//SeRHaT//
07-17-2008, 01:21
Risâle-i Nur´u okuma ve anlama teknikleri
Kim bilir kaç yıldır Risâle-i Nur okuyorsunuz. Belki çeyrek asır oldu bu iman hakîkatleri hazinesiyle tanışalı, belki de yarım asır. Belki birkaç yıldır muhatapsınız ona, belki de bir ömür vakfettiniz. Bugüne değin bıkmadan, usanmadan okudunuz; bu nur çeşmesinden kana kana içtiniz. Kim bilir kaç gece sabahlara kadar okuyup, beyninizi çatlatırcasına düşündünüz, anlamaya çalıştınız. Nice derslere katıldınız, nice programlar yaptınız. Hep daha çok okumak, daha çok istifade etmek, daha çok anlamak için çırpındınız.
Yıllarınızı bu uğurda harcadığınız için nice yeni tanıyan kimsenin, okuyup anlamaya yönelik sorularıyla karşılaştınız. Belki kaç kez, „Anlayamıyorum, bunların sadeleştirilmişi yok mu?“ şikâyetlerine şahit oldunuz. Belki de ilk okuduğunuz yıllarda siz de benzer sıkıntıları yaşadınız, siz de dilinin ağır olduğundan yakındınız. Ama size, „Bunlar orijinal hâliyle okunur, sadeleştirilemez“ gerçeği anlatıldı hep. Bir bir gerekçeleri de sıralandı, haklı olarak. Ve siz ikna oldunuz, nicelerini de ikna ettiniz.Belki de Risâle-i Nur’u henüz tanıdınız. Yeni okuyorsunuz. Kim bilir bugüne kadar okul kitaplarının dışında herhangi bir eserle aranız iyi olmadı. Ama, dünya ve ahiret hayatını ışıklandıracak, ufkunuzu aydınlatacak, sizi iman ve İslâm’ın sonsuz güzellikleriyle mutlu edecek iman derslerinin ne kadar lüzumlu olduğunu geç de olsa anladınız. Çölde suya hasret kalan, bir kimsenin özlemiyle sarıldınız. Geçen yılların acısını çıkarmak, hiç değilse bundan sonraki zamanınızı değerlendirerek doyasıya okumak ve anlamak istiyorsunuz.
Ve soruyorsunuz: „Hangisinden başlasam? Günde kaç sayfa okusam? Tam istifade edebilmek için nasıl bir metod izlesem? Acaba hakkıyla anlayabilmek için hangi yollardan geçsem?“Haklısınız. Geçen yıllar geçmiştir. Hiç değilse bugünü ve—varsa ömrünüz—geleceği kurtarmalısınız. Ecel ne zaman gelecek, bize verilen süre ne kadardır, bilmiyoruz. Ömrümüzü ebedîleştirecek iman ve İslâm hakîkatlerini hiç değilse bundan sonra iyi okumak, iyi anlamak ve hayatınıza rehber yapmak istiyorsunuz.
Ya da gözünüzü açtığınız ortam hep nurların okunup yaşandığı bir evdi. Küçükken kulağınıza hep buram buram iman kokan vecizeler söylendi. Hatta siz bunları ezberlediniz. Daha alfabeyi öğrenmeden imanî cümleler ezberleyip, büyüklerinizin takdir dolu bakışları üzerinizdeyken okudunuz. Alkışlandınız, ödüllendirildiniz. Minik ayaklarınız oyun sahalarından önce dersanenin yolunu öğrendi. Okunanlardan birşey anlasanız da, anlamasanız da, „Baba beni de götür“ diye yalvardınız her akşam. Herkes sizi sevdi, görenler başınızı okşadı. Lâf olsun diye gitmediniz. Küçük hizmetler de yaptınız. Çay tabağı ve şeker dağıttınız. Gelenlere kapıyı açtınız.
Ama sanki asırlar geçmiş gibi şimdi. Zamanla o nuranî iklimden koptunuz. Yazık ki, „Biliyorum“ havasına kapıldığınız için sonraki gelişmelerden hep mahrum kaldınız. Evinizde kırmızı kaplı kitaplar hep baş köşeyi süsledi. Ama bir türlü içine girip, uçsuz bucaksız iman ve ilim hazinesinden yararlanamadınız. Ama bir gün içinizdeki küllenen korlar alevlendi. Bir nesim-i nevbahar esti, külleri savurdu ve içinizdeki okuyup öğrenme ateşi tekrar tutuştu. „Hiç değilse bundan sonra“ diye düşündünüz. Öyle ya, zararın neresinden dönülse kâr değil mi? Hatayı anlayıp, düzeltmeye çalışmak en büyük erdem değil mi?İyi ama, altıbin sayfalık bir ilim hazinesi olan Risâle-i Nur, kuşatılamaz bir bahr-i umman gibi karşınızda duruyor. Belki içine girmeye cesaret edemiyorsunuz. Nasıl başlasam, hangi yolu izlesem, ne kadar zamanımı ayırsam diye tereddütler kemiriyor beyninizi. Evet, ister Nurları yeni tanıyın, ister ömrünüzü vakfedin, Risâle-i Nur’u okumak ve anlamak önemli bir hedefiniz. Madem beşiktan mezara kadar ilim öğrenmekle görevliyiz, elbette ebedî menzilimize gidinceye kadar okuyup anlamanın kara sevdalısı olacaksınız.
İşte her hâlükârda, „Risâle-i Nur’u okuma ve anlama teknikleri“ konusuna ihtiyacımız var. Her zaman bir hedef, bir ideal, bir yöntem peşinde olmalıyız.Çünkü, hedefsiz ve yöntemsiz bir şekilde ne kadar zaman ayırsanız, ne kadar çaba sarf etseniz, bir yerde sonuçsuz kalmaya mahkûmsunuz. Nurları okumayı ve anlamayı başarmak, sistemli bir plân çerçevesinde, sürekli ve şevkli çalışmaya bağlı. Yarın „Risâle-i Nur’u okumak ve anlamaktan“ neyi kast ettiğimizi işleyelim.
Tuzaklardan kurtuluş için sağlam iman gerek.
Bütün ömrünüzü iman ve ibadetle geçirmiş olabilirsiniz. Allah’ı sevmiş, hep Onu anmış, hep Onun rızasını düşünmüş olabilirsiniz. Bunlar yetmiyor büyük imtihanı kazanıp, sonsuz mutluluğa kavuşmaya.Ruhlar âleminden başlayıp anne karnından dünyaya, oradan kabre ve ahirete doğru uzanan yolda bir dizi tuzak, bir dizi engel var. Hepsinden başarıyla geçmek, son hedefinize varmak zorundasınız.
İşte bu tuzaklardan en önemlisi, imanla kabre girmektir. İslâmı çok iyi yaşayan Allah dostları, son nefeslerini verinceye kadar „hüsn-ü hâtime“ için duâ etmişler, hep „iyi son“ dilemişlerdir. Bir kimse gitmek istediği şehre kalkan tren için bilet alır ve yolculuğun sonuna kadar tren içindeki kurallara uyabilir. Ama son anda trenden atlamaması gerekiyor ki, istediği şehre varabilsin. Yoksa yolculuk boyu çektiği acıların, sıkıntıların, uyduğu kuralların hiçbir önemi yoktur. Bir insan ne kadar imanlı ve iyi olursa olsun, son anda Allah’a olan inancını, ümidini, bağlılığını yitirirse, sonsuz mutluluk değil, sonsuz hüsran kazanır.
İşte bu çetin imtihandan bütün Allah dostları tir tir titremişler, son anda imanla çene kapayabilmek için gözyaşı dökmüşler, gece gündüz yalvarmışlardır.Çünkü sekerât anında şeytan gelir ve insanın aklına şüpheler atar. İnsanın imanını çalmak için çırpınır. Eğer kişinin sağlam bir imanı yoksa son anda aldanır ve hayatta iken canı gibi sevdiği imanını kaybeder.Oysa Bediüzzaman’ın dediği gibi, ilme’l-yakînden, ayne’l-yakîne ve hakka’l-yakîne yükselen tahkikî iman kişinin aklına, kalbine, ruhuna ve bütün duygularına öyle bir yerleşir ki, şeytan onu aldatamaz ve imanını çalamaz.
