Geη©eßaY
02-22-2008, 23:43
Tarihî Gelişim Sürecinde İnsan Hakları ve Osmanlı Modeli
Osmanlı Devleti’nin insana ve onun en tabiî ihtiyacı olan kişisel hak ve özgürlüklere bakış açısını anlayabilmek için, karşılaştırmalı bir incelemenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu amaçla yapmış olduğum araştırma sonucunda insan hakları konusunda, genel anlamda, şimdiye kadar oldukça detaylı çalışmaların yapıldığını tetkik ettim. Bu arada, Osmanlı devletinde insan hakları konusu ile ilgili bazı çalışmaları da gözden geçirince, bu konunun kapsamına giren meselelerin bir derya olduğunu fark etmemek imkansızdı. Bu nedenle, makalemizi belirli sınırlar içerisinde tutmamızın daha faydalı olacağı anlayışı ile konuyu sadece devletin insana bakış açısı, kişinin özgürlüğü ve kişinin kanun karşısındaki durumu noktasında ele almanın uygun olacağı düşüncesindeyim. Burada, öncelikle, insan hakları kavramının devlet yönetiminde yerleşip kurumlaşması ile ilgili şartları, yani bu durumu belirleyen hukukî ve tarihî modeli sunmak istiyoruz. Bu nedenle, yazımızda bir yandan günümüzde tarihini Roma ve Bizans kültürünün temelleri üzerine oturtan Avrupa’nın, tarihi boyunca insana verdiği değeri incelerken, diğer yandan Osmanlı’nın insan unsuruna verdiği önemi gözler önüne sermeyi amaçladık. Burada, metod olarak, kendimiz konuşmaktan ziyade belgeleri konuşturmayı uygun bulduk. Böyle kısa bir çalışma ile insan hakları ile ilgili bütün belgeleri incelememiz mümkün olmayacağından bu konu ile ilgili olan belgeler içerisinden sadece birkaç çarpıcı örnek üzerinde değerlendirme yapmanın daha doğru olduğu kanaatindeyim.
Bu tarihî gelişim çizgisine geçmeden önce, insan hakları kavramının hukuk dilinde nasıl bir mana taşıdığına bir göz atalım. Milletlerarası metinlerde “insan hakları” olarak geçen kavram, hukuk literatüründe kişinin temel hakları, temel özgürlükleri ve kamu özgürlükleri anlamında kullanılmaktadır.[ii] Ancak, hak ve özgürlük kavramlarının soyut ve herkes için farklı algılanabilen çok yönlü ve değişken terimler olmaları insan hakları ifadesinin tam bir tanımının yapılabilmesini güçleştirmektedir. Fakat burada amacımız insan haklarının teorik açıklamaları olmadığından bu kavramın en azından, genelde ne ifade ettiğini söyleyebilir ve “devletin otoritesi ile kişinin hak ve hürriyetleri arasında kurulması gereken ‘hassas bir denge’ olarak tanımlayabiliriz.[iii] İşte bu dengenin sağlanması ve “iktidar ile özgürlük ihtiyaçlarının karşılanması ancak “hukuka bağlı devletlerde" mümkün olmuştur.[iv] Dönmezer’e göre; bu düzeni sağlayabilecek “hukuk devleti”, idare ve hükümetin bütünüyle hukuk kurallarına bağımlı ve ancak o kurallara göre ve onların izin verdiği tasarruflarda bulunduğu, her yetki sahibinin faaliyet ve tasarruf alanını objektif kurallara göre düzenlediği ve hiçbir iktidar mensubunun ve görevlisinin o sınırlar dışında faaliyette, tasarrufta bulunmasına imkân tanımayan devlettir. Hukuka bağlı bir devlet, bunların temini için yetki sahiplerinin hukuk düzenince kendilerine verilmiş olan yetkilerin sınırları içinde kalmalarını, o sınırları aşmamalarını ve zorlayamamalarını sağlamakla görevli mekanizmaları oluşturmalıdır”.[v]
Tabiatı ve yaratılışı itibariyle sosyal bir varlık olan insanoğlu yüzyıllar boyu, birarada yaşamanın bir gereği olarak barış ve düzeni sağlayabilmek için, hukukî bir düzen ve teşkilat oluşturmuştur. İşte bu gün ulaşmış olduğumuz hukukî olgunluk seviyesi, bu tarihî gelişim sürecinin bizlere bir armağanıdır. Çağlar boyunca devletler kurmuş olan devletlerin hukuk sistemleri ve insanı hangi hukukî platformda değerlendirdiklerine bakarak bugünkü seviyeyi tesbit etmemiz daha kolay olacaktır. Yavuz Atar haklı olarak, “Çin, Hint, Mısır, Sümer, Babil, Asur, İbrani, Eti ve İran medeniyetlerinde hukukî bir takım düzenlemelerin yapılmış olduğundan bahsetmekle birlikte, o çağlarda, siyasî ve hukukî esasların ve insan haklarının bugünkü şekli ve ifadesiyle aranmasının doğru olmadığını”[vi] belirtmektedir.
Eski Yunanistan’da ise; hukuk kuralları ve insan haklarının belli bir kesime hitab ettiği ortadadır. Şehir devletleri (polis) mozayiği halinde teşkilatlanmış olan eski Yunan demokrasisi, aslında bir oligarşidir ve bu sistemde halk hakimiyeti sözde kalmıştır. Ancak, Atina’da oturan belli sayıda insan, vatandaş statüsünde kabul edilmiş, bunlar arasında da, ancak kriterleri idare edenler tarafından konulmuş olan özellikleri taşıyanlar birtakım hak ve özgürlüklere sahip olabilmişlerdir.[vii]
Bu arada vatandaşlık kavramı, zamanla insanların hak ve hürriyetlere sahip olup olmamalarında tayin edici bir kişisel statü haline gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi, eski çağlarda da vatandaşlık kavramının, artık, hukukî, siyasî ve sosyal olmak üzere üç önemli temel üzerine oturduğu düşünülebilir. Bunlardan en önemlisi kişiye konuşma, düşünce, inanç özgürlügü veren, ona mal mülk sahibi olma hakkı tanıyarak, gerektiğinde kanun önünde adaletle yargılanmasını sağlayan hukukî yönüdür.[viii] İşte insan hak ve özgürlüklerinin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Eski Yunanistan’da olduğu gibi, Roma’da da halk genelde pek çok sosyal sınıfa ayrılmış ve adalet sisteminden, ancak kendilerine vatandaşlık hakkı tanınanların bir kısmı faydalanabilmiştır. Yani fertlerin kanun önündeki durumları açısından halk temelde, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar olarak birbirinden ayrılıyordu. Vatandaş olmayanların alınıp satılmaktan başka toplumda hiçbir değerleri olmadığı gibi bunların hak ve hukuklarından söz etmek de imkansızdı. Roma’da hiçbir zenginlik ve soyluluğa sahip olmayan halk, bağlı eyaletlerdeki halk ve köleler bu grubu oluşturuyordu. Bu gruptakiler herhangi bir suçlama karşısında yargılanmalarına gerek kalmadan cezalandırılabilirler, gladyatör gösterilerinde halkı ve imparatorları eğlendirmek için hayvanlara yem olarak kullanılabilirlerdi.
Vatandaşlık statüsü ise, bazı kesim için gerçekten bağlayıcı bir unsur olarak haklarını korurken, diğer bir kısmı için hiç de öyle olmamıştır. Gerçi Roma, kanun önünde ve kağıt üzerinde vatandaşları ayırdetmemişti fakat, uygulamalarda Roma’da doğup yetişen ve soylu bir aileye mensup bir vatandaş ile eyaletlerde herhangi bir hizmetin karşılığı olarak kendisine sonradan vatandaşlık hakkı verilen sade halk arasında büyük ayrım olduğunu örnekler doğrulamaktadır.
Eğer Roma İmparatorluğunda da gerçekten uygulanmış olsaydı, işte kendilerine sonradan vatandaşlık hakkı tanınmış olanlar da bu haklardan faydalanabileceklerdi. Roma’da vatandaşlar herhangi bir suçlama karşısında imparatora sığınma ve onun yargısını isteme hakkına sahipti (buna provocatio denilmektedir). Kanuna göre, tutuklama, dövme ve hapis cezaları yabancılara uygulanabilirdi, fakat bunları bir Roma vatandaşına uygulamak son derece tehlikeliydi.[ix] Teoride Roma hukuk sistemi yabancılara (yani eyaletlerdeki halka) sadece yerel idarecilerin mahkemelerinde yargılanabilme hakkı tanırken, vatandaşlar yerel idarecilerin adaletsiz yargılamalarından kaçınmak için daha üst bir mahkemenin, mesela imparatorun yargısına müracaat edebilirlerdi.
Fakat uygulamada vatandaşlık hakkına sahip olmak, bu gruptaki kimselerin her zaman kanunda vatandaşlara tanınmış olan adalet mahkemelerinde yargılanabilme ayrıcalığından faydalanabilecekleri anlamına gelmiyordu. Vatandaş olarak nitelendirilenler arasında da çeşitli sınıf farkları olduğundan, yargılama sırasında, soyluluk ve zenginliğe önem veriliyordu[xi] Zaten Roma idarecileri, eyaletlerdeki vatandaşların güvenliğini sağlayıp sağlayamamak gibi bir endişe de taşımıyorlardı.[xii]
Geç Cumhuriyet döneminde Roma Senatosu aldığı bir karar[xiii] ile eyalet idarecilerini, Roma vatandaşlarını halkın önünde yargılamadan, öldürmekten, kamçılama ve dövmeden, işkence etmekten, mallarını müsadere etmekten veya zincire vurmaktan men ediyordu. İşte Roma vatandaşlarının kanun önündeki tek avantajı, eyaletlerdeki idarecilerin bu tür kanunsuz tavırları karşısında halkın yargısına müracaat edebilmeleriydi.[xiv] Ancak İmparatorluğun batısında meydana gelen pek çok olay, Roma’nın eyaletlerdeki vatandaşları, Roma’da doğup yetişmiş olan soylu ve zengin vatandaşlar kadar düşünmediğini göstermektedir. Eyaletlerde en basit suçların infazı dahi vatandaşlar için ağır bir şekilde sonuçlanabiliyordu. Meselâ, eyalet idarecisi Verres’in Sicilya’da, önce Gavius ve daha sonra da diğer bazı vatandaşları gözünü kırpmadan astırması gerçekte tamamen kanun dışı uygulamalardı.[xv]
Roma İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde vatandaşların halkın yargısına müracaat edebilmesi hakkı, MÖ 30’da Avgustus tarafından değiştirildi. Vatandaşlar bundan sonra herhangi bir adaletsiz yargılama karşısında imparatora müracaat ederek haklarını arayabilirlerdi.[xvi] Fakat, Avgustus’un kanunu da vatandaş kavramına açıklık getirmediğinden, bu konudaki düzensizlikleri ortadan kaldıramadı. Gerçi imparatorun yargısına sığınmak da her zaman için bir kurtuluş değildi. Kanunlar yeterince açık olmadığından herşey imparatorun insafına bırakılmıştı.
