Geη©eßaY
02-24-2008, 11:29
alıntıdır
KADÎM İSTANBUL İLE CEDİD İSTANBUL ARASINDA GÖRÜLEN ESASLI FARKLAR
Osmanlı’nın son devrinde yıldızları parlatılmış olan Beşiktaş ve Çamlıca, özellikle Osmanlı düşüncesinin yöneldiği istikameti göstermeleri cihetiyle temsil gücü yüksek iki semttir. Beşiktaş ve Çamlıca’daki değişim imparatorluğun zihniyetindeki değişimle paralellik arz eder. Asıl İstanbul’a birer alternatif olarak görülen bu semtlerden birincisinin tarihi çok daha önceye dayanmaktadır. Eski zamanlarda küçük bir köy olan ve İasonion, Daphne (Defne), Diplokionion, Dionysios gibi isimlerle adlandırılan Beşiktaş’a; Hadikatü’l-Cevami’ye göre Barbaros’un gemilerini bağlamak için sahile beş taş diktirmesine mebni “Beştaş” denilmiş, zamanla Beşiktaşı’na, ondan da Beşiktaş’a çevrilmiştir. Cavid Baysun ise “Beşiktaş’a Dair” yazdığı muhalled makalesinde bu hususta şunları kaydeder: Beşiktaşî Şeyh Yahya Efendi’nin şu:
Fakîri tıfla dönmüşdür ârede
Beşiktaşın toprağ ile oynar
beytinden ve Hasan Çelebi tezkiresinde şair Gazalî’den bahsolunurken “Beşiktaş’ın da camii ve zâviye ve hamam binasına kasd ettikde” denilmesinden bu kasabanın vaktiyle Beşiktaşı tesmiye olunduğu anlaşılıyor” der.
Buranın “biz”i alakadar eden ilk semti İstanbul’un fethini her dem bir levha gibi hatırlatan Rumelihisarı’dır. Fatih İstanbul’un anahtarı olarak gördüğü bu yere evvela meşhur Hisar’ını; Hisar’ın tam ortasına da, bugün konserler verilen yere, camisini yaptırdı. Nurettin Topçu Hocamız 19. asrın sonlarında Amerika’dan gelen Hamlen adlı bir mühendisin Hisar’daki surların tepesine çıkarak İstanbul’a baktıktan sonra: “Fatih bu şehri bu tepelerden fethetmiş, ben bu milletin kültürünü yine bu tepelerden fethedeceğim.” diyerek Robert Kolejini yaptırdığını anlatır.(1) Rivayet odur ki, bu Hamlen mahud koleji açmak için Sultan Abdülaziz’den mezkûr yeri ister. Sultan’ın vermemesi üzerine Abdülaziz Avrupa seyahatindeyken Berlin elçiliğinden yeni dönen Ahmet Vefik Paşa’dan şehitliğin hemen üstündeki tepeyi satın alarak bir oldubittiyle okulunu tepeye bir hançer gibi saplar. Sonradan bu hadiseyi “millî vicdanında hârikulâde bir tepki”yle karşılayan vatanperver padişah Abdülhamid Han bu gafleti affetmemiş ve Ahmet Vefik Paşa öldüğü zaman naaşının, vasiyeti gereğince Eyüp’teki aile kabristanına defnine izin vermeyerek Protestanlara sattığı arazinin hemen önünde defnedilmesini emretmiş ve merhumun kıyamete kadar Protestanların çan seslerini işitmesini” temenni etmiştir. Hisar 93 Harbi’nin doğurduğu meşum neticeden sonra Balkanlardan yapılan büyük göçte evsiz-kimsesiz ailelere sığınak olmuş ve millet-i İslâmiye aç, bî-ilaç orta yerde kala kalmıştır. Tarihte misli görülmemiş bir imar ve iskân politikası uygulanan Fatih ve sonrasındaki imar ve iskân politikasıyla mukayese edildiğinde son devrin iskân rezaleti tüm çıplaklığıyla bu hadisede görülür.
Bilindiği gibi, İstanbul’un iskân politikası fethin hemen akabinde başlar. Kadim İslâm geleneğine göre sulh ile alınan yerlerde Hıristiyanlarla anlaşılıp kiliselerin bazıları camiye tahvil edilirdi. Çünkü İslâm inancına göre Allah ibadetine tahsis edilen bir mabedi harab etmek, tahkir etmek veya başka bir işte kullanmak en büyük günahtı. Yani işin özü Allah’ın evi yine Allah’ın evi olarak kullanılırdı. İstanbul’u elli üç gün süren çetin bir muhasaradan sonra alan Fatih, ananeye uygun hareket ederek harb ile aldığı şehrin en büyük katedralini camiye tahvil etti. Denilebilir ki, İstanbul’un Türk İstanbul olmasının başlangıcı bu hadisedir. Büyük ceddimiz, İstanbul’u Türklerle iskân etmek ve şehri bir İslam beldesi yapmak için Anadolu’nun her tarafından en seçkin ahaliyi İstanbul’a naklettirdi. Rivayet olunur ki İstanbul’un ilk ahalisini Bolu, Balıkesir ve Bursa’dan gelenler oluşturmuştur. Gelenler arasında Veliyyüddinzâdeler, Fenârizâdeler, Çandarlızâdeler gibi büyük aileler başı çekiyordu. Büyük fethi elli üç gün temaşa eden Üsküdar ahalisinin mühim bir kısmı da İstanbul’a göçmüştü. Anadolu’nun sair yerlerinden gelenler ekseriya iskan edildikleri yerlere geldikleri muhitin isimlerini vermişlerdir. Konya Çarşamba’sından gelenler Çarşamba semtini, Karaman’dan gelenler Karaman mahallesini, Aksaray’dan gelenler Aksaray semtini, Üsküp’ten gelenlerse Üsküpî’yi meydana getirdiler. Bunların ekserisi esnaflık ederlerdi. Meyvecilikle uğraşanların en mühimleri Manavgatlı oldukları için bunlara “manav” denmiştir. Bugün meyve sebze satılan yerlere verilen isim o günün hatırasıdır.
İstanbul’da ilk imar edilen semt Fatih’tir. İstanbul Patriklerinin uzun süre ikamet ettiği ve kayserlerinin mezarlarının bulunduğu; fetih sırasında harabe halde olan eski Havariyyun kilisesinin yıkıntıları üzerine genç Fatih kendi camiini külliyesiyle birlikte inşa ettirdi. Bununla hem o kayserlerin nam u nişanını bırakmamış, hem de yerine Türk dinini koymuş oluyordu. Kadim Türk anânesine uyarak İstanbul’a gelen Müslümanlar bu caminin etrafına yerleşmeye başladı ve böylece Türklüğün en fazla hissedildiği Fatih semti ortaya çıktı. Harikulade bir imar politikası ortaya koyan Fatih, Okmeydanı denen yeri bir spor alanı olarak vakfetti. Aksaray’ın alt kısmına Yeniçeri kışlaları inşa ettirdi. Bizans’ın merasim caddesi olarak kullandığı Yedikule yolunu değiştirip Topkapı-Edirnekapı yolunu Dersaaet’e hediye eyledi. Şehrin diğer kısımlarını imar ettirmek için vezirlerine tahsis etti. Mükrimin Halil Yinanç; Padişahların muhtelif yerleri, muhtelif vezirlere vererek:-“Sana orayı bahşettik” demesinin, “verilen yeri imar et” anlamına geldiğini söyler. İşte bu anlayış doğrultusunda Mahmut Paşa, Nişancı Paşa ve Gedik Ahmet Paşa kendilerine bahşedilen ve kendi adlarıyla anılan semtlerde camilerini, medreselerini ve sâir imaretlerini ahaliye hediye ettiler. Yine devrin diğer ulemâsı da aynı şekilde kendi camisini, medresesini yaptırarak kendi adlarına mahalleler ve semtler vücuda getirdiler. Molla Zeyrek, Molla Güranî ve Hızır Çelebi semtleri bu şekilde meydana geldi.