Düşünün: Bir ömür boyu iman ve ibadeti sevdiğini ve onu korumak için çırpındığını sanan bir Müslümanın, ölüm anında imanını kaybetmesi kadar acı bir olay olabilir mi? İşte Risâle-i Nur’u üstün körü değil, çöldeki susuz insanın buzlu suya yapışması gibi okumaya bu bakımdan da şiddetle ihtiyacımız var. Balıkların su içinde olduğu halde onun kıymetini bilmeyip, ancak çıktıktan sonra farkettikleri gibi, iman ve Kur’ân derslerinin yanı başında, hattâ içinde olan kimseler ondan kana kana içmezse, ahirette uyanmak çok geç olur. Rabbim bizi böyle gaflete düşmekten korusun.Şeytanın ölüm anındaki tuzağından başka, kabir, hesap, mizan, sırat engelleri var.Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), „Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz“ buyuruyor.
Eğer işiniz gücünüz, aklınız fikriniz iman dersleriyle dolmuş, ibadet aşkıyla yoğrulmuş, hizmet şevkiyle yanıp tutuşuyorsa, müjde size, „Allah Allah“ diye can vereceksiniz. İman tahsilinize, tıpkı Denizli hapsinde Risâle yazarken şehit olan Hafız Ali (r.a.) gibi kabirde devam edeceksiniz. Orada başta Peygamberimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm İslâm büyükleriyle, tüm sevdiklerinizle birlikte olacaksınız. Söyleyin, bundan daha büyük saadet olur mu? Bediüzzaman, toprak altındaki hayatı gördüğünü söylüyor. Başka birçok evliya, kabirdeki mü’minlerin bizden daha mutlu ve rahat bir şekilde yaşadıklarını müjdeliyorlar. Biz bunları görmüş gibi inanıyoruz. Onlar gibi olmak için de, iman ve Kur’ân dersleriyle en yüksek seviyede meşgul olmalıyız.
Kabirden sonraki engel, hesap ve mizandır. Kur’ân, yaptığımız zerre kadar iyilik ve kötülüğün mutlaka hesabını vereceğimizi belirtiyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar sorulacak. Buna karşı da, kâmil bir iman kazanıp, her an Allah’ın huzurunda olduğumuz şuuruyla yaşayıp, bütün davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat etmemiz gerekmez mi?O haşir âlemi ki, müthiş bir âlem. Kıyame Sûresinde denildiği gibi, İnsanların anadan, babadan, eşinden çocuğundan kaçtığı bir âlem. Yüce Nebi’nin (a.s.m.) beyanıyla, güneşin tepemize indiği, herkesin günahına göre bir ter denizinde yüzdüğü bir âlem.
İşte o en sıkıntılı bir anda bizim imdadımıza koşacak olan yine imanımız, imanımız, imanımızdır. Onu güçlendirmek ve en mükemmel hâle getirmek için gözümüzü kaybedinceye kadar okusak, beynimizi zorlayacak seviyede düşünsek ne kaybederiz? Hiçbir şey kaybetmeyiz. Kaldı ki, ne gözümüzü, ne aklımızı kaybetmeden bir iman çağlayanı olan Risâle-i Nur’u her gün muntazam okuyarak sağlam bir imanı kazanabiliriz.Bir de Sırat Köprüsünü düşünün. Mahiyeti bilinmediğinden, „Kıldan ince kılıçtan keskin“ diye anılan, altında Cehennem ve ilerisinde Cennet bulunan bu engeli aşmadan Cennete gireceğinizi mi sanırsınız? Bu öyle bir meseledir ki, ehl-i kemal zatlar, kahkahayla gülen insanlara, „Hayrola, nedir bu neşen? Sıratı mı geçtin?“ diyerek uyarırlarmış. Çünkü orayı geçmeden, tam rahatlık ve tam huzur duyamayız. Orayı geçmenin yolu da sağlam bir iman kazanmak, her gün iman ve tefekkürle meşgul olmak, başta namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yapmaktır. Çünkü namaz, Sırat’ta burak olacaktır. İşte, Risâle-i Nur’u okuyup anlamayı kendimize en büyük bir mesele ve en önemli bir dert edinmemiz için yığınla sebep var.
Biz bunlardan sadece birkaçını saydık. Bunlar bile iman ve Kur’ân tahsili için deli divane olmaya yetmez mi? Yarın ikinci formülümüze, „Risâle-i Nur’u okumakla muhteşem kazançlar elde edeceksiniz" bölümüne geçiyoruz.
Bu eserlerle imanınızı kurtarırsınız
İki dünyamızı da ışıklandıracak olan Kur’ân’ın mükemmel bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup anlamakla imanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz.Bu müjdeden daha büyük ve daha mühim bir kazanç olamaz. Sonsuz mutluluk yurdu olan Cennet öyle muhteşem güzellikler barındırıyor ki, Peygamberimiz (a.s.m.) bunlar için „Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insan kalbine gelmiştir“ buyuruyor.Demek ki, Cennetin güzellikleri, dünyadaki en harika güzelliklerle kıyaslanmayacak kadar benzersiz. Zaten 20. Mektup’ta, „Dünyanın bin sene mes’udâne hayatının, Cennetin bir saatlik hayatına kâfi gelmediği“ belirtiliyor.
Oysa bizler dünyanın güzelliklerine bile vuruluyoruz. Düşünün ki, denize bakan görkemli bir köşkünüz var. İçinde dilediğiniz kadar hizmetçi, arzu ettiğiniz kadar araba, aklınıza gelen tüm yiyecek ve içecekler, dünyanın en güzel ve rağbet edilen zevkleri bulunuyor. Eğlenmeniz ve mutlu olmanız için en küçük bir ayrıntı bile düşünülmüş. Dilediğinizde en hızlı vasıtalarla dünyanın en güzide yerlerine gidebiliyor, istifade edebiliyorsunuz. Hiçbir hastalığınız, sıkıntınız, derdiniz yok. Bıkar mısınız?Bırakın böylesine benzeri olmayan bir mutluluk saltanatından bıkmayı, biz şu sıradan hayatımızın zevklerine bile dört elle sarılıyoruz. Oysa Cennet hayatı, hayal edebileceğimiz en güzel dünya hayatından bile tam 8 milyon 760 bin kattan daha da güzel. Çünkü, bin sene en mutlu dünya hayatı, Cennetin bir saatine kâfi gelmiyor ve bin senede o kadar saat var.
Cennetin ne harika bir mutluluk yurdu olduğunu anlamak için Kur’an’daki ve hadislerdeki Cennet tasvirlerini okuyun. Nasıl özlem duyarsınız. Taşı, ağacı, kuşu, canlı ve emir dinleyen bir saadet yurduna özlem duymamak mümkün mü?İşte sağlam ve köklü bir iman, Rabbimizin en büyük nimeti olan Cenneti kazandırıyor. Bu sonsuz mutluluk için geceyi gündüze katarak iman derslerini mütalâa etmeye değmez mi? Hem sağlam bir imanı elde etmekle Cenab-ı Hakkın rızasını kazanacak ve cemâlini göreceksiniz. İşte burada, söz biter, kalem durur, beyin çalışmaz.
Çünkü, hoşnutluğunu kazanmaya çalıştığımız öyle bir Zat ki, bizi yoktan var eden ve tutkun olduğumuz her şeyi bizim için yaratan Odur. Onu razı etmek demek, sevdiğimiz ve bizi mutlu edeceğine inandığımız her şeye sahip olmak demektir. Çünkü, aklımıza gelen her şeyin sahibi O, her şeyin dizgini Onun elinde. İşte Onun, rızasını kazanarak, nefsimizi „nefs-i marzıyye“ mertebesine çıkarmak öyle bir makamdır ve öyle bir mutluluktur ki, uğrunda her şey feda edilir, her sıkıntıya katlanılır. Düşünün: Her şeyin sahibinin, „Ey mutmain nefis! Sen Rabbinden razı, Rabbin senden razı olarak Rabbine dön. Razı olduğum kullarım arasına katıl ve Cennetime gir“ sözüne muhatap olduğumuz gün, bizden daha mutlu kim olabilir?
