Çakı®kağan™
03-18-2008, 17:01
Yazar:
Ayların en zalimi nisan, bizi masumiyet çağımıza davet eden şarkılarla geldi. Şarkıları da, sesi de çok iyi biliyorduk. Ama şarkıcıyı değil. O kimi zaman Türkan Şoray, kimi zaman Hülya Koçyiğit, kimi zaman Filiz Akın, arada Zeynep Aksu olarak çıkmıştı karşımıza, beyazperdede. Yeşilçam'ın gazino dünyasına sardırdığı zamanın şarkılarında hep o billur ses vardı. Nihayet 30 yıl sonra kendi adıyla sanıyla çıktı karşımıza Belkıs Özener. Ve bizi kaybettiğimiz, bir daha asla dönülmeyecek saflığımıza, çocukluğumuza, masumiyet çağımıza götürdü.
Kalan Müzik'in yayımladığı albümde 25 şarkı var. En eskisi 1968, en yenisi 1975 tarihini taşıyan toplam 35 filmde yankılanmış o ses. Zaman yönünden tek istisna meşhur 'Karakolda Ayna Var' şarkısında. İlk seslendirilişi 1969, Türkan Şoray'ın Tanju Gürsu'yla oynadığı 'Fosforlu Cevriye' filminde. Daha sonra 1978'de Türkan Şoray bu kez Kadir İnanır'la geçmiş kamera karşısında, 'Cevriyem' için. Şarkı aynı şarkı, ses aynı ses.
Ağırlığı 1970-71 yıllarına odaklanan bu filmlerin senaryosu hemen hemen ortaktır. Masum bir aşk vardır başlangıçta. Mahallenin yoksul, haydi haydi orta sınıftan güzel kızıyla yine aynı kesimden yakışıklı delikanlısı, pembe düşler içinde 'yuva' kurmaya hazırlanıyorlardır ki, olanlar olur, yolları ayrılır, bin bir beladan, serüvenden sonra kız sahnede bulur kendini. Şöhret olmuştur ama acılıdır, kırıktır. Masumiyetini -bu, büyük ölçüde bekâretle eşanlamlıdır- değilse bile o büyülü aşkını kaybetmiştir...
Şarkılar işte kaybedilen aşkın ve kaybetme tehlikesi yaşanan masumiyetin çığılıklarıdır: 'Sevemedim Karagözlüm'den, 'Adını Anmayacağım'a, 'Nasıl Geçti Habersiz'den 'Boş Çerçeve'ye, 'Yağmur'dan 'Dudaklarında Arzu'ya, 'Oyun Bitti'ye dek.. hepsi yaşanamamış, kursakta kalan aşkı, özlemi, acıyı haykırır.
Sanatın hayatı taklit ettiği sözü kısmen doğrudur. Tersi; hayatın sanatı taklit ettiği de bir o kadar doğrudur. 'Sahibinin Sesinden' albümünde toplanan şarkılar, ana hatlarını andığım senaryolarıyla her ne kadar şematik, hayili olsa da, bir gerçekliği işaret eder:
Hayatın değişmekte olduğunu, 'saf' aşklar devrinin geçtiğini. Ve bunu filmden, oyunculardan, senaryodan çok, en net, en koyu, en dile düşen haliyle şarkılar anlatır. O nedenle filmlerden, hikâyelerinden, sahnelerinden çok o şarkılar yer etmiştir içimizde, belleğimizde. Çünkü, Yahya Kemal'in deyişiyle "Şarkılar, bizim romanımızdır".
Yahya Kemal'in bu savını, yine onun "Bir resmimiz, bir de nesrimiz olsaydı, her şey başka türlü olurdu" sözüyle birlikte değerlendirmek gerekir. Evet, Osmanlı-Türk toplumunda resim de, düzyazı da, dolayısıyla onun ürünü roman da yoktur. Tanzimat sonrası başlayan el alıştırmaları, hayatı kuşatmaktan, anlatmaktan, analiz etmekten uzaktır. Dolayısıyla o hayatın dokusu, ritmi, yörüngesi şarkılarda dile gelir. Bu, romanın yetkinleştiği 1970'lere dek Cumhuriyet dönemi için de geçerlidir.
İşte o olmayan resmin ve nesrin -romanın- boşluğunu geniş kitleler için sinema doldurmuştur. Ve de o filmlere eşlik eden şarkılar. Belkıs Özener, yok-yoksul ama bir o kadar da masum zamanın, hayatın hakiki sesidir. Ne zaman ki masumiyet biter, o ses geri çekilir. Tam da öyledir; romantik melodramlardan arsızlığa yelken açılmıştır 1970'lerin ortalarında. Örnekse, Özener'in seslendirdiği son şarkıyla aynı adı taşıyan film: 'Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak'tır. Aşk, artık seks ve alışveriş rotasını izlemektedir. Masumiyet çağı bitmiştir. Ya da albümdeki son şarkıyı analım: 'Oyun Bitti'...
Zeki Coşkun tarafından yazılan bu makale, 21 Nisan 2006 Cuma günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.