Fatih’in oğlu II. Beyazıt ise; ilk önce devrinde meydana gelen büyük zelzelenin harap ettiği camileri medreseleri tadil ettirmesinin yanında kendi adına yaptırdığı cami, hamam, medrese ve kütüphaneden müteşekkil Beyazıt Külliyesini İstanbul’un sinesine bir tohum gibi serpti. Bunların masrafını karşılamak için de İstanbul’da her zaman ticari hayatın kalbinin attığı Kapalı Çarşı’yı inşa ettirdi. Yine camiye varidat temin etmek için Mora’daki Koron ve Moron şehirlerini tesis ettirdi. İstanbul’u ceddi Sultan Fatih gibi ilim ve irfan merkezi yapmak için Türkistan’dan, Mısır’dan, Irak’tan ve Suriye’den âlimler davet ederek, kitaplar getirterek ismiyle anılan medreseyi devrinin en büyük irfan merkezi yaptı. Vezirleri de şehrin imarına çok büyük hizmetler ettiler. Vezir-i Azam Davut Paşa ve Mesih Paşa kendi semtlerinde cami, medrese yaptılar. Hadım Ali Paşa Divanyolu’ndaki camisini, medresesini, imaretini yaptırıp şehre su getirdi. İskender Paşa Galata Mevlevihanesini ve mescidini, Derviş Mustafa Paşa mescidini, hamamını yaptırdı. Yine bir tekke inşa ettirip şehre su getirtti. Vezir-i azam Koca Mustafa Paşa kendi semtindeki camiyi, medreseyi ve imareti yaptırdı. Bu semt devrin bıraktığı en büyük miraslardan biridir. Her zaman İstanbul’u tepeden seyreden bu semtte nice hatıralar yaşar. Devrin diğer uleması da küçük mikyasta hayratlar yapmışlar ve şehrin imarında hissedar olmuşlardır.
Yavuz Sultan Selim devri imar hareketinin en az olduğu devirdir. Fakat şu da bir başka hakikattir: Yavuz Padişah ceddi Fatih’in izinden gitmiş ve kazandığı Çaldıran ve Ridaniye zaferleri İstanbul’u şüphesiz bütün İslam âleminin, hatta dünyanın merkezi yapmıştır. Bu cihetiyle ceddinin yarım bıraktığı işi tamamlamıştır. Onun yarım bıraktığını da oğlu gerçekleştirecektir. Yavuz’un Vezir-i azamı Piri Mehmet Paşa Zeyrek’teki medreseyi bu devirde yaptırmıştır.
Kanuni devri belki de İstanbul’un en mesut devridir. İstanbul silüeti onunla zirveye ulaşmıştır. Çünkü onun zamanında muazzam bir imar faaliyeti gerçekleşmiştir. Gerek padişah gerekse onun vezirleri her yerde eserler yaptırmışlar. Bu devrin en büyük talihi Sinan gibi bir dehanın olmasıdır. Evvela Şehzade Mehmet’in hatırasına Şehzade Camii, sonra Cihangir, Sultan Selim’in hürmetine Yavuz Selim Camii ve türbesi ve semti, Damat İbrahim Paşa sarayı ve Süleymaniye yapılmıştır. Mithat Cemal bu mehabetli eserin yapılmasını fethin tamamlanması olarak değerlendirir ve “İstanbul Süleymaniye yapıldığı gün bizim oldu.”der. Buranın alt kısmına çarşılar yapılmış ve İspanya’dan gelen Müslüman muhacirlerin iskân edildiği muhtelif mahalleler meydana getirilmiştir. Bu Arap muhacirlerin etrafı uçurumlarla muhat olan Süleymaniye manzumesini bir kale addedip kendi oturdukları yere “Tahte’l-Kale” yani kale altı dediklerini; daha sonra da bunun Tahtakale gibi gülünç bir ada dönüştüğünü; İspanya’dan gelen bu Arapların Arapça’yı Latin aksanıyla konuşmalarından ötürü bozuk Arapça’ya Tahtakale Arapçası demenin moda haline geldiğini Mükrimin Halil Hoca anlatır. Bu devrin vezirlerinden Kasım Paşa, Ayaz Paşa ve Rüstem Paşa kendi semtlerindeki camii ve medreseleri, Hüsrev Paşa Sarıgüzel’de, Sadrazam Ahmet Paşa da Dizdariye ve Azapkapı’da iki camii yaptırmışlar. Sultan’ın kızı Edirnekapısındaki Mihrimah Sultan Camii’ni, Haseki Hürrem Sultan da Haseki Hastanesini yaptırır. İşte tüm bu imar ve iskân politikası İstanbul’u Bizans kültürünün tahakkümünden kurtarmış, şekil ve üslup olarak Türk kılmıştır. Esas İstanbul’u veren bütün bu hususlardan sonra modern devirlerin İstanbul’unun girizgâhı olarak değerlendirilecek semtlerin üzerinde durmaya devam edelim.
Beşiktaş’ta Rumelihisarı’ndan sonra yerleşilen ikinci yer Bebek’tir. Bizans devrinde küçük bir balıkçı ve kayıkçı köyü olan semt bugünkü ismini fetihten önce almıştır. Rumelihisarı’nın inşâsı sırasında Sultan Fatih buraya asayişi sağlamak maksadıyla bir kumandanını askeriyle birlikte göndermiştir. Bu zâtın lakabı “Bebek” olduğu için o adla anıla gelmiştir. Fetihten sonra Bebek’te görülen ilk Türk yapısı Yavuz Selim’in kasrıdır. Şakâyık Zeyli’nde Ata; 1525 yılından evvel Kayalar mevkiinde bir tekke bulunduğunu bildirir. Bu tekke sonraları “Durmuş Dede Tekkesi” adını almıştır.
Fetih’ten sonra Beşiktaş’ın merkezine ilk yerleşen Kanuni’nin sütkardeşi Şeyhülislam Yahya Efendi olmuş. Güzel bir koru ile kaplı latif bir sırt üstünde yaptırdığı tekkeye yerleşmiş, tabiatın haşmeti ile mest, münzeviyâne yaşamış, vasiyeti gereğince de oraya gömülmüştür, ki bu tekke ve etrafı sonraları Hızırlık adı ile Beşiktaş’ın namlı bir mesiresi olmuştur. Evliya Çelebi buranın; içine asla güneşin tesir etmediği akarsuların dibinde çınar, söğüt, sakız, servi ve ceviz ağaçlarıyla müzeyyen bir vadi olduğunu; değişik kuşların faryâd ü nâlişlerinin ehl-i teferrürücün cânına cân kattıklarını; içinde yârân-ı safânın taraf taraf sohbet ettikleri bir teerrücgâh-i kadim olduğunu anlatır. Özellikle Şeyh Yahya’nın buraya yerleşmesi çok revaç bulmuş, Beşiktaş sahilleri müftülük ve Kazaskerlik yapmış ulemâ efendilerin yalıları ve köşkleriyle dolmuştur.
Burayı sevmiş ve ihya etmiş olanlardan bir diğeri de ünlü denizler fatihimiz Barbaros Hayreddin Paşa’dır. Yılın her vakti buradaki yalısında oturan Paşa, Beşiktaş’a cami ve medrese yaptırmış ve ölümünde sahildeki türbesine defnedilmiştir. Barbaros’un bu teveccühü sonraları diğer Türk denizcilerinin ilgisini buraya çekmiş, namlı kaptanlardan Koca Sinan Paşa büyük bir camii, medrese, imaret ve mektep ve çifte hamam yaptırmış. Yine Kılıç Ali Paşa da aynı minval üzere cami ve mektep yaptıranlardan. Anlatılanlara göre; Kasımpaşa Tersanesinden çıkan Türk donanması evvelâ Beşiktaş önüne giderek oraya demir atar, bütün mürettebât kafile kafile Barbaros’un türbesini ziyaret eder ve bir “Denizler Evliyâsı” gibi onun ruhâniyetinden niyazda bulunulup öyle sefere çıkılırmış.
Kanunî devri Beşiktaş’ının önemli semtlerinden biri de Fındıklı’dır. İsminin kökeni hakkında çok değişik rivayetlerin olmasına rağmen Evliya’mız burasını “Fındıklı Kasabası” olarak zikreder. İsminin buralardaki Fındık bahçelerinden geldiği mervîdir. Günümüzde ise; ismini ilmiye sınıfından Anadolu Kazaskeri Şâir Mehmed Vüsûlî Efendi’nin bânîsi olduğu Mimar Sinan yapımı camiden aldığı anlayışı yaygındır. Şirket-i Hayriye tarafından neşredilen (1330) “Boğaziçi” adlı eserde güyâ Bizanslılara İncil’in ilk defa burada okunarak Hıristiyanlığın tebliğ edilmiş olduğu yazılıdır. Osmanlı’da büyük müverrihler çıkartan semt, esas mânevî havasını burada faaliyet gösteren Sümbüliyye tarikatından alır.
