Küçük Ağa - Tarık Buğra [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Küçük Ağa - Tarık Buğra


pseud_requiem
08-06-2007, 15:27
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetiyle bitmiş, ordu dağıtılmıştır. Başşehir İs-tanbul dahil, memleketin bütün önemli merkezleri işgal altındadır. Daha kötüsü, devlet ile milletin bağları kopmuş, devleti yönetenler ne yapacaklarını bilmedikleri gibi, millette nasıl bir yol tutacağını bilemez durumdadır. Akşehir, bütün köyler, kasabalar ve şehirlerden bir birim, bir kesittir. Orada cereyan edenler a-şağı yukarı bütün yurtta olup bitenlerdir.
1919 yılı baharında Akşehir, bütün bir dünya savaşı boyunca çeşitli cephelere dağılmış evlatlar-ından geriye kalabilenleri toplamaktadır. Bir enkazdır Akşehir...Her ev birinin yolunu gözlemektedir. Ama onlar ,nasıl ,ne şekilde, hangi keder ve ruhla döneceklerdir. Geceleri bir mezar sessizliğine bürünen yaslı Akşehir’de Gavur Mahallesi’ndeki Yorgo’nun ,Minas’ın meyhanelerinden gelen kahkahalar,naralar,şarkı, gitar ve ud sesleri bu sessizliği delik deşik eder.
İlk gelenlerden birisi Salih’dir.O ,Arabistan cephesinden geliyor. Sağ kolunu ,sağ kulağını ve sağ yanağını orada bırakmıştır.
Trenden inip evine yönelince Yemen Türküsü’nün iki mısrası gelip geçer içinden.
Salih’e göre keşke gelmek olmasaydı,böyle yarım yamalak gelmektense ...
Onu ilk karşılayan çocukluk arkadaşı Niko’dur. Savaşla birlikte diğer Rum ve Ermeniler gibi Ni-ko da değişmiş, Osmanlı değil, Rum olduğunun şuuruna varmış ve tam bir ihanet olan davasının adamı ol-muştur. Salih’e yakınlık gösterir. Maksadı onu kendisine bağlamak, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında hep kendisinden üstün olan Salih’i ezip böylece ondan intikam almaktır.
Salih’i giydirir, kuşatır. Her gece Niko’nun babasının meyhanesine giderler, Sabahlara kadar içer-ler. Salih çökmüş ruhunun, yarım kalmış vücudunun tesellisini bu kökünden kopmakta, inkarda ve arsızlık-ta bulunmuştur. Köylülerin gözünde tiksinilen bir soysuzdur. Salih’i cepheden o perişan haliyle dönmüş gören anası, onun şimdiki durumuna daha çok üzülmektedir.
Bu günlerde İstanbullu Hoca çıkagelir. İstanbul’un İngilizlerle işbirliği yapan politikacıları onu, Kuvva-yı Milliye çalışmalarını önlesin diye Akşehir’e göndermişlerdir. İstanbullu Hoca, Başşehir’deki ent-rikalardan habersiz olduğu için sırf padişaha bağlılığı yüzünden var gücüyle çalışır. Bilgisi, güzelliği, cesa-reti, sağlam mantığı ve tatlı sesiyle son derece tesirli olmaktadır. Ankara ve Kuvvacılar onu kazanmak için her yola baş vururlar. Fakat kararından dönmeyen Hoca için “vur emri” çıkarılır.
Bu arada Salih, bir gece sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir toplantıya ve bu toplantıda konuşulanlara şahit olur. Rumlar Pontus devletini kurmak için seferberliğe girişmişlerdir. Ele başları bir papaz, en ateşli gönüllü de Niko’dur. Salih, sadece düşmanla değil, bunlara da harp halinde olduğumuzu öğrenir. İçini büyük bir hırs kaplar. Acizliğini yenmek için her gün sol eliyle tabanca talimleri yapar. So-nunda sol elini, kaybettiği sağ elinden daha iyi kullanır hale gelir. Kuvvacılara katılır. Ona önce ufak tefek ayak işleri verirler. Çolaklığı, düzenli ordu halini almaya başlayan Kuvvacılar arasına girmeye engeldir.Bu-nu öğrenince İstanbullu Hoca’ya katılmak için kumandanlardan izin alır.
İstanbullu Hoca, çok genç ve güzel bir kızla, Emine ile evlenmiştir. İlk çocuğunu beklemektedir. Kendisini sevenler, hakkındaki “vur emri”ni duyurur ve Hoca’yı kaçmaya zorlar. İstanbullu Hoca bir şa-fak vakti, genç karısını doğum döşeğinde bırakarak gider. Çakırsaraylı Çetesine katılır. O, artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Sakalını kesmiş, sarığını, cübbesini çıkarmıştır. Küçük Ağa’nın, İstanbullu Hoca olduğunu pek az kimse bilmektedir. Bunlardan birisi de Salih’dir. Salih Küçük Ağa’ya son derece bağlıdır. Onu bulur, maksadı onun Kuvvacılar tarafında yer almasını sağlamaktır. Çakırsaraylı’dan ayrıla-rak tek başına bir çete kuran Küçük Ağa, Salih’in de yardımıyla tereddütlerden kurtulmuş, Kuvvacıların fikirlerine ve yolunu benimsemiştir. Herkes İstanbullu Hoca’nın, İstanbul’a kaçtığını sandığı günlerde o, Salih ve diğer arkadaşlarıyla Çerkes Ethem kuvvetlerine katılır. Çerkes Ethem’le Garp Cephesi Kumandan-lığı’nın arası açıktır. Küçük Ağa, Çerkes Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in güvenini kazanmıştır ama, o An-kara’ya bağlıdır. Hile yapar, tuzaklar kurar, bu iki kardeşin yeni kurulmakta olan orduyu ve devleti çökert-mesini engeller.
