Sahabe Ve Bİz [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sahabe Ve Bİz


Cengiz Han
06-22-2008, 18:22
Kalpler de Ölür!

“Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir…” (Zümer 23)

Bu ayeti kerimede, Allah-u Zülcelal; dünyada iken Rablerinin azametinden ve kıyamet gününde kendileri için hazırlamış olduğu azaplardan korkan kullarını methetmektedir.

Diğer bir ayet-i kerimede ise şöyle buyurmuştur: “Sen, kalpleri ölü olan kimselere (sesini) duyuramazsın…”Bu ayet-i kerimede de Allah-u Zülcelal’in bize çok büyük bir işareti vardır. Bazı kalpler Rablerinin azametinden titrerken; bazı kalpler de Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin sözlerini dahi işitememektedirler. Çünkü bu kalpler ölüdür. Ne yapılırsa yapılsın, onlara hiçbir şey fayda vermemektedir. Nasıl bir insan öldüğü zaman kaskatı olur ve ne yapılırsa yapılsın hareket ettirilemezse, bu ölmüş olan kalplere de Allah-u Zülcelal’in ayetlerini, emir ve nehiylerini duyurmak mümkün değildir.


Kalp, günahlarla, Allah-u Zülcelal’den gafil kalmakla ölür. Nasıl bir insan önce hafif bir hastalığa müptela olur, daha sonra yavaş yavaş hastalık onu kuşatır ve hiçbir şey fayda vermez bir noktaya gelip ölüm döşeğine düşerse ve nihayetinde ölürse, maneviyat hastalığı da aynen böyledir.

Bunun için hasta olan şahıs ölüme yakalanmadan tedavi olmalıdır. Bu söylediklerimize karşılık, bir kimse; “Ben hasta değilim, çok iyiyim. Geziyorum, yiyorum, içiyorum derse”, çok büyük bir yanılgı içerisindedir. Hastalık, ibadetin tatlı gelmemesi, günaha düşkün olmak, Allah-u Zülcelal’den gafil kalmaktır.

Bu durum yavaş, yavaş namazı terk ettirir, orucu terk ettirir, birde bakarız ki Allah-u Zülcelal’i inkar etmiş, kafir olmuş (Allah muhafaza). Bu da demektir ki insan bu hale düştüğü zaman kalbi de ölmektedir.

Bir kimse uzak bir yere yolculuk yaparken, yiyeceği tükendiği ve açlıktan ölecek gibi olduğu zaman, kendisine yemek verilirse, nasıl yediği her lokmadan sonra biraz daha canlanır ve kuvvet bulursa; insanın da Allah-u Zülcelal’in zikriyle, ibadetiyle, maneviyatı hastalıklara karşı kuvvetlenir, karşı koyma takati bulur. Aksi halde tedavi olunmaz, hastalık kansere dönüşürse, hiçbir şekilde çaresi bulunmaz.

Bu kalpleri ölü olanlara Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini duyuramıyorsa, alimler bunu nasıl başaracaklar? Bu yüzden kendimize çok dikkat etmemiz lazımdır. Sohbetlere çok devam etmeliyiz. Kur’an’ın sesini, vaaz ve nasihatleri işitmeliyiz. Bu vaaz ve nasihatleri de tatbik etmek suretiyle içimizdeki manevi insanı tedavi etmeliyiz.

Sahabe ile Aramızda Dağlar Gibi Fark Var!

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Sahabe-i Kirâma; “Benim üzerime Kur’an okuyun” buyurmuştur. Sahabe-i Kirâm: “Ya Resulallah! Biz senin üzerine nasıl Kur’an okuyalım. Kur’an zaten senin üzerine nazil oldu” dediler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem); “Kur’an’ın okunmasını başka kimselerden işittiğim zaman bana daha fazla tesir ediyor, daha fazla haz alıyorum.” Buyurmuştur.