Beşiktaş’ta padişahlara mahsus olan ve bugün en küçük bir izi dahi kalmayan eski Beşiktaş Sahil Sarayında vuku bulan, edebiyat tarihimize mal olmuş bir hadiseyi de büyük tarihçimiz Naima’dan dinleyelim: IV. Murat 1630 yılında Sultan Ahmed’in yaptırdığı kasırda Nef’i’nin Sihâm-ı Kazâ”sını okurken hava birden kararır ve şimşekler çakmaya başladığı esnada, Padişahın oturduğu tahtın hemen yanı başına yıldırım düşer. Bunu İlahî bir işaret olarak gören IV. Murat,
Gökden nazîre indi Sihâm-ı Kazasına
Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belâsına
diyerek Nef’i’yi hiciv söylemekten men eder. İstanbul’un incisi Emirgan semti de IV. Murad devrinde ihyâ edilmiştir.
Özellikle Lale devri olarak bilinen zamanla beraber kadim geleneğin aksi istikametinde değerlendirilebilecek değişimler baş gösterir. Önceleri kamunun refahını ve şehre asil çehresini veren milli terkibi düşünerek yapılan faaliyetler, bundan sonra fertlerin estetik gayelerini, şahsi menfaatlerini gözetir bir hale gelmiştir. Bu Tanzimat sonrasında daha belirgindir. Bu hususlara yol açan diğer bir amil de, Tanzimat neslinin İstanbul’a bir başka gözle bakmalıdır. Onlar bu şehirde iki medeniyeti birleştirerek elde edilecek yeni bir terkibin potasını görüyorlardı. Bunda Tanzimat ricalinin hep sefaretlerden gelmeleri de etkindir. Denilebilir ki halk arasında halkın hayat tarzına uymayacak fiillere müsamahakar davranılmayacağını bilen rical, çareyi yeni semtlere savuşmakta bulmuştur. Bu halin bütün Osmanlı coğrafyasındaki zihni ayrışmayı hızlandırdığı da düşünülebilir.
Mezkur devrin mimarı Damat İbrahim Paşa, Beşiktaş’ı bahsettiğimiz manasıyla imar ve ihyâ eden vezirlerden birisidir. Ekseriye Beşiktaş’ta oturan paşanın kendi adına sahilde yaptırdığı saray da Çırağan eğlenceleri ve helva sohbetlerinin yapıldığı bir edebî mahfilmiş. Hatta devrin en güzel lalelerinin bu sarayda yetiştirildiği rivayettendir. Bugün sarayın başına ne iş geldiği, tarihimizdeki nice hadiselerde olduğu üzre, meçhulümüzdür.
Beşiktaş’ın esaslı bir şehir haline gelmesi çok daha sonralarıdır. II. Mahmut sonrası padişahların hepsinin burada yaşaması, sahilin boydan boya kürdan işi saraylarla dolmasına sebep oldu. Meşhur Beşiktaş Sahil Sarayı’nı yıktırıp yerine Beşiktaş Sarayı’nı yaptıran II. Mahmud, saltanat merkezini de Topkapı Sarayı’ndan buraya taşıdı. Daha sonra Sultan Abdülaziz bu sarayı yıktırarak yerine Dolmabahçe sarayını; yine hazin bir şekilde Beşiktaş Mevlevihanesini yıktırıp yerine Çırağan’ı yaptırdı. Osmanlı’nın yıkılışı biraz da bu yapıp yıkmalarda aranmalı dense sezadır.
II. Mahmud devrinde aklî ve naklî bilimleri öğretmek gayesiyle; Lond¬ra’da büyükelçilik yapmış İsmail Ferruh Efendi, Mekke Kadılığı pâyeli ulemâdan Vakânüvis Şânizâde Mehmed Ataullah Efendi ile Anadolu Kazaskeri pâyeli Melekpaşâzade Abdülkadir Bey ve yârânı tarafından kurulan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi nam cemiyet de mezkur devrin belki de en müsbet hadiselerinden biri olarak İstanbul’un hafızasında yer tutmuştur. Cevdet Paşa’nın tarifiyle “heveskâr-ı ulûm ve maârif olanlardan her kim tedrise talib olur ise anı talim etmeği veya talim ettirmeği müteahhid” olan bu cemiyetin özellikle hafta başlarında yaptıkları toplantılar pek cazip olurmuş. Genellikle ken¬di aralarında, zaman zaman da dışarı¬dan gelen bazı talebe ve dinleyicilerin katıldığı toplantılarda din, felsefe, tıp, fen ve edebiyat konularında ilmî konuş¬ma ve tartışmalar yaparlarmış. Cemiyet üyelerinin Klasik Türk şiirinin mısra-ı bercestelerini toplayıp birinci olarak da,
Bugün şâdım ki yâr ağlar benim için
mısraını seçtikleri söylenir. Fakat ne yazık ki tarihimizdeki pek çok faideli teşebbüs gibi, bu da birtakım garazkârların hilesine kurban edildi. Yeniçeri Ocağının lağvı esnasında Bektaşiler aleyhinde şiddetli tedbirler alındığı hengâmede cemiyete de Bektaşîlik damgası vurularak dağıtıldı. Halk ve saray çevresinde “mezhebi meşrebinden geniş ve laubali” olarak ta¬nınıp makbul kişiler sayılmamaları¬ dağıtılmalarındaki bir başka sebep olarak gösterilir.
Abdülaziz devri, Beşiktaş’ın hem talihi hem de talihsizliğidir. Özellikle yaptırılan saraylar, ilk tiyatro binası ve Mısırdan gelen yüksek ricalin sahillerde yaptırdıkları köşk ve yalılar hem israfın hem de batılı yaşam tarzının motor gücü oldu.
Bugünkü Çırağan Sarayı’nın yerinde, Abdülaziz yıktırana kadar, Evliya’nın deyimiyle “İstanbul’da ve gayrı diyarda bir misli daha olmayan “ Beşiktaş Mevlevihanesi vardı. Mithat Bahârî bu ulvî mekân için şunları anlatır: “Donanmayı Hümayun ile Akdeniz seferinden dönen Kaptan-ı Derya Uhrili Hüseyin Paşa Gelibolu’ya uğradığında oradaki şeyhleri ziyaret eder, oradan kalkıp İstanbul’a doğru hareketinde şiddetli bir poyrazla karşılaşan donanma Boğaz’dan çıkıp Marmara’ya giremez, geri döner, bu teşebbüs üç defa tekrarlanır, gemiler Boğazın ağzına gelince fırtına başlar, Hasan Paşa Gelibolu erenlerinden birini unuttuk galiba, bu onun gönül kırıklığı eseridir der, sorduğunda Mevlevî Şeyhi Ağazâde Mehmed Dede Efendi’yi unuttunuz derler, Kaptanpaşa Ağazâde’ye giderek kusurunun affını rica eder. Mehmed Dede donanmanın Marmara’ya selametle açılması için dua ettikten başka Hüseyin Paşa’nın yakında Sadrazam olacağını da müjdeler. Dediği çıkar, Hüseyin Paşa hem sadrazam hem damad olur, bunun üzerine bir şükran borcu olarak Beşiktaş Mevlevihanesini 1613’te yaptırır, şeyhliğine de Gelibolulu Ağazade Mehmed Dede’yi tayin eder.” Bugün Çırağan Sarayı daha çok “Ali Suavi melununun” giriştiği mahud hadiseyle hatırlanır.
Osmanlı’nın yöneldiği istikameti çok daha müşahhas bir şekilde gösteren ikinci muhit ise Çamlıca’dır. Çamlıca, Üsküdar’da sayfiye ve mesire alanı olarak tanına gelmiş iki tepenin adıdır. (Bu yazıda iki Çamlıca tek bir isimle zikredilecektir.) 19. asra kadar “Bulgurlu Dağı”(2) olarak tanınan bu tepelere Osmanlı’nın asıl ilgisi III. Selim devrindedir. II. Mahmud’un buraya çok sık gelmesinden ötürü vükelânın da ilgisine mazhar olan tepenin namı o günden beri devam ede gelmiştir. Mısır kökenli paşaların bu muhitte artışı zevk ve eğlence anlayışındaki değişikliği de beraberinde getirmiştir. Mesire alanlarının halkla dolup taşması, Boğazdaki kayık safâları, o güne kadar Türk hayatında görülmeyen pek çok hadiseye meşruiyet sağlamıştır.