Aziz Paul’ün ve çevresinde toplanmış olan Hıristiyanların Filippi’de eyalet idarecisi tarafından eziyetlere maruz bırakılmaları da yine bir başka kanunsuz yargılama örneğiydi. Çok tanrılı dinlere inanan Roma’da eyalet idarecileri ve devlet görevlileri, halk arasında hızla yayılmaya başlayan Hıristiyanları döverek onlara akla hayale gelmedik işkenceler yaptılar. Gerçi eyalet idarecisi bunların Roma vatandaşı olduklarını duyunca biraz endişelenmiş ve salıverilmelerini emretmişti.[xvii] Fakat bunun sonucunda kendisinin herhangi bir sorgulamaya maruz kalıp kalmadığı da müphemdir. Paul, bir avukat olarak haklarını bildiğinden, kendisini zindandan çıkarmaya çalışan görevlilere: “... hayır, eğer bizi buraya kapatanlar haklı iseler gelsin bizleri buradan kendileri çıkarsınlar” diyerek kendilerine yapılmış olan muamelenin kanunsuz olduğunu ısrarla vurguluyordu. Fakat, eğer Paul haklarını bilmemiş olsaydı yine salıverilecek miydi?
Aziz Paul’ün (Caesarea) Kayseri’deki bir başka yargılanması sırasındaki konuşmaları da yine Avgustus’un kanununu destekler mahiyettedir. Aziz Paul Kayseri’de mahkemeye çıkarıldığında “... eğer beni buraya getirenler suçlu olduğumu ya da öldürülmeğe değecek kadar büyük bir suç işlediğimi düşünüyorlarsa bilsinler ki kimse beni onların yargısına teslim edemez. Beni imparatorun adaletine teslim ediniz”[xviii] demişti. Bütün eyalet idarecileri arasında, görevine sadakati ile tanınan Pliny, Bitinya eyaletine tayin edildiğinde Avgustus’un kanuna uyarak, Hıristiyanlığın halk arasında yayılmağa başladığı bu dönemde, dininden dönen Roma vatandaşlarını kendisi yargılamaktan çekinerek onları imparatora gönderen ilk eyalet idarecisi olmuştu. Fakat vatandaşlık statüsünde olmayıp da dininden dönmeyenleri kendisi yargılayarak ölüme mahkum etti.[xix]
Her ne kadar Roma’da ve eyaletlerinde vatandaşlık, kişilere kanun önünde yargılanabilme hakkı tanıyorsa da devlet görevlilerinin bunu pek nadiren gerçekleştirdiği görülmektedir. Adaletsiz bir şekilde eyalet idarecisinin keyfi yargısına tabî olan vatandaşların da işkencelere maruz kalarak öldürüldükleri bir gerçektir. Vatandaş olarak isimlendirilsin ya da isimlendirilmesin, bu noktada Roma imparatorluğu’nun devleti idare eden ya da devlet idaresinde söz sahibi olan Roma şehri vatandaşlarının dışında hiçbir grupla ilgilenmediği ve bir hukuk devleti olma çabasında gibi görünse de bunun sadece sözde kaldığı anlaşılmaktadır.
Pliny, daha önceki tecrübelerine dayanarak, İspanya’ya idareci olarak gönderilmekte olan arkadaşı Calestrius Tiro’ya “insanların asalet, rütbe, derece ve mevkilerine göre onlara farklı muamele yapmasını” öğütlüyordu. Ona göre “bu, eşitliğin ta kendisiydi ve eğer kişiler arasındaki ayrım karıştırılır ya da bozulursa bu toplumun altüst olmasına neden olabilirdi”. Pliny’nin bu ifadelerinde toplumun her kademesinde bir sosyal sınıflaşmanın olduğu gerçeği açıkca ortadadır. Sınırları devlet tarafından kesin hatlarla belirlenmemiş ve takdiri bir anlamda eyalet idarecilerine bırakılmış olan bu sistem içerisinde vatandaş olmayanlarda olduğu gibi, sade vatandaşların da küçük düşürülerek ağır cezalara çarptırılmaları oldukça mümkündü. Sicilya’da Verres’in bazı vatandaşları idam ettirmesi, Afrika’da bazı çiftçi vatandaşların acımasızca öldürülmeleri, Paul’ün ve taraftarlarının vatandaş oldukları halde çeşitli yerlerde eyalet idarecileri tarafından yargılanmaları, yine Aziz Pionius ve taraftarlarının İzmir’de yakılarak öldürülmeleri sade vatandaşların haklarının korunmadığını göstermektedir. Bu arada zengin, soylu ailelere mensup vatandaşların ise her zaman imparatorluğun her yerinde itibar gördükleri de unutulmamalıdır.
Roma devleti, bir yandan eyaletlerde doktor, asker, eğitimci, artist, ticaret adamı gibi kendisine üstün hizmet verdiğine inandığı kimselere vatandaşlık hakkı tanırken[xx] diğer yandan da bunların hukukî durumları hakkında hiçbir endişe taşımıyordu. Fertlere birer ayrıcalık gibi dağıtılan vatandaşlık hakkının, eyaletlerdeki halkın oyunu alabilmek için yapıldığı, fakat bunlardan daha çok üst düzey Roma vatandaşlarının faydalandığı açıktır. Bu konuyu destekleyecek bir başka örnek ise; yine Anadolu’dan Likya (bugünkü Dalaman çayından Antalya’ya kadar Teke yarımadası), bölgesinden gelmektedir. Miladî 139-151 yılarında Likya bölgesinde, yaşamış olan Opramoas adındaki şahsın, bu bölgenin ileri gelenlerinden olmasına rağmen, Roma idaresi döneminde, Roma vatandaşlık hakkını almak için hiçbir gayret sarfetmediği anlaşılıyor.[xxi] Kanunlar, eyaletlerdeki vatandaşları korumadığından, şüphesiz bu şahıs, Roma devletinin, eyaletlerdeki halka tanımış olduğu vatandaşlık hakkının sözde kaldığının ve aslında onlar için çıkarılmamış olduğunun farkındaydı.
Daha sonraları 212’de çıkarılan bir kanunla[xxii] imparatorluğun toprakları dahilinde yaşayan bütün halk vatandaş olarak kabul edilmişse de bu durum zamanla yeni bir sosyal sınıflaşmanın başlangıcı olmuştu. Bu kanun da insanlar arasındaki farkı ortadan kaldıramamıştı. Herhangi bir özelliğiyle diğer bir grup veya gruplardan zayıf olduğu düşünülen fertler her zaman için ezilmeye, aşağılanmaya ve kötü muameleye maruz edilmeye lâyık görülüyordu.
Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar çok tanrılı dinlere inanan ve bu dönemde Hıristiyanlığı kabul eden halka, akla hayale sığmayan eziyetleri lâyık gören Roma imparatorları, Hırıstiyanlığın 388’de devlet dini olmasından sonra kendilerini Hıristiyanlığın bayraktarları olarak görmeğe başladılar.[xxiii] Bizans İmparatorluğu döneminde , Hirıstiyanlık devletin işleyişinde önemli bir prensip haline geldi ve yeni memleketler fethedilir edilmez halk zorla Hıristiyan yapılmağa çalışıldı.[xxiv] Bizans İmparatorluğu bu kez Hıristiyanlığın temel prensip ve kaidelerine yönelerek, bu dine inananları esas almış ve bundan başka dinlere inananlar, dinlerini değiştirmeğe zorlanmışlardır. İnançlarından dönmeyenler ise insafsızca cezalandırılmışlardır.
G. Ostrogorsky, Bizans’ın 324-610 yılları arasındaki dönemini memur sınıfının üstün olduğu devre olarak belirterek şöyle bir tasvir yapıyor: “Bütün devlet idaresi imparatorun ve ona bağlı olan ve büyük çapta geliştirilerek Bizans baskı devletinin bel kemiğini teşkil edecek memurlar hiyerarşisinin elinde toplanmaktadır. ... İmparatorluk artık en yüksek meclis değil, despotça bir kudrettir ve bu kudret de dünyevî kudret faktörlerinden ziyade Tanrı’nın iradesine dayanmaktadır.”[xxv] “İmparator, sadece ordunun başkumandanı, en yüksek hâkim ve yegâne kanun koyucusu olmakla kalmaz; o aynı zamanda kilisenin ve doğru inancın koruyucusudur.[xxvi] ... Teb’ası onun kölesidir.”[xxvii]
A. H. M. Jones’un görüşleri Ostrogorsky’nin ifadelerini kuvvetle desteklemektedir. Jones’a göre; bu dönemde ruhban sınıfı büyük bir statü ve prestij kazanarak bulundukları bölgelerdeki hukukî otoritenin sahibi oldular. Yerel idarelerde görülmüş olan davaların son karar merciî piskoposlardı ve bunların vermiş olduğu kararlar diğer yerel otoriteler tarafından uygulanırdı.[xxviii] İşte bu durum bir yandan toplumda piskoposların ve kilisenin yerini sağlamlaştırıyor, diğer yandan da kilise giderleri için halktan ağır taleplerde bulunarak, halkı kilisenin kölesi durumuna getiriyordu. Bu istekleri yerine getirmeyenler cezalandırılıyordu.
Gerçi imparator Constantine, daha insaflı bir tutum sergiliyor ve gladyatör gösterilerini 325’te yasaklayarak[xxix] artık insanların gereksiz yere hayvanlara yem olmalarını engelliyordu. Ancak, hakimiyeti altındaki halkı kölesi olarak görmek Bizans devleti imparatorları için bir gelenek haline geldiğinden halk hala bu konumdaydı. Yaklaşık bin yıl boyunca Bizans teb’ası, toprağa bağlı, karın tokluğuna çalışan ve bağlı bulundukları kilise ya da dükalıklara (yerel idarecilere) hiçbir hesap sorma hakkı olmayan serf konumunda kaldı.[xxx]
İnsanı, maddî varlık ve nesep durumuna göre sınıflandırıp hâkim olduğu toplumu sürekli zor kullanarak bir arada tutmaya çalışan Roma ve Bizans’a karşılık Osmanlı devleti, henüz bir beylik halindeyken bile çevresinde “adaleti ve hoşgörüsü” ile ün yapmıştı. Osmanlı’yı henüz teşkilatlanmaya başladığı bu dönemde çevreye tanıtan insana saygı anlayışı iki kaynaktan geliyordu.
Birincisi, İslamiyet’ten önce Hunlarda, Göktürklerde ve diğer Türk devletlerinde görülen ve insanı merkez alarak ona birtakım hak ve özgürlükler tanıyan kuralların bulunmasıydı. Gerçekten Hunlarda, binlerce yıldır uygulandığı söylenen kanunnameden anlaşıldığına göre; suç işleyenleri cezalandırmak devletin yetkisindeydi. Hakan adalet teşkilatının başkanı sıfatıyla devlet içerisinde adalet ve sükûnun sağlanmasından sorumluydu. Mahkemelerde davalar yargıçlar tarafından görüşüldükten sonra, uygulamaya konmadan önce Hakanın onayına sunulurdu. İdam cezası gibi ağır suçların infazı için, Hakanın başkanlığında yılda iki kez divan kurulurdu. Türklerde en önemli bir ceza kaidesi de yeni ele geçirilmiş olan memleketlerin halkına ve özellikle misafirlere hapisten başka bir ceza usulünün uygulanmamış olmasıdır. Misafir adam dahi öldürse, onu idam etmezler, sadece hapsederlerdi.[xxxi] Hunların çağdaşı olan Roma’da ve hatta daha sonraları Bizans’ta böyle bir uygulamayı hayal etmek bile imkansızdı.
