Js.JavNaX
07-23-2007, 20:53
HERMES ( MERCURY )
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] r.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Hermes rüzgar tanrısıdır, babası Zeus annesi ise yağmur perilerinden biri olan Maia'dır. Kanatlı sandalları olan Hermes aynı zamanda tanrıların habercisidir. Arkadia da Kylleni dağının dik yamaçlarında bulunan oldukça geniş ve derin bir mağarada doğdu. Ve doğar doğmaz kundağından kurtulup mağaradan çıktı ve dağlarda dolaşmaya başladı. Doğduğu mağranın yakınlarında ki bir çayırda çiçekler arasında gezinen bir kaplumbağa buldu ve onu alıp hemen mağarasına getirdi. Önce kabuğun içini boşalttı ardından bu kabuğu yumuşak bir öküz derisiyle kapladı. Kamışlar keserek arasından geçirdi ardından yedi tane kuvvetli tel taktı..böylece lir denilen ve ahenkli sesler çıkaran müzik aleti yapmış oldu. Parmaklarını gergin teller üzerinde gezdirerek yumuşacık melodiler çalıp şarkı söylemeye başladı.
Bu arada karnı da acıkmıştı..lir'I beşiğine bırakarak tekrar mağaradan çıktı. Canı et yemek istiyordu bu yüzden Apollon'un semiz öküzlerinin bulunduğu yere doğru yola koyuldu. Apollon öküzleriniPieria'nın gölgeli dağlarının yamacında ki bir çayırda otlatıyordu. Akşam karanlık çökünce Hermes çabucak elli tane semiz öküzü çaldı ve izleri belli olmasın diye hayvanları kumlu yoldan yürüttü böylece esen rüzgarla birlikte izleri yok olmuştu.
Ancak yolda meyve bahçesi ile uğraşa yaşlı bir adamla karşılaştı ve ona:
"Eğer bol meyve almak ve zengin olmak istiyorsan bak fakat görme, işit fakat dinleme seninle ilgisi olmayan herşey hakkında susmayı söylememeyi tercih et..dedi
Güneş'in doğmasına yakın Alheios suyunun kıyılarına vardı öküzleri orada gizli bir mağaraya sakladı ama açlık canına tak etmişti. Aralarından besili iki tosun seçerek güzelce kızarttı ve yedi. Hemen sonra ise gizlice mağarasına döndü. İçeri kapı deliğinden rüzgar gibi girdi.Bu yüzden gelişini ne peri kızları nede köpekler duymuştu. Beşiğine kıvrılıp yattı.
Güneş doğduğunda Apollon öküzlerin yokluğunu fark edip küplere bindi. Tanrısal sezgileriyle kısa sürede hırsızın izini bulmuştu. Apollon, Hermes'in mağarasına geldi ve ona öküzleri nereye sakladığını sordu ancak Hermes anlamamazlıktan geldi, öküzleri çaldığına dair kendisine yöneltilen suçlamaların hepsini red ediyordu.
"Ben küçücük bir kundak çocuğuyum nasıl senin öküzlerini çalabilirim ki..banyo yaptırmak dışında beni beşiğimden bile çıkarmıyorlar.
Ama Apollon'u ikna edememişti. Güneş'in tanrısı daha da öfkelenerek Hermes'I alıp Zeus'a götürdü. Ancak Hermes en sevimli halini takınarak yaptıklarını Baş tanrının huzurundada inkar etti. Ama Zeus her şeyi duyar ve görürdü. Öküzleri kimin çaldığını çok iyi biliyordu ama küçük oğlunun sevimliliği onunda aklını çelmişti bu yüzden onu cezalandırmadı. Bunun yerine iki kardeşi barıştırıp aralarını düzeltti ve Hermes'e öküzlerin yerini ağbisine göstermesini söyledi.
Hermesin başka şansı kalmamıştı. Apollon ile birlikte öküzleri sakladığı yere gitti ve öküzlerini güneş tanrısına teslim etti. Ancak Apollon'un öfkesi hala geçmemişti, bunun üzerine Hermes onun gönlünü almak için kendi elleriyle yaptığı Lir'ini Apollon'a hediye etti. Apollon ahenklisesler çıkaran bu müzik aletine hayran kalmıştı. Hemen yumuşak melodiler çalmaya başladı. Sesler öylesine güzeldi ki Apollon çalarken kendinden geçiyordu.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] .jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] img160/9249/hermes2r8us.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Böylece iki kardeşin arası düzeldi ve Hermes'in herzaman Apollon'unkalbinde ayrı bir yeri oldu. Ölümsüzler arasında en sevdiği tanrı rüzgar tanrısı olan Hermes idi. Ona duyduğu sevgi hiç azalmadı tersine arttı.