Özellikle Hanım Sultanların buralarda yaptırdıkları köşklerde ve bağ evlerinde yapılan şenlikler dillere destandır. Daha erken dönemde Nurbânu Sultan’ın önceki Hanım Sultanların izinden giderek Mimar Sinan’a yaptırdığı Valide-i Atik Camii değişen zihniyeti apaçık ortaya koyar. Rivayet olunur ki caminin hangi semte yapılacağı hakkında karar veremeyen bânîsi Nurbânu Sultan’a bir gece rüyasında ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar: “Yaşmağını Beşiktaş İskelesinden esen rüzgara bırak, camiini rüzgarın yaşmağı götüreceği yerde yap!..der. Sultan Hanım rüyadaki işaretin gereğini yapar. Rüzgâr yaşmağı Toptaşı tepesine götürür. Aynı hikâye kaynaklarda Kösem Valide Sultan’ın yaptırdığı Çinili Camii için de anlatılır. Bu Camii için anlatılan bir başka hikâye de şudur: Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin nesebinden Şeyh Abdülkâdir El Hüseynî El Nakşibendî caminin son cemaat yerindeki mihrab ile müezzin mahfili kapısı arasında Hızır Aleyhisselâmı görmüştür. Şeyh-i mezkûr caminin mihrâbı önünde medfundur. Daha sonra “Hızır Makâmı” denen mezkur yere iki beytini vereceğimiz şu şiir harikulâde bir hatla nakşedilmiştir:
Hazreti Hızır makâmı oldu bu âlî makâm
Müstecâbüdda’vedir eyle duâya ihtimâm
…
İşbu cây-i pür-safâda kıl teveccüh sıdk ile
Hakk murâdın vire âlemde bulasın ihtirâm
…
Camiin dârüşşifası, imarevi ve misafirhânesi III. Selim devrinde Nizâm-ı Cedid asker ocağına kışla tayin edilir. Yine Alemdar Mustafa Paşa’nın “cihâdiye sekbanlarına” kışla olup mamur olmuş ve “Vakâ-yı Hayriye”nin akabinde Asâkir-i Mansûre- Muhammediye’nin şahâne süvârisine kışla olmak için tâmir ve tecdid olunmuştur. Halk arasında burada samimiyetle yapılan duaların ve tövbelerin kabul olunacağına inanılır. Osmanlı son devrinin ve devr-i cumhuriyetin pek çok âlimi eserlerini bu camiin avlusundaki çayhânelerde kaleme almışlardır.
Osmanlı’daki değişimin gazete ve mecmua yoluyla geniş kitlelere ilanının fikirleri de bu tepelerde atılmıştır. Jön Türk diye tabir edilen Avrupai gençliğin merkezi gene bu tepe olmuştur. Hürriyet fikri etrafında rejim değişikliğinin mücadelesini veren Namık Kemal, Ziya, Ayetullah, Reşad ve Nuri Beyler; Mustafa Fazıl, Sami ve Suphi Paşaların ve Reji Komiseri Nuri Bey’in köşklerinde sık sık toplanır, fikrî-edebî sohbetler yapar, “yalın ayak, başıkabak, donsuz birer entari giyip, kırmızı kıravatlar takarak” ıyş u nûş ederlermiş. Yahya Kemal de Türk edebiyatını zihniyet olarak taksim ettiği meşhur “Üç Tepe” yazısında Tanzimat neslinin şehre bu tepeden baktığını söyler. Süleyman Nazif’in mübalağalı üslubuyla söyleyelim -vebali boynuna- yeni Türk edebiyatının hakiki kurucusu olarak kabul edilen Abdülhak Hamid “gökten vahiylerini” bu tepede devşirmiş, “eski edebiyata son darbelerini” bu tepede vurmuştur. Rivayete göre Abdülaziz devrinde yapılan ilk maskeli balo Mustafa Fazıl Paşa’nın bugünkü Millet Bahçesi civarındaki köşkünde verilmiştir. Ali Suavi, Abdülhamid’in tahtına ve canına kastetmek cüretini bu tepede yaptığı planlar neticesinde uygulamaya koymuştur. Yakup Kadri’nin “Nur Baba” romanına konu olan ve edebiyatımızdaki bir kırılmanın (Nazım Hikmet’in komünizme meyletmesi) müsebbibi olan Yahya Kemal’in Nazım’ın annesiyle tanışma hadisesinin geçtiği meşhur Bektaşi tekkesi bu tepededir. N. Rüştü Büngül’ün ismi meçhul bir yazma eserden hareketle anlattığı, tekkelerdeki zihniyet değişimi sürecini veren şu satırlar da erbabının malumu: III. Selim zamanında İtalya’ya giderek billûr ve cam işçiliği öğrenen Mehmed Dede nâm bir Mevlevî dervişi Beykoz’da kurduğu imarethanede cam ve billûr eşya imal eder. Bu imalathanenin yerine Paşabahçe yapılmıştır sonradan. Şu şiir onun için söylenmiş:
“Akıbet Beykoz denen gâyet güzel bir yerde de
Mârifet meydâne gelmiş âferin Mehmed Dede.”
Büyük Çamlıca Tepesi şehrin en haşmetli bir şekilde görüldüğü nokta olması itibariyle İstanbul panaromasını çizmek isteyenlerin rağbet ettiği bir mevkii konumunda olmuştur.
Kelama hadiseyi toparlayıcı nitelikte bir nihaî hükümle veda etmek adettendir. Bu da o mealden olsun: Batılılaşma maceramız her ne kadar Beyoğlu’ndan başlamış olsa dahi, bu maceraya asıl istikametini veren bu semtlerdir. Çünkü Beyoğlu batılılaşması sadece aydınların kafasında olup biten bir süreçken, bizim olan bu semtlerde ortaya konanlar Avrupai yaşam biçiminin geniş kitlelere yayılmasını kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır. Bu devirde bu semtlerden başlayarak zevk, şekil ve üslupça bozulan İstanbul, siyasi-sosyal olarak da bozulmuştur.
Yahya Kemal ne güzel buyurmuş: “İstanbul olmazsa Türk olamayız. Zira Anadolu, Rumeli birleşecek.Herkes milli terbiyeyi burada alacak.” En nihaye: Beşiktaş ve Çamlıca’dan bütün yollar Şişli’ye çıkar. Sonra?.. Sonrası “Ezansız Semtler!”.
DİPNOTLAR
1. Necip Fazıl Kısakürek’in Robert Kolej’den gönderilme sebebi de, meselenin bu tarafını vurgulayan bir ödevi öğrencilerine vermesidir.
2. Asıl Bulgurlu bugün tepenin arka tarafına verilen isimdir. Bir zamanlar suyunun ve havasının letafetiyle meşhur bu semt hakkında Üsküdarlı Şâir Vâsıf Hoca hâtıralarında halk muhayyilesinden naklen bazı hususları aktarır: “Bulgurlu, işittiğime göre Sultan Selîm-i Evvel devrinde İran’a nâme götüren incili kaftan sahibi meşhur Muhsin Çelebi’nin çiftliği imiş. (Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” hikâyesi bu zattan mülhemdir.) Bulgurlu adı için de, burada vaktiyle bir cenk olmuş, Padişah’a: ‘Düşmanla bulgur gibi kaynaşma oldu…’ diye anlatmışlar, isim buradan kalmış.” Yine bir başka rivayete göre Sultan I. Ahmed şeyhi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleriyle Çilehanenin önünde otururken: “Şeyhim şu gözümüzün önündeki yerleri kabul buyur.” diyerek şeyhe hediye eylemiş, o da köy halkına dağıtarak vakfetmiş. Reşad Ekrem Koçu, Aziz Mahmud Hüdayi’nin bu çilehanesi önünde her yıl mayıs ayının onuncu günü Arap Bacıların seyrine doyum olmayacak bahar bayramları yaptıklarını anlatır.