Şahsın hukuku açısından halkın, Göktürklerde, hür olanlar ve köleler olarak temelde iki sınıfa ayrıldığı söylenebilir. Hür ahali içinde hukukî imtiyaz ve ya hukukî sınırlamalar yoktur. Köleler, savaşlarda mağlup olan kavimlere mensup, savaş neticesinde esir edilmiş kimselerle bunların çocuklarıdır.[xxxii] Özellikle Uygur Türkleri dönemine ait belgelerde, İslâm ve Roma hukukunda olduğu gibi Türklerde de köleliğin bulunduğu anlaşılıyor. Ancak, kölelerin durumları ve statüleri ile ilgili kesin kuralların yer aldığı ve bu gruptaki halkın belli akidlerle haklarının korunduğu da açıktır. Kölelerin evlenme ve mahkemeye müracaat etme hakları vardı.[xxxiii]
İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlerde yazılmış olan Kutadgu Bilig’de de Uygurlarda “tahtın ana direğinin doğruluk ve adalet olduğu vurgulanarak hükümdarın, insanları adaletin önünde beğ veya kul olarak ayırmaması gerektiği temel bir prensip olarak ifade edilmektedir. İster oğul, ister hısım, ister yolcu, ister hancı olsun herkes kanun karşısında eşittir, hüküm verirken fark gözetilmeyecektir. Devletin temeli doğruluk ve adalettir. Beyler doğru olursa, dünya huzura kavuşur. Hakimiyetin esası adalettir”.[xxxiv]
Diğer eski Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı döneminde de teb’ayı birbirine bağlayan en önemli faktör İslamiyetti. Aynı kaynaktan geldiği kabul edilmiş olmasına rağmen İslamiyet, Osmanlı’nın hakim olduğu ülkelerde Hıristiyanlık’tan daha farklı bir etki yapmıştı.[xxxv] İslamiyet’in prensiplerinin, Osmanlı’nın fethettiği yerlerin halkına yaklaşımında büyük etkisi vardı. Zira İslâm hukuku, vatan ve millet mefhumları yerine, insanları, mensup oldukları dinlere göre birbirinden ayırt ediyordu. Vatandaş demek olan ra’iyye (teb’a), müslüman ve gayr–i müslim olarak ikiye ayrılıyordu. Osmanlı devletinde millet tabiri ümmet manasında kullanılmış ve millet-i Müslime ve millet-i gayr-i Müslime fıkıh kitaplarındaki esalara göre düzenlenmiştir. Diğer Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı’nın da halkı dinlerine göre böyle iki farklı gruba ayırması, kişilerin hak ve hürriyetleri açışından bir fark meydana getirmemişti.[xxxvi] Bilâkis bu ayrım, farklı dinlere inanan teb’anın dinî inanç ve ibadetlerinin güvence altına alınması açısından gerekliydi. Yoksa, Osmanlı devleti hakimiyeti altındaki fertlerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve güvence altına alınması konusunda oldukça hassas davranmıştı. Gayr-i Müslim vatandaşlar (zimmîler), şahsî hak ve hürriyetlerden aynen Müslümanlar gibi faydalanabilirler; mesken ve ikametgâh dokunulmazlıkları; din ve vicdan hürriyetleri; düşünce toplantı ve eğitim hürriyetleri vardır. Gayr-i Müslim vatandaşlar, devletin bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden yaralanma hakkına sahiptirler ve çalışma hakları da vardır.[xxxvii] Bununla birlikte, müste’men adı verilen yabancılar da Osmanlı memleketinde bulundukları süre içerisinde, şahsı ve malları korunmakla birlikte, yine oldukça insanî hak ve hürriyetlere sahiplerdi.[xxxviii]
Bizans sınırında henüz küçük bir beylik iken Bizans tekfurlukları arasında, Osman Beğ’in idaresindeki halkın ne kadar rahat bir hayat sürmekte olduğu konuşuluyordu. Bu İnalcık’ın tabiriyle Osmanlı “uç kültürünün” bir neticesiydi. Osmanlılar sadece bu soya mensup insanlara değil aynı zamanda fethedilen yerlerin halkına da “tam bir müsamaha ile yaklaşıyorlardı”.[xxxix] Wittek’e göre; işte Osmanlı’nın bu yaklaşımı “... Bizans askerlerinin (akritoiler) kitle halinde onlara iltihakını ve hisarların ve küçük şehirlerin kendiliklerinden teslim olmalarını daha kolay bir hale getirmiştir.”[xl] Yüzyıllardır huzurlu bir hayatın özlemini çeken Bizans halkı da yine aynı sebeple 1453’te kendisini Fatih’e teslim etmişti. Hakikaten, Bizans halkını, Fatih Sultan Mehmet’in üzerine çiçek atarken tasvir eden tablo gerçeğin resme yansımasından başka bir şey değildir.
Mısır’ı fethettiği vakit, kendisine “hâkimü’l haremeyni’l-şerifeyn” sıfatını lâyık gören halka, aksine buranın hâkimi değil hizmetçisi olduğunu söyleyen hükümdarın,[xli] bunu tevazusunun kaynağı olan millî terbiye ve anlayış doğrultusunda atalarından devraldığı “halka hizmet, Hakk’a hizmettir” prensibinin etkisiyle söylediği bir gerçektir. Kısacası Osmanlı hükümdarı Roma ve Bizans’ın aksine halkı sadece teb’a, yani idare edilen halk olarak görürdü ve sultan, işte bu topluluğun huzur ve asayişinin sağlanması için vardır.
Osmanlı’da din (İslâm) bir yandan halk arasında hâkim bir ideolojinin oluşmasını sağlarken diğer yandan da Müslüman olmayan başka dinlere mensup halk kendi inanç ve ibadetlerinde serbest bırakılmıştır. ‘II. Mehmet, 1453’te İstanbul’u fethettiği zaman, Kur'andan ayetler okuyarak, halkı İslâm’a davet ediyor ve İslâmiyet’in dinden döndürmek uğruna zulmetmeyi yasakladığını bildiriyordu. Müslüman halka, diğer dinlere inanlara ve özellikle kitap ehline hoşgörü ile yaklaşmalarını emrediyordu’.[xlii]
Şüphesiz böyle bir dinî serbesti sadece İstanbul’daki gayr–i Müslimler için değil Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında bulunan bütün memleketler için geçerliydi. Padişah fermanıyla, (ki bugünkü kanun hükmündedir) dinî hak ve özgürlükleri korunarak devlet güvencesi altına alınan bir başka grup ise Kudüs Ermenileri’dir. Gerçi, devletin her yerinde Osmanlı’nın aynı güvenceyi Müslüman ya da gayr-i Müslim bütün vatandaşlarına sağladığı bilinmektedir ancak bariz örnekler olarak yazılı vesikalar ile sabitlenmiş olan bu meseleyi de burada zikretmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Kudüs Ermeni Patrikhanesi Hazine-i Evrak’ından, Ermeni patriği Serkiz Karakoç tarafından aslı esas alınarak istinsah edilmiş olan 1517 tarihli bir belgede, Ermeni patriği Serkiz’in, diğer papazlarla birlikte Yavuz Sultan Selim’e gelerek eskiden beri tasarruflarında bulunan kilise ve ma’bedleri yine kendilerinin tasarruf etmesi, Hz. Ömer ve Selâhaddin Eyyubî’nin kendilerine verdiği ahidnameyi Yavuz’un da yenilemesini istedikleri anlaşılmaktadır. Bunun üzerine, “eskiden beri tasarruf yetkisine sahip Ermeni râhiplerin, Kamme, Hz. İsa’nın doğduğu Beytullahım mağarası, kuzeydeki kapının anahtarı, içerde kamame kapısındaki iki şamdan ve kandilleri, Büyük Kiliseleri, Mar-Yakub, Deyr’üz zeytun, Habs’ül Mesih kiliseleri, bunlara ait vakıflar, bağlar, bahçeler aynı dine mensup Habeş, Kıbtî ve Süryâni milletleri, bunların terekeleri ve benzeri hususlarda yine tasarrufa yetkili olduklarına karar verilmiştir. Bunlara kimse müdahele edemeyecektir.”[xliii]
Hatta bununla da kalmayarak devlet İslamiyet’ten başka dinlere inananların şahsî haklarını kanunlarla da korumuştur. Kanun önünde hiçbir gruba iltimas geçilmemiş ve farklı etnik gruplara baskı uygulanmamıştır.[xliv] Fatih Sultan Mehmet Galata zimmîlerine vermiş olduğu bir ahidname de özetle gayr-i Müslimlerin “ayin ve erkânlarını dinlerinin gerektirdiği gibi yapabilmeleri, malları, rızıkları, mülkleri ve ırzlarının devletin güvencesinde olduğu, Müslüman olmaları için hiç bir şekilde zorlanmamaları gerektiği”[xlv] gibi hükümleri içeriyordu.
Yavuz Sultan Selim döneminde gelişen bir başka olay da İslâm felsefesinin, hükümdarı ve idare edenleri, bütün teb’ayı aynı şekilde korumakla ve adaletle davranmakla sorumlu tuttuğunu göstermektedir. Bir gün Yavuz Sultan Selim Rumeli’de Hıristiyan nüfusun çokluğundan ürkerek bunları müslüman etme düsüncesini belirtince, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi “Madem ki, onlar raiyyetliği kabul etmişler, dinimiz gereği onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhaliftir”[xlvi] diyerek Osmanlı Devleti’nin şahsî hak ve hürriyetlere ve özellikle din ve vicdan hürriyetine verdiği değeri bir kez daha ortaya koymaktadır. Hatta bu örnek aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin teb’ası arasında din ya da sınıf farkı gözetmeyerek herkese aynı hak ve hürriyetlerden istifade etme imkanını da sağladığını, bu haklara kastedecek olan bir hükümdar dahi olsa yeri geldiğinde alimler ve devlet adamları tarafından uyarılabildiklerini göstermektedir.
