![]() |
|
|
#1 (permalink) | |||||||||
|
Onursal Üye
![]()
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nerden: Wireless Bölgesi
Mesajlar: 3.349
Level: 44 [ ![]() ![]() ![]() ![]() ]Paylaşım: 1642 / 1642 REP Gücü : 487810
REP Puanı : 48780610
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
BEDİÜZZAMAN ABDÜLHAMİD’DE YANILDI MI? [Yalnızca Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler. 10 Saniyede kayıt Olmak İçin Tıklayınız...] [Yalnızca Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler. 10 Saniyede kayıt Olmak İçin Tıklayınız...] Bir takım bilgisiz kişilerle beraber, mühim bazı şahsiyetler de; Hz. Üstad Bediüzzaman ve merhum Sultan Abdülhamid han hz.’leriyle ilgili raviden ravîye intikal yoluyla gelen mesnetsiz dedikodularla bir şeyler konuştuklarını duymaktayız. Özeti şöyledir:
Sözde, “Bediüzzaman hz.’leri Mehmet Âkif merhumla birlikte İttihatçılarla bir olup 1907–1909’ larda Sultan Abdulhamid’in tahttan indirilmesine çalışmışlar ve aleyhinde konuşmalar yapmışlardır. Hatta Abdülhamid’in hal’i için fetvalar vermişlerdir?.. Ama bilahare Bediüzzaman Said Nursi bundan büyük pişmanlık duymuş, tevbe etmiş ve siyaset’ten tamamen çekilerek “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım” demiştir.” dedikten sonra, Nurcular Bediüzzaman’ın bu mevzu’daki beyanlarını Nur risalelerinden çıkarıp kayıp ettirmişlerdir ilh?.! Elcevap: Bediüzzaman hz.’leri 1907 yılının Aralık ayının son günlerinde İstanbul’a ulaştığı hakkında kesin belgelerle sabittir. Onun İstanbul’a gelişinin asıl amacı, Van’da kurmak istediği Medresetüzzehra isimli üniversitenin maddi finansmanı için, Sultan Abdulhamid’le görüşerek temin ve taahhüt altına almaktı. İstanbul’a gelir gelmez padişahla görüşme imkânının yollarını aradı. 1908’in Mart ayı başlarında Mabeyn-i hümayûn’a gitti, padişahla çok önemli bir hususa dair görüşmek istediğini söyledi. Ama maalesef oradaki vazifeli paşalar bu isteği reddettiler. Bediüzzaman’la, o çoğu mason olan paşalar arasında tartışmalar yaşandı. Dolayısıyla o pek mühim görüşme mümkün olamadı. Fakat Bediüzzaman bu görüşme talebinden vazgeçmedi, çare ve imkân yollarını aramaya devam etti. Ferik Ahmet Muhtar paşa delaletiyle İstanbul Şişli’de Vanlı zengin bir adamın evinde mabeyin paşalarıyla ikinci bir görüşme sağlandı. Burada yine mevzu’ hakkında sert münakaşalar oldu. Sonuçta ipler koptu ve Bediüzzaman’ın mutasavver olan görüşmeden ümidi kesildi. Son bir çare olarak Padişaha hitaben meramını anlatan bir dilekçe kaleme alarak (dilekçe’de şarkın cehaletten kurtulmasının tek çaresi, bir “Darül-Funun”un Van’da kurulmasıdır diyerek) dilekçeyi Mabeyn-ı humayuna bıraktı. Birkaç gün daha bekledi. Yine bir ses çıkmadığını görünce; padişahın ve devletin nazarını doğunun ahvaline çekmek niyetiyle, Fatih tarafında bulunan Şekerci Hanında bir oda kiralayarak kapısına şöyle bir levha astı: “Burada her çeşit suale cevap verilir. Her müşkül halledilir. Ama hiç kimseye sual sorulmaz.” Bu garip ilan üzerine, iki ay süresince her çeşit ilim adamı, her türlü ilme dair-gelip- sualler sordular.,bütün gelenler mutlak isabetli cevaplar aldılar. Bu acip hadise üzerine, mabeyn paşalarına bir telaş düştü ve Bediüzzaman’dan kurtulma yollarını aramaya koyuldular. Sonunda şu planı düşündüler: “Şu her şeyi bilen adam deli olmalıdır” vicdanı satılmış bir iki doktordan uydurmasyon bir rapor hazırlattırdılar ve masum ve günahsız, ama vatan ve millet aşkıyla tutuşan, hamiyet ve gayret nuruyla feveranda olan Bediüzzaman’ı alıp tımarhaneye koydular. Birkaç gün sonra, akıl hastanesi Baştabibi vicdanlı, hamiyetli ve basiretli bir zat olduğundan Bediüzzaman’ı karşılıklı konuşarak muayene ettikten sonra meselenin künhüne vukufiyet peyda eyledi ve Mabeyne şöyle bir rapor tanzim eyleyip yolladı: “Eğer Bediüzzaman’da zerre kadar bir cünunluk varsa, o takdirde Dünyada hiçbir akıllı insan yoktur.” Bunun üzerine Mabeyin paşaları şaşırdılar; ne yapalım, ne edelim de bundan kurtulalım diye çare düşündüler. Sonunda: “Bunu bir süre nezarette bulunduralım Padişahtan kendisine bir miktar parayı bahşiş ve rüşvet tarzında gönderelim. Herhalde o bu parayı görünce çeker gider” diye bu tedbiri, Sultan Abdülhamid’e bildirip kabul ettirmeye çalışalım. Tedbir kabul gördü. Padişah adına zaptiye nazırı Şefik Paşa görevlendirildi.30 altın peşin bahşiş,her ayda 10 altın maaş..ileride bu maaş daha da arttırılacak diye Sultan Abdulhamidin selamıyla birlikte teklifen götürüldü.Bediüzzaman’ın Şefik paşaya cevabı şöyle oldu: “Ben maaş dilencisi değilim. Bin altın da olsa kabul edemem… ilh” uzun bir muhavere … İşte tımarhane, nazarethane derken 24 Temmuz 1908 günü 2. Meşrutiyet Padişahın fermanıyla ilan edildi. Bediüzzaman hazretleri ya Meşrutiyetin ilanı gününde, ya da bir-iki gün önce serbest bırakıldı. İstanbul’da, Selanik’te hürriyetçilerin tertipledikleri nümayişlere Bediüzzaman da katıldı. Meşrutiyeti İslami şeriata tatbik eden uzun nutuklar irad etti. Onun hürriyet ve meşrutiyeti şeriata tatbik eden bu nutukları ta o günlerde kitaplaştırılarak yayınlandı. Böylece Bediüzzaman hazretleri bütün gücüyle meşrutiyet ve hürriyeti İslam Şeriatına tatbik ederek icraata konması için çalıştı, çabaladı. İttihat –Terakki Cemiyeti içindeki, Ahrar Fırkası ileri gelenleri ile görüşmeler yaptı. Üç dört ay onlarla beraber göründü. Lakin İttihat ve Terakki’deki hâkim olan Farmason, aynı zamanda ırkçı gurup, Bediüzzaman’ın katıksız İslamcılık ve Şeriatçılığını hazım edemeyip ondan ayrıldılar ve düşman kesildiler. İttihatçıların içinde gerçek milliyetçi olan ümmetçi gurubu da bu farmasonlardan aleni olmasa da, fikir ve düşünce sahasında ayrılmışlardı. Bu arada müspet-menfi cemiyetler, kulüpler de açılmış ve açılıyordu. Derken, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları bila-istisna Müslümanların itimatlarını kazanmış âlim ve fazıl şahsiyetlerdi. Ancak Volkan adlı gazetesiyle birlikte gelip bu cemiyete üye olan Derviş Vahdeti müstesna. İşte bu cemiyet kurulduktan bir müddet sonra, Bediüzzaman’da ona dâhil oldu. Ve ittihatçılardan (Mason ve Farmason gurubundan)tamamen yüz çevirip ayrıldı. Ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin bir naşir-i efkarı olmuş olan Volkan gazetesinde, hem İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin kuruluş gayesini, hem de Meşrutiyeti İslam Şeriatına uygunluk tarafını izah eden kaideli ilmi beyanlarını, gayet pervasızca makalelerle yayınlamaya başladı. Aynı günlerde yayın hayatına başlayana “Sırat-ı Müstakim” ve sonra “Sebilür-reşad” dergisiyle Bediüzzaman’ın bir muarefesi olmadı. Dolayısıyla bu dergide ta 1911’lere kadar Bediüzzaman’ın herhangi bir makalesi yayınlanmadı. Bu derginin başmuharriri Mehmet Akif Beydi. Gerçekten M.Akif beyin Sultan Abdulhamid’i eleştiren sert ve kırıcı yazı ve şiirleri yayınlanıyordu. Yani Sebillür-reşad dergisi ve onun sahibi Eşref Edip ve başmuharriri M.Akif bey bağımsız ve kendi başlarına hareket ediyorlardı. Bediüzzaman ise, İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin bir üyesi olarak makaleler neşrediyordu.. Yani, M. Akif merhumla Bediüzzaman’ın müşterek ve birleşik herhangi bir tavır ve hareketleri diye bir şey söz konusu değildir. İşte hal ve durum çok net olarak bu merhalede iken, sofiliği galip bazı muhterem zatlar veya bilgisiz bir kısım insanlar, mesnetsiz, hatta asılsız bazı rivayetlere dayanarak,güya Bediüzzaman hazretleriyle Merhum Akif Bey el ele vererek Merhum Sultan Abdülhamid aleyhine kampanya açmış ve hatta onun hal’ı için fetvalar bile vermişlerdir diyebilecek kadar ileri gidiyorlar. Bediüzzaman’ın bütün nutuk, kitap ve makaleleri hiçbiri zayi olmadan zabt ve kaydedilmiş, mahfuzdurlar. Onun hiçbir yazısında, merhum Sultan Hamid’in şahsiyetini ve halifelik makamını tezyif edici hiçbir şey yoktur. Vardır diyen varsa, hodri meydan kendilerini göstersinler. Evet, Bediüzzaman’ın o gün ki kitap, nutuk ve makalelerinde; Abdülhamid Hanın etrafında çöreklenmiş kısmen mason paşaları eliyle, ama onun namına yapılmış yanlış, gayr-ı şer’i ve zaman zaman zulümlü icraatlarını tenkit edici ifadeleri olmuştur. Lakin bu tenkitler içerisinde itidale çağırıcı, çözümler önerici pek çok ilmi tahkikli nasihatle beyanatları da beraber olmuştur. İşte, Bediüzzaman’ın adı geçen makale, kitap ve nutuklarında, istikamet çizgisini gösteren pusula mesabesindeki ilmi hakikatlerden ötürü pişman olmamış ve o yüzden de siyasetten çekilmemiştir. Bilakis adı geçen makale ve nutukları 1950 den sonra da, siyaset erbabına iletilmek üzere neşrettirmişlerdir. Bütün bu nutuklar, makaleler ve kitaplar bilahare tarafımızdan “Asar-ı Bediiye” adlı bir kitapta bir araya