Şemsettin ŞEKER KÜLTÜR DERGİSİ
KADÎM İSTANBUL İLE CEDİD İSTANBUL ARASINDA GÖRÜLEN ESASLI FARKLAR
Osmanlı’nın son devrinde yıldızları parlatılmış olan Beşiktaş ve Çamlıca, özellikle Osmanlı düşüncesinin yöneldiği istikameti göstermeleri cihetiyle temsil gücü yüksek iki semttir. Beşiktaş ve Çamlıca’daki değişim imparatorluğun zihniyetindeki değişimle paralellik arz eder. Asıl İstanbul’a birer alternatif olarak görülen bu semtlerden birincisinin tarihi çok daha önceye dayanmaktadır. Eski zamanlarda küçük bir köy olan ve İasonion, Daphne (Defne), Diplokionion, Dionysios gibi isimlerle adlandırılan Beşiktaş’a; Hadikatü’l-Cevami’ye göre Barbaros’un gemilerini bağlamak için sahile beş taş diktirmesine mebni “Beştaş” denilmiş, zamanla Beşiktaşı’na, ondan da Beşiktaş’a çevrilmiştir. Cavid Baysun ise “Beşiktaş’a Dair” yazdığı muhalled makalesinde bu hususta şunları kaydeder: Beşiktaşî Şeyh Yahya Efendi’nin şu:
Fakîri tıfla dönmüşdür ârede
Beşiktaşın toprağ ile oynar
beytinden ve Hasan Çelebi tezkiresinde şair Gazalî’den bahsolunurken “Beşiktaş’ın da camii ve zâviye ve hamam binasına kasd ettikde” denilmesinden bu kasabanın vaktiyle Beşiktaşı tesmiye olunduğu anlaşılıyor” der.
Buranın “biz”i alakadar eden ilk semti İstanbul’un fethini her dem bir levha gibi hatırlatan Rumelihisarı’dır. Fatih İstanbul’un anahtarı olarak gördüğü bu yere evvela meşhur Hisar’ını; Hisar’ın tam ortasına da, bugün konserler verilen yere, camisini yaptırdı. Nurettin Topçu Hocamız 19. asrın sonlarında Amerika’dan gelen Hamlen adlı bir mühendisin Hisar’daki surların tepesine çıkarak İstanbul’a baktıktan sonra: “Fatih bu şehri bu tepelerden fethetmiş, ben bu milletin kültürünü yine bu tepelerden fethedeceğim.” diyerek Robert Kolejini yaptırdığını anlatır.(1) Rivayet odur ki, bu Hamlen mahud koleji açmak için Sultan Abdülaziz’den mezkûr yeri ister. Sultan’ın vermemesi üzerine Abdülaziz Avrupa seyahatindeyken Berlin elçiliğinden yeni dönen Ahmet Vefik Paşa’dan şehitliğin hemen üstündeki tepeyi satın alarak bir oldubittiyle okulunu tepeye bir hançer gibi saplar. Sonradan bu hadiseyi “millî vicdanında hârikulâde bir tepki”yle karşılayan vatanperver padişah Abdülhamid Han bu gafleti affetmemiş ve Ahmet Vefik Paşa öldüğü zaman naaşının, vasiyeti gereğince Eyüp’teki aile kabristanına defnine izin vermeyerek Protestanlara sattığı arazinin hemen önünde defnedilmesini emretmiş ve merhumun kıyamete kadar Protestanların çan seslerini işitmesini” temenni etmiştir. Hisar 93 Harbi’nin doğurduğu meşum neticeden sonra Balkanlardan yapılan büyük göçte evsiz-kimsesiz ailelere sığınak olmuş ve millet-i İslâmiye aç, bî-ilaç orta yerde kala kalmıştır. Tarihte misli görülmemiş bir imar ve iskân politikası uygulanan Fatih ve sonrasındaki imar ve iskân politikasıyla mukayese edildiğinde son devrin iskân rezaleti tüm çıplaklığıyla bu hadisede görülür.
Bilindiği gibi, İstanbul’un iskân politikası fethin hemen akabinde başlar. Kadim İslâm geleneğine göre sulh ile alınan yerlerde Hıristiyanlarla anlaşılıp kiliselerin bazıları camiye tahvil edilirdi. Çünkü İslâm inancına göre Allah ibadetine tahsis edilen bir mabedi harab etmek, tahkir etmek veya başka bir işte kullanmak en büyük günahtı. Yani işin özü Allah’ın evi yine Allah’ın evi olarak kullanılırdı. İstanbul’u elli üç gün süren çetin bir muhasaradan sonra alan Fatih, ananeye uygun hareket ederek harb ile aldığı şehrin en büyük katedralini camiye tahvil etti. Denilebilir ki, İstanbul’un Türk İstanbul olmasının başlangıcı bu hadisedir. Büyük ceddimiz, İstanbul’u Türklerle iskân etmek ve şehri bir İslam beldesi yapmak için Anadolu’nun her tarafından en seçkin ahaliyi İstanbul’a naklettirdi. Rivayet olunur ki İstanbul’un ilk ahalisini Bolu, Balıkesir ve Bursa’dan gelenler oluşturmuştur. Gelenler arasında Veliyyüddinzâdeler, Fenârizâdeler, Çandarlızâdeler gibi büyük aileler başı çekiyordu. Büyük fethi elli üç gün temaşa eden Üsküdar ahalisinin mühim bir kısmı da İstanbul’a göçmüştü. Anadolu’nun sair yerlerinden gelenler ekseriya iskan edildikleri yerlere geldikleri muhitin isimlerini vermişlerdir. Konya Çarşamba’sından gelenler Çarşamba semtini, Karaman’dan gelenler Karaman mahallesini, Aksaray’dan gelenler Aksaray semtini, Üsküp’ten gelenlerse Üsküpî’yi meydana getirdiler. Bunların ekserisi esnaflık ederlerdi. Meyvecilikle uğraşanların en mühimleri Manavgatlı oldukları için bunlara “manav” denmiştir. Bugün meyve sebze satılan yerlere verilen isim o günün hatırasıdır.
İstanbul’da ilk imar edilen semt Fatih’tir. İstanbul Patriklerinin uzun süre ikamet ettiği ve kayserlerinin mezarlarının bulunduğu; fetih sırasında harabe halde olan eski Havariyyun kilisesinin yıkıntıları üzerine genç Fatih kendi camiini külliyesiyle birlikte inşa ettirdi. Bununla hem o kayserlerin nam u nişanını bırakmamış, hem de yerine Türk dinini koymuş oluyordu. Kadim Türk anânesine uyarak İstanbul’a gelen Müslümanlar bu caminin etrafına yerleşmeye başladı ve böylece Türklüğün en fazla hissedildiği Fatih semti ortaya çıktı. Harikulade bir imar politikası ortaya koyan Fatih, Okmeydanı denen yeri bir spor alanı olarak vakfetti. Aksaray’ın alt kısmına Yeniçeri kışlaları inşa ettirdi. Bizans’ın merasim caddesi olarak kullandığı Yedikule yolunu değiştirip Topkapı-Edirnekapı yolunu Dersaaet’e hediye eyledi. Şehrin diğer kısımlarını imar ettirmek için vezirlerine tahsis etti. Mükrimin Halil Yinanç; Padişahların muhtelif yerleri, muhtelif vezirlere vererek:-“Sana orayı bahşettik” demesinin, “verilen yeri imar et” anlamına geldiğini söyler. İşte bu anlayış doğrultusunda Mahmut Paşa, Nişancı Paşa ve Gedik Ahmet Paşa kendilerine bahşedilen ve kendi adlarıyla anılan semtlerde camilerini, medreselerini ve sâir imaretlerini ahaliye hediye ettiler. Yine devrin diğer ulemâsı da aynı şekilde kendi camisini, medresesini yaptırarak kendi adlarına mahalleler ve semtler vücuda getirdiler. Molla Zeyrek, Molla Güranî ve Hızır Çelebi semtleri bu şekilde meydana geldi.