Onun rızası, kâmil bir iman, salih bir amel ve tam bir ihlâsla kazanılır. Bu üç önemli gayeyi elde etmek için Risale-i Nur’u düzenli ve devamlı okumak, hakkıyla anlamak gerekir. Onun hoşnutluğunu kazanıp, Cennete giren kimseyi sınırsız zevkler ve mutluluklar bekliyor. Bunların en azametlisi, en haşmetlisi, en güzeli ise, Rabbimizin cemalini görmektir. Onu görmek ise, Cennette bin sene yaşamaktan daha güzel, daha lezzetli.
Elbette Onun güzelliğini anlatmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Ancak şu kadarını düşünebiliriz: Gözümüzle gördüğümüz bütün güzellikler, Onun sonsuz güzelliğinin zayıf bir tecellisidir. Ağaçlarda, çiçeklerde, yıldızlarda, denizlerde, hayvanlarda ve insanlarda ne kadar güzellik varsa, O sonsuz güzellikten gelen parıltılar, belki gölgelerdir.
Gölgesi bile bizim aklımızı başımızdan alırsa, ya Kendisi nasıldır, düşünebiliyor muyuz? İşte Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) Allah yolunda her acıya katlanmasının, her işkenceye göğüs germesinin, herkesten fazla ibadet etmesinin bir sırrı budur. Çünkü onun gözleri, „Güzeller Güzelini“ görmüş, cemal tecellisi olan Cenneti görmüş, celâl tecellisi olan Cehennemi görmüş, niye dünyanın basit güzelliklerine ve geçici zevklerine aldansın?
Bizler her ne kadar gaybî âlemleri gözümüzle göremiyor isek de, aklımızla biliyoruz, kalbimizle hissediyoruz ve görür gibi inanıyoruz. O halde Efendimizi (a.s.m.) örnek almak, onun kutlu ve mutlu yolunda her fedakârlığa katlanmak gerekir. İşte bu yüzden onun dâvâsını bu zamanda en güzel bir şekilde temsil eden Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okumak ve anlamak, Cennet gibi güzel ve ebedî saadet gibi şirindir.
Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı sevin!
Belki de bu, kimilerine hiç de aklî ve ilmî gelmeyecektir. „Bir eseri anlamak için onun yazarını sevmek niçin gereksin?“ diye itiraz edenler olacaktır. Gerçekten de Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman Hazretlerini sevmek, fazla aklî ve ilmî değildir. Ancak akıl ve ilimden çok, hâlî, vicdanî ve hissî bir gerçektir.
Onu seven ve şevkle eserlerini okuyan birçok insan, fazla tahsilleri olmadığı halde okumuş nice insanın bilemediği imanî gerçekleri öğrenmiş, çevrelerine ışık saçmışlardır. Risâlelere, sevgiyle sarılmışlar, onu anlamayı kendilerine dert edinmişlerdir. Evet, bir insan, sevdiği kimsenin yazısını, eserini daha bir arzuyla okur, istifade eder. Hissen hoşlanmadığı bir kimsenin, eserlerine de soğuk ve uzak olur. Bu açıdan yaklaştığımızda Bediüzzaman Hazretleri, bütün ruh u canımızla sevip sayacağımız bir ulu şahsiyettir. Çünkü:
1-O, asrın sahibidir, müceddididir. İlimde, ahlâkta, takvada, ibadette, zikir ve taatta, hizmet ve mücadelede, sevk ve idarede emsali yoktur. İlmî seviyesi tartışılmazdır. Çağının bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsinde galip gelmiştir. Takvada, ibadette o kadar ileridir ki, tüm sıkıntılara rağmen nafile dahi olsa namaz ve evradlarını terk etmemiştir. Bir taraftan ibadetin en yüksek mertebesinde iken her türlü şer güçlerin engellerine karşı tarihte emsalsiz bir hizmeti organize etmiştir.
Peygamberimizin (a.s.m.), „Âlimler peygamberlerin varisleridir“ hadisine lâyık olmuş, veraset-i nübüvvet makamında olan bir şahsiyettir. Rüyada bir hitabede, geçen asırların mümessillerine niçin hesap vermiştir? Çünkü, asrın temsilcisi seçilmiştir. Bir rüya-yı sadıkada meşhur Ağrı Dağı infilâk ederken, ona „İ’caz-ı Kur’ânı beyan et“ diyerek emreden mühim bir zat kimdir? Peygamberimizdir (a.s.m.). Büyük bir makamın görevlendirdiği şahıs, elbette büyüktür ve sevgiye lâyıktır.
2-O bizim için her türlü sıkıntıya katlanmıştır.Gelecek nesillerin imanının kurtulması için 35 yıl sürgün hayatı yaşamış, 40 ay haps-i münferidde kalmış, 21 kez zehirlenmiş ve bunlar yetmiyormuş gibi, „Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennemde yanmaya razıyım“ diyecek kadar fedakârlık göstermiştir. Basit bir hastalığa yakalansak çalışamıyoruz. Nezle, grip gibi gelip geçici rahatsızlıklar, çoğu kez programımızı aksatıyor. O ise, talebelerinden Mustafa Sungur’a, „Bende on hastalık var. Bunlardan birisi sizde olsa ayağa kalkamazsınız“ demiştir. Onca hastalık, yaşlılık, işkenceye rağmen, eser yazmaktan ve yaymaktan bir an geri durmamıştır.Bizim için her zaman istirahatini feda eden, bir an bile durmadan sürekli üreten bir kimseyi elbette gönülden sevmek ve uyarılarını dikkatle yerine getirmek gerekir.
Bütün hayatını Kur’ân’dan süzülen Risâle-i Nur eserlerine vakfeden, „Bunlar benim değil, Kur’ân’ın malıdır“ diyerek kendisi bile sürekli okuyarak istifade eden bir zatın tavsiyelerini elbette can kulağıyla dinlemeniz, şevkle yerine getirmeniz gerekir.Kendisi yazdığı halde, Onuncu Sözü, beş yüz kere okuması, onun Risâleler hakkındaki nitelendirmelerinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.
Onun manevî makamını, Kur’ân’a ve İslâm’a olan hizmetini, şahsiyetini, meziyetlerini, faziletlerini anlatmakla bitiremeyiz. Baştan başa Risâle-i Nur, sanki yazılı bir Bediüzzaman, kendisi de canlı bir Risâle-i Nur’dur. Çünkü ne yazmışsa yaşamış, yaşamadığını da yazmamıştır. Tarihçe-i Hayat ve onu görenlerin hatıralarından derlenen Son Şahitler dizisi, onun özelliklerini ve büyüklüğünü anlatan eserlerdir. Koskoca ciltler dolduran bir meseleyi, bizim bir yazıda anlatmamız zaten düşünülemez. Ancak bir işaretle yetiniyoruz ve diyoruz ki: Onu tanımayı ve anlamayı da kendinize dert edinin. Onun nasıl manevî zirveleri tuttuğunu ve bizim henüz o zirvenin eteğinde bile olamadığımızı bilin. Onu hakkıyla tanıyıp sevin ki, eserlerindeki mânâ çiçekleri açılsın.
Az da olsa devamlı okuyun!
Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için. Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir:Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek.Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, on yılda 3650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur. 18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz?Külliyatı tam 3 kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır. Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün.
Kaldı ki biz günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani 5 dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde 2 sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen? Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), „Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır“ buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüd namazı kılan kişinin ibadeti, ömrünün bir döneminde günde yüz rekat namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. „Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır“ sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.
İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız. Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, on yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır.
Ve çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar. Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin.Söz gelişi, belki bir paragraflık olan namaz derslerini, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin.
Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın. Ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü. Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin. Artık kitaplar giderek iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay. Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken bir arkadaşımız küçük boy Asa-yı Musa’yı cebinde taşırdı. Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir.Çünkü, bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder. Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır.
Bazan eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. 50 yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun? Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya on sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner. Çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.
Yaklaşık 25 yıldır Risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100-200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, imanî derslere gitmeyi ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim. Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10-20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.
Ama devamlılığı ihmal eden genç bir akrabam, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum. İster Risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin, sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.
Münferit okumayı hiç terk etmeyin
Risâle-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?Yapacağınız ilk şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü, „kendi başına“ okumayan kimse, Risâleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rastgele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazan üç beş sayfa okuyacak, bazan az bir miktar dinleyecek, bazan da hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiriolacaktır.
Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe fedâ edilemez. „Olsa da olur, olmasa da olur“ mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama, ciddiî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.
Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır Risâleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vakıf oldunuz? Elbette aynı soruların ilk muhatabı bizzat nefsimdir. Ancak daha etkin ve akıcı olması için „siz“ ifadelerini kullanıyorum.
Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. „Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum“ anlayışı sizi kurtarmaz.
Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek. Bu eserleri yeni tanımışsanız, „Daha zamanım var, henüz tanıdım“ düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir.
Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.Şahsî okuma size ne kazandırır?Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Halbuki plânlı bir okuma ile Risâle-i Nur’a derli toplu bakarsınız. Öyle yerler vardır ki, hususî mahiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? „Oku, oku! Kabirde okuyamazsın“ diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.
Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur. Tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi. Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’ân dersleri olan Risâlelerle, iman kardeşleriyle, Üstadla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz? Elbette istersiniz. O zaman çok okumak zorundasınız.
Şahsî okuma, size, Risâle-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsılî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Söz gelişi, melâike bahsi 15. Söz’de de var. Ama 29. Söz’de daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, 24. Mektup’ta, 32. Söz’de ve 30 Lem’a’da işleniyor. Bunun dışında Risâlelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.
İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır. Oysa o konu okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir. Yarın „şahsî okumanın asıl büyülü yönü“ne temas edelim.
Risâle-i Nur’u anlamada ruhî ve kalbî hâletin rolü
Bir süre önce Risâle-i Nur’u okuma ve anlamaya dair yazdığımız yazılarda iki nokta üzerinde durduk. Birisi, Risalelerin bir “ilim” olarak kavranması için izlenecek teknik ve pratik yollardı. Diğeri ise, buna teşvik edici ve ihtiyaç hissettirici hususlardı.
Risâle-i Nur’u anlamanın bir yönü ilimle ilgiliydi. Buradaki derin meseleleri kavramak elbette önemliydi. Ancak bunu sadece “kuru bir bilgi yığını” olarak öğrenmek fazla önem taşımıyor. Bu da gerekli şüphesiz. Ama bu, işin sadece aklî ve ilmî yönü.
Bir de anlama gayretinin ruhu ve kalbi ilgilendiren “hâlî” yönü var ki, hem girift meselelerin anlaşılıp mânâ cevherlerinin açılmasında, hem de ruh ve kalp üzerinde tesir icra etmesinde büyük ehemmiyet taşımaktadır.
Konunun ikinci vechesi üzerinde dururken, Üstad Hazretlerinin ilk talebesi ve büyük iltifatlarına mazhar olan Hulusi Yahyagil Ağabeyin bir tavsiyesiyle karşılaştım. Risalelerin en ince ayrıntısına kadar anlaşılmasına büyük ehemmiyet veren bu muhterem zat, şu dört hususu tavsiye ediyormuş:
1- Önce Hücûmât-ı Sitte’nin altı desisesini çok iyi anlamak ve onlardan kaçınmak.
2- İhlâsın altı düsturunu anlayıp uygulamak.
3- Dört Hatveyi fıtrî bir yaşayış, bir meleke hâline getirmek.
4- Farzları yapıp kebirelerden kaçmak ve evrad ü ezkâra devam etmek.
Görünüşte çok kolay ve belki de tümünü uyguladığımızı sandığımız bu dört maddede tam 19 düstur var. Bunlardan sadece birisi olan “günahlardan kaçınma”nın yüzlerce alt maddesi bulunuyor. Başarabilen kimseyi, “takva” mertebesine çıkarıyor. Bir başkası olan “farzları yerine getirmek” maddesinde yığınla alt başlık var. Bunları uygulayanları, “âbid ve salih” makamına terakkî ettiriyor.
Bu maddelerin derin müzakeresini, Risâle-i Nur’un ilgili bahislerine havale ederek, belki günlerce sürecek etraflı bir müzakereyi tavsiye ediyorum. Şimdilik bunları çok özlü bir şekilde ele alalım:
1. Hücûmât-ı Sitte: Bu bölüm, Mektubât’ın 29. Mektub’unda yer alır. Burada ins ve cin şeytanlarının altı hileleri sonuçsuz bırakılır ve hücum yollarının altısı kapatılır.
2. Bu hileler, sırasıyla şunlardır: Hubb-u câh (makam sevgisi), hiss-i havf (korku duygusu), tamah (geçim endişesi), ırkçılık, enaniyet (benlik), tenbellik.
3. Gerçekten de, makam mevki arzusu ve şöhrete düşkünlük, insanın Risaleleri okuyup anlamasında ve hizmet etmesinde büyük bir engeldir. Bir kimse makam ve şöhretini kaybetmemek için imanî hakikatleri ihmal ederse büyük zarar eder. Bu yolda olan kişinin, makamını ve şöhretini feda etmekten bir an bile çekinmemesi gerekir.
İman dersiyle meşguliyetin kendisine zarar verebileceğini düşünen bir kimsenin korkusu da, nurlarla meşguliyete büyük bir mânidir. Tarihin her devrinde hak ve hakikat kahramanlarına zorluk çıkaranlar, onların canına ve malına kast edenler, hapis ve işkenceyi reva görenler olmuştur. Bunları düşünen bir kişi, iman deryasından istifade edemez ve hizmette bulunamaz. Bunun için korku ve evhamı bırakmak, imanın kazandırdığı hakikî cesareti kazanmak şarttır.
Rızık endişesi taşıyarak, imanî eserlerden istifade etmemek, çalışmaktan dolayı hizmete vakit bulamamak da ciddi bir tuzaktır. Buna karşı, hırs ve mal sevgisini terk etmek, iktisat ve kanaatla nurlardan istifadesini ve hizmetini sürdürmek gerekir.
Irkçılık da, ulvî duyguların yerine konan, yalancı ve sahte bir hamasettir ki, nice nesiller bu illete yakalandığından iman ab-ı hayatından kana kana içemediler. Bu engeli, İslâm kardeşliğini kurup yaşayarak aşmak icab eder.
Benlik ise, kişinin hakkı kabul edip anlamasına, yaşayıp yaşatmasına en büyük engellerden biridir. Bunun yerine tevazu ve mahviyeti bir yaşayış tarzı olarak uygulamak, nurlardaki hakikatlara boyun eğmek gerekir.
İnsanın tembelliği veya rahata yahut vazifeye düşkünlüğü de nurların ruhunu kavramaya ve hizmet etmeye büyük bir settir. Bunu aşmak için de, vazifenin kudsiyetine ve ulviyetine hakkıyla inanıp, onun dışındaki meşguliyetleri gereksiz ve boş bilmek lâzımdır.
Bu bahsi bizzat 29. Mektup’tan okuyup kendimizle mukayese edelim. Dikkatle bakalım: Bir zamanlar, ehl-i dalaletin kullandığı tuzakları, kendi ellerimizle kendimize kurmuyor muyuz?
Çok kazanma ve rahat yaşama hırsı, makam ve şöhrete düşkünlük, korku ve benlik yakamıza yapışmamış mı? Tam bir nefis muhasebesi yapıp, bizi dünyaya ve gereksiz şeylere bağlayan kopmaz halatları, ihlâs düsturlarıyla kesmeden Risaleleri hakkıyla okuyup anlayabilir miyiz? Heyhat! Serâ nerede, Süreyya nerede?
