. İktisardaki rical vesikayı büyük bir ihtimamla sakladılar. Schneider Efendi de tehditlerden korkarak izini kaybetti. Halbuki okusalar ne büyük dersler bulacaklardı. Devlet-i Aliye ne büyük gailelerden kurtulacaktı. Birkaç ay önce vesikanın enzâr-ı umûmiyeye vaz'ı bizzat pâdişâh tarafından yasak edildi. Bugün, yâni yazılışından 24 yıl sonra vasiyetnamenin büyük ehemmiyeti her tehlikeyi göze alarak neşrini gerektiriyor.”
İkinci nüshada önsöz yok. Fransızca Revue de Paris tarafından 1910'da ayrı baskı olarak yayımlanmış. Kırk sayfalık bir risale. Metinler aynı. Bütün bir çağa ışık serpen bu çok değerli vesikanın mevsûkiyetinden şüpheetmek için hiçbir ciddî sebeb yok.
Cemil Meriç'ten alıntı
Âli Paşa'yı düşünüyorum; Genç Osmanlılardın “vur abalıya”sı Âli Paşa'yı. Abdülaziz Han'ın vezîr-i âzami Richelieu'den çok daha talihsiz, ama çok daha dürüst, çok daha insan. O büyük devlet adamı, bir asır önce (7 Eylül 1871) bütün siyâsî hayâtını kırk sayfada özetlemiş, pâdişâh-ı cihân'a, ölümünden sonra izlenmesi gereken yolu göstermişti.
Vasiyetname, karşılaştığımız güçlükleri anlatmayacağım, diye başlıyor. “Onbeş uzun yıl mücâdele ettik. Düşmanlarımız zorluydular. Ayakta durmak, bölünmemek, parçalanmamak lâzımdı. Üstelik kalkınacaktık da. Hatâlarımız olmuştur, ama imparatorluk aşağı yukarı hasar görmemiş durumda. Fuad ve ben iktidara geldiğimiz zaman Devlet-i Aliye uçurumun kenarındaydı.
Vaterlo'da sona eren kanlı devreyi uzun barış yılları takip etti. Milletler teşkilâtlandı, kuvvetlendi; ihtirasları gelişti. Nüfuzlarını arttırmak, sanayilerine pazar bulmak için ya silâha sarılacak, yahut da diplomatik konferanslara
baş vuracaklardı. Bütün bu barışçı veya savaşçı iştihalar karşısında hemen hemen bakir, adetâ işlenmemiş, aşağı yukarı meçhul kalmış bir ülke olan Türkiye, Eldorado'dan farksızdı. 'Tebaa-i şâhâne', komşularının fikrî ve maddî ilerlemelerine kıyasla geri kalmıştı.
Ülkemize göz dikenler anlaşmazlık içindeydiler. Bâzıları topraklarımızı ele geçirmek istiyordu, bâzıları bizi sömürerek sanayi ve ticâretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niyetlerini şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı rahata kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen kavimlerin zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrunda ülkemize gireceklerdi. İkinciler, olmaz! diyorlardı, olmaz ve olmamalıdır! Osmanlı ülkesinin bütünlüğü Avrupa'nın dengesi için şarttır. Aynı iki yüzlülük. İzleyeceğimiz politika meydandaydı. Bâzı devletlerin saldırı gücüne karşı ötekinin müdâfaa gücünü kullanacaktık. Bu arada tebaamızın bir kısmı uyuşukluktan kurtuluyordu. Âdetlerde değişiklikler oluyor, yeni ihtiyaçlar çıkıyordu sahneye. Ama ithâl edilen bir medeniyetti bu, ağır ve kaçınılmaz bîr "olgunlaşmanın” meyvesi değildi. Böyle olduğu için, Avrupa'nın faziletlerinden çok rezaletlerini aldık.