Fatih’in oğlu II. Beyazıt ise; ilk önce devrinde meydana gelen büyük zelzelenin harap ettiği camileri medreseleri tadil ettirmesinin yanında kendi adına yaptırdığı cami, hamam, medrese ve kütüphaneden müteşekkil Beyazıt Külliyesini İstanbul’un sinesine bir tohum gibi serpti. Bunların masrafını karşılamak için de İstanbul’da her zaman ticari hayatın kalbinin attığı Kapalı Çarşı’yı inşa ettirdi. Yine camiye varidat temin etmek için Mora’daki Koron ve Moron şehirlerini tesis ettirdi. İstanbul’u ceddi Sultan Fatih gibi ilim ve irfan merkezi yapmak için Türkistan’dan, Mısır’dan, Irak’tan ve Suriye’den âlimler davet ederek, kitaplar getirterek ismiyle anılan medreseyi devrinin en büyük irfan merkezi yaptı. Vezirleri de şehrin imarına çok büyük hizmetler ettiler. Vezir-i Azam Davut Paşa ve Mesih Paşa kendi semtlerinde cami, medrese yaptılar. Hadım Ali Paşa Divanyolu’ndaki camisini, medresesini, imaretini yaptırıp şehre su getirdi. İskender Paşa Galata Mevlevihanesini ve mescidini, Derviş Mustafa Paşa mescidini, hamamını yaptırdı. Yine bir tekke inşa ettirip şehre su getirtti. Vezir-i azam Koca Mustafa Paşa kendi semtindeki camiyi, medreseyi ve imareti yaptırdı. Bu semt devrin bıraktığı en büyük miraslardan biridir. Her zaman İstanbul’u tepeden seyreden bu semtte nice hatıralar yaşar. Devrin diğer uleması da küçük mikyasta hayratlar yapmışlar ve şehrin imarında hissedar olmuşlardır.
Yavuz Sultan Selim devri imar hareketinin en az olduğu devirdir. Fakat şu da bir başka hakikattir: Yavuz Padişah ceddi Fatih’in izinden gitmiş ve kazandığı Çaldıran ve Ridaniye zaferleri İstanbul’u şüphesiz bütün İslam âleminin, hatta dünyanın merkezi yapmıştır. Bu cihetiyle ceddinin yarım bıraktığı işi tamamlamıştır. Onun yarım bıraktığını da oğlu gerçekleştirecektir. Yavuz’un Vezir-i azamı Piri Mehmet Paşa Zeyrek’teki medreseyi bu devirde yaptırmıştır.
Kanuni devri belki de İstanbul’un en mesut devridir. İstanbul silüeti onunla zirveye ulaşmıştır. Çünkü onun zamanında muazzam bir imar faaliyeti gerçekleşmiştir. Gerek padişah gerekse onun vezirleri her yerde eserler yaptırmışlar. Bu devrin en büyük talihi Sinan gibi bir dehanın olmasıdır. Evvela Şehzade Mehmet’in hatırasına Şehzade Camii, sonra Cihangir, Sultan Selim’in hürmetine Yavuz Selim Camii ve türbesi ve semti, Damat İbrahim Paşa sarayı ve Süleymaniye yapılmıştır. Mithat Cemal bu mehabetli eserin yapılmasını fethin tamamlanması olarak değerlendirir ve “İstanbul Süleymaniye yapıldığı gün bizim oldu.”der. Buranın alt kısmına çarşılar yapılmış ve İspanya’dan gelen Müslüman muhacirlerin iskân edildiği muhtelif mahalleler meydana getirilmiştir. Bu Arap muhacirlerin etrafı uçurumlarla muhat olan Süleymaniye manzumesini bir kale addedip kendi oturdukları yere “Tahte’l-Kale” yani kale altı dediklerini; daha sonra da bunun Tahtakale gibi gülünç bir ada dönüştüğünü; İspanya’dan gelen bu Arapların Arapça’yı Latin aksanıyla konuşmalarından ötürü bozuk Arapça’ya Tahtakale Arapçası demenin moda haline geldiğini Mükrimin Halil Hoca anlatır. Bu devrin vezirlerinden Kasım Paşa, Ayaz Paşa ve Rüstem Paşa kendi semtlerindeki camii ve medreseleri, Hüsrev Paşa Sarıgüzel’de, Sadrazam Ahmet Paşa da Dizdariye ve Azapkapı’da iki camii yaptırmışlar. Sultan’ın kızı Edirnekapısındaki Mihrimah Sultan Camii’ni, Haseki Hürrem Sultan da Haseki Hastanesini yaptırır. İşte tüm bu imar ve iskân politikası İstanbul’u Bizans kültürünün tahakkümünden kurtarmış, şekil ve üslup olarak Türk kılmıştır. Esas İstanbul’u veren bütün bu hususlardan sonra modern devirlerin İstanbul’unun girizgâhı olarak değerlendirilecek semtlerin üzerinde durmaya devam edelim.
Beşiktaş’ta Rumelihisarı’ndan sonra yerleşilen ikinci yer Bebek’tir. Bizans devrinde küçük bir balıkçı ve kayıkçı köyü olan semt bugünkü ismini fetihten önce almıştır. Rumelihisarı’nın inşâsı sırasında Sultan Fatih buraya asayişi sağlamak maksadıyla bir kumandanını askeriyle birlikte göndermiştir. Bu zâtın lakabı “Bebek” olduğu için o adla anıla gelmiştir. Fetihten sonra Bebek’te görülen ilk Türk yapısı Yavuz Selim’in kasrıdır. Şakâyık Zeyli’nde Ata; 1525 yılından evvel Kayalar mevkiinde bir tekke bulunduğunu bildirir. Bu tekke sonraları “Durmuş Dede Tekkesi” adını almıştır.
Fetih’ten sonra Beşiktaş’ın merkezine ilk yerleşen Kanuni’nin sütkardeşi Şeyhülislam Yahya Efendi olmuş. Güzel bir koru ile kaplı latif bir sırt üstünde yaptırdığı tekkeye yerleşmiş, tabiatın haşmeti ile mest, münzeviyâne yaşamış, vasiyeti gereğince de oraya gömülmüştür, ki bu tekke ve etrafı sonraları Hızırlık adı ile Beşiktaş’ın namlı bir mesiresi olmuştur. Evliya Çelebi buranın; içine asla güneşin tesir etmediği akarsuların dibinde çınar, söğüt, sakız, servi ve ceviz ağaçlarıyla müzeyyen bir vadi olduğunu; değişik kuşların faryâd ü nâlişlerinin ehl-i teferrürücün cânına cân kattıklarını; içinde yârân-ı safânın taraf taraf sohbet ettikleri bir teerrücgâh-i kadim olduğunu anlatır. Özellikle Şeyh Yahya’nın buraya yerleşmesi çok revaç bulmuş, Beşiktaş sahilleri müftülük ve Kazaskerlik yapmış ulemâ efendilerin yalıları ve köşkleriyle dolmuştur.
Burayı sevmiş ve ihya etmiş olanlardan bir diğeri de ünlü denizler fatihimiz Barbaros Hayreddin Paşa’dır. Yılın her vakti buradaki yalısında oturan Paşa, Beşiktaş’a cami ve medrese yaptırmış ve ölümünde sahildeki türbesine defnedilmiştir. Barbaros’un bu teveccühü sonraları diğer Türk denizcilerinin ilgisini buraya çekmiş, namlı kaptanlardan Koca Sinan Paşa büyük bir camii, medrese, imaret ve mektep ve çifte hamam yaptırmış. Yine Kılıç Ali Paşa da aynı minval üzere cami ve mektep yaptıranlardan. Anlatılanlara göre; Kasımpaşa Tersanesinden çıkan Türk donanması evvelâ Beşiktaş önüne giderek oraya demir atar, bütün mürettebât kafile kafile Barbaros’un türbesini ziyaret eder ve bir “Denizler Evliyâsı” gibi onun ruhâniyetinden niyazda bulunulup öyle sefere çıkılırmış.
Kanunî devri Beşiktaş’ının önemli semtlerinden biri de Fındıklı’dır. İsminin kökeni hakkında çok değişik rivayetlerin olmasına rağmen Evliya’mız burasını “Fındıklı Kasabası” olarak zikreder. İsminin buralardaki Fındık bahçelerinden geldiği mervîdir. Günümüzde ise; ismini ilmiye sınıfından Anadolu Kazaskeri Şâir Mehmed Vüsûlî Efendi’nin bânîsi olduğu Mimar Sinan yapımı camiden aldığı anlayışı yaygındır. Şirket-i Hayriye tarafından neşredilen (1330) “Boğaziçi” adlı eserde güyâ Bizanslılara İncil’in ilk defa burada okunarak Hıristiyanlığın tebliğ edilmiş olduğu yazılıdır. Osmanlı’da büyük müverrihler çıkartan semt, esas mânevî havasını burada faaliyet gösteren Sümbüliyye tarikatından alır.