Cemil TOKPINAR
Kim bilir kaç yıldır Risâle-i Nur okuyorsunuz. Belki çeyrek asır oldu bu iman hakîkatleri hazinesiyle tanışalı, belki de yarım asır. Belki birkaç yıldır muhatapsınız ona, belki de bir ömür vakfettiniz. Bugüne değin bıkmadan, usanmadan okudunuz; bu nur çeşmesinden kana kana içtiniz. Kim bilir kaç gece sabahlara kadar okuyup, beyninizi çatlatırcasına düşündünüz, anlamaya çalıştınız. Nice derslere katıldınız, nice programlar yaptınız. Hep daha çok okumak, daha çok istifade etmek, daha çok anlamak için çırpındınız.
Yıllarınızı bu uğurda harcadığınız için nice yeni tanıyan kimsenin, okuyup anlamaya yönelik sorularıyla karşılaştınız. Belki kaç kez, „Anlayamıyorum, bunların sadeleştirilmişi yok mu?“ şikâyetlerine şahit oldunuz. Belki de ilk okuduğunuz yıllarda siz de benzer sıkıntıları yaşadınız, siz de dilinin ağır olduğundan yakındınız. Ama size, „Bunlar orijinal hâliyle okunur, sadeleştirilemez“ gerçeği anlatıldı hep. Bir bir gerekçeleri de sıralandı, haklı olarak. Ve siz ikna oldunuz, nicelerini de ikna ettiniz.Belki de Risâle-i Nur’u henüz tanıdınız. Yeni okuyorsunuz. Kim bilir bugüne kadar okul kitaplarının dışında herhangi bir eserle aranız iyi olmadı. Ama, dünya ve ahiret hayatını ışıklandıracak, ufkunuzu aydınlatacak, sizi iman ve İslâm’ın sonsuz güzellikleriyle mutlu edecek iman derslerinin ne kadar lüzumlu olduğunu geç de olsa anladınız. Çölde suya hasret kalan, bir kimsenin özlemiyle sarıldınız. Geçen yılların acısını çıkarmak, hiç değilse bundan sonraki zamanınızı değerlendirerek doyasıya okumak ve anlamak istiyorsunuz.
Ve soruyorsunuz: „Hangisinden başlasam? Günde kaç sayfa okusam? Tam istifade edebilmek için nasıl bir metod izlesem? Acaba hakkıyla anlayabilmek için hangi yollardan geçsem?“Haklısınız. Geçen yıllar geçmiştir. Hiç değilse bugünü ve—varsa ömrünüz—geleceği kurtarmalısınız. Ecel ne zaman gelecek, bize verilen süre ne kadardır, bilmiyoruz. Ömrümüzü ebedîleştirecek iman ve İslâm hakîkatlerini hiç değilse bundan sonra iyi okumak, iyi anlamak ve hayatınıza rehber yapmak istiyorsunuz.
Ya da gözünüzü açtığınız ortam hep nurların okunup yaşandığı bir evdi. Küçükken kulağınıza hep buram buram iman kokan vecizeler söylendi. Hatta siz bunları ezberlediniz. Daha alfabeyi öğrenmeden imanî cümleler ezberleyip, büyüklerinizin takdir dolu bakışları üzerinizdeyken okudunuz. Alkışlandınız, ödüllendirildiniz. Minik ayaklarınız oyun sahalarından önce dersanenin yolunu öğrendi. Okunanlardan birşey anlasanız da, anlamasanız da, „Baba beni de götür“ diye yalvardınız her akşam. Herkes sizi sevdi, görenler başınızı okşadı. Lâf olsun diye gitmediniz. Küçük hizmetler de yaptınız. Çay tabağı ve şeker dağıttınız. Gelenlere kapıyı açtınız.
Ama sanki asırlar geçmiş gibi şimdi. Zamanla o nuranî iklimden koptunuz. Yazık ki, „Biliyorum“ havasına kapıldığınız için sonraki gelişmelerden hep mahrum kaldınız. Evinizde kırmızı kaplı kitaplar hep baş köşeyi süsledi. Ama bir türlü içine girip, uçsuz bucaksız iman ve ilim hazinesinden yararlanamadınız. Ama bir gün içinizdeki küllenen korlar alevlendi. Bir nesim-i nevbahar esti, külleri savurdu ve içinizdeki okuyup öğrenme ateşi tekrar tutuştu. „Hiç değilse bundan sonra“ diye düşündünüz. Öyle ya, zararın neresinden dönülse kâr değil mi? Hatayı anlayıp, düzeltmeye çalışmak en büyük erdem değil mi?İyi ama, altıbin sayfalık bir ilim hazinesi olan Risâle-i Nur, kuşatılamaz bir bahr-i umman gibi karşınızda duruyor. Belki içine girmeye cesaret edemiyorsunuz. Nasıl başlasam, hangi yolu izlesem, ne kadar zamanımı ayırsam diye tereddütler kemiriyor beyninizi. Evet, ister Nurları yeni tanıyın, ister ömrünüzü vakfedin, Risâle-i Nur’u okumak ve anlamak önemli bir hedefiniz. Madem beşiktan mezara kadar ilim öğrenmekle görevliyiz, elbette ebedî menzilimize gidinceye kadar okuyup anlamanın kara sevdalısı olacaksınız.
İşte her hâlükârda, „Risâle-i Nur’u okuma ve anlama teknikleri“ konusuna ihtiyacımız var. Her zaman bir hedef, bir ideal, bir yöntem peşinde olmalıyız.Çünkü, hedefsiz ve yöntemsiz bir şekilde ne kadar zaman ayırsanız, ne kadar çaba sarf etseniz, bir yerde sonuçsuz kalmaya mahkûmsunuz. Nurları okumayı ve anlamayı başarmak, sistemli bir plân çerçevesinde, sürekli ve şevkli çalışmaya bağlı. Yarın „Risâle-i Nur’u okumak ve anlamaktan“ neyi kast ettiğimizi işleyelim.
Tuzaklardan kurtuluş için sağlam iman gerek.
Bütün ömrünüzü iman ve ibadetle geçirmiş olabilirsiniz. Allah’ı sevmiş, hep Onu anmış, hep Onun rızasını düşünmüş olabilirsiniz. Bunlar yetmiyor büyük imtihanı kazanıp, sonsuz mutluluğa kavuşmaya.Ruhlar âleminden başlayıp anne karnından dünyaya, oradan kabre ve ahirete doğru uzanan yolda bir dizi tuzak, bir dizi engel var. Hepsinden başarıyla geçmek, son hedefinize varmak zorundasınız.
İşte bu tuzaklardan en önemlisi, imanla kabre girmektir. İslâmı çok iyi yaşayan Allah dostları, son nefeslerini verinceye kadar „hüsn-ü hâtime“ için duâ etmişler, hep „iyi son“ dilemişlerdir. Bir kimse gitmek istediği şehre kalkan tren için bilet alır ve yolculuğun sonuna kadar tren içindeki kurallara uyabilir. Ama son anda trenden atlamaması gerekiyor ki, istediği şehre varabilsin. Yoksa yolculuk boyu çektiği acıların, sıkıntıların, uyduğu kuralların hiçbir önemi yoktur. Bir insan ne kadar imanlı ve iyi olursa olsun, son anda Allah’a olan inancını, ümidini, bağlılığını yitirirse, sonsuz mutluluk değil, sonsuz hüsran kazanır.
İşte bu çetin imtihandan bütün Allah dostları tir tir titremişler, son anda imanla çene kapayabilmek için gözyaşı dökmüşler, gece gündüz yalvarmışlardır.Çünkü sekerât anında şeytan gelir ve insanın aklına şüpheler atar. İnsanın imanını çalmak için çırpınır. Eğer kişinin sağlam bir imanı yoksa son anda aldanır ve hayatta iken canı gibi sevdiği imanını kaybeder.Oysa Bediüzzaman’ın dediği gibi, ilme’l-yakînden, ayne’l-yakîne ve hakka’l-yakîne yükselen tahkikî iman kişinin aklına, kalbine, ruhuna ve bütün duygularına öyle bir yerleşir ki, şeytan onu aldatamaz ve imanını çalamaz.