.. Elimizdeki imkânlar çok sınırlıydı. Memurlarımız umumiyetle ehliyetsizdi. Askerimiz vardı, ama ordumuz yoktu; memlekette yol olmadığından memurların suiistimallerinden, tahrikçilerin fesatlarından zamanında haberdâr olamıyorduk. İdare tarzımız kararsız ve düzensizdi. Kanun ve nizâmlardan mahrumduk; her memur kendi başına bırakılmıştı; mes'uliyetten kaçıyor, aylak yaşıyordu. Önce dış münâsebetlerimizi düzene koymak zorundaydık. Hayât hakkımızı tanıtmak, Avrupa Konseri’ne girmek istiyorduk; başardık bunu. Sınırlarımızı tesbit ederken bâzı fedakârlıklara katlanmak gerekti. Bunlar zahirî tâvizlerdi: Belgrad kalesi gibi. Fiilî durumları kanunîleştirdik, o kadar. Aksini yapıp binlerce insanın kanını mı dökmeliydik?
Bu arada Avrupa milletleri neler kaybetmediler? Biz, askerle dövüşmedik, diplomasi yolunu seçtik, diplomatik notalarımızla başarı kazandık.
Dış mes'eleleri hal yoluna koyarken iç mes'eleleri de ihmâl edemezdik. Ana dâvamız halkın arzularını tanımak, ihtiyâçlarını sezmek, fikrî gelişmesini izlemekti. Nankör bir dâva. Avrupa bizi bir tuzağa itiyordu; Avrupa, bâzı ütopyacılar ve birtakım kısa görüşlü diplomatlar. Bunlara göre, hiçbir hazırlıkta bulunmadan hemen Avrupa örf ve âdetlerini memlekete sokmak ve Avrupaî bir hükümet kurmak lâzımdı. Bu taleplerden yerinde bulduklarımızı uyguluyorduk, ama iyice ölçüp biçtikten sonra; sarsıntıları önleyerek; önce yurt menfaatlerini düşünüyorduk. Avrupa'nın her istediğini yapar gibi görünüyorduk. Bu teklifler umumiyetle caziptiler, ama bizim için değil, kendileri için. Bunların hepsini kabul etsek mahvolurduk; ama bunu Avrupa'ya anlatmak güçtü ve ihtiyatsızlık olurdu (1).
1) Paşa'nın ölümünden dört yıl önce bir Fransız ziyâretçisiyle yaptığı konuşmayı hatırlıyorum: “Fransa'da, İngiltere’de seçkin temsilciler yolluyor buraya. Seçkin ama mütehakkim. Ellerindeki bütün kuvveti düşüncelerinin emrine veriyorlar. Ama Paris'in veya Londra'nın düşüncesi İstanbul'dakilerle uyuşamıyor. Elçileri aydınlatmaya çalışıyoruz, ama boşuna. Ne yapabiliriz? Zaman kazanmak zorundayız. Siz buna sözünde durmamak diyorsunuz, biz felâketten kaçmak. Kapitülâsyonlar elimizi bağlamış; elçiler memlekete bizden daha fazla hâkim. Banka açmalıymışız, Fransız mektebi, Fransız lisesi kurmalıymışız. Ne işimize yarayacak bütün bu müesseseler? Yabancılara mülkiyet hakkı tanımalıymışız. İngiltere’den daha liberal olmamız isteniyor... Bunları kabul etmek, Türkiye'yi parçalamak demek. Tereddüt gösterince suiniyet sahibisiniz diyorlar, intihar etmek istemiyoruz, o kadar. Türkiye değişmeli, âmenna... Ama bu değişiklik kendi eserimiz olmalı, ağır ağır gerçekleşmeli. Yürümeliyiz, kabul. Acele etmeliyiz, dogru. Ama sür'al in de bir hududu var. Kazanları patlatmamalıyız.” (Challemel La Cour Revue des deux Mondes, 1867)
Ülkenin kalkınması Batı ile olan münâsebetlerimize bağlı. Eyaletlerdeki kargaşalıkların kökü dışarıda. En büyük dertlerimizden biri de kapitülâsyonlar. Bu bağları gevşetmenin tek yolu Avrupa devletleriyle anlaşmalar yapmaktır. Yabancı devletlerle temaslarımızın onda dokuzu iç meselelerimizle ilgili.