Bu arada Tevfik Bey’den izin alarak, çolak Salih’i Akşehir’e gönderir. Aslında Salih, Alayunt’a giderek durumu, Çerkes Ethem ve kardeşinin niyetini Kuvvacıların önde gelenlerinden Haydar Bey’e bildi-recekti. Sonra da Akşehir’e gidip, Emine’den ve Küçükl Ağa’nın daha yüzünü görmediği oğlu Mehmet’-den haber getirecekti.
Salih, Şubat ortasında Akşehir’e gelir. Kuvvacıların Akşehir’deki belkemiği, alçakgönüllü, kararlı, hoşgörülü; bütün bunlardan dolayı da o hareketin en faydalı adamı, Ali Emmi ağır hastadır. Salih’i kahve-de saygıya yakın bir sevgiyle karşılarlar.
İkindi üzeri Reis Bey ile Küçük Hacı, Ali Emmi’yi ziyarete gitmişlerdir. Salih, sırrını onlara açık-lar. Bütün Akşehir’in İstanbul’a kaçtı sonra da öldü sandığı İstanbullu Hoca hayattadır. Adını ve fikrini de-ğiştirmiş, Kuvva-yı Milliye’nin en fedakar gönüllülerinden Küçük Ağa olmuştur.
Emine’ye gelince, o, uzun geceler boyu, yapayalnız, genç ve güzel kocasını beklemiştir. Babasının yüzünü bir kere bile görmediği küçük Mehmet’le birlikte “gel babası geeel, gel” diye çağırmışlar, ama ba-ba dönmemiştir. Onun vurulduğu haberi gelince de Emine’yi yaşlı ve bezgin çarıkçı Hasan’a nikahlamış-lardır. Salih, işte bu gerçeği öğrenir ve kalmanın faydasızlığına inanarak kaçıp gider. O gittikten kısa bir süre sonra Ali Emmi’yi toprağa verirler.
Ötede, Küçük Ağa, Tevfik Bey kadar ağabeysi Çerkes Ethem’in de güvenini ve takdirini kazan-mıştır. Çerkes Ethem, Garp Cephesi Kumandanı’yla aralarındaki geçimsizliği bir büyük ihanete götürmek üzredir. Bütün kuvvetlerini toplayarak Kütahya’ya geçecek, istekleri kabul edilmezse Ankara’ya yürüye-cektir. Durumun son derece kritik olduğunu gören Küçük Ağa’nın “şeriatin mübah gördüğü harp hilesinin” en büyüğünü oynamaktan başka çaresi yoktur. Hem kendisi, hem davası, hem de milli zafer açısından son derece tehlikeli olan bu hile, Küçük Ağa’nın, dolayısıyla Milli Mücadele’nin sonu olabilir. Küçük Ağa, bü-yük oyununu oynar. Çerkes Ethem’in vuracağı darbeyi mümkün olduğu kadar zayıflatmak için onun asker-lerini içinden böler. Çerkes Ethem kuvvetlerinin yarısı, Kütahya Komutanı İzzettin Bey’e teslim olur, Kuv-vacıların tarafına geçerler. Küçük Ağa, nefsinden vatanı lehine feragat etmekle yanılmamıştır.
Günler geçer, peşpeşe, Küçük Ağa Akşehir’e gidip gitmemek konusunda bir karar arifesindedir. Çolak Salih’in ne kendisi gelir, ne de bir haber gönderir. Başka çaresi kalmayan Küçük Ağa, Akşehir’e, Mehmed’ine ve Emine’ye gitmeye karar verir. Ama daha Akşehir’e girer girmez karısının bir başkasıyla evlendiğini öğrenir. Artık “İstanbullu Hoca” hüviyetini iyice saklamak zorundadır kendi oğluyla tanışır, ar-kadaşlık kurar. Mehmet de babası olduğunu bilmeden bu genç ve güzel adamı sevmektedir.
Uzun zamandır hasta olan Emine pırıl pırıl bir Cuma sabahı Hakk-ın rahmetine kavuşur.
Emine’nin toprağa verildiği akşam, Küçük Ağa, Ankara’ya hareket ederek kuruluş ve kurtuluş günlerinin önde gelen insanı olur. Onun buradan sonraki hayatı bir hüzün şarkısından ibarettir. Devirler ge-çecek, hayranlıklar ve düşmanlıklar görecek, varlığı da bütün unsurlarıyla tadacaktır. Fakat o, saadeti sade-ce bir hatıra olarak tanıyacaktır. Hüzün, onun saadetinin ikinci adıdır artık...

prensess
08-06-2007, 23:32
teşekkürler ;)