getirilip yayınlanmıştır, görülebilir. Buna göre Bediüzzaman hazretlerinin tarafgirane siyasetçilikten nefret edip yüz çevirme hadisesi 1919’ larda vuku bulduğunu onun net ifadesiyle sabittir ki Risale-i Nurdan 23. Mektubun dördüncü veçhinde kayıtlıdır. Şimdi hurafeli ve hezeyanlı ve çirkin iddialı bir dedikodu olan Bediüzzaman hazretleri Sultan Abdulhamidin hal’ı için fetva verdi veya fetva yazısını yazdı diyenlere karşı cevabımız şöyle özetliyoruz ve diyoruz ki: Bu hurafeli iddianın hiçbir belgesi, tanığı yoktur. Belge ve şahidi ibraz edilmezse, doğrudan iftira olur. Oysa ki: Bediüzzaman hazretlerini imha için onun can düşmanı kesilmiş olan ittihatçıların en baş hedefleri o idi. İttihatçılardaki farmason gurubun hedefinde İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin üyelerinin ve özellikle Bediüzzaman’ın:“Sultan Abdulhamidci ve Mürteci kimseler” olarak tanımlayarak onu idam ettirmek için ellerinden geleni diriğ etmiyorlardı. Nitekim çapulcu denmeye seza hareket ordusu gelip İstanbul’u kuşattığı Rumi 11 Nisan 1325 (Miladi 24 Nisan 1909 ) da İttihad-ı Muhammedi üyelerini yakalamaya başladıkları günlerde Bediüzzaman hz.leri hayatını boşa sarf etmemek ve koruma altına almak niyetiyle İstanbul’dan ayrılıp İzmit’e gelmiştir. Bediüzzaman’ın İzmit’te beklediği günlerde miladi 27 Nisan 1909 Sultan Abdulhamidin hal’ı gerçekleştirilmiş oluyordu. Miladi 30 Nisan 1909’da da Bediüzzaman hazretleri İzmit’te yakalanıp tevkif edilerek İstanbul’a götürülmüş 23 gün Harbiye nezaretinde tutuklu bulundurulmuş 2 nolu Divan-ı Harb mahkemesinde sorgulandıktan sonra tahliye edilmiştir. Bir gün sonra da,1 nolu Divan-ı Harp mahkemesinde yargılanmış, gayet merdane ve pervasızca müdafaaları sonunda beraat almıştır. Bu yazdıklarım kafadan atma mesnetsiz lakırdılar değil, belgeli, vesikalı beyanlardır. Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin 1.cildinde belgeleriyle kayıtlıdırlar. Şimdi sorarım; Hal ve serencam böyle olursa, acaba bilgisizce olan iddiada: “Bediüzzaman Sultan Abdulhamidin hal’ı için fetva yazdı” sözlerin kaç paralık değerde olduğu herhalde anlaşılır. Evet, Bediüzzaman hazretleri değil Sultan Abdulhamidin hal’ı için fetva vermek, tam aksine Divan-ı Harbi Örfide “Sultan-ı mazlum, Şefkatli sultan” tarzında müdafaalarda bulunmuştur. “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” eserine bakılabilir. Bu cevabi yazımız umarız ki birkaç, gün önce bu konuda Adana’da konferans veren AKP’li Milletvekili Fatih Çalışkan beye de ulaşır. (Not: Sultan Abdulhamidin hal’ı için fetva yazısını kaleme alanın Elmalılı Hamdi Yazır olduğu malum ve meşhurdur.) Lütfen Mufassal Tarihçe-i Hayat 1.Cil sahife 446 ‘ya müracaat!... Hoşça kalın.. 15.03.2007 Ş.Urfa Abdülkadir BADILLI
-----------------
[Yalnızca Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler. 10 Saniyede kayıt Olmak İçin Tıklayınız...]