Tabiidir ki bu eşitlik ve hoşgörü Bizans hakimiyetinde ezilen halkın Türk idaresine kucak açmasına neden olmuştur. [xlvii] Bizans’ın ele geçirdiği yeni memleketlerde halkı zorla dininden döndürme politikasına karşı Osmanlı farklı ırk ve dinlere mensup kimselere hoşgörü ile yaklaşarak onları kendine çekmeyi başarmıştır. Kuruluşundan yükselişine kadar Osmanlı Devleti’nin genel prensibi idare ettiği halkın kalbini kazanmak için hoşgörü ile yaklaşmak ve iyi niyetini halka hissettirmek olmuştur. Yüzyıllardır, ele geçirmiş olduğu yerlerdeki halkı zulümle dininden döndürerek, zorbalıkla halkını idare etme geleneğine alışkın olan bir zihniyetin ürünü olan Bizanslı din adamları (ki idarede büyük etkileri vardı) Osmanlı’nın kendilerini zorla İslamiyet’e döndüreceklerini düşünmüş olmalılar ki Fatih’in davranışı karşısında şaşırmışlardı. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Rum-Ortodoks patriği Gennadios’u huzuruna çağırarak, Ortodoks kilisesini inancında serbest bıraktı. Sultan, bununla bir yandan merkezi İstanbul’da olan Ortodoks Patrikhanesi’ni, Katolik kilisesinin taarruzlarından korurken diğer yandan da dünyanın başka bölge ve iklimlerindeki Ortodoksların sempatisini kazanıyordu. Sultan’ın bu davranışının, o dönemde bir devlet politikası gereği olduğu düşünülebilir ancak, özüne inildiği zaman böyle bir uygulamanın, yöneten Osmanlı’dan daha fazla yönetilen halkı memnun ettiği anlaşılacaktır.[xlviii]
Gerçekten bu durum, o zamanın mahkeme kayıtları olan şer’iyye sicillerinde de açıkca görülebilir. Mahkeme kararları incelendiği zaman, bir gayr-i Müslimin bir Müslümandan farklı tutulmayarak, dinî ya da ırkî mensubiyete göre değil, haklılık ve haksızlıklarına göre hüküm verildiği anlaşılır. Osmanlı mahkeme kayıtlarında, “Yorgi’ye karşı Ahmed’i ve Dimitriyos’a karşı Mehmed’i mahkum eden kararları okuyanlar kanun önünde eşitliğin ne demek olduğunu daha iyi bilirler”.[xlix]
Bu arada Osmanlı Devleti’nde de, diğer memleketlerde olduğu gibi, Sultan’ın geniş yetkiye sahip olduğunu ve buna dayanarak ölüm ile cezalandırmanın varolduğunu savunanlar Yavuz Sultan Selim ile Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî arasında geçmiş olan diyalogdan herhalde habersizdirler. “Padişah ipek alım satımını yasaklamasına rağmen, bazı kimseler, emre muhalefet ederek ipek ticaretine devam etmişti. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim, bu kimseleri yakalatıp bağlatmış ve belki de bunların öldürülmelerini emretmişti. Bunu duyan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî efendi ağır bir dille Sultanı eleştirerek suça göre ceza vermesi için onu uyarmış ve bu kimselerin katlinin caiz olmadığını belirtmişti”.[l] Demek ki, Osmanlı Devleti’nde Sultan her ne kadar bir takım yetkilere sahipse de gerçek bir adaletin sağlanması için onun kararlarının kontrol edilmesi ve gerekirse yargılanması dahi mümkündü. Osmanlı devleti, açıkça görüldüğü üzere, fertlerin hak ve hürriyetlerini koruyan ve adaleti şiar edinen gerçek bir hukuk devletiydi. Bu nedenledir ki Voltaire, Türklerin pek çok hasletlerini anlattıktan sonra Osmanlı Devleti’nden bahsederek “Türk devleti bir demokrasidir” demeyi ihmal etmez.
İşte Osmanlı idaresinin bu geniş hoşgörüsü sadece Anadolu’da değil Afrika ve Asya’da da birlik ve beraberliğin oluşmasını sağlamıştı.[lii]
Roma-Bizans ve Osmanlı’nın insan faktörüne ilgisini onların hayat felsefelerinde de bulmak mümkündür. Romalı Virgil’in Aeneid adlı eseri, Yunan filozof Aristotales’in felsefesi hep Roma ırkının diğer ırklara göre soylu ve bu nedenle üstün olduğunu savunarak dünyayı ancak böyle asil bir ırkın yönetebileceğine inanır.[liii] Bu düşünce tarzı Bizans’a da aynı şekilde sirayet etmiştir. Dante, XII. yüzyılda yazmış olduğu, devlet idaresi ile ilgili kitabının pekçok yerinde Roma ırkının üstünlüğünden ve diğer ırkların ona tabî olması gerektiğinden bahsetmektedir.[liv] Dante daha da ileriye giderek şöyle demektedir: “... not just certain individuals, but certain peoples are born fitted to rule, and certain others to be ruled and to serve, as Aristotle affirms in the Politics, and as he says, it is not only expedient but actually just that such people should be ruled, even if force has to be used to bring this about.”[lv] Bu şu demektir: “... sadece belirli kişiler değil belli insanlar ya da milletler ancak, idare edebilme yeteneğine sahip olarak doğarlar. Diğerleri ise, Aristotales’in Siyaset adlı eserinde de belirttiği gibi sadece yönetilmek ve hizmet etmek için vardır. İşte bu insanların yönetilmesi için, eğer güç kullanılması gerekiyorsa, asil olanların (Roma ırkı) güç kullanması oldukça meşrudur.”[lvi]
Roma ve Bizans’ın insanı bir hiç mesabesinde görmesinin aksine Osmanlı, “insan unsuru” üzerine kurulmuştur. Zira Koçi Beğ XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin bozulmaya başladığı dönemlerde, IV. Murat’a sunmuş olduğu bir risalede, vergi tahsildarlarının yolsuzluklarından bahsederek reaya fukarasının korunması için gerekli tedbirin alınmasını tavsiye ediyordu. Osmanlı padişahlarının şimdiye kadar halkı hep koruyup gözettiğini ve padişahın memleketinde asayiş ve güvenin sağlanmasından birinci derecede sorumlu olduğunu belirterek padişahın reaya’nın haklarını korumak için var olduğunu vurguluyordu[lvii] Daha ileriki yıllarda III. Ahmet’e verilen bir layihada da (ıslahat takriri) benzer bir ifadeyle, Osmanlı devletinin insanı esas alan bir devlet olduğu vurgulanarak devlet idarecilerinin görevinin mazlumun haklarını korumak olduğu ifade ediliyordu.[lviii] Yine 18. yüzyıl başlarında defterdarlık yapmış olan Sarı Mehmet Paşa Osmanlı devlet adamlarını bu konuda uyarıyordu. Mehmet Paşa, o dönemin devlet adamlarına “zulümden sakınmayı ve zalime de yardımcı olmakdan kaçınıp, mümkün oldukça zulmedenlere karşı koyup mazlum ve gariplerin gönlünü almalarını” tavsiye etmektedir. Ona göre; “Mazlum kafir bile olsa onun duasından kaçınmak gerekir. Yani mazlumun duası yerde kalmaz”.[lix] XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyıl başlarında, Osmanlı Devleti’nin “hasta adam” olarak nitelendiği dönemde, Prens Sait Halim Paşa da aynı konuya parmak basıyor ve İslâm ahlâkının “hak, hikmet ve adalet adına insanlar arasında özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkelerini kurduğunu” belirterek toplumda tam bir eşitliğin sağlanmasının devleti çıkmazdan kurtaracağını ısrarla vurguluyordu.[lx]
Roma ve Bizans’ın insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan politikasına karşılık, Osmanlı’nın bu politikası idare ettiği halkı devlete yaklaştırarak, inancı ve etnik yapıları ne olursa olsun farklı toplulukları tek bir vücut haline getirmiş ve temeli ırk, din ve mezhep birliği zorunluluğuna dayanmayan bir millet şuurunun oluşmasına neden olmuştu.[lxi]
İşte Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışı da, kaynağını Osmanlı’daki bu insanî değerlerden alır. Dikkat edilirse Atatürk milliyetçiliği de fertler arasında dil, din, ırk, soy farkı gözetmez ve kendisini Türk hisseden herkesi bu milletin bir ferdi sayar.[lxii] Bütün bu açıklamalar bize, “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözünü hatırlatarak, geçmişimize ve ecdadımıza olan düşmanlığımızın Osmanlı devleti ve değerleri hakkında gerçek ve doğru bilgilere sahip olmadığımızı gözler önüne seriyor.[lxiii] O halde bizler, son zamanlarında hataları olmuş olsa da, nadide değerleri ve geçmişte bırakmış olduğu derin izleriyle Osmanlı tarihine saygı duymalı ve ona sahip çıkarak bu alandaki araştırmalarımızı arttırmalıyız. Türk gençliğinin geçmişe olan sevgisi, ancak bu alanda yapılacak olan ciddi tarihî araştırmalar sayesinde artacaktır.
Osmanlı Devleti’nin, geçmişten getirmiş olduğu hasletlerle de yoğurarak insan unsuruna vermiş olduğu değeri Avrupa henüz ortaçağ ve yeniçağda dahi sağlayamamıştı. İngiltere’de 1215’te yayınlanan Magna Carta Libertatum dahi kişilere özgürlük tanımaktan ziyade sadece belli bir gruba karşı kralın yetkilerini sınırlamıştı. XVIII. Yüzyılın sonuna kadar vatandaşın siyasî iktidara katılması sözkonusu değildi.[lxiv] Gençlerimizin bugün hayranlıkla takip ettiği Amerika’da ise; XVIII. yüzyılda yayınlanan Virginia Haklar Bildirisi ve benzerlerinin yayınlanmasına kadar bütün Amerikan halkı İngilizler’in kölesi durumdaydı. 1970’lere kadar zencilerin insan olarak görülmediği ve hak ve hürriyetler bakımından fertlere çifte standart uygulandığı açıktır.[lxv] Fransa’da da kişi hak ve hürriyetleri 1789’da Fransız ihtilâlinden sonra yayınlanan insan hakları bildirisi ile ve ancak kâğıt üzerinde gerçekleştirebilmiştir. Ancak Avrupa’da toplumun, hak ve hürriyetlerin eşit dağılımı açışından belli bir seviyeye ulaşması oldukça zaman almıştır. Avrupa kültürünün gelişim çizgisinin aksine, eski Türk geleneklerinde, İslâm hukukunda ve Osmanlı uygulamalarında yüzyıllardır, fertlerin doğuştan hür ve eşit olduğu inancının varolması, Türklerde kişi haklarının devlet tarafından bahşedilmiş bir hediye ya da sonradan kazanılmış haklar olmadığını açıkca göstermektedir. Bakınız ünlü Fransız filozof Voltaire Osmanlılarda insan eşitliğini ve sınıf farkının gözetilmediğini “Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler” adlı kitabında nasıl ifade ediyor: “Sadrazam Çorlulu Ali Paşa bir köylü çocuğu idi. Baltacı Mehmet paşa ise odunculuktan gelmişti. Aşağı tabakadan yetişmiş olmak Türklerce utanılacak bir durum sayılmazdı. Onlarda kişizadelik yoktur. Gelişmeler ancak görevlere bağlıdır”.[lxvi]
Geçmişinde yönetilen insan unsurunu ikinci plana atmış olan ve insan eşitliğini daha dün kabul etmiş olan Avrupa, son bir ya da birkaç yüzyıl gibi kısa bir zaman içerisinde nasıl bu değerleri benimsemiş olabilir?
Buraya kadar anlattığımız tarihî seyir içerisinde, bu gün kültür ve medeniyetinin temelini Roma ve Bizans unsurları üzerine kurduğunu bütün dünyaya haykırarak, insan hakları konusunu “Avrupa İnsan Hakları” beyannamesi adıyla yeni bir prensipler bütünü halinde derlemiş olan Avrupa, acaba bu beyannamenin temel kaidelerini, insanları birer eğlence malzemesi yapmaktan çekinmeyen Romalı atalarından mı yoksa halkını imparatorun ve kilisenin kölesi olarak gören Bizanslılardan mı ya da diğer ırklara mensup insanları, özellikle zencileri insan olarak görmeyen İngilizlerden mi veya XVIII. yüzyılda dahi “Kadın insandan sayılır mı sayılmaz mı” sorusuna cevap aramakta olan Fransızlardan[lxvii] mı devraldılar? Bu değerlendirmeyi, tarihî belgelerin ışığında siz sayın okurların takdirine bırakıyorum.