Beşiktaş’ta padişahlara mahsus olan ve bugün en küçük bir izi dahi kalmayan eski Beşiktaş Sahil Sarayında vuku bulan, edebiyat tarihimize mal olmuş bir hadiseyi de büyük tarihçimiz Naima’dan dinleyelim: IV. Murat 1630 yılında Sultan Ahmed’in yaptırdığı kasırda Nef’i’nin Sihâm-ı Kazâ”sını okurken hava birden kararır ve şimşekler çakmaya başladığı esnada, Padişahın oturduğu tahtın hemen yanı başına yıldırım düşer. Bunu İlahî bir işaret olarak gören IV. Murat,
Gökden nazîre indi Sihâm-ı Kazasına
Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belâsına
diyerek Nef’i’yi hiciv söylemekten men eder. İstanbul’un incisi Emirgan semti de IV. Murad devrinde ihyâ edilmiştir.
Özellikle Lale devri olarak bilinen zamanla beraber kadim geleneğin aksi istikametinde değerlendirilebilecek değişimler baş gösterir. Önceleri kamunun refahını ve şehre asil çehresini veren milli terkibi düşünerek yapılan faaliyetler, bundan sonra fertlerin estetik gayelerini, şahsi menfaatlerini gözetir bir hale gelmiştir. Bu Tanzimat sonrasında daha belirgindir. Bu hususlara yol açan diğer bir amil de, Tanzimat neslinin İstanbul’a bir başka gözle bakmalıdır. Onlar bu şehirde iki medeniyeti birleştirerek elde edilecek yeni bir terkibin potasını görüyorlardı. Bunda Tanzimat ricalinin hep sefaretlerden gelmeleri de etkindir. Denilebilir ki halk arasında halkın hayat tarzına uymayacak fiillere müsamahakar davranılmayacağını bilen rical, çareyi yeni semtlere savuşmakta bulmuştur. Bu halin bütün Osmanlı coğrafyasındaki zihni ayrışmayı hızlandırdığı da düşünülebilir.
Mezkur devrin mimarı Damat İbrahim Paşa, Beşiktaş’ı bahsettiğimiz manasıyla imar ve ihyâ eden vezirlerden birisidir. Ekseriye Beşiktaş’ta oturan paşanın kendi adına sahilde yaptırdığı saray da Çırağan eğlenceleri ve helva sohbetlerinin yapıldığı bir edebî mahfilmiş. Hatta devrin en güzel lalelerinin bu sarayda yetiştirildiği rivayettendir. Bugün sarayın başına ne iş geldiği, tarihimizdeki nice hadiselerde olduğu üzre, meçhulümüzdür.
Beşiktaş’ın esaslı bir şehir haline gelmesi çok daha sonralarıdır. II. Mahmut sonrası padişahların hepsinin burada yaşaması, sahilin boydan boya kürdan işi saraylarla dolmasına sebep oldu. Meşhur Beşiktaş Sahil Sarayı’nı yıktırıp yerine Beşiktaş Sarayı’nı yaptıran II. Mahmud, saltanat merkezini de Topkapı Sarayı’ndan buraya taşıdı. Daha sonra Sultan Abdülaziz bu sarayı yıktırarak yerine Dolmabahçe sarayını; yine hazin bir şekilde Beşiktaş Mevlevihanesini yıktırıp yerine Çırağan’ı yaptırdı. Osmanlı’nın yıkılışı biraz da bu yapıp yıkmalarda aranmalı dense sezadır.
II. Mahmud devrinde aklî ve naklî bilimleri öğretmek gayesiyle; Lond¬ra’da büyükelçilik yapmış İsmail Ferruh Efendi, Mekke Kadılığı pâyeli ulemâdan Vakânüvis Şânizâde Mehmed Ataullah Efendi ile Anadolu Kazaskeri pâyeli Melekpaşâzade Abdülkadir Bey ve yârânı tarafından kurulan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi nam cemiyet de mezkur devrin belki de en müsbet hadiselerinden biri olarak İstanbul’un hafızasında yer tutmuştur. Cevdet Paşa’nın tarifiyle “heveskâr-ı ulûm ve maârif olanlardan her kim tedrise talib olur ise anı talim etmeği veya talim ettirmeği müteahhid” olan bu cemiyetin özellikle hafta başlarında yaptıkları toplantılar pek cazip olurmuş. Genellikle ken¬di aralarında, zaman zaman da dışarı¬dan gelen bazı talebe ve dinleyicilerin katıldığı toplantılarda din, felsefe, tıp, fen ve edebiyat konularında ilmî konuş¬ma ve tartışmalar yaparlarmış. Cemiyet üyelerinin Klasik Türk şiirinin mısra-ı bercestelerini toplayıp birinci olarak da,
Bugün şâdım ki yâr ağlar benim için
mısraını seçtikleri söylenir. Fakat ne yazık ki tarihimizdeki pek çok faideli teşebbüs gibi, bu da birtakım garazkârların hilesine kurban edildi. Yeniçeri Ocağının lağvı esnasında Bektaşiler aleyhinde şiddetli tedbirler alındığı hengâmede cemiyete de Bektaşîlik damgası vurularak dağıtıldı. Halk ve saray çevresinde “mezhebi meşrebinden geniş ve laubali” olarak ta¬nınıp makbul kişiler sayılmamaları¬ dağıtılmalarındaki bir başka sebep olarak gösterilir.
Abdülaziz devri, Beşiktaş’ın hem talihi hem de talihsizliğidir. Özellikle yaptırılan saraylar, ilk tiyatro binası ve Mısırdan gelen yüksek ricalin sahillerde yaptırdıkları köşk ve yalılar hem israfın hem de batılı yaşam tarzının motor gücü oldu.
Bugünkü Çırağan Sarayı’nın yerinde, Abdülaziz yıktırana kadar, Evliya’nın deyimiyle “İstanbul’da ve gayrı diyarda bir misli daha olmayan “ Beşiktaş Mevlevihanesi vardı. Mithat Bahârî bu ulvî mekân için şunları anlatır: “Donanmayı Hümayun ile Akdeniz seferinden dönen Kaptan-ı Derya Uhrili Hüseyin Paşa Gelibolu’ya uğradığında oradaki şeyhleri ziyaret eder, oradan kalkıp İstanbul’a doğru hareketinde şiddetli bir poyrazla karşılaşan donanma Boğaz’dan çıkıp Marmara’ya giremez, geri döner, bu teşebbüs üç defa tekrarlanır, gemiler Boğazın ağzına gelince fırtına başlar, Hasan Paşa Gelibolu erenlerinden birini unuttuk galiba, bu onun gönül kırıklığı eseridir der, sorduğunda Mevlevî Şeyhi Ağazâde Mehmed Dede Efendi’yi unuttunuz derler, Kaptanpaşa Ağazâde’ye giderek kusurunun affını rica eder. Mehmed Dede donanmanın Marmara’ya selametle açılması için dua ettikten başka Hüseyin Paşa’nın yakında Sadrazam olacağını da müjdeler. Dediği çıkar, Hüseyin Paşa hem sadrazam hem damad olur, bunun üzerine bir şükran borcu olarak Beşiktaş Mevlevihanesini 1613’te yaptırır, şeyhliğine de Gelibolulu Ağazade Mehmed Dede’yi tayin eder.” Bugün Çırağan Sarayı daha çok “Ali Suavi melununun” giriştiği mahud hadiseyle hatırlanır.
Osmanlı’nın yöneldiği istikameti çok daha müşahhas bir şekilde gösteren ikinci muhit ise Çamlıca’dır. Çamlıca, Üsküdar’da sayfiye ve mesire alanı olarak tanına gelmiş iki tepenin adıdır. (Bu yazıda iki Çamlıca tek bir isimle zikredilecektir.) 19. asra kadar “Bulgurlu Dağı”(2) olarak tanınan bu tepelere Osmanlı’nın asıl ilgisi III. Selim devrindedir. II. Mahmud’un buraya çok sık gelmesinden ötürü vükelânın da ilgisine mazhar olan tepenin namı o günden beri devam ede gelmiştir. Mısır kökenli paşaların bu muhitte artışı zevk ve eğlence anlayışındaki değişikliği de beraberinde getirmiştir. Mesire alanlarının halkla dolup taşması, Boğazdaki kayık safâları, o güne kadar Türk hayatında görülmeyen pek çok hadiseye meşruiyet sağlamıştır.