Düşünün: Bir ömür boyu iman ve ibadeti sevdiğini ve onu korumak için çırpındığını sanan bir Müslümanın, ölüm anında imanını kaybetmesi kadar acı bir olay olabilir mi? İşte Risâle-i Nur’u üstün körü değil, çöldeki susuz insanın buzlu suya yapışması gibi okumaya bu bakımdan da şiddetle ihtiyacımız var. Balıkların su içinde olduğu halde onun kıymetini bilmeyip, ancak çıktıktan sonra farkettikleri gibi, iman ve Kur’ân derslerinin yanı başında, hattâ içinde olan kimseler ondan kana kana içmezse, ahirette uyanmak çok geç olur. Rabbim bizi böyle gaflete düşmekten korusun.Şeytanın ölüm anındaki tuzağından başka, kabir, hesap, mizan, sırat engelleri var.Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), „Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz“ buyuruyor.
Eğer işiniz gücünüz, aklınız fikriniz iman dersleriyle dolmuş, ibadet aşkıyla yoğrulmuş, hizmet şevkiyle yanıp tutuşuyorsa, müjde size, „Allah Allah“ diye can vereceksiniz. İman tahsilinize, tıpkı Denizli hapsinde Risâle yazarken şehit olan Hafız Ali (r.a.) gibi kabirde devam edeceksiniz. Orada başta Peygamberimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm İslâm büyükleriyle, tüm sevdiklerinizle birlikte olacaksınız. Söyleyin, bundan daha büyük saadet olur mu? Bediüzzaman, toprak altındaki hayatı gördüğünü söylüyor. Başka birçok evliya, kabirdeki mü’minlerin bizden daha mutlu ve rahat bir şekilde yaşadıklarını müjdeliyorlar. Biz bunları görmüş gibi inanıyoruz. Onlar gibi olmak için de, iman ve Kur’ân dersleriyle en yüksek seviyede meşgul olmalıyız.
Kabirden sonraki engel, hesap ve mizandır. Kur’ân, yaptığımız zerre kadar iyilik ve kötülüğün mutlaka hesabını vereceğimizi belirtiyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar sorulacak. Buna karşı da, kâmil bir iman kazanıp, her an Allah’ın huzurunda olduğumuz şuuruyla yaşayıp, bütün davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat etmemiz gerekmez mi?O haşir âlemi ki, müthiş bir âlem. Kıyame Sûresinde denildiği gibi, İnsanların anadan, babadan, eşinden çocuğundan kaçtığı bir âlem. Yüce Nebi’nin (a.s.m.) beyanıyla, güneşin tepemize indiği, herkesin günahına göre bir ter denizinde yüzdüğü bir âlem.
İşte o en sıkıntılı bir anda bizim imdadımıza koşacak olan yine imanımız, imanımız, imanımızdır. Onu güçlendirmek ve en mükemmel hâle getirmek için gözümüzü kaybedinceye kadar okusak, beynimizi zorlayacak seviyede düşünsek ne kaybederiz? Hiçbir şey kaybetmeyiz. Kaldı ki, ne gözümüzü, ne aklımızı kaybetmeden bir iman çağlayanı olan Risâle-i Nur’u her gün muntazam okuyarak sağlam bir imanı kazanabiliriz.Bir de Sırat Köprüsünü düşünün. Mahiyeti bilinmediğinden, „Kıldan ince kılıçtan keskin“ diye anılan, altında Cehennem ve ilerisinde Cennet bulunan bu engeli aşmadan Cennete gireceğinizi mi sanırsınız? Bu öyle bir meseledir ki, ehl-i kemal zatlar, kahkahayla gülen insanlara, „Hayrola, nedir bu neşen? Sıratı mı geçtin?“ diyerek uyarırlarmış. Çünkü orayı geçmeden, tam rahatlık ve tam huzur duyamayız. Orayı geçmenin yolu da sağlam bir iman kazanmak, her gün iman ve tefekkürle meşgul olmak, başta namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yapmaktır. Çünkü namaz, Sırat’ta burak olacaktır. İşte, Risâle-i Nur’u okuyup anlamayı kendimize en büyük bir mesele ve en önemli bir dert edinmemiz için yığınla sebep var.
Biz bunlardan sadece birkaçını saydık. Bunlar bile iman ve Kur’ân tahsili için deli divane olmaya yetmez mi? Yarın ikinci formülümüze, „Risâle-i Nur’u okumakla muhteşem kazançlar elde edeceksiniz" bölümüne geçiyoruz.
Bu eserlerle imanınızı kurtarırsınız
İki dünyamızı da ışıklandıracak olan Kur’ân’ın mükemmel bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup anlamakla imanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz.Bu müjdeden daha büyük ve daha mühim bir kazanç olamaz. Sonsuz mutluluk yurdu olan Cennet öyle muhteşem güzellikler barındırıyor ki, Peygamberimiz (a.s.m.) bunlar için „Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insan kalbine gelmiştir“ buyuruyor.Demek ki, Cennetin güzellikleri, dünyadaki en harika güzelliklerle kıyaslanmayacak kadar benzersiz. Zaten 20. Mektup’ta, „Dünyanın bin sene mes’udâne hayatının, Cennetin bir saatlik hayatına kâfi gelmediği“ belirtiliyor.
Oysa bizler dünyanın güzelliklerine bile vuruluyoruz. Düşünün ki, denize bakan görkemli bir köşkünüz var. İçinde dilediğiniz kadar hizmetçi, arzu ettiğiniz kadar araba, aklınıza gelen tüm yiyecek ve içecekler, dünyanın en güzel ve rağbet edilen zevkleri bulunuyor. Eğlenmeniz ve mutlu olmanız için en küçük bir ayrıntı bile düşünülmüş. Dilediğinizde en hızlı vasıtalarla dünyanın en güzide yerlerine gidebiliyor, istifade edebiliyorsunuz. Hiçbir hastalığınız, sıkıntınız, derdiniz yok. Bıkar mısınız?Bırakın böylesine benzeri olmayan bir mutluluk saltanatından bıkmayı, biz şu sıradan hayatımızın zevklerine bile dört elle sarılıyoruz. Oysa Cennet hayatı, hayal edebileceğimiz en güzel dünya hayatından bile tam 8 milyon 760 bin kattan daha da güzel. Çünkü, bin sene en mutlu dünya hayatı, Cennetin bir saatine kâfi gelmiyor ve bin senede o kadar saat var.
Cennetin ne harika bir mutluluk yurdu olduğunu anlamak için Kur’an’daki ve hadislerdeki Cennet tasvirlerini okuyun. Nasıl özlem duyarsınız. Taşı, ağacı, kuşu, canlı ve emir dinleyen bir saadet yurduna özlem duymamak mümkün mü?İşte sağlam ve köklü bir iman, Rabbimizin en büyük nimeti olan Cenneti kazandırıyor. Bu sonsuz mutluluk için geceyi gündüze katarak iman derslerini mütalâa etmeye değmez mi? Hem sağlam bir imanı elde etmekle Cenab-ı Hakkın rızasını kazanacak ve cemâlini göreceksiniz. İşte burada, söz biter, kalem durur, beyin çalışmaz.
Çünkü, hoşnutluğunu kazanmaya çalıştığımız öyle bir Zat ki, bizi yoktan var eden ve tutkun olduğumuz her şeyi bizim için yaratan Odur. Onu razı etmek demek, sevdiğimiz ve bizi mutlu edeceğine inandığımız her şeye sahip olmak demektir. Çünkü, aklımıza gelen her şeyin sahibi O, her şeyin dizgini Onun elinde. İşte Onun, rızasını kazanarak, nefsimizi „nefs-i marzıyye“ mertebesine çıkarmak öyle bir makamdır ve öyle bir mutluluktur ki, uğrunda her şey feda edilir, her sıkıntıya katlanılır. Düşünün: Her şeyin sahibinin, „Ey mutmain nefis! Sen Rabbinden razı, Rabbin senden razı olarak Rabbine dön. Razı olduğum kullarım arasına katıl ve Cennetime gir“ sözüne muhatap olduğumuz gün, bizden daha mutlu kim olabilir?