Osmanlı Devleti’nin insana ve onun en tabiî ihtiyacı olan kişisel hak ve özgürlüklere bakış açısını anlayabilmek için, karşılaştırmalı bir incelemenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu amaçla yapmış olduğum araştırma sonucunda insan hakları konusunda, genel anlamda, şimdiye kadar oldukça detaylı çalışmaların yapıldığını tetkik ettim. Bu arada, Osmanlı devletinde insan hakları konusu ile ilgili bazı çalışmaları da gözden geçirince, bu konunun kapsamına giren meselelerin bir derya olduğunu fark etmemek imkansızdı. Bu nedenle, makalemizi belirli sınırlar içerisinde tutmamızın daha faydalı olacağı anlayışı ile konuyu sadece devletin insana bakış açısı, kişinin özgürlüğü ve kişinin kanun karşısındaki durumu noktasında ele almanın uygun olacağı düşüncesindeyim. Burada, öncelikle, insan hakları kavramının devlet yönetiminde yerleşip kurumlaşması ile ilgili şartları, yani bu durumu belirleyen hukukî ve tarihî modeli sunmak istiyoruz. Bu nedenle, yazımızda bir yandan günümüzde tarihini Roma ve Bizans kültürünün temelleri üzerine oturtan Avrupa’nın, tarihi boyunca insana verdiği değeri incelerken, diğer yandan Osmanlı’nın insan unsuruna verdiği önemi gözler önüne sermeyi amaçladık. Burada, metod olarak, kendimiz konuşmaktan ziyade belgeleri konuşturmayı uygun bulduk. Böyle kısa bir çalışma ile insan hakları ile ilgili bütün belgeleri incelememiz mümkün olmayacağından bu konu ile ilgili olan belgeler içerisinden sadece birkaç çarpıcı örnek üzerinde değerlendirme yapmanın daha doğru olduğu kanaatindeyim.
Bu tarihî gelişim çizgisine geçmeden önce, insan hakları kavramının hukuk dilinde nasıl bir mana taşıdığına bir göz atalım. Milletlerarası metinlerde “insan hakları” olarak geçen kavram, hukuk literatüründe kişinin temel hakları, temel özgürlükleri ve kamu özgürlükleri anlamında kullanılmaktadır.[ii] Ancak, hak ve özgürlük kavramlarının soyut ve herkes için farklı algılanabilen çok yönlü ve değişken terimler olmaları insan hakları ifadesinin tam bir tanımının yapılabilmesini güçleştirmektedir. Fakat burada amacımız insan haklarının teorik açıklamaları olmadığından bu kavramın en azından, genelde ne ifade ettiğini söyleyebilir ve “devletin otoritesi ile kişinin hak ve hürriyetleri arasında kurulması gereken ‘hassas bir denge’ olarak tanımlayabiliriz.[iii] İşte bu dengenin sağlanması ve “iktidar ile özgürlük ihtiyaçlarının karşılanması ancak “hukuka bağlı devletlerde" mümkün olmuştur.[iv] Dönmezer’e göre; bu düzeni sağlayabilecek “hukuk devleti”, idare ve hükümetin bütünüyle hukuk kurallarına bağımlı ve ancak o kurallara göre ve onların izin verdiği tasarruflarda bulunduğu, her yetki sahibinin faaliyet ve tasarruf alanını objektif kurallara göre düzenlediği ve hiçbir iktidar mensubunun ve görevlisinin o sınırlar dışında faaliyette, tasarrufta bulunmasına imkân tanımayan devlettir. Hukuka bağlı bir devlet, bunların temini için yetki sahiplerinin hukuk düzenince kendilerine verilmiş olan yetkilerin sınırları içinde kalmalarını, o sınırları aşmamalarını ve zorlayamamalarını sağlamakla görevli mekanizmaları oluşturmalıdır”.[v]
Tabiatı ve yaratılışı itibariyle sosyal bir varlık olan insanoğlu yüzyıllar boyu, birarada yaşamanın bir gereği olarak barış ve düzeni sağlayabilmek için, hukukî bir düzen ve teşkilat oluşturmuştur. İşte bu gün ulaşmış olduğumuz hukukî olgunluk seviyesi, bu tarihî gelişim sürecinin bizlere bir armağanıdır. Çağlar boyunca devletler kurmuş olan devletlerin hukuk sistemleri ve insanı hangi hukukî platformda değerlendirdiklerine bakarak bugünkü seviyeyi tesbit etmemiz daha kolay olacaktır. Yavuz Atar haklı olarak, “Çin, Hint, Mısır, Sümer, Babil, Asur, İbrani, Eti ve İran medeniyetlerinde hukukî bir takım düzenlemelerin yapılmış olduğundan bahsetmekle birlikte, o çağlarda, siyasî ve hukukî esasların ve insan haklarının bugünkü şekli ve ifadesiyle aranmasının doğru olmadığını”[vi] belirtmektedir.
Eski Yunanistan’da ise; hukuk kuralları ve insan haklarının belli bir kesime hitab ettiği ortadadır. Şehir devletleri (polis) mozayiği halinde teşkilatlanmış olan eski Yunan demokrasisi, aslında bir oligarşidir ve bu sistemde halk hakimiyeti sözde kalmıştır. Ancak, Atina’da oturan belli sayıda insan, vatandaş statüsünde kabul edilmiş, bunlar arasında da, ancak kriterleri idare edenler tarafından konulmuş olan özellikleri taşıyanlar birtakım hak ve özgürlüklere sahip olabilmişlerdir.[vii]
Bu arada vatandaşlık kavramı, zamanla insanların hak ve hürriyetlere sahip olup olmamalarında tayin edici bir kişisel statü haline gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi, eski çağlarda da vatandaşlık kavramının, artık, hukukî, siyasî ve sosyal olmak üzere üç önemli temel üzerine oturduğu düşünülebilir. Bunlardan en önemlisi kişiye konuşma, düşünce, inanç özgürlügü veren, ona mal mülk sahibi olma hakkı tanıyarak, gerektiğinde kanun önünde adaletle yargılanmasını sağlayan hukukî yönüdür.[viii] İşte insan hak ve özgürlüklerinin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Eski Yunanistan’da olduğu gibi, Roma’da da halk genelde pek çok sosyal sınıfa ayrılmış ve adalet sisteminden, ancak kendilerine vatandaşlık hakkı tanınanların bir kısmı faydalanabilmiştır. Yani fertlerin kanun önündeki durumları açısından halk temelde, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar olarak birbirinden ayrılıyordu. Vatandaş olmayanların alınıp satılmaktan başka toplumda hiçbir değerleri olmadığı gibi bunların hak ve hukuklarından söz etmek de imkansızdı. Roma’da hiçbir zenginlik ve soyluluğa sahip olmayan halk, bağlı eyaletlerdeki halk ve köleler bu grubu oluşturuyordu. Bu gruptakiler herhangi bir suçlama karşısında yargılanmalarına gerek kalmadan cezalandırılabilirler, gladyatör gösterilerinde halkı ve imparatorları eğlendirmek için hayvanlara yem olarak kullanılabilirlerdi.
Vatandaşlık statüsü ise, bazı kesim için gerçekten bağlayıcı bir unsur olarak haklarını korurken, diğer bir kısmı için hiç de öyle olmamıştır. Gerçi Roma, kanun önünde ve kağıt üzerinde vatandaşları ayırdetmemişti fakat, uygulamalarda Roma’da doğup yetişen ve soylu bir aileye mensup bir vatandaş ile eyaletlerde herhangi bir hizmetin karşılığı olarak kendisine sonradan vatandaşlık hakkı verilen sade halk arasında büyük ayrım olduğunu örnekler doğrulamaktadır.
Eğer Roma İmparatorluğunda da gerçekten uygulanmış olsaydı, işte kendilerine sonradan vatandaşlık hakkı tanınmış olanlar da bu haklardan faydalanabileceklerdi. Roma’da vatandaşlar herhangi bir suçlama karşısında imparatora sığınma ve onun yargısını isteme hakkına sahipti (buna provocatio denilmektedir). Kanuna göre, tutuklama, dövme ve hapis cezaları yabancılara uygulanabilirdi, fakat bunları bir Roma vatandaşına uygulamak son derece tehlikeliydi.[ix] Teoride Roma hukuk sistemi yabancılara (yani eyaletlerdeki halka) sadece yerel idarecilerin mahkemelerinde yargılanabilme hakkı tanırken, vatandaşlar yerel idarecilerin adaletsiz yargılamalarından kaçınmak için daha üst bir mahkemenin, mesela imparatorun yargısına müracaat edebilirlerdi.
Fakat uygulamada vatandaşlık hakkına sahip olmak, bu gruptaki kimselerin her zaman kanunda vatandaşlara tanınmış olan adalet mahkemelerinde yargılanabilme ayrıcalığından faydalanabilecekleri anlamına gelmiyordu. Vatandaş olarak nitelendirilenler arasında da çeşitli sınıf farkları olduğundan, yargılama sırasında, soyluluk ve zenginliğe önem veriliyordu[xi] Zaten Roma idarecileri, eyaletlerdeki vatandaşların güvenliğini sağlayıp sağlayamamak gibi bir endişe de taşımıyorlardı.[xii]
Geç Cumhuriyet döneminde Roma Senatosu aldığı bir karar[xiii] ile eyalet idarecilerini, Roma vatandaşlarını halkın önünde yargılamadan, öldürmekten, kamçılama ve dövmeden, işkence etmekten, mallarını müsadere etmekten veya zincire vurmaktan men ediyordu. İşte Roma vatandaşlarının kanun önündeki tek avantajı, eyaletlerdeki idarecilerin bu tür kanunsuz tavırları karşısında halkın yargısına müracaat edebilmeleriydi.[xiv] Ancak İmparatorluğun batısında meydana gelen pek çok olay, Roma’nın eyaletlerdeki vatandaşları, Roma’da doğup yetişmiş olan soylu ve zengin vatandaşlar kadar düşünmediğini göstermektedir. Eyaletlerde en basit suçların infazı dahi vatandaşlar için ağır bir şekilde sonuçlanabiliyordu. Meselâ, eyalet idarecisi Verres’in Sicilya’da, önce Gavius ve daha sonra da diğer bazı vatandaşları gözünü kırpmadan astırması gerçekte tamamen kanun dışı uygulamalardı.[xv]
Roma İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde vatandaşların halkın yargısına müracaat edebilmesi hakkı, MÖ 30’da Avgustus tarafından değiştirildi. Vatandaşlar bundan sonra herhangi bir adaletsiz yargılama karşısında imparatora müracaat ederek haklarını arayabilirlerdi.[xvi] Fakat, Avgustus’un kanunu da vatandaş kavramına açıklık getirmediğinden, bu konudaki düzensizlikleri ortadan kaldıramadı. Gerçi imparatorun yargısına sığınmak da her zaman için bir kurtuluş değildi. Kanunlar yeterince açık olmadığından herşey imparatorun insafına bırakılmıştı.