Özellikle Hanım Sultanların buralarda yaptırdıkları köşklerde ve bağ evlerinde yapılan şenlikler dillere destandır. Daha erken dönemde Nurbânu Sultan’ın önceki Hanım Sultanların izinden giderek Mimar Sinan’a yaptırdığı Valide-i Atik Camii değişen zihniyeti apaçık ortaya koyar. Rivayet olunur ki caminin hangi semte yapılacağı hakkında karar veremeyen bânîsi Nurbânu Sultan’a bir gece rüyasında ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar: “Yaşmağını Beşiktaş İskelesinden esen rüzgara bırak, camiini rüzgarın yaşmağı götüreceği yerde yap!..der. Sultan Hanım rüyadaki işaretin gereğini yapar. Rüzgâr yaşmağı Toptaşı tepesine götürür. Aynı hikâye kaynaklarda Kösem Valide Sultan’ın yaptırdığı Çinili Camii için de anlatılır. Bu Camii için anlatılan bir başka hikâye de şudur: Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin nesebinden Şeyh Abdülkâdir El Hüseynî El Nakşibendî caminin son cemaat yerindeki mihrab ile müezzin mahfili kapısı arasında Hızır Aleyhisselâmı görmüştür. Şeyh-i mezkûr caminin mihrâbı önünde medfundur. Daha sonra “Hızır Makâmı” denen mezkur yere iki beytini vereceğimiz şu şiir harikulâde bir hatla nakşedilmiştir:
Hazreti Hızır makâmı oldu bu âlî makâm
Müstecâbüdda’vedir eyle duâya ihtimâm
…
İşbu cây-i pür-safâda kıl teveccüh sıdk ile
Hakk murâdın vire âlemde bulasın ihtirâm
…
Camiin dârüşşifası, imarevi ve misafirhânesi III. Selim devrinde Nizâm-ı Cedid asker ocağına kışla tayin edilir. Yine Alemdar Mustafa Paşa’nın “cihâdiye sekbanlarına” kışla olup mamur olmuş ve “Vakâ-yı Hayriye”nin akabinde Asâkir-i Mansûre- Muhammediye’nin şahâne süvârisine kışla olmak için tâmir ve tecdid olunmuştur. Halk arasında burada samimiyetle yapılan duaların ve tövbelerin kabul olunacağına inanılır. Osmanlı son devrinin ve devr-i cumhuriyetin pek çok âlimi eserlerini bu camiin avlusundaki çayhânelerde kaleme almışlardır.
Osmanlı’daki değişimin gazete ve mecmua yoluyla geniş kitlelere ilanının fikirleri de bu tepelerde atılmıştır. Jön Türk diye tabir edilen Avrupai gençliğin merkezi gene bu tepe olmuştur. Hürriyet fikri etrafında rejim değişikliğinin mücadelesini veren Namık Kemal, Ziya, Ayetullah, Reşad ve Nuri Beyler; Mustafa Fazıl, Sami ve Suphi Paşaların ve Reji Komiseri Nuri Bey’in köşklerinde sık sık toplanır, fikrî-edebî sohbetler yapar, “yalın ayak, başıkabak, donsuz birer entari giyip, kırmızı kıravatlar takarak” ıyş u nûş ederlermiş. Yahya Kemal de Türk edebiyatını zihniyet olarak taksim ettiği meşhur “Üç Tepe” yazısında Tanzimat neslinin şehre bu tepeden baktığını söyler. Süleyman Nazif’in mübalağalı üslubuyla söyleyelim -vebali boynuna- yeni Türk edebiyatının hakiki kurucusu olarak kabul edilen Abdülhak Hamid “gökten vahiylerini” bu tepede devşirmiş, “eski edebiyata son darbelerini” bu tepede vurmuştur. Rivayete göre Abdülaziz devrinde yapılan ilk maskeli balo Mustafa Fazıl Paşa’nın bugünkü Millet Bahçesi civarındaki köşkünde verilmiştir. Ali Suavi, Abdülhamid’in tahtına ve canına kastetmek cüretini bu tepede yaptığı planlar neticesinde uygulamaya koymuştur. Yakup Kadri’nin “Nur Baba” romanına konu olan ve edebiyatımızdaki bir kırılmanın (Nazım Hikmet’in komünizme meyletmesi) müsebbibi olan Yahya Kemal’in Nazım’ın annesiyle tanışma hadisesinin geçtiği meşhur Bektaşi tekkesi bu tepededir. N. Rüştü Büngül’ün ismi meçhul bir yazma eserden hareketle anlattığı, tekkelerdeki zihniyet değişimi sürecini veren şu satırlar da erbabının malumu: III. Selim zamanında İtalya’ya giderek billûr ve cam işçiliği öğrenen Mehmed Dede nâm bir Mevlevî dervişi Beykoz’da kurduğu imarethanede cam ve billûr eşya imal eder. Bu imalathanenin yerine Paşabahçe yapılmıştır sonradan. Şu şiir onun için söylenmiş:
“Akıbet Beykoz denen gâyet güzel bir yerde de
Mârifet meydâne gelmiş âferin Mehmed Dede.”
Büyük Çamlıca Tepesi şehrin en haşmetli bir şekilde görüldüğü nokta olması itibariyle İstanbul panaromasını çizmek isteyenlerin rağbet ettiği bir mevkii konumunda olmuştur.
Kelama hadiseyi toparlayıcı nitelikte bir nihaî hükümle veda etmek adettendir. Bu da o mealden olsun: Batılılaşma maceramız her ne kadar Beyoğlu’ndan başlamış olsa dahi, bu maceraya asıl istikametini veren bu semtlerdir. Çünkü Beyoğlu batılılaşması sadece aydınların kafasında olup biten bir süreçken, bizim olan bu semtlerde ortaya konanlar Avrupai yaşam biçiminin geniş kitlelere yayılmasını kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır. Bu devirde bu semtlerden başlayarak zevk, şekil ve üslupça bozulan İstanbul, siyasi-sosyal olarak da bozulmuştur.
Yahya Kemal ne güzel buyurmuş: “İstanbul olmazsa Türk olamayız. Zira Anadolu, Rumeli birleşecek.Herkes milli terbiyeyi burada alacak.” En nihaye: Beşiktaş ve Çamlıca’dan bütün yollar Şişli’ye çıkar. Sonra?.. Sonrası “Ezansız Semtler!”.
DİPNOTLAR
1. Necip Fazıl Kısakürek’in Robert Kolej’den gönderilme sebebi de, meselenin bu tarafını vurgulayan bir ödevi öğrencilerine vermesidir.
2. Asıl Bulgurlu bugün tepenin arka tarafına verilen isimdir. Bir zamanlar suyunun ve havasının letafetiyle meşhur bu semt hakkında Üsküdarlı Şâir Vâsıf Hoca hâtıralarında halk muhayyilesinden naklen bazı hususları aktarır: “Bulgurlu, işittiğime göre Sultan Selîm-i Evvel devrinde İran’a nâme götüren incili kaftan sahibi meşhur Muhsin Çelebi’nin çiftliği imiş. (Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” hikâyesi bu zattan mülhemdir.) Bulgurlu adı için de, burada vaktiyle bir cenk olmuş, Padişah’a: ‘Düşmanla bulgur gibi kaynaşma oldu…’ diye anlatmışlar, isim buradan kalmış.” Yine bir başka rivayete göre Sultan I. Ahmed şeyhi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleriyle Çilehanenin önünde otururken: “Şeyhim şu gözümüzün önündeki yerleri kabul buyur.” diyerek şeyhe hediye eylemiş, o da köy halkına dağıtarak vakfetmiş. Reşad Ekrem Koçu, Aziz Mahmud Hüdayi’nin bu çilehanesi önünde her yıl mayıs ayının onuncu günü Arap Bacıların seyrine doyum olmayacak bahar bayramları yaptıklarını anlatır.
Şemsettin ŞEKER KÜLTÜR DERGİSİ