Onun rızası, kâmil bir iman, salih bir amel ve tam bir ihlâsla kazanılır. Bu üç önemli gayeyi elde etmek için Risale-i Nur’u düzenli ve devamlı okumak, hakkıyla anlamak gerekir. Onun hoşnutluğunu kazanıp, Cennete giren kimseyi sınırsız zevkler ve mutluluklar bekliyor. Bunların en azametlisi, en haşmetlisi, en güzeli ise, Rabbimizin cemalini görmektir. Onu görmek ise, Cennette bin sene yaşamaktan daha güzel, daha lezzetli.
Elbette Onun güzelliğini anlatmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Ancak şu kadarını düşünebiliriz: Gözümüzle gördüğümüz bütün güzellikler, Onun sonsuz güzelliğinin zayıf bir tecellisidir. Ağaçlarda, çiçeklerde, yıldızlarda, denizlerde, hayvanlarda ve insanlarda ne kadar güzellik varsa, O sonsuz güzellikten gelen parıltılar, belki gölgelerdir.
Gölgesi bile bizim aklımızı başımızdan alırsa, ya Kendisi nasıldır, düşünebiliyor muyuz? İşte Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) Allah yolunda her acıya katlanmasının, her işkenceye göğüs germesinin, herkesten fazla ibadet etmesinin bir sırrı budur. Çünkü onun gözleri, „Güzeller Güzelini“ görmüş, cemal tecellisi olan Cenneti görmüş, celâl tecellisi olan Cehennemi görmüş, niye dünyanın basit güzelliklerine ve geçici zevklerine aldansın?
Bizler her ne kadar gaybî âlemleri gözümüzle göremiyor isek de, aklımızla biliyoruz, kalbimizle hissediyoruz ve görür gibi inanıyoruz. O halde Efendimizi (a.s.m.) örnek almak, onun kutlu ve mutlu yolunda her fedakârlığa katlanmak gerekir. İşte bu yüzden onun dâvâsını bu zamanda en güzel bir şekilde temsil eden Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okumak ve anlamak, Cennet gibi güzel ve ebedî saadet gibi şirindir.
Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı sevin!
Belki de bu, kimilerine hiç de aklî ve ilmî gelmeyecektir. „Bir eseri anlamak için onun yazarını sevmek niçin gereksin?“ diye itiraz edenler olacaktır. Gerçekten de Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman Hazretlerini sevmek, fazla aklî ve ilmî değildir. Ancak akıl ve ilimden çok, hâlî, vicdanî ve hissî bir gerçektir.
Onu seven ve şevkle eserlerini okuyan birçok insan, fazla tahsilleri olmadığı halde okumuş nice insanın bilemediği imanî gerçekleri öğrenmiş, çevrelerine ışık saçmışlardır. Risâlelere, sevgiyle sarılmışlar, onu anlamayı kendilerine dert edinmişlerdir. Evet, bir insan, sevdiği kimsenin yazısını, eserini daha bir arzuyla okur, istifade eder. Hissen hoşlanmadığı bir kimsenin, eserlerine de soğuk ve uzak olur. Bu açıdan yaklaştığımızda Bediüzzaman Hazretleri, bütün ruh u canımızla sevip sayacağımız bir ulu şahsiyettir. Çünkü:
1-O, asrın sahibidir, müceddididir. İlimde, ahlâkta, takvada, ibadette, zikir ve taatta, hizmet ve mücadelede, sevk ve idarede emsali yoktur. İlmî seviyesi tartışılmazdır. Çağının bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsinde galip gelmiştir. Takvada, ibadette o kadar ileridir ki, tüm sıkıntılara rağmen nafile dahi olsa namaz ve evradlarını terk etmemiştir. Bir taraftan ibadetin en yüksek mertebesinde iken her türlü şer güçlerin engellerine karşı tarihte emsalsiz bir hizmeti organize etmiştir.
Peygamberimizin (a.s.m.), „Âlimler peygamberlerin varisleridir“ hadisine lâyık olmuş, veraset-i nübüvvet makamında olan bir şahsiyettir. Rüyada bir hitabede, geçen asırların mümessillerine niçin hesap vermiştir? Çünkü, asrın temsilcisi seçilmiştir. Bir rüya-yı sadıkada meşhur Ağrı Dağı infilâk ederken, ona „İ’caz-ı Kur’ânı beyan et“ diyerek emreden mühim bir zat kimdir? Peygamberimizdir (a.s.m.). Büyük bir makamın görevlendirdiği şahıs, elbette büyüktür ve sevgiye lâyıktır.
2-O bizim için her türlü sıkıntıya katlanmıştır.Gelecek nesillerin imanının kurtulması için 35 yıl sürgün hayatı yaşamış, 40 ay haps-i münferidde kalmış, 21 kez zehirlenmiş ve bunlar yetmiyormuş gibi, „Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennemde yanmaya razıyım“ diyecek kadar fedakârlık göstermiştir. Basit bir hastalığa yakalansak çalışamıyoruz. Nezle, grip gibi gelip geçici rahatsızlıklar, çoğu kez programımızı aksatıyor. O ise, talebelerinden Mustafa Sungur’a, „Bende on hastalık var. Bunlardan birisi sizde olsa ayağa kalkamazsınız“ demiştir. Onca hastalık, yaşlılık, işkenceye rağmen, eser yazmaktan ve yaymaktan bir an geri durmamıştır.Bizim için her zaman istirahatini feda eden, bir an bile durmadan sürekli üreten bir kimseyi elbette gönülden sevmek ve uyarılarını dikkatle yerine getirmek gerekir.
Bütün hayatını Kur’ân’dan süzülen Risâle-i Nur eserlerine vakfeden, „Bunlar benim değil, Kur’ân’ın malıdır“ diyerek kendisi bile sürekli okuyarak istifade eden bir zatın tavsiyelerini elbette can kulağıyla dinlemeniz, şevkle yerine getirmeniz gerekir.Kendisi yazdığı halde, Onuncu Sözü, beş yüz kere okuması, onun Risâleler hakkındaki nitelendirmelerinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.
Onun manevî makamını, Kur’ân’a ve İslâm’a olan hizmetini, şahsiyetini, meziyetlerini, faziletlerini anlatmakla bitiremeyiz. Baştan başa Risâle-i Nur, sanki yazılı bir Bediüzzaman, kendisi de canlı bir Risâle-i Nur’dur. Çünkü ne yazmışsa yaşamış, yaşamadığını da yazmamıştır. Tarihçe-i Hayat ve onu görenlerin hatıralarından derlenen Son Şahitler dizisi, onun özelliklerini ve büyüklüğünü anlatan eserlerdir. Koskoca ciltler dolduran bir meseleyi, bizim bir yazıda anlatmamız zaten düşünülemez. Ancak bir işaretle yetiniyoruz ve diyoruz ki: Onu tanımayı ve anlamayı da kendinize dert edinin. Onun nasıl manevî zirveleri tuttuğunu ve bizim henüz o zirvenin eteğinde bile olamadığımızı bilin. Onu hakkıyla tanıyıp sevin ki, eserlerindeki mânâ çiçekleri açılsın.
Az da olsa devamlı okuyun!
Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için. Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir:Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek.Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, on yılda 3650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur. 18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz?Külliyatı tam 3 kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır. Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün.
Kaldı ki biz günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani 5 dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde 2 sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen? Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), „Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır“ buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüd namazı kılan kişinin ibadeti, ömrünün bir döneminde günde yüz rekat namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. „Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır“ sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.
İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız. Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, on yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır.
Ve çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar. Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin.Söz gelişi, belki bir paragraflık olan namaz derslerini, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin.
Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın. Ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü. Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin. Artık kitaplar giderek iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay. Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken bir arkadaşımız küçük boy Asa-yı Musa’yı cebinde taşırdı. Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir.Çünkü, bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder. Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır.