Yepyeni bir teşkilât kurduk. İltimasla mücâdele ettik. Anlattık ki, memurlar herhangi bir ferdin, her hangi bir zümrenin değil, memleketin emrindedir. Yalnız ehliyetsizliği sabit memurlara yol verdik. Çalışanların istikbâllerinden emîn olmaları gerekti. Nizâmnâmelerimizin hepsi uygulanmadıysa bu bizim hatâmız değildir... Maaşlar kifayetsiz. Herkes en yüksek makama kadar yükselebilmektedir.
Bizim de kusurlarımız olmuştu. Aydınlatılmağa ihtiyâcımız vardı. Öğütlere dâima kulak verdik. Bizden farklı düşünenlere saygı gösterdik. Tenkidlerde iki şey aradık: terbiye ve samimiyet. Âdettir, biz öldükten sonra aleyhimizde bulunacaklar. Sağlığımızda da bâzı hayalperestlerin saldırılarına uğradık. Birinciler, biz hayatta iken kusurlarımızı söylemeğe, fikirlerini belirtmeğe cesaret edemediler, ikincileri ise iş başına getirmekten korktuk, tecrübesiz ve ataktılar.
Ülkenin birçok bölgelerinde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında kargaşalıklar çıktı. Bunları yatıştırmak geçici bir tedbirdi. Mes'ele fethedenlerle fethedilenler arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktı. Adem-i merkeziyet gerçekleştirilmesi düşünülen bir tedbir. Ülkeyi vilâyetlere ayırdık. Devlet şûrasını, adalet divânını, istinaf mahkemesini kurduk. Galatasaray sultanîsi, rasathane de bizim eserimizdir... İdarenin her kolu için müfettişlikler ihdas etmek istiyorduk. Vergilerin matrahını değiştirmek gerekiyordu. Yeni kanunlar sayesinde mülkiyetin intikali kolaylaştırıldı.
Payitahtla vilâyetleri birbirine bağlamağa çalıştık. Birçok imtiyaz kaldırıldı. Ticarî anlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Gümrük resimleri arttırıldı (maalesef istediğimiz kadar değil). Hükümet mâmûl ve hammaddelerimizin ihrâcını kolaylaştırman ve yabancı malların yurda girmesini mümkün olduğu kadar önlemelidir. Biz yolu açtık.
...Şiddetli hücumlara mâruzduk, kendimizi nasıl koruyacaktık? Sözle. Haklarımızı nasıl kabul ettirecektik? Diplomatik delillerle. Meselâ “Avrupa muvâzenesinin devamı Devlet-i Aliye'nin yaşamasına bağlıdır” diyecektik, îtirâf edelim ki çürük bir temeldi bu; bugün için olmasa bile yarın için çürük. Avrupa muvâzenesi bizim zararımıza bozulabilir. Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddî menfaatleriyle bizimkiler aynı olmalıydı. Ancak o zaman imparatorluğun tamamiyet-i mülkiyesi bir gerçek olabilirdi. Türkiye aleyhindeki birçok teşebbüsler Avrupa sayesinde önlendi. (Rusya'yı kastediyor).
Demiryolları gibi büyük yatırımları kendimiz yapamıyorduk. Yerli sermâyeye başvurmak da tehlikeliydi; hemen netice almak isteyen, büyük kârlara alışmış bîr sermâyeydi bu. Yabancı şirketlere başvurduk.”