Aziz Paul’ün ve çevresinde toplanmış olan Hıristiyanların Filippi’de eyalet idarecisi tarafından eziyetlere maruz bırakılmaları da yine bir başka kanunsuz yargılama örneğiydi. Çok tanrılı dinlere inanan Roma’da eyalet idarecileri ve devlet görevlileri, halk arasında hızla yayılmaya başlayan Hıristiyanları döverek onlara akla hayale gelmedik işkenceler yaptılar. Gerçi eyalet idarecisi bunların Roma vatandaşı olduklarını duyunca biraz endişelenmiş ve salıverilmelerini emretmişti.[xvii] Fakat bunun sonucunda kendisinin herhangi bir sorgulamaya maruz kalıp kalmadığı da müphemdir. Paul, bir avukat olarak haklarını bildiğinden, kendisini zindandan çıkarmaya çalışan görevlilere: “... hayır, eğer bizi buraya kapatanlar haklı iseler gelsin bizleri buradan kendileri çıkarsınlar” diyerek kendilerine yapılmış olan muamelenin kanunsuz olduğunu ısrarla vurguluyordu. Fakat, eğer Paul haklarını bilmemiş olsaydı yine salıverilecek miydi?
Aziz Paul’ün (Caesarea) Kayseri’deki bir başka yargılanması sırasındaki konuşmaları da yine Avgustus’un kanununu destekler mahiyettedir. Aziz Paul Kayseri’de mahkemeye çıkarıldığında “... eğer beni buraya getirenler suçlu olduğumu ya da öldürülmeğe değecek kadar büyük bir suç işlediğimi düşünüyorlarsa bilsinler ki kimse beni onların yargısına teslim edemez. Beni imparatorun adaletine teslim ediniz”[xviii] demişti. Bütün eyalet idarecileri arasında, görevine sadakati ile tanınan Pliny, Bitinya eyaletine tayin edildiğinde Avgustus’un kanuna uyarak, Hıristiyanlığın halk arasında yayılmağa başladığı bu dönemde, dininden dönen Roma vatandaşlarını kendisi yargılamaktan çekinerek onları imparatora gönderen ilk eyalet idarecisi olmuştu. Fakat vatandaşlık statüsünde olmayıp da dininden dönmeyenleri kendisi yargılayarak ölüme mahkum etti.[xix]
Her ne kadar Roma’da ve eyaletlerinde vatandaşlık, kişilere kanun önünde yargılanabilme hakkı tanıyorsa da devlet görevlilerinin bunu pek nadiren gerçekleştirdiği görülmektedir. Adaletsiz bir şekilde eyalet idarecisinin keyfi yargısına tabî olan vatandaşların da işkencelere maruz kalarak öldürüldükleri bir gerçektir. Vatandaş olarak isimlendirilsin ya da isimlendirilmesin, bu noktada Roma imparatorluğu’nun devleti idare eden ya da devlet idaresinde söz sahibi olan Roma şehri vatandaşlarının dışında hiçbir grupla ilgilenmediği ve bir hukuk devleti olma çabasında gibi görünse de bunun sadece sözde kaldığı anlaşılmaktadır.
Pliny, daha önceki tecrübelerine dayanarak, İspanya’ya idareci olarak gönderilmekte olan arkadaşı Calestrius Tiro’ya “insanların asalet, rütbe, derece ve mevkilerine göre onlara farklı muamele yapmasını” öğütlüyordu. Ona göre “bu, eşitliğin ta kendisiydi ve eğer kişiler arasındaki ayrım karıştırılır ya da bozulursa bu toplumun altüst olmasına neden olabilirdi”. Pliny’nin bu ifadelerinde toplumun her kademesinde bir sosyal sınıflaşmanın olduğu gerçeği açıkca ortadadır. Sınırları devlet tarafından kesin hatlarla belirlenmemiş ve takdiri bir anlamda eyalet idarecilerine bırakılmış olan bu sistem içerisinde vatandaş olmayanlarda olduğu gibi, sade vatandaşların da küçük düşürülerek ağır cezalara çarptırılmaları oldukça mümkündü. Sicilya’da Verres’in bazı vatandaşları idam ettirmesi, Afrika’da bazı çiftçi vatandaşların acımasızca öldürülmeleri, Paul’ün ve taraftarlarının vatandaş oldukları halde çeşitli yerlerde eyalet idarecileri tarafından yargılanmaları, yine Aziz Pionius ve taraftarlarının İzmir’de yakılarak öldürülmeleri sade vatandaşların haklarının korunmadığını göstermektedir. Bu arada zengin, soylu ailelere mensup vatandaşların ise her zaman imparatorluğun her yerinde itibar gördükleri de unutulmamalıdır.
Roma devleti, bir yandan eyaletlerde doktor, asker, eğitimci, artist, ticaret adamı gibi kendisine üstün hizmet verdiğine inandığı kimselere vatandaşlık hakkı tanırken[xx] diğer yandan da bunların hukukî durumları hakkında hiçbir endişe taşımıyordu. Fertlere birer ayrıcalık gibi dağıtılan vatandaşlık hakkının, eyaletlerdeki halkın oyunu alabilmek için yapıldığı, fakat bunlardan daha çok üst düzey Roma vatandaşlarının faydalandığı açıktır. Bu konuyu destekleyecek bir başka örnek ise; yine Anadolu’dan Likya (bugünkü Dalaman çayından Antalya’ya kadar Teke yarımadası), bölgesinden gelmektedir. Miladî 139-151 yılarında Likya bölgesinde, yaşamış olan Opramoas adındaki şahsın, bu bölgenin ileri gelenlerinden olmasına rağmen, Roma idaresi döneminde, Roma vatandaşlık hakkını almak için hiçbir gayret sarfetmediği anlaşılıyor.[xxi] Kanunlar, eyaletlerdeki vatandaşları korumadığından, şüphesiz bu şahıs, Roma devletinin, eyaletlerdeki halka tanımış olduğu vatandaşlık hakkının sözde kaldığının ve aslında onlar için çıkarılmamış olduğunun farkındaydı.
Daha sonraları 212’de çıkarılan bir kanunla[xxii] imparatorluğun toprakları dahilinde yaşayan bütün halk vatandaş olarak kabul edilmişse de bu durum zamanla yeni bir sosyal sınıflaşmanın başlangıcı olmuştu. Bu kanun da insanlar arasındaki farkı ortadan kaldıramamıştı. Herhangi bir özelliğiyle diğer bir grup veya gruplardan zayıf olduğu düşünülen fertler her zaman için ezilmeye, aşağılanmaya ve kötü muameleye maruz edilmeye lâyık görülüyordu.
Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar çok tanrılı dinlere inanan ve bu dönemde Hıristiyanlığı kabul eden halka, akla hayale sığmayan eziyetleri lâyık gören Roma imparatorları, Hırıstiyanlığın 388’de devlet dini olmasından sonra kendilerini Hıristiyanlığın bayraktarları olarak görmeğe başladılar.[xxiii] Bizans İmparatorluğu döneminde , Hirıstiyanlık devletin işleyişinde önemli bir prensip haline geldi ve yeni memleketler fethedilir edilmez halk zorla Hıristiyan yapılmağa çalışıldı.[xxiv] Bizans İmparatorluğu bu kez Hıristiyanlığın temel prensip ve kaidelerine yönelerek, bu dine inananları esas almış ve bundan başka dinlere inananlar, dinlerini değiştirmeğe zorlanmışlardır. İnançlarından dönmeyenler ise insafsızca cezalandırılmışlardır.
G. Ostrogorsky, Bizans’ın 324-610 yılları arasındaki dönemini memur sınıfının üstün olduğu devre olarak belirterek şöyle bir tasvir yapıyor: “Bütün devlet idaresi imparatorun ve ona bağlı olan ve büyük çapta geliştirilerek Bizans baskı devletinin bel kemiğini teşkil edecek memurlar hiyerarşisinin elinde toplanmaktadır. ... İmparatorluk artık en yüksek meclis değil, despotça bir kudrettir ve bu kudret de dünyevî kudret faktörlerinden ziyade Tanrı’nın iradesine dayanmaktadır.”[xxv] “İmparator, sadece ordunun başkumandanı, en yüksek hâkim ve yegâne kanun koyucusu olmakla kalmaz; o aynı zamanda kilisenin ve doğru inancın koruyucusudur.[xxvi] ... Teb’ası onun kölesidir.”[xxvii]
A. H. M. Jones’un görüşleri Ostrogorsky’nin ifadelerini kuvvetle desteklemektedir. Jones’a göre; bu dönemde ruhban sınıfı büyük bir statü ve prestij kazanarak bulundukları bölgelerdeki hukukî otoritenin sahibi oldular. Yerel idarelerde görülmüş olan davaların son karar merciî piskoposlardı ve bunların vermiş olduğu kararlar diğer yerel otoriteler tarafından uygulanırdı.[xxviii] İşte bu durum bir yandan toplumda piskoposların ve kilisenin yerini sağlamlaştırıyor, diğer yandan da kilise giderleri için halktan ağır taleplerde bulunarak, halkı kilisenin kölesi durumuna getiriyordu. Bu istekleri yerine getirmeyenler cezalandırılıyordu.
Gerçi imparator Constantine, daha insaflı bir tutum sergiliyor ve gladyatör gösterilerini 325’te yasaklayarak[xxix] artık insanların gereksiz yere hayvanlara yem olmalarını engelliyordu. Ancak, hakimiyeti altındaki halkı kölesi olarak görmek Bizans devleti imparatorları için bir gelenek haline geldiğinden halk hala bu konumdaydı. Yaklaşık bin yıl boyunca Bizans teb’ası, toprağa bağlı, karın tokluğuna çalışan ve bağlı bulundukları kilise ya da dükalıklara (yerel idarecilere) hiçbir hesap sorma hakkı olmayan serf konumunda kaldı.[xxx]
İnsanı, maddî varlık ve nesep durumuna göre sınıflandırıp hâkim olduğu toplumu sürekli zor kullanarak bir arada tutmaya çalışan Roma ve Bizans’a karşılık Osmanlı devleti, henüz bir beylik halindeyken bile çevresinde “adaleti ve hoşgörüsü” ile ün yapmıştı. Osmanlı’yı henüz teşkilatlanmaya başladığı bu dönemde çevreye tanıtan insana saygı anlayışı iki kaynaktan geliyordu.
Birincisi, İslamiyet’ten önce Hunlarda, Göktürklerde ve diğer Türk devletlerinde görülen ve insanı merkez alarak ona birtakım hak ve özgürlükler tanıyan kuralların bulunmasıydı. Gerçekten Hunlarda, binlerce yıldır uygulandığı söylenen kanunnameden anlaşıldığına göre; suç işleyenleri cezalandırmak devletin yetkisindeydi. Hakan adalet teşkilatının başkanı sıfatıyla devlet içerisinde adalet ve sükûnun sağlanmasından sorumluydu. Mahkemelerde davalar yargıçlar tarafından görüşüldükten sonra, uygulamaya konmadan önce Hakanın onayına sunulurdu. İdam cezası gibi ağır suçların infazı için, Hakanın başkanlığında yılda iki kez divan kurulurdu. Türklerde en önemli bir ceza kaidesi de yeni ele geçirilmiş olan memleketlerin halkına ve özellikle misafirlere hapisten başka bir ceza usulünün uygulanmamış olmasıdır. Misafir adam dahi öldürse, onu idam etmezler, sadece hapsederlerdi.[xxxi] Hunların çağdaşı olan Roma’da ve hatta daha sonraları Bizans’ta böyle bir uygulamayı hayal etmek bile imkansızdı.