Demek ki başka mü’min kardeşlerimizden vaaz ve nasihat duyduğumuz zaman, bize daha fazla tesir etmektedir. Onun için daima sohbetlere, vaaz ve nasihat yerlerine gitmemiz ve maneviyatımızı tedavi etmemiz gereklidir. Allah-u Zülcelal’in bizden ne istediğini iyi bilmeli ve bunlardan gafil kalmamalıyız. Kendimizi, Cehennem’e götürecek hastalıklardan muhafaza etmeliyiz.

Tabi, zamanımız ahir zamandır. Biz zannediyoruz ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Sahabe-i Kirâm, Tabiin, hep bizim gibi insan idiler. Ne yazık ki manevi olarak birbirimize hiç benzemiyoruz. Onlarla aramızda dağlar kadar fark var.

Haris Bin Malik’in Hali

Rivayet edildiğine göre, bir sabah mescide giren Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) orada derin bir düşünceye dalmış olan Haris bin Malik’i gördü. Yanına varıp Haris’e: “Başını kaldır.” buyurdu. Haris: “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü! Buyurun, emriniz nedir?” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav), Haris’e:
- Ey Haris! Nasıl sabahladın? diye sorunca, Haris şöyle cevap verdi:
- Hak bir mü’min olarak sabahladım. Hz. Peygamber (sav):
- Ey Haris! Her sözün bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir? diye sorunca, Haris:
- Ya Resulallah! Sanki ben cennet ehline bakıyorum. Onlar birbirlerini ziyaret ediyorlar. Cehennem ehline bakıyorum. Onlar da bağıra, bağıra ağlıyorlar ve Rabbimin Arş’ına bakıyorum, sanki önümde durmaktadır.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki:

- Sen hakikati öğrenmişsin. Bundan ayrılma. (Ahmed bin Hanbel)

Hz. Ömer’ini Allah Korkusu

Âmir bin Rabîa (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: Hz. Ömer’i (ra) gördüm; yerden bir saman çöpü alarak şöyle dedi: “Keşke ben de senin gibi bir saman çöpü olaydım. Keşke hiç yaratılmamış olaydım. Keşke ben bir hiç olaydım ve annem beni doğurmayaydı. Keşke unutulup gideydim.” (İbn Sa’d)

Yine Hz. Ömer (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Eğer gökten birisi seslenerek: ‘Ey insanlar! Biriniz hariç hepiniz cennete gireceksiniz!’ deseydi, o kişinin ben olmasından korkardım. Yine gökten seslenilerek: ‘Ey insanlar! Biriniz hâriç hepiniz cehenneme gireceksiniz!’ denilmiş olsaydı, o bir kişinin de ben olmasını ümit ederdim.” (Ebu Nuaym)

Abdullah bin Ömer’in İnfak Etmesi

Nâfi şöyle anlatıyor: “İbn Ömer (ra) bir malını çok sevdiğinde, onu Allah yolunda infak ederdi. Köleleri de onun bu ahlakını bilirler ve onlardan hürriyetine kavuşmak isteyenler, kendilerini ibadete vererek camiden çıkmamaya başlardı. İbn Ömer de onun bu halini gördüğünde, kendisini azat ederdi.

Bir gün arkadaşları ona: “Ey Ebâ Abdurrahman! Görmüyor musun? Onlar seni aldatıyorlar.” dediler. O da: “Biz, bizi Allah yolunda aldatmak isteyenlerin yaptıklarını kabul ederiz.” diye karşılık verdi. Bir gece onunla bir yere gidiyorduk. Kendisi büyük bir parayla satın aldığı kuvvetli bir deveye binmişti. Bir ara onun yürüyüşü çok hoşuna gitti. Bunun üzerine onu çöktürüp yere inerek bana şöyle dedi: ‘Ey Nâfi! Bu deveyi al, yularını ve eyerlerini çıkarıp bir alamet koyarak onu kurbanlık develerin içerisine kat!” (Ebu Nuaym)

İşte, onların İslam’a karşı ibadetleri, zikirleri, hizmetleri ve anlayışları böyle idi. Bizim ise kendi davranışlarımıza bakarak, onlar da böyleydi (bizim gibiydi) dememiz çok büyük bir yanlıştır. Kendimizi çok iyi bilmemiz ve değerlendirmemiz lazımdır. İbadetimiz, zikrimiz, hizmetimiz, ciddiyet ve samimiyetle olmalıdır. İslam dini bizim için malımızdan, canımızdan, çocuğumuzdan hatta ruhumuzdan da ileri olmalıdır. Çünkü Sahabe-i Kirâm, İslam dini uğruna ruhlarını feda etmişlerdir.

Böyle olduğumuz zaman, yanlarında Allah-u Zülcelal’in ayetleri okunduğunda imanları artan, ayeti kerimede methedilen kullar gibi tüylerimiz diken diken olur. Fakat ibadetlerimizi onlar gibi yapamadığımızdan dolayı kalbimiz ölmektedir. Pekala, öldüğümüz zaman, bir şeyi duymamız mümkün müdür?

Allah’a Kul Olan Cesurdur

Yafi’i (kuddise sırruh) isminde bir zat, Ebu Said İmamet’ten şöyle nakletmiştir:

“Haccac bin Yusuf, bir gün Medine ile Mekke arasında yolculuğa çıkmıştı. Bir mevkiye geldiklerinde, yemek yiyebilmek için oturdular. Yemek hazırlandıktan sonra, Haccac hizmetçisine, ‘Buralarda benimle yemek yiyecek bir kişi yok mu?’ diye sordu.

Hizmetçi etrafı aradı ve yatan bir fakir gördü. Gidip ayağı ile onu dürterek; “Gel Emir-ül Mü’minin ile yemek ye” dedi. Haccac’ın hakaretleri, zulmü her tarafa yayılmıştı. Fakir kimse huzuruna varınca;

- Git elini yıka ve benimle yemek ye, dedi. Fakir ona şöyle hitap etti;
- Senden daha kuvvetli ve hayırlı bir zat, beni oruç tutmaya davet etti. Onun için oruçluyum. Haccac:
- Kimdir o? Diye sorunca:
- Beni ve seni yaratan Allah-u Zülcelal’dir, cevabını verdi. Haccac şöyle dedi:
- Bu sıcakta insan nasıl oruç tutar? Fakir adam dedi ki;
- Cehennem ateşinin sıcağı bundan daha mı az sıcaktır?
- Bak ne güzel yemekler var, çok lezzetlidirler, dediği zaman, fakir şöyle cevap verdi:
- O yemeğin lezzeti, yemeğin güzelliğinden ve senin açlığından değil, Allah-u Zülcelal’in sana vermiş olduğu sıhhatten dolayıdır. Eğer sıhhatli değil de hasta olsaydın, dünyanın en güzel yemeğini de sana getirseler dönüp bakmazdın. Allah-u Zülcelal’in sana vermiş olduğu sıhhat o yemeği güzel ve lezzetli yapmaktadır. Ama sen Allah-u Zülcelal’den gafilsin.

Bakınız! O fakir: “Senden daha kuvvetli ve hayırlı bir zat beni oruç tutmaya davet etti. Ben de o davete icabet ediyorum. Senin yemeğini yemiyorum.” Diyerek, fakirliğine bakmadan o zalimin karşısında nasıl konuştu.

Çünkü onun aklında hep Allah-u Zülcelal, kıyamet ve ahiret günü vardı. Haccac’ın aklında ise dünyanın keyfü sefası vardı. Hakikaten de her insanın bu şekilde düşünmesi lazımdır. Çünkü bu şekilde olduğu zaman, insan ahireti için çok şeyler yapmak isteyecektir.

Sallallâhu alâ Seyyidinâ Muhammedin Nebiyyi’l Ummiyyi ve alâ Âlihî ve Sahbihî ve sellem.

taxiican
06-24-2008, 17:58
teşekkürler...

NaqOYaN
07-09-2008, 10:14
teşekkürler

efsane38
07-28-2008, 21:25
Teşekkürler Yüreğine Sağlık ALLAH razı Olsun

Çakı®kağan™
11-22-2008, 14:02
eline sağlık güzel paylaşım...