Sonra Paşa, yerini alacaklara neler yapılması gerektiğini anlatıyor:
“Hiçbir beşeri güç, milliyetler prensibi ve sosyalizmin ortaya çıkardığı olayların gelişmesine engel olamaz.” (2)
(2) Paşa'nın 1871 olayları münâsebetiyle yolladığı tamim: “Mâlûm-u vâlâları olduğu üzere şu içinde bulunduğumuz vakt ü zaman maârif-i maddiye cihetiyle tefevvuknümây-ı âsâr-ı eslâf olduğu müstağnî-i delil ve bürhân ise de cemiyet-i insâniyenin asıl mâye-i kıvam ve devamı ve medâr-ı emn ü emanı olan
âdab ve ahlâk-ı umûmiye ve şâir kuyûd-u ma'neviyyeye hayfâ ki, çendan atf-ı enzâr-ı dikkat ve ihtimam olunmamakta olmasının netâyic-i vahîmesinden olmak üzere gürûh-u faale ve amelenin sermâye ve mâldârân ile servet ve fevâidçe tesâvîsi zımnında emvâl-i mevcûdeyi mukaseme eyleme ve belki hüküm ve hükümetçe anlarla müşterek olmak efkâr-ı muzirresi binsekiz yüz altmış ve altmışbir târihlerinde seberâverde-i âlem-i kevn ü fesâd olarak şu dokuz-on sene zarfında mânend-i ervâh-ı habise Avrupa'nın her tarafına carî ve sâri olmuş ve bu efkâr eshâbından terekküb ve teşekkül eden cemiyet-i cesîmeye Enternasyonal nâmı verilmiş ve Londra'da bir merkez ve Amerika'da kâin NewYork şehriyle İsviçre'de şubeler peyda ederek bunun âzâ ve efradı ve sermâyesi hayliden teaddüd ve tekessür etmiş olup nezd-i hakaayık âşınây-ı vezîrânelerinde muhtâc-ı tavzih ve beyân olmadığı veçhile bu kârgâh-ı âlemin kanûn-u bedî-i halk ve tertibine muhalif olan işbu efkâr-ı vehâmetâsârın Hüdânegerde hayyiz-i husule vusulü envâ-ı ihtilâlât ve ihtilâfatın tehaddüs ve tekevvününü icâb eyliyeceğinden ve bunlara hem efkâr olan Komün takımının Paris şehr-i şehîrini giriftar eyledikleri hâl-i mesâibiş-tîmâl dahi meydanda bulunduğundan maada cemiyyet-i be-şeriyyeyi bir hâl-i vahşet ve behâmiyete irca ve idhâl eylemek adetâ haydutluk fiil-i fazîhini bir kaide ve tertib altına alarak ibâhe eylemek demek olmağa ve bu hey'et-i muzirrenin dâire-i mefsedetini memâlik-i mahrûsa-i şahaneye kadar tevsîe çalışması baîd anilihtimâl olmamağla eğerçi bu taraf ehâlisinin emzice ve ahlâk-ı umûmiyelerine nazaran efkâr-ı meşrûhanın buraca Avrupa'daki gibi tesîrât-ı serîa ve kayiyyesi olamayacağı memûl ise de mâmaafih bunun hudûd-u memleket-i fesîha-i Osmâniye’nin içersuna hulul ve duhûl idememesi esbabının istihsâli ve bu fikr-i fâsid erbabının tervîc-i mekaasıd ve âmâl etmelerine kafa fırsat ve ruhsat bulmamaları içün tekayyüdât-ı lâzimenin icrası mütehattem-i zimmet-i hükümet olduğuna ve keyfiyyet vilâyat-ı sâireye de bildirilmiş idüğine binâen bu babta taraf-ı devletlerinden dahi îcâb edenlere îtây-ı vesâya ve talimat buyurulması tavsiyesiyle şukka-i mahsûsa-i senâverî terkîm olundu efendim.”
Coğrafî durum bakımından kaderimiz Avrupa'ninkine bağlı. Avrupa son yıllarda bütün servet kaynaklarını silâhlanma uğrunda seferber etti. Türkiye ile sınaî ve ticarî münâsebetleri eskisinden farklı. Yirmi yıldan beri durumumuz oldukça düzeldi. Bizi sömürmenin o kadar kolay olmadığını anladılar. Avrupa'nın saygısını kazandık. Avrupa Konseyi’nde hatırı sayılır bir yerimiz var. Sözde mağdur tebaamız olan Hıristiyanlara karşı Avrupa'nın merhametini kışkırtmak geçerli olmaktan çıktı.