|
|||||||||
|
|
|
| Reklam Alanı |
|
|
#2 (permalink) | |||||||||
|
Acemi Asker
Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1
Level: 1 [ ]Paylaşım: 0 / 0 REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Sallama Yiğidim At Martini Depreli Recep Tutsun Eskiden Bir Asena Vardi Yerine Mi Göz Diktin Neyse Neyse O Senin üstat Dediğin Adamin Kitaplarini Iyi Oku Evladim şöyle Iri Kadinlarla Gök Sultan Ulu Hakan Abdülhamit Hana Saldirilarini Boş Geçme Bir Ikincisi Velet Kürt Propagandasinda Açilnan Malum şahsin Resimleri Ne Olaki Ya Baoşver Eski Saidi De Biliyoruz Biz Yenisinide
|
|||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | ||||||||||
|
Emekli Üye
![]()
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: eskişehir
Mesajlar: 9.615
Level: 64 [ ![]() ![]() ![]() ![]() ]Paylaşım: 2369 / 2369 REP Gücü : 775126
REP Puanı : 77511587
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Alıntı:
nokta ve virgül koymayınca cümleler birbirne gitmiş.. |
||||||||||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | ||||||||||
|
Onursal Üye
![]()
Üyelik tarihi: Feb 2008
Nerden: Wireless Bölgesi
Mesajlar: 3.349
Level: 44 [ ![]() ![]() ![]() ![]() ]Paylaşım: 1642 / 1642 REP Gücü : 487810
REP Puanı : 48780610
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Alıntı:
Bende seni seviyorum.
-----------------
[Yalnızca Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler. 10 Saniyede kayıt Olmak İçin Tıklayınız...]
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#6 (permalink) | |||||||||
![]()
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: AKLINDA TÜRK BİRLİGİ GÖNLÜNDE TURAN..!
Mesajlar: 9.538
Level: 64 [ ![]() ![]() ![]() ![]() ]Paylaşım: 2363 / 2363 REP Gücü : 677040
REP Puanı : 67702948
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
“Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” Mustafa Kaplan Bey, geçen haftaki bir yazısında “Risale-i Nurlara el atıldığını ve bazı değişiklikler yapıldığını” yazıyor ve haklı olarak sert bir şekilde de tenkit ediyordu. Sakarya Üniversitesi hocalarından Sayın Dr. Alaaddin Yalçınkaya da Cemaleddin Efgani isimli eserinde bu değişikliklerden birine dikkat çekiyor. Alaaddin Bey’in ifadeleri şöyle: “İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir: “… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.” (Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.) Alaaddin Yalçınkaya devam ediyor: “Said Nursi’nin bu konudaki görüşleri, arada küçük olmakla beraber farklı yorumlara sebep olabilecek diğer bir kaynakta şöyle nakledilmektedir: “İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o, vilayat-ı şarkıyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin Efgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Süavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki…” (Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14-15) Fark ortada. Birindeki “Kürt” kelimesi diğerinde “vilayat-ı şarkiye” olmuş. Bu durumda, insan “Yoksa Risale-i Nurlarda benzer şeyler yapıldı mı?” diye düşünmez mi? Demek ki, Mustafa Kaplan Bey feveranında yerden göğe kadar haklı… Bir kelimenin değiştirilmesine bile bizzat Risale-i Nur’un yazarı şiddetle karşı. Bakın: Mana daha güzelleşiyor diye Fihrist Risalesi’ne yapılan çok küçük bir ilaveye itiraz eden Said Nursi, şiddetli bir tokat aşkettikten sonra, “Titremeliydiniz. Ben dahi (Risale-i Nur’a) kalem karıştıramıyorum. Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” demiştir. (ittihad.com.tr sitesindeki 14 sahifelik metnin 6. sahifesi. Aynı cümle Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de de mevcut.) 1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!.. Sizin anlayacağınız değerli okuyucular, böyle şeylere şahit oldukça, Mustafa Bey’e bir defa daha ‘haklısın’ demekten kendimizi alıkoyamıyoruz. 16 Mart 2006 Perşembe (Ali Eren, Vakit)
-----------------
''Ve Tarih Bir Gün Acz İçinde Kıvrana Kıvrana, Şehadete Susamış Bir Ülkücüden Daha Müthiş Bir Silahın Keşfedilemediğini Yazmak Zorunda Kalacaktır!'' [Yalnızca Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler. 10 Saniyede kayıt Olmak İçin Tıklayınız...] MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET,DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR..!
|
|||||||||
|
|
|