Ayların en zalimi nisan, bizi masumiyet çağımıza davet eden şarkılarla geldi. Şarkıları da, sesi de çok iyi biliyorduk. Ama şarkıcıyı değil. O kimi zaman Türkan Şoray, kimi zaman Hülya Koçyiğit, kimi zaman Filiz Akın, arada Zeynep Aksu olarak çıkmıştı karşımıza, beyazperdede. Yeşilçam'ın gazino dünyasına sardırdığı zamanın şarkılarında hep o billur ses vardı. Nihayet 30 yıl sonra kendi adıyla sanıyla çıktı karşımıza Belkıs Özener. Ve bizi kaybettiğimiz, bir daha asla dönülmeyecek saflığımıza, çocukluğumuza, masumiyet çağımıza götürdü.
Kalan Müzik'in yayımladığı albümde 25 şarkı var. En eskisi 1968, en yenisi 1975 tarihini taşıyan toplam 35 filmde yankılanmış o ses. Zaman yönünden tek istisna meşhur 'Karakolda Ayna Var' şarkısında. İlk seslendirilişi 1969, Türkan Şoray'ın Tanju Gürsu'yla oynadığı 'Fosforlu Cevriye' filminde. Daha sonra 1978'de Türkan Şoray bu kez Kadir İnanır'la geçmiş kamera karşısında, 'Cevriyem' için. Şarkı aynı şarkı, ses aynı ses.
Ağırlığı 1970-71 yıllarına odaklanan bu filmlerin senaryosu hemen hemen ortaktır. Masum bir aşk vardır başlangıçta. Mahallenin yoksul, haydi haydi orta sınıftan güzel kızıyla yine aynı kesimden yakışıklı delikanlısı, pembe düşler içinde 'yuva' kurmaya hazırlanıyorlardır ki, olanlar olur, yolları ayrılır, bin bir beladan, serüvenden sonra kız sahnede bulur kendini. Şöhret olmuştur ama acılıdır, kırıktır. Masumiyetini -bu, büyük ölçüde bekâretle eşanlamlıdır- değilse bile o büyülü aşkını kaybetmiştir...
Şarkılar işte kaybedilen aşkın ve kaybetme tehlikesi yaşanan masumiyetin çığılıklarıdır: 'Sevemedim Karagözlüm'den, 'Adını Anmayacağım'a, 'Nasıl Geçti Habersiz'den 'Boş Çerçeve'ye, 'Yağmur'dan 'Dudaklarında Arzu'ya, 'Oyun Bitti'ye dek.. hepsi yaşanamamış, kursakta kalan aşkı, özlemi, acıyı haykırır.
Sanatın hayatı taklit ettiği sözü kısmen doğrudur. Tersi; hayatın sanatı taklit ettiği de bir o kadar doğrudur. 'Sahibinin Sesinden' albümünde toplanan şarkılar, ana hatlarını andığım senaryolarıyla her ne kadar şematik, hayili olsa da, bir gerçekliği işaret eder:
Hayatın değişmekte olduğunu, 'saf' aşklar devrinin geçtiğini. Ve bunu filmden, oyunculardan, senaryodan çok, en net, en koyu, en dile düşen haliyle şarkılar anlatır. O nedenle filmlerden, hikâyelerinden, sahnelerinden çok o şarkılar yer etmiştir içimizde, belleğimizde. Çünkü, Yahya Kemal'in deyişiyle "Şarkılar, bizim romanımızdır".
Yahya Kemal'in bu savını, yine onun "Bir resmimiz, bir de nesrimiz olsaydı, her şey başka türlü olurdu" sözüyle birlikte değerlendirmek gerekir. Evet, Osmanlı-Türk toplumunda resim de, düzyazı da, dolayısıyla onun ürünü roman da yoktur. Tanzimat sonrası başlayan el alıştırmaları, hayatı kuşatmaktan, anlatmaktan, analiz etmekten uzaktır. Dolayısıyla o hayatın dokusu, ritmi, yörüngesi şarkılarda dile gelir. Bu, romanın yetkinleştiği 1970'lere dek Cumhuriyet dönemi için de geçerlidir.
İşte o olmayan resmin ve nesrin -romanın- boşluğunu geniş kitleler için sinema doldurmuştur. Ve de o filmlere eşlik eden şarkılar. Belkıs Özener, yok-yoksul ama bir o kadar da masum zamanın, hayatın hakiki sesidir. Ne zaman ki masumiyet biter, o ses geri çekilir. Tam da öyledir; romantik melodramlardan arsızlığa yelken açılmıştır 1970'lerin ortalarında. Örnekse, Özener'in seslendirdiği son şarkıyla aynı adı taşıyan film: 'Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak'tır. Aşk, artık seks ve alışveriş rotasını izlemektedir. Masumiyet çağı bitmiştir. Ya da albümdeki son şarkıyı analım: 'Oyun Bitti'...
Zeki Coşkun tarafından yazılan bu makale, 21 Nisan 2006 Cuma günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.