Düşmanlarımız onları yalancı vâidlerle ayaklandırmıyor artık. Bizimle menfaat birliği yapmak istiyorlar. Ama bu iyi niyetin devam etmesi için gerekli ıslâhatı yapmak zorundayız. Ülkemiz için en büyük felâket yerimize ehliyetsiz bir sadrâzamın geçmesi, eserimizi yanlış anlaması ve takip ettiğimiz yolu terketmesi (3).
Haşmetmeâb, sadâret makaamını sık sık yeni ellere tevdî etmeyin. Gelecek zâtın belli bir programı olmalı ve onu uygulamalı. Mes'uliyetlerin hudutlandırılması lâzım. Halk zât-ı şahanenizle ve sadrâzamla temas kurabilmeli. Yoksa memleketin durumunu kavrayamazsınız. Ecdâd-ı izamınız tebdîl-i kıyafet ederek tebaanın arasına karışırlardı... İnfirad politikasından kaçınınız. Bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir. Komşularımızda neler olup bittiğini dikkatle izlemelisiniz. Tebaanız komşu ülkelerdeki halkların yaşayışını kıskanmamalı.
Uzak memleketlerle münâsebetiniz ticarî ve sınaî münâsebetlerdir. Bizi güç duruma sokmak işlerine gelmez. Onların öğütlerine kulak vermeli, hattâ yardımlarını istemeliyiz. Kendi çıkarlarını düşünürken bizimkilerini de düşüneceklerdir.
... Bâzı müesseseler kurduk, bâzı tedbirler aldık; bunlar, masrafı muciptir bahanesiyle yıkılmamalı.
Çeşitli tebaalar arasında ırk ve menfaat ayrılıkları var. Bu er geç bizden ayıracak onları. Devlet, eğitim aracılığıyla menfaatleri birleştirmeğe, ülkenin parçalanmasını önlemeğe çalışmalıdır. İnsanlar refah ve emniyet peşindedirler, vatan bu iki ihtiyâcın sağlandığı yerdir.
... Çeşitli cemâatlerin elde ettiği imtiyazlar, görevler arasındaki farklılıktan gelmektedir. Büyük bir mahzur. Müslüman tebaanın başlıca işi devlet hizmetidir, öteki tebaalar para kazanmakla meşgul. Bu sayede üstün durumdadırlar. Üstelik savaşta ölen de yalnız Müslümanlar, bu yüzden Müslüman ahâlinin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Böyle giderse azınlık hâline geleceğiz. Târih, mağlûpların istimsâl ettiği fâtihlerin hikayeleriyle dolu. On yıl kışlalarda ömür tükettikten sonra köyüne dönen bir erkek ne işe yarar? Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi zirâatle, san'atla, ticâretle uğraşmalı. Tek devamlı sermâye emektir. Kurtuluş çalışmakla mümkündür. Müslümanlar, Hıristiyanların inhisârındaki mesleklere el atmalı, Hıristiyanlar da nüfusları nisbetinde devlete asker, subay, memur vermelidirler.
... Her iktidara geçen, kendinden önce yapılanları bozmakla işe başlıyor. Maiyetindeki memurları değiştiriyor. Yükselebilen ancak dalkavuklar. Herkes devletin sırtından refah elde etmek peşinde. Emeğin hakkını vermek, memurları oradan oraya nakletmemek, halk nazarındaki itibarlarını yükseltmek lâzım... Ehliyetli memurlar kullanmak suretiyle memur sayısını bugünkünün dörtte birine indirebiliriz.
Bütün ağırlık köylünün sırtında. Vergi servetle mütenâsip olmalı. Cibâyet sistemi sakat. Memleketin kadastrosu yapılmalı,
istatistiğe önem verilmelidir. Bunları başlattık, fakat istediğimiz neticeyi alamadık: maaşlar kifayetsiz, ehliyetli insan az. Demirbaş defteri, yevmiye defteri, kasa defteri olmayan tüccara benziyoruz.
Mülkiyet hürriyete kavuşmalı, açık ve aydınlık kanunlarla düzenlenmeli. Mülkiyet rejimi sermayedarı ürkütüyor; faiz haddi yüzde yirmiden yüzde elliye kadar çıkmaktadır. Kredi bulmak imkânsız.