Şahsın hukuku açısından halkın, Göktürklerde, hür olanlar ve köleler olarak temelde iki sınıfa ayrıldığı söylenebilir. Hür ahali içinde hukukî imtiyaz ve ya hukukî sınırlamalar yoktur. Köleler, savaşlarda mağlup olan kavimlere mensup, savaş neticesinde esir edilmiş kimselerle bunların çocuklarıdır.[xxxii] Özellikle Uygur Türkleri dönemine ait belgelerde, İslâm ve Roma hukukunda olduğu gibi Türklerde de köleliğin bulunduğu anlaşılıyor. Ancak, kölelerin durumları ve statüleri ile ilgili kesin kuralların yer aldığı ve bu gruptaki halkın belli akidlerle haklarının korunduğu da açıktır. Kölelerin evlenme ve mahkemeye müracaat etme hakları vardı.[xxxiii]
İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlerde yazılmış olan Kutadgu Bilig’de de Uygurlarda “tahtın ana direğinin doğruluk ve adalet olduğu vurgulanarak hükümdarın, insanları adaletin önünde beğ veya kul olarak ayırmaması gerektiği temel bir prensip olarak ifade edilmektedir. İster oğul, ister hısım, ister yolcu, ister hancı olsun herkes kanun karşısında eşittir, hüküm verirken fark gözetilmeyecektir. Devletin temeli doğruluk ve adalettir. Beyler doğru olursa, dünya huzura kavuşur. Hakimiyetin esası adalettir”.[xxxiv]
Diğer eski Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı döneminde de teb’ayı birbirine bağlayan en önemli faktör İslamiyetti. Aynı kaynaktan geldiği kabul edilmiş olmasına rağmen İslamiyet, Osmanlı’nın hakim olduğu ülkelerde Hıristiyanlık’tan daha farklı bir etki yapmıştı.[xxxv] İslamiyet’in prensiplerinin, Osmanlı’nın fethettiği yerlerin halkına yaklaşımında büyük etkisi vardı. Zira İslâm hukuku, vatan ve millet mefhumları yerine, insanları, mensup oldukları dinlere göre birbirinden ayırt ediyordu. Vatandaş demek olan ra’iyye (teb’a), müslüman ve gayr–i müslim olarak ikiye ayrılıyordu. Osmanlı devletinde millet tabiri ümmet manasında kullanılmış ve millet-i Müslime ve millet-i gayr-i Müslime fıkıh kitaplarındaki esalara göre düzenlenmiştir. Diğer Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı’nın da halkı dinlerine göre böyle iki farklı gruba ayırması, kişilerin hak ve hürriyetleri açışından bir fark meydana getirmemişti.[xxxvi] Bilâkis bu ayrım, farklı dinlere inanan teb’anın dinî inanç ve ibadetlerinin güvence altına alınması açısından gerekliydi. Yoksa, Osmanlı devleti hakimiyeti altındaki fertlerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve güvence altına alınması konusunda oldukça hassas davranmıştı. Gayr-i Müslim vatandaşlar (zimmîler), şahsî hak ve hürriyetlerden aynen Müslümanlar gibi faydalanabilirler; mesken ve ikametgâh dokunulmazlıkları; din ve vicdan hürriyetleri; düşünce toplantı ve eğitim hürriyetleri vardır. Gayr-i Müslim vatandaşlar, devletin bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden yaralanma hakkına sahiptirler ve çalışma hakları da vardır.[xxxvii] Bununla birlikte, müste’men adı verilen yabancılar da Osmanlı memleketinde bulundukları süre içerisinde, şahsı ve malları korunmakla birlikte, yine oldukça insanî hak ve hürriyetlere sahiplerdi.[xxxviii]
Bizans sınırında henüz küçük bir beylik iken Bizans tekfurlukları arasında, Osman Beğ’in idaresindeki halkın ne kadar rahat bir hayat sürmekte olduğu konuşuluyordu. Bu İnalcık’ın tabiriyle Osmanlı “uç kültürünün” bir neticesiydi. Osmanlılar sadece bu soya mensup insanlara değil aynı zamanda fethedilen yerlerin halkına da “tam bir müsamaha ile yaklaşıyorlardı”.[xxxix] Wittek’e göre; işte Osmanlı’nın bu yaklaşımı “... Bizans askerlerinin (akritoiler) kitle halinde onlara iltihakını ve hisarların ve küçük şehirlerin kendiliklerinden teslim olmalarını daha kolay bir hale getirmiştir.”[xl] Yüzyıllardır huzurlu bir hayatın özlemini çeken Bizans halkı da yine aynı sebeple 1453’te kendisini Fatih’e teslim etmişti. Hakikaten, Bizans halkını, Fatih Sultan Mehmet’in üzerine çiçek atarken tasvir eden tablo gerçeğin resme yansımasından başka bir şey değildir.
Mısır’ı fethettiği vakit, kendisine “hâkimü’l haremeyni’l-şerifeyn” sıfatını lâyık gören halka, aksine buranın hâkimi değil hizmetçisi olduğunu söyleyen hükümdarın,[xli] bunu tevazusunun kaynağı olan millî terbiye ve anlayış doğrultusunda atalarından devraldığı “halka hizmet, Hakk’a hizmettir” prensibinin etkisiyle söylediği bir gerçektir. Kısacası Osmanlı hükümdarı Roma ve Bizans’ın aksine halkı sadece teb’a, yani idare edilen halk olarak görürdü ve sultan, işte bu topluluğun huzur ve asayişinin sağlanması için vardır.
Osmanlı’da din (İslâm) bir yandan halk arasında hâkim bir ideolojinin oluşmasını sağlarken diğer yandan da Müslüman olmayan başka dinlere mensup halk kendi inanç ve ibadetlerinde serbest bırakılmıştır. ‘II. Mehmet, 1453’te İstanbul’u fethettiği zaman, Kur'andan ayetler okuyarak, halkı İslâm’a davet ediyor ve İslâmiyet’in dinden döndürmek uğruna zulmetmeyi yasakladığını bildiriyordu. Müslüman halka, diğer dinlere inanlara ve özellikle kitap ehline hoşgörü ile yaklaşmalarını emrediyordu’.[xlii]
Şüphesiz böyle bir dinî serbesti sadece İstanbul’daki gayr–i Müslimler için değil Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında bulunan bütün memleketler için geçerliydi. Padişah fermanıyla, (ki bugünkü kanun hükmündedir) dinî hak ve özgürlükleri korunarak devlet güvencesi altına alınan bir başka grup ise Kudüs Ermenileri’dir. Gerçi, devletin her yerinde Osmanlı’nın aynı güvenceyi Müslüman ya da gayr-i Müslim bütün vatandaşlarına sağladığı bilinmektedir ancak bariz örnekler olarak yazılı vesikalar ile sabitlenmiş olan bu meseleyi de burada zikretmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Kudüs Ermeni Patrikhanesi Hazine-i Evrak’ından, Ermeni patriği Serkiz Karakoç tarafından aslı esas alınarak istinsah edilmiş olan 1517 tarihli bir belgede, Ermeni patriği Serkiz’in, diğer papazlarla birlikte Yavuz Sultan Selim’e gelerek eskiden beri tasarruflarında bulunan kilise ve ma’bedleri yine kendilerinin tasarruf etmesi, Hz. Ömer ve Selâhaddin Eyyubî’nin kendilerine verdiği ahidnameyi Yavuz’un da yenilemesini istedikleri anlaşılmaktadır. Bunun üzerine, “eskiden beri tasarruf yetkisine sahip Ermeni râhiplerin, Kamme, Hz. İsa’nın doğduğu Beytullahım mağarası, kuzeydeki kapının anahtarı, içerde kamame kapısındaki iki şamdan ve kandilleri, Büyük Kiliseleri, Mar-Yakub, Deyr’üz zeytun, Habs’ül Mesih kiliseleri, bunlara ait vakıflar, bağlar, bahçeler aynı dine mensup Habeş, Kıbtî ve Süryâni milletleri, bunların terekeleri ve benzeri hususlarda yine tasarrufa yetkili olduklarına karar verilmiştir. Bunlara kimse müdahele edemeyecektir.”[xliii]
Hatta bununla da kalmayarak devlet İslamiyet’ten başka dinlere inananların şahsî haklarını kanunlarla da korumuştur. Kanun önünde hiçbir gruba iltimas geçilmemiş ve farklı etnik gruplara baskı uygulanmamıştır.[xliv] Fatih Sultan Mehmet Galata zimmîlerine vermiş olduğu bir ahidname de özetle gayr-i Müslimlerin “ayin ve erkânlarını dinlerinin gerektirdiği gibi yapabilmeleri, malları, rızıkları, mülkleri ve ırzlarının devletin güvencesinde olduğu, Müslüman olmaları için hiç bir şekilde zorlanmamaları gerektiği”[xlv] gibi hükümleri içeriyordu.
Yavuz Sultan Selim döneminde gelişen bir başka olay da İslâm felsefesinin, hükümdarı ve idare edenleri, bütün teb’ayı aynı şekilde korumakla ve adaletle davranmakla sorumlu tuttuğunu göstermektedir. Bir gün Yavuz Sultan Selim Rumeli’de Hıristiyan nüfusun çokluğundan ürkerek bunları müslüman etme düsüncesini belirtince, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi “Madem ki, onlar raiyyetliği kabul etmişler, dinimiz gereği onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhaliftir”[xlvi] diyerek Osmanlı Devleti’nin şahsî hak ve hürriyetlere ve özellikle din ve vicdan hürriyetine verdiği değeri bir kez daha ortaya koymaktadır. Hatta bu örnek aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin teb’ası arasında din ya da sınıf farkı gözetmeyerek herkese aynı hak ve hürriyetlerden istifade etme imkanını da sağladığını, bu haklara kastedecek olan bir hükümdar dahi olsa yeri geldiğinde alimler ve devlet adamları tarafından uyarılabildiklerini göstermektedir.
