Çakı®kağan™
03-18-2008, 16:02
Yazar:
Soru bir: Sigarayla meselemiz, ilişkimiz ne olacak?
Devamı: Amerika'yla meselemiz, ilişkimiz?
Ya ben iyice evhamlı oldum ya da bu Amerikalılar iyice kafayı yedi. Yesinler, hiç derdim değil.. diyeceğim, diyemiyorum.
Çünkü kendi hallerinde kalmıyor, tüm dünyaya kafayı yediriyorlar. Evhamım da orada başlıyor. Ne yapsan, ne etsen iki noktaya odaklanıyor mesele: Sigara ve Amerikalılar.
Hepi topu bir film seyretmiştim oysa.
Bu yılki festivalin en dikkat çekici yapımlarından olduğu söylenen 'Aşk ve Sigara'yı. Hoş, sigarafobi dünyayı sarmış vaziyette. Haliyle, sinema da buna kayıtsız kalamaz. Nitekim festivalde iki film vardı meseleye el atan. 'Kahve ve Sigara'; yarı belgesel, birbirine eklenmiş kısa metrajlardan keyifli bir film, diğeriyse oyunculuktan yönetmenliğe geçen John Turturro'nun 'işçi sınıfı operası' olarak nitelediği 'Aşk ve Sigara'.
Ona da keyifliydi diyeceğim ama finalde bizim 'işçi sınıfı' kahramanı sigara, üstüne de seks bağımlısı adam cartayı çekip eşek cennetini boylayınca bende sigortalar attı. Bir sigara yakma ihtiyacı duydum. Hem de hırsla...
Şimdi bu sigara, netameli konu. Öldürüyor, evet. Biliyoruz. Bunu bile bile dirhem dirhem zehir tüttürmek enayilik, eşeklik. O da kabul. Ama o zehrin dünyadaki kaynağı Amerika. Dünyayı dumana boğan tekellerin merkezi orası. Marlboro'nun kovboyuyla, Camel'ın vahşi doğa ve macera atmosferiyle çizdiği 'güçlü, sert, tutkulu adam' imajları, Parlaiment'in fonda gökdelenler ve gece mavisiyle sunduğu şehir atmosferi falan da öyle...
Her neyse yıllarca 'haz' diye satılanın zehirliği milyon dolarla ölçülen tazminatlar sonucu sigorta şirketlerinin bastırmasıyla sonunda itiraf edildi. Şimdi 'Sigaraya ölüm' kampanyaları yükseliyor her taraftan.
Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen isimlerinden John Turturro, öyle bağımsız, öyle bağımsız ki, yazıp yönettiği 'Aşk ve Sigara' filminde bu genel ideolojiyi alıp daha genel, daha büyük ideolojinin içine oturtuyor: İşçi sınıfının andavallılığı ideolojisinin. Tam bağımsızlık!
İşçi dediğin ahmaktır, tüttüre tüttüre elindeki her şeyi tüketir ve nihayet ciğerlerini, sağlığını, hayatını da... Filmin özeti bu. Tabii buraya gelinceye kadar da epey eğlenceli sayılacak, hem müzikal hem görsel şenlik yaşatan bir 'senaryo' içinde yapıyoruz yolculuğu.
Müzikal şenliğin altını çizmek gerek.
Evet, o sahnelerde tam bir rock-opera havası yaşıyorsunuz. James Brown, Nick Cave, Janis Joplin, Bruce Springsteen şarkıları eşliğinde çöpçüler, işçiler, işsizler, evsiz barksızlar, alkolikler falan dans ediyor. Ya da yokluğa yazgılı kenar mahalle-işçi sınıfı çocukları teneke orkestralarıyla yeri göğü inletiyor. Filmin en görkemli sahneleri şarkılarla, müzikle dokunmuş.
Onun ötesiyse tam anlamıyla grotesk destan. Daha ilk sahnede giriyorsunuz o atmosfere: Tüm perdeyi kaplayacak boyutta yakın çekimle burnumuza sokulan çıplak ayak, giysileriyle uyuyan ve horultusuyla dünyayı yerinden oynatan bir adam... Rüyalar içinde. Sigara içen, yıllardır uykuya dalmış cinselliği, hazzı ona yeniden ve çıldırtırcasına tattıran kızıl saçlı aşuftenin rüyasında.
Cebindeki bilet/faturadan ihanetinin karısı tarafından fark edilmesi, yuvanın yıkılması falan. Adam hastanedeyken öfke patlaması halinde gelen annenin fırçalarından öğreniyoruz ki, fahişelere bağımlılık ailede ırsi. Haliyle sigara da öyle. Adamın cartayı çekmesiyle dersimiz tamamlanıyor: Sigara bütün kötülüklerin anasıdır.
İşte size bir bağımsız sinema örneği. Afiyet olsun.
Zeki Coşkun tarafından yazılan bu makale, 14 Nisan 2006 Cuma günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.