Avrupalı göçmenler Amerika'ya, Avustralya'ya gideceklerine bize gelsinler. Memleketimizde boş arazi uçsuz bucaksız. Alman veya İsviçreli göçmenler Amerika'da nasıl Amerikalı olup çıkıyorlarsa, bizde de Osmanlı olup çıkarlar. Avrupalı birçok memurlarımız bizden çok Osmanlı değil mi? Köylüyü toprağa bağlamak lâzım, toprağımız geniş ve bereketli. Köylüyü tefeciden kurtarmalı, a'şârı kaldırmalıyız. Zirâat bankaları kurulmalı.
Âli Paşa devlet çiftliklerinin aleyhindedir. Bu çiftlikleri idare edecek olanlar işi ucundan tutacaklardır. Öteki müesseelerimize benzeyecektir bu çiftlikler. Devlet fabrikalarından da vazgeçiniz. Bunlar çok masraflı ve faydasız; özel teşebbüsü boğmaktadırlar. Oysa yalnız özel teşebbüs güçlenip gelişebilir. Devlet fabrikaları özel şirketlere devredilmelidir. Hükümet sâdece hissedar olmalıdır bu fabrikalara.
Taşraya genel komiserler göndermelisiniz; dürüst, tecrübeli, bilgili komiserler. Memleketin hâlini onlar inceleyip hükümete arzetmelidrler. Eyâlet İstanbul'a ehliyetli temsilciler yollayamaz.
... Zırhlılarınız boğaz içinde nazlı nazlı dolaşıyor. Yabancı tersanelerde îmâl ettirilen bu gemiler ticâret filolarını yerini almakta, onların gelişmesine engel olmaktadır. Avrupa’nın durumu başka, onun sömürgeleri var. Savunulacak uzak menfaatleri
söz konusu. Bâzı devletler de mâden sanayilerini geliştirmek için zırhlı yapıyorlar. Savaşta asker taşıyacak gemiler ticâret gemileridir. Bize küçük ve süratli gemiler lâzım. Devamlı ve büyük bir ordu da lüzumsuz. Stratejik notalarda istihkâmlar kurmak daha faydalı.”
Ali Paşa'nın bizim için en dikkate değer taraflarından biri de basın hürriyetine verdiği önemdir. Kendisini dinleyelim:
“Basın hürriyeti ancak hatâlarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehlikedir. Sizin hükümetiniz yurdun iyiliğinden başka bir şey düşünmüyor, o hâlde böyle bir hürriyet onun için bir nîmettir. Bir milletin düşüncesini baskı altında tutmak, onu birtakım gizli yollar aramağa zorlar, eninde sonunda bulur bu yolları. Hürriyetsizlik her türlü fesadı kolaylaştırır. Devletin güveni tehlikeye girer, zora başvurmak gerekir. Basın hürriyeti kötülükle savaşmak ve faydalı olmak isteyen her hükümetin tabiî müttefikidir. Bugünkü idarede basın, Osmanlılar arasında zayıf bir bağ kurabiliyor. Amme menfaati, bilhassa taşrada meşhul; tek kaygı: özel çıkar. Basına ve genel olarak her nevi yayına geniş bir hürriyet verilmeli ki,
Osmanlıları birbirine bağlayan bağ kuvvetlensin. Basın siyâsî mes'elelerle uğraşacak, hükümetin yaptıklarını değerlendirecek ve ülkenin ihtiyaçlarını belirtecek, ihdasını istediğimiz genel komiserlerin işini kolaylaştıracaktır. Basın, millet meclisi kuruluncaya kadar bu meclisin yerini tutacaktır (4). Memleketi tanımayanlar boyuna
(4) Âli Paşa da Fuad Paşa gibi millet meclisi için hazırlıklı olmadığımıza kaanîdir. 1867'de Mithad Paşa'nın meşrutî rejimi bütün fenalıkları önleyecek bir tedbir sayması Fuad Paşa'yı gülümsetir, “Bu zâta öğretemedik ki, der, politikada “şâh-dârû”ların (panacee) yeri yoktur.”
millet meclisinden söz ediyorlar. Devlet işlerini tartışacak, denetleyecekmiş bu meclis. Eyâletlerden, hattâ payitaht ahâlisinden kurulacak böyle bir topluluk çok geçmeden acınacak bir acz içine düşer. Acele etmemeliyiz. Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriyete kavuşturmaktır.