Bazan eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. 50 yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun? Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya on sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner. Çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.
Yaklaşık 25 yıldır Risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100-200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, imanî derslere gitmeyi ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim. Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10-20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.
Ama devamlılığı ihmal eden genç bir akrabam, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum. İster Risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin, sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.
Münferit okumayı hiç terk etmeyin
Risâle-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?Yapacağınız ilk şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü, „kendi başına“ okumayan kimse, Risâleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rastgele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazan üç beş sayfa okuyacak, bazan az bir miktar dinleyecek, bazan da hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiriolacaktır.
Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe fedâ edilemez. „Olsa da olur, olmasa da olur“ mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama, ciddiî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.
Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır Risâleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vakıf oldunuz? Elbette aynı soruların ilk muhatabı bizzat nefsimdir. Ancak daha etkin ve akıcı olması için „siz“ ifadelerini kullanıyorum.
Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. „Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum“ anlayışı sizi kurtarmaz.
Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek. Bu eserleri yeni tanımışsanız, „Daha zamanım var, henüz tanıdım“ düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir.
Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.Şahsî okuma size ne kazandırır?Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Halbuki plânlı bir okuma ile Risâle-i Nur’a derli toplu bakarsınız. Öyle yerler vardır ki, hususî mahiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? „Oku, oku! Kabirde okuyamazsın“ diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.
Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur. Tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi. Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’ân dersleri olan Risâlelerle, iman kardeşleriyle, Üstadla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz? Elbette istersiniz. O zaman çok okumak zorundasınız.
Şahsî okuma, size, Risâle-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsılî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Söz gelişi, melâike bahsi 15. Söz’de de var. Ama 29. Söz’de daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, 24. Mektup’ta, 32. Söz’de ve 30 Lem’a’da işleniyor. Bunun dışında Risâlelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.
İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır. Oysa o konu okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir. Yarın „şahsî okumanın asıl büyülü yönü“ne temas edelim.
Risâle-i Nur’u anlamada ruhî ve kalbî hâletin rolü
Bir süre önce Risâle-i Nur’u okuma ve anlamaya dair yazdığımız yazılarda iki nokta üzerinde durduk. Birisi, Risalelerin bir “ilim” olarak kavranması için izlenecek teknik ve pratik yollardı. Diğeri ise, buna teşvik edici ve ihtiyaç hissettirici hususlardı.
Risâle-i Nur’u anlamanın bir yönü ilimle ilgiliydi. Buradaki derin meseleleri kavramak elbette önemliydi. Ancak bunu sadece “kuru bir bilgi yığını” olarak öğrenmek fazla önem taşımıyor. Bu da gerekli şüphesiz. Ama bu, işin sadece aklî ve ilmî yönü.
Bir de anlama gayretinin ruhu ve kalbi ilgilendiren “hâlî” yönü var ki, hem girift meselelerin anlaşılıp mânâ cevherlerinin açılmasında, hem de ruh ve kalp üzerinde tesir icra etmesinde büyük ehemmiyet taşımaktadır.
Konunun ikinci vechesi üzerinde dururken, Üstad Hazretlerinin ilk talebesi ve büyük iltifatlarına mazhar olan Hulusi Yahyagil Ağabeyin bir tavsiyesiyle karşılaştım. Risalelerin en ince ayrıntısına kadar anlaşılmasına büyük ehemmiyet veren bu muhterem zat, şu dört hususu tavsiye ediyormuş:
1- Önce Hücûmât-ı Sitte’nin altı desisesini çok iyi anlamak ve onlardan kaçınmak.
2- İhlâsın altı düsturunu anlayıp uygulamak.
3- Dört Hatveyi fıtrî bir yaşayış, bir meleke hâline getirmek.
4- Farzları yapıp kebirelerden kaçmak ve evrad ü ezkâra devam etmek.
Görünüşte çok kolay ve belki de tümünü uyguladığımızı sandığımız bu dört maddede tam 19 düstur var. Bunlardan sadece birisi olan “günahlardan kaçınma”nın yüzlerce alt maddesi bulunuyor. Başarabilen kimseyi, “takva” mertebesine çıkarıyor. Bir başkası olan “farzları yerine getirmek” maddesinde yığınla alt başlık var. Bunları uygulayanları, “âbid ve salih” makamına terakkî ettiriyor.
Bu maddelerin derin müzakeresini, Risâle-i Nur’un ilgili bahislerine havale ederek, belki günlerce sürecek etraflı bir müzakereyi tavsiye ediyorum. Şimdilik bunları çok özlü bir şekilde ele alalım:
1. Hücûmât-ı Sitte: Bu bölüm, Mektubât’ın 29. Mektub’unda yer alır. Burada ins ve cin şeytanlarının altı hileleri sonuçsuz bırakılır ve hücum yollarının altısı kapatılır.
2. Bu hileler, sırasıyla şunlardır: Hubb-u câh (makam sevgisi), hiss-i havf (korku duygusu), tamah (geçim endişesi), ırkçılık, enaniyet (benlik), tenbellik.
3. Gerçekten de, makam mevki arzusu ve şöhrete düşkünlük, insanın Risaleleri okuyup anlamasında ve hizmet etmesinde büyük bir engeldir. Bir kimse makam ve şöhretini kaybetmemek için imanî hakikatleri ihmal ederse büyük zarar eder. Bu yolda olan kişinin, makamını ve şöhretini feda etmekten bir an bile çekinmemesi gerekir.
İman dersiyle meşguliyetin kendisine zarar verebileceğini düşünen bir kimsenin korkusu da, nurlarla meşguliyete büyük bir mânidir. Tarihin her devrinde hak ve hakikat kahramanlarına zorluk çıkaranlar, onların canına ve malına kast edenler, hapis ve işkenceyi reva görenler olmuştur. Bunları düşünen bir kişi, iman deryasından istifade edemez ve hizmette bulunamaz. Bunun için korku ve evhamı bırakmak, imanın kazandırdığı hakikî cesareti kazanmak şarttır.
Rızık endişesi taşıyarak, imanî eserlerden istifade etmemek, çalışmaktan dolayı hizmete vakit bulamamak da ciddi bir tuzaktır. Buna karşı, hırs ve mal sevgisini terk etmek, iktisat ve kanaatla nurlardan istifadesini ve hizmetini sürdürmek gerekir.
Irkçılık da, ulvî duyguların yerine konan, yalancı ve sahte bir hamasettir ki, nice nesiller bu illete yakalandığından iman ab-ı hayatından kana kana içemediler. Bu engeli, İslâm kardeşliğini kurup yaşayarak aşmak icab eder.
Benlik ise, kişinin hakkı kabul edip anlamasına, yaşayıp yaşatmasına en büyük engellerden biridir. Bunun yerine tevazu ve mahviyeti bir yaşayış tarzı olarak uygulamak, nurlardaki hakikatlara boyun eğmek gerekir.
İnsanın tembelliği veya rahata yahut vazifeye düşkünlüğü de nurların ruhunu kavramaya ve hizmet etmeye büyük bir settir. Bunu aşmak için de, vazifenin kudsiyetine ve ulviyetine hakkıyla inanıp, onun dışındaki meşguliyetleri gereksiz ve boş bilmek lâzımdır.
Bu bahsi bizzat 29. Mektup’tan okuyup kendimizle mukayese edelim. Dikkatle bakalım: Bir zamanlar, ehl-i dalaletin kullandığı tuzakları, kendi ellerimizle kendimize kurmuyor muyuz?
Çok kazanma ve rahat yaşama hırsı, makam ve şöhrete düşkünlük, korku ve benlik yakamıza yapışmamış mı? Tam bir nefis muhasebesi yapıp, bizi dünyaya ve gereksiz şeylere bağlayan kopmaz halatları, ihlâs düsturlarıyla kesmeden Risaleleri hakkıyla okuyup anlayabilir miyiz? Heyhat! Serâ nerede, Süreyya nerede?
Cemil TOKPINAR