PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Babam ve Oğlum'un sırrı


Çakı®kağan™
03-18-2008, 17:15
Yazar:
Ruh iklimi-mizde tuhaf rüz-gârlar esiyor. Metin Erksan'ın 1962'de çektiği 'Acı Hayat' filmi nedense birdenbire televizyoncuların gözdesi haline geldi. Bir bakıyorsunuz, 'Ihlamurlar Altında' oluvermiş 'Acı Hayat'. Sözverilmiş aşklara ve o ruh iklimine selam babında günümüze uyarlanıyor...

Öteki kalkıyor, "Hayır, asıl ben anlatıp göstereceğim günümüzdeki 'Acı Hayat'ı" diyor.

'Yoksullar aşkı bilmez, aşk aristokratiktir' denir ya, 'Acı Hayat' tam da bunun hikâyesidir, filmidir. Köylü işi yanık sevdaların şehirdeki halini anlatır. Kıyıda, kenarda, altta kalmış, ekmek kavgasıyla didişen insanların eksikli hayatlarını birbirleriyle bütünleme tutkusudur anlatılan.

O sığınma ve tutkunun önünde şehrin, servet, güç sahiplerinin görünür görünmez çektikleri setlerin, attıkları çelmelerin anlatımıdır. Yoksul aşı gururun ve kırıklığın hikâyesi...

Merkez şehrin gecekondu olgusuyla yeni yeni tanıştığı dönemlerin ürünüdür 'Acı Hayat'. Henüz 'varoş' değildir oraların adı. Her sabah o yamaçlardan şehre akın edilir. Akşam sığınağa dönülür. Merkez ahalisiyle kenardakiler, yukarıdakilerle aşağıdakiler bütün farklılıklarına karşın henüz çok da ayrı dünyalarda değildir. Karşılıklı geçişler olur... Vurdu kırdı yoluyla da olsa aşağıdaki yukarıdakinin yanına sıçrayabilir. Niteliksel, 'kimlik' boyutunda büyük ayrım yoktur. 'Yoksul ama gururlu' muhabbeti yürürlüktedir ayrı dünyalar arasında.

Şimdi şehrin katmanları geçişsiz 'kast' halini almışken, birdenbire 'Acı Hayat'ın keşfedilmesi, ısıtılıp önümüze sürülmesi, bu nedenle ilginç.

İki versiyonlu 'Acı Hayat'ın yanına 'Bir İstanbul Masalı'ndan mülhem Şöhret'i eklemek hiç de yanlış olmaz.

TV dizilerinde bu 'acı' ama asude, saf, çocuksu zamanları yeniden canlandırma harekâtına, sinemada da 'retro'lar eşlik ediyor. 'Hababam Sınıfı'nın tükenmeyen mirasını anmak yeterli bunun için.

Fazlasıyla gürültülü patırtılı bu yeniden ve yeniden canlandırma, eskiyi şimdiye uyarlama hamleleri belki ticari yönden iş görüyor ama, kimseye pek bir şey söylemiyor. Hayatınıza, duyularınıza dokunmuyor.

Çağan Irmak'ın yazıp yönettiği 'Babam ve Oğlum' ise, bütün o çok gürültülü beyhude işler arasında adeta kendi mucizesini yarattı. Şimdiye değin 1 milyon dolayında izleyici görmüş filmi. Görmekle kalmamış, herkesi gözyaşlarına boğmuş. Yani film, izleyicisine şöyle ya da böyle bir şeyler yaşatmış, bir şeyler hissettirmiş.

Nedir o hissettirdiği?

Tam da 'Acı Hayat'ın bıraktığı yerden sonra buralarda yaşananlar olabilir mi: Hayatın o dingin ama sıkıntılı, görece eşitlikçi ama adaletsiz, görüntüde yumuşak ama bir o kadar da sert, acımasız gidişatındaki kırılmalar, dağılmalar, savrulmalar, kayıplar... Son 25 yıldır giderek yalnızlaşan, yalnızlaştıkça ya içine kapanan ya da tersi; saldırganlaşan, ruh gibi tanıdığımız 'biz'e ne olduğunu, niye böyle olduğumuzu anlayamadığımız duruma, dönüp bakma çabası denebilir 'Babam ve Oğlum'un yarattığı etkiye.

Uğruna hayatın rotasının değiştirildiği düş, bozguna dönmüştür. O bozgundan herkes şu ya da bu düzeyde sorumludur ve herkes şu ya da bu düzeyde nasibini almıştır. Hesap, kitap, bilanço değil, artık o hayatın artakalanına bakmak gerekir.

'Babam ve Oğlum'da izleyenlere gözyaşı döktüren ne bu bozgun, ne de toplumsal ve bireysel yıkımlar değil. Yaşanmamış, tutulmamış bir yasın acısı, utancı gizli bence o gözyaşlarında. Ağlamak, arınmaktır. Onu yapıyor, onu yaşıyoruz. Şimdi, bu 'acı hayat'la ve yitik zamanla ne yapacağımızı sormanın zamanıdır.

Zeki Coşkun tarafından yazılan bu makale, 16 Aralık 2005 Cuma günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Kartal Busbey
07-08-2008, 08:16
Tesekkurler..:)