Hükümet de büyük bir gazete kurmalıdır. Bu gazete yerli ve yabancı basının makaalelerine cevap vermelidir. Hükümetin ve yurdun gerçek menfatlerini müdâfaa etmelidir. Kanunları, nizâmnâmeleri, buyrukları yayımlayacak, halka hükümetin aldığı tedbirleri îzâh edecek, gerekçelerini anlatacaktır bu büyük gazete; kötü niyetleri zararsız hâle getirecektir. Gazetenin yöneticileri hiçbir dalkavukluğa tenezzül etmeyecektir. Halk müdâhaneden iğrenir. Ona göre müdâhane en acı hakikatten daha çirkindir. Bu gazetenin şiarı hakîkat ve samîmiyet olacaktır.”
Paşa'nın sözleri burada bitiyor. Vasiyetname Türkiye'de yayımlanmış mı? Bilen yok. Gaalib, Âli ve Fuad Paşaların vasiyetnamelerinden söz etmekte, fakat bunların ne zaman, hangi dilde yazıldıklarını kaydetmemektedir (Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası, 1329, s.70). Tanzîmât'ın yüzüncü yıldönümü münâsebetiyle yayımlanan Tanzîmât adlı kitabın 892. sahifesinde Vasiyetnamenin adına rastlıyoruz: Walter Wright, Âli Paşa'nın bir nevî siyâsî vasiyetname bıraktığını, bunun da Türkçe olarak yayımlandığını söylerken, Birge böyle bir eserin basılmamış olduğunu ileri sürüyor.
Ben vasiyetnamenin iki nüshasını gördüm, her ikisi de Fransızca. Birinci nüsha yazma: Edebiyat Fakültesi Kitaplığı’na Fransız Sefareti’nden gelmiş. Schneider'in bir önsözünü muhtevî ve onun tarafından kaleme alınmış. Yıldız evrakı arasında rastladığımız bir vesikadan Bianchi'nin kayın biraderi olduğunu ve Âli Paşa'nın kâtipliğinden ayrıldıktan sonra
Rus casusluğu yaptığını öğrendiğimiz Schneider şöyle diyor: “... Vasiyetname ya Abdülaziz'e takdim edilecekti, ya matbuata. Paşa'nın ölümünden az sonra Schneider Efendi zamanın hükümetinden vesikayı neşretmemek emrini aldı. Bununla beraber 1871 Aralık’ında, yâni Paşa'nın ölümünden üç ay sonra Schneider Efendi tarafından bâzı ricâl-i devlete vasiyetnameden bir çok nüshalar tevdî edildi. İktisardaki rical vesikayı büyük bir ihtimamla sakladılar. Schneider Efendi de tehditlerden korkarak izini kaybetti. Halbuki okusalar ne büyük dersler bulacaklardı. Devlet-i Aliye ne büyük gailelerden kurtulacaktı. Birkaç ay önce vesikanın enzâr-ı umûmiyeye vaz'ı bizzat pâdişâh tarafından yasak edildi. Bugün, yâni yazılışından 24 yıl sonra vasiyetnamenin büyük ehemmiyeti her tehlikeyi göze alarak neşrini gerektiriyor.”
İkinci nüshada önsöz yok. Fransızca Revue de Paris tarafından 1910'da ayrı baskı olarak yayımlanmış. Kırk sayfalık bir risale. Metinler aynı. Bütün bir çağa ışık serpen bu çok değerli vesikanın mevsûkiyetinden şüpheetmek için hiçbir ciddî sebeb yok.
Cemil Meriç'ten alıntı