Soru bir: Sigarayla meselemiz, ilişkimiz ne olacak?
Devamı: Amerika'yla meselemiz, ilişkimiz?
Ya ben iyice evhamlı oldum ya da bu Amerikalılar iyice kafayı yedi. Yesinler, hiç derdim değil.. diyeceğim, diyemiyorum.
Çünkü kendi hallerinde kalmıyor, tüm dünyaya kafayı yediriyorlar. Evhamım da orada başlıyor. Ne yapsan, ne etsen iki noktaya odaklanıyor mesele: Sigara ve Amerikalılar.
Hepi topu bir film seyretmiştim oysa.
Bu yılki festivalin en dikkat çekici yapımlarından olduğu söylenen 'Aşk ve Sigara'yı. Hoş, sigarafobi dünyayı sarmış vaziyette. Haliyle, sinema da buna kayıtsız kalamaz. Nitekim festivalde iki film vardı meseleye el atan. 'Kahve ve Sigara'; yarı belgesel, birbirine eklenmiş kısa metrajlardan keyifli bir film, diğeriyse oyunculuktan yönetmenliğe geçen John Turturro'nun 'işçi sınıfı operası' olarak nitelediği 'Aşk ve Sigara'.
Ona da keyifliydi diyeceğim ama finalde bizim 'işçi sınıfı' kahramanı sigara, üstüne de seks bağımlısı adam cartayı çekip eşek cennetini boylayınca bende sigortalar attı. Bir sigara yakma ihtiyacı duydum. Hem de hırsla...
Şimdi bu sigara, netameli konu. Öldürüyor, evet. Biliyoruz. Bunu bile bile dirhem dirhem zehir tüttürmek enayilik, eşeklik. O da kabul. Ama o zehrin dünyadaki kaynağı Amerika. Dünyayı dumana boğan tekellerin merkezi orası. Marlboro'nun kovboyuyla, Camel'ın vahşi doğa ve macera atmosferiyle çizdiği 'güçlü, sert, tutkulu adam' imajları, Parlaiment'in fonda gökdelenler ve gece mavisiyle sunduğu şehir atmosferi falan da öyle...
Her neyse yıllarca 'haz' diye satılanın zehirliği milyon dolarla ölçülen tazminatlar sonucu sigorta şirketlerinin bastırmasıyla sonunda itiraf edildi. Şimdi 'Sigaraya ölüm' kampanyaları yükseliyor her taraftan.
Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen isimlerinden John Turturro, öyle bağımsız, öyle bağımsız ki, yazıp yönettiği 'Aşk ve Sigara' filminde bu genel ideolojiyi alıp daha genel, daha büyük ideolojinin içine oturtuyor: İşçi sınıfının andavallılığı ideolojisinin. Tam bağımsızlık!
İşçi dediğin ahmaktır, tüttüre tüttüre elindeki her şeyi tüketir ve nihayet ciğerlerini, sağlığını, hayatını da... Filmin özeti bu. Tabii buraya gelinceye kadar da epey eğlenceli sayılacak, hem müzikal hem görsel şenlik yaşatan bir 'senaryo' içinde yapıyoruz yolculuğu.
Müzikal şenliğin altını çizmek gerek.
Evet, o sahnelerde tam bir rock-opera havası yaşıyorsunuz. James Brown, Nick Cave, Janis Joplin, Bruce Springsteen şarkıları eşliğinde çöpçüler, işçiler, işsizler, evsiz barksızlar, alkolikler falan dans ediyor. Ya da yokluğa yazgılı kenar mahalle-işçi sınıfı çocukları teneke orkestralarıyla yeri göğü inletiyor. Filmin en görkemli sahneleri şarkılarla, müzikle dokunmuş.
Onun ötesiyse tam anlamıyla grotesk destan. Daha ilk sahnede giriyorsunuz o atmosfere: Tüm perdeyi kaplayacak boyutta yakın çekimle burnumuza sokulan çıplak ayak, giysileriyle uyuyan ve horultusuyla dünyayı yerinden oynatan bir adam... Rüyalar içinde. Sigara içen, yıllardır uykuya dalmış cinselliği, hazzı ona yeniden ve çıldırtırcasına tattıran kızıl saçlı aşuftenin rüyasında.
Cebindeki bilet/faturadan ihanetinin karısı tarafından fark edilmesi, yuvanın yıkılması falan. Adam hastanedeyken öfke patlaması halinde gelen annenin fırçalarından öğreniyoruz ki, fahişelere bağımlılık ailede ırsi. Haliyle sigara da öyle. Adamın cartayı çekmesiyle dersimiz tamamlanıyor: Sigara bütün kötülüklerin anasıdır.
İşte size bir bağımsız sinema örneği. Afiyet olsun.
Zeki Coşkun tarafından yazılan bu makale, 14 Nisan 2006 Cuma günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.