Tabiidir ki bu eşitlik ve hoşgörü Bizans hakimiyetinde ezilen halkın Türk idaresine kucak açmasına neden olmuştur. [xlvii] Bizans’ın ele geçirdiği yeni memleketlerde halkı zorla dininden döndürme politikasına karşı Osmanlı farklı ırk ve dinlere mensup kimselere hoşgörü ile yaklaşarak onları kendine çekmeyi başarmıştır. Kuruluşundan yükselişine kadar Osmanlı Devleti’nin genel prensibi idare ettiği halkın kalbini kazanmak için hoşgörü ile yaklaşmak ve iyi niyetini halka hissettirmek olmuştur. Yüzyıllardır, ele geçirmiş olduğu yerlerdeki halkı zulümle dininden döndürerek, zorbalıkla halkını idare etme geleneğine alışkın olan bir zihniyetin ürünü olan Bizanslı din adamları (ki idarede büyük etkileri vardı) Osmanlı’nın kendilerini zorla İslamiyet’e döndüreceklerini düşünmüş olmalılar ki Fatih’in davranışı karşısında şaşırmışlardı. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Rum-Ortodoks patriği Gennadios’u huzuruna çağırarak, Ortodoks kilisesini inancında serbest bıraktı. Sultan, bununla bir yandan merkezi İstanbul’da olan Ortodoks Patrikhanesi’ni, Katolik kilisesinin taarruzlarından korurken diğer yandan da dünyanın başka bölge ve iklimlerindeki Ortodoksların sempatisini kazanıyordu. Sultan’ın bu davranışının, o dönemde bir devlet politikası gereği olduğu düşünülebilir ancak, özüne inildiği zaman böyle bir uygulamanın, yöneten Osmanlı’dan daha fazla yönetilen halkı memnun ettiği anlaşılacaktır.[xlviii]
Gerçekten bu durum, o zamanın mahkeme kayıtları olan şer’iyye sicillerinde de açıkca görülebilir. Mahkeme kararları incelendiği zaman, bir gayr-i Müslimin bir Müslümandan farklı tutulmayarak, dinî ya da ırkî mensubiyete göre değil, haklılık ve haksızlıklarına göre hüküm verildiği anlaşılır. Osmanlı mahkeme kayıtlarında, “Yorgi’ye karşı Ahmed’i ve Dimitriyos’a karşı Mehmed’i mahkum eden kararları okuyanlar kanun önünde eşitliğin ne demek olduğunu daha iyi bilirler”.[xlix]
Bu arada Osmanlı Devleti’nde de, diğer memleketlerde olduğu gibi, Sultan’ın geniş yetkiye sahip olduğunu ve buna dayanarak ölüm ile cezalandırmanın varolduğunu savunanlar Yavuz Sultan Selim ile Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî arasında geçmiş olan diyalogdan herhalde habersizdirler. “Padişah ipek alım satımını yasaklamasına rağmen, bazı kimseler, emre muhalefet ederek ipek ticaretine devam etmişti. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim, bu kimseleri yakalatıp bağlatmış ve belki de bunların öldürülmelerini emretmişti. Bunu duyan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî efendi ağır bir dille Sultanı eleştirerek suça göre ceza vermesi için onu uyarmış ve bu kimselerin katlinin caiz olmadığını belirtmişti”.[l] Demek ki, Osmanlı Devleti’nde Sultan her ne kadar bir takım yetkilere sahipse de gerçek bir adaletin sağlanması için onun kararlarının kontrol edilmesi ve gerekirse yargılanması dahi mümkündü. Osmanlı devleti, açıkça görüldüğü üzere, fertlerin hak ve hürriyetlerini koruyan ve adaleti şiar edinen gerçek bir hukuk devletiydi. Bu nedenledir ki Voltaire, Türklerin pek çok hasletlerini anlattıktan sonra Osmanlı Devleti’nden bahsederek “Türk devleti bir demokrasidir” demeyi ihmal etmez.
İşte Osmanlı idaresinin bu geniş hoşgörüsü sadece Anadolu’da değil Afrika ve Asya’da da birlik ve beraberliğin oluşmasını sağlamıştı.[lii]
Roma-Bizans ve Osmanlı’nın insan faktörüne ilgisini onların hayat felsefelerinde de bulmak mümkündür. Romalı Virgil’in Aeneid adlı eseri, Yunan filozof Aristotales’in felsefesi hep Roma ırkının diğer ırklara göre soylu ve bu nedenle üstün olduğunu savunarak dünyayı ancak böyle asil bir ırkın yönetebileceğine inanır.[liii] Bu düşünce tarzı Bizans’a da aynı şekilde sirayet etmiştir. Dante, XII. yüzyılda yazmış olduğu, devlet idaresi ile ilgili kitabının pekçok yerinde Roma ırkının üstünlüğünden ve diğer ırkların ona tabî olması gerektiğinden bahsetmektedir.[liv] Dante daha da ileriye giderek şöyle demektedir: “... not just certain individuals, but certain peoples are born fitted to rule, and certain others to be ruled and to serve, as Aristotle affirms in the Politics, and as he says, it is not only expedient but actually just that such people should be ruled, even if force has to be used to bring this about.”[lv] Bu şu demektir: “... sadece belirli kişiler değil belli insanlar ya da milletler ancak, idare edebilme yeteneğine sahip olarak doğarlar. Diğerleri ise, Aristotales’in Siyaset adlı eserinde de belirttiği gibi sadece yönetilmek ve hizmet etmek için vardır. İşte bu insanların yönetilmesi için, eğer güç kullanılması gerekiyorsa, asil olanların (Roma ırkı) güç kullanması oldukça meşrudur.”[lvi]
Roma ve Bizans’ın insanı bir hiç mesabesinde görmesinin aksine Osmanlı, “insan unsuru” üzerine kurulmuştur. Zira Koçi Beğ XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin bozulmaya başladığı dönemlerde, IV. Murat’a sunmuş olduğu bir risalede, vergi tahsildarlarının yolsuzluklarından bahsederek reaya fukarasının korunması için gerekli tedbirin alınmasını tavsiye ediyordu. Osmanlı padişahlarının şimdiye kadar halkı hep koruyup gözettiğini ve padişahın memleketinde asayiş ve güvenin sağlanmasından birinci derecede sorumlu olduğunu belirterek padişahın reaya’nın haklarını korumak için var olduğunu vurguluyordu[lvii] Daha ileriki yıllarda III. Ahmet’e verilen bir layihada da (ıslahat takriri) benzer bir ifadeyle, Osmanlı devletinin insanı esas alan bir devlet olduğu vurgulanarak devlet idarecilerinin görevinin mazlumun haklarını korumak olduğu ifade ediliyordu.[lviii] Yine 18. yüzyıl başlarında defterdarlık yapmış olan Sarı Mehmet Paşa Osmanlı devlet adamlarını bu konuda uyarıyordu. Mehmet Paşa, o dönemin devlet adamlarına “zulümden sakınmayı ve zalime de yardımcı olmakdan kaçınıp, mümkün oldukça zulmedenlere karşı koyup mazlum ve gariplerin gönlünü almalarını” tavsiye etmektedir. Ona göre; “Mazlum kafir bile olsa onun duasından kaçınmak gerekir. Yani mazlumun duası yerde kalmaz”.[lix] XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyıl başlarında, Osmanlı Devleti’nin “hasta adam” olarak nitelendiği dönemde, Prens Sait Halim Paşa da aynı konuya parmak basıyor ve İslâm ahlâkının “hak, hikmet ve adalet adına insanlar arasında özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkelerini kurduğunu” belirterek toplumda tam bir eşitliğin sağlanmasının devleti çıkmazdan kurtaracağını ısrarla vurguluyordu.[lx]
Roma ve Bizans’ın insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan politikasına karşılık, Osmanlı’nın bu politikası idare ettiği halkı devlete yaklaştırarak, inancı ve etnik yapıları ne olursa olsun farklı toplulukları tek bir vücut haline getirmiş ve temeli ırk, din ve mezhep birliği zorunluluğuna dayanmayan bir millet şuurunun oluşmasına neden olmuştu.[lxi]
İşte Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışı da, kaynağını Osmanlı’daki bu insanî değerlerden alır. Dikkat edilirse Atatürk milliyetçiliği de fertler arasında dil, din, ırk, soy farkı gözetmez ve kendisini Türk hisseden herkesi bu milletin bir ferdi sayar.[lxii] Bütün bu açıklamalar bize, “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözünü hatırlatarak, geçmişimize ve ecdadımıza olan düşmanlığımızın Osmanlı devleti ve değerleri hakkında gerçek ve doğru bilgilere sahip olmadığımızı gözler önüne seriyor.[lxiii] O halde bizler, son zamanlarında hataları olmuş olsa da, nadide değerleri ve geçmişte bırakmış olduğu derin izleriyle Osmanlı tarihine saygı duymalı ve ona sahip çıkarak bu alandaki araştırmalarımızı arttırmalıyız. Türk gençliğinin geçmişe olan sevgisi, ancak bu alanda yapılacak olan ciddi tarihî araştırmalar sayesinde artacaktır.
Osmanlı Devleti’nin, geçmişten getirmiş olduğu hasletlerle de yoğurarak insan unsuruna vermiş olduğu değeri Avrupa henüz ortaçağ ve yeniçağda dahi sağlayamamıştı. İngiltere’de 1215’te yayınlanan Magna Carta Libertatum dahi kişilere özgürlük tanımaktan ziyade sadece belli bir gruba karşı kralın yetkilerini sınırlamıştı. XVIII. Yüzyılın sonuna kadar vatandaşın siyasî iktidara katılması sözkonusu değildi.[lxiv] Gençlerimizin bugün hayranlıkla takip ettiği Amerika’da ise; XVIII. yüzyılda yayınlanan Virginia Haklar Bildirisi ve benzerlerinin yayınlanmasına kadar bütün Amerikan halkı İngilizler’in kölesi durumdaydı. 1970’lere kadar zencilerin insan olarak görülmediği ve hak ve hürriyetler bakımından fertlere çifte standart uygulandığı açıktır.[lxv] Fransa’da da kişi hak ve hürriyetleri 1789’da Fransız ihtilâlinden sonra yayınlanan insan hakları bildirisi ile ve ancak kâğıt üzerinde gerçekleştirebilmiştir. Ancak Avrupa’da toplumun, hak ve hürriyetlerin eşit dağılımı açışından belli bir seviyeye ulaşması oldukça zaman almıştır. Avrupa kültürünün gelişim çizgisinin aksine, eski Türk geleneklerinde, İslâm hukukunda ve Osmanlı uygulamalarında yüzyıllardır, fertlerin doğuştan hür ve eşit olduğu inancının varolması, Türklerde kişi haklarının devlet tarafından bahşedilmiş bir hediye ya da sonradan kazanılmış haklar olmadığını açıkca göstermektedir. Bakınız ünlü Fransız filozof Voltaire Osmanlılarda insan eşitliğini ve sınıf farkının gözetilmediğini “Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler” adlı kitabında nasıl ifade ediyor: “Sadrazam Çorlulu Ali Paşa bir köylü çocuğu idi. Baltacı Mehmet paşa ise odunculuktan gelmişti. Aşağı tabakadan yetişmiş olmak Türklerce utanılacak bir durum sayılmazdı. Onlarda kişizadelik yoktur. Gelişmeler ancak görevlere bağlıdır”.[lxvi]
Geçmişinde yönetilen insan unsurunu ikinci plana atmış olan ve insan eşitliğini daha dün kabul etmiş olan Avrupa, son bir ya da birkaç yüzyıl gibi kısa bir zaman içerisinde nasıl bu değerleri benimsemiş olabilir?
Buraya kadar anlattığımız tarihî seyir içerisinde, bu gün kültür ve medeniyetinin temelini Roma ve Bizans unsurları üzerine kurduğunu bütün dünyaya haykırarak, insan hakları konusunu “Avrupa İnsan Hakları” beyannamesi adıyla yeni bir prensipler bütünü halinde derlemiş olan Avrupa, acaba bu beyannamenin temel kaidelerini, insanları birer eğlence malzemesi yapmaktan çekinmeyen Romalı atalarından mı yoksa halkını imparatorun ve kilisenin kölesi olarak gören Bizanslılardan mı ya da diğer ırklara mensup insanları, özellikle zencileri insan olarak görmeyen İngilizlerden mi veya XVIII. yüzyılda dahi “Kadın insandan sayılır mı sayılmaz mı” sorusuna cevap aramakta olan Fransızlardan[lxvii] mı devraldılar? Bu değerlendirmeyi, tarihî belgelerin ışığında siz sayın okurların takdirine bırakıyorum.