HERMES'İN GÖREVLERİ
Hermes tanrıların habercisiydi, Zeus'un emirlerini diğer tanrılara iletir, tanrılar arasında haberleşmeyi sağlardı. Bu yüzden sürekli hareket halindeydi. Sürekli seyahat ettiği için aynı zamanda gezginlere, yolunu kaybeden yolculara yol gösterir onların emniyetini sağlardı.
Yolculara yardımcı olan Hermes aynı zamanda kazanç peşinde koşan tüccarlarında Tanrısıydı. Gemileri ile yük taşıyan tüccarlara yelkenlerini şişirerek onların limanlara ulaşmasına yardım ederdi. Ama habercilik görevlerinin en başında yer alırdı, asıl görevi tanrıların emirlerini yerine getirmekti ve bunda da çok başarılıydı. Çok çevik ve hızlıydı. Haberleri anında gereken yere ulaştırırdı.
HERMES'İN ÇOCUKLARI
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ddaphnis6dq.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Hemes'in bir çok çocuğu vardı. Bunalrın arasınad en tanınanı Daphnis adındaki genç çobandı. Bir dağ perisinin oğlu olan bu çocuğu doğar doğmaz bir vadiye bırakmışlardı. Sicilyalı çobanlar Daphnis'I kırda bularak aldılar ve büyüttüler. Genç bir delikanlı olduğunda onu bir sürünün başına geçirdiler. Kırların tanrısı Pan ona müziği öğretti. Daphnis çok yakışıklı bir gençti üstelik çokda güzel flüt çalardı tüm kır perileri onu çok severlerdi.
Kır(su) perilerinden(Nymphler) birinin ona duyduğu sevgi hepsinden fazlaydı. Aynı zamanda çok da kıskanç bir periydi. Daphnis'e kendisinden başka kimseyi sevmiyeceğine dair yemin ettirdi. Eğer severse Daphnis'in gözlerini kör edecekti.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ini6kz.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] img328/3448/waterhousedaphne7ao.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Bir gün Daphnis avdan dönerken karşısına çok güzel bir saray çıktı. Onu misafir ettiler. Kralın güzel kızı daha görür görmez Daphnis'e aşık olmuştu, bunu Daphnis'e de söyledi ve onun kendisi ile kalmasını istedi ancak Daphnis asıl sevdiği olan kır perisinden vaz geçmek istemedi..kendini güzel peri kızna adamıştı. Buna çok kızan kralın kızı Daphnis'in içkisine gizlice aşk iksiri koyarak onu kendisine bağladı. Kır perisi( sevdiğinin ihanet haberini alınca hemen sözünü yerine getirip Daphnis'in gözlerini kör etti. O günden sonra Daphnis bir başına dağlarda flüt çalarak kendini avutmaya çalıştı ama kör olduktan sonra fazla yaşayamadı. Bir gün elinde sopası yeri yoklayarak yürürken kendini yalçın bir kayanın üzerinde buldu ve dengesini kaybederek aşağıya uçtu. Hermes sevgili oğlunun öldüğünü duyunca çok üzüldü ve onun hatırasına kayalardan düştüğü yerden bir kaynak fışkırttı
KEÇİ AYAKLI PAN
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Hermes'in bütün çocuklarının en efsanevi olanı, sürülerin, çobanların ve kırların tanrısı olan Pan idi. Pan dağlık Arkadia'da doğmuştu. Efsaneye göre Hermes genç bir Nympha ile evlenmek için kızın babasının yanında çoban olarak çalışmaya başlamış. Onun koyunlarını gütmüş ve kısa bir süre sonra hem babanın hemde kızın gönlünü kazanmış. Böylece sevdiği kızla evlenebilmiş. Bu evliliğin sonucunda keçi ayakları ve kuyruğu ile Pan dünyaya gelmiş. Alnında iki boynuzu çenesinde de bir teke sakalı varmış.
Ormanlarda, kayalarda ve mağaralarda yaşayan Pan, sürüleri göz etmekten, perileri seyretmekten, flüdünün ahenkli sesleri ile çobanları şaırtmaktan büyük zevk alırdı. Ama bazen de kötü niyetli kötü bir varlık gibi ıssız yerlerde, dağ başlarında, yolunu şaşıran, tek kalan insanlara görünür onları korkuturdu. Bütün tabiat zevkleri ve aynı zamanda korkuları Pan'dan gelirdi.
Pan da küçük tanrılardandır. Sevinçli ve gürültücü bir tanrıdır, Pan eşsiz bir müzikçidir kavalıyla en güzel ezgileri çalar, orman Nymphe’leri dansederken onlara arkadaşlık ve eşlik eder.Efsaneye göre Pan'ın aşık olduğu Syrinks tam Pan ona sarılacağı sırada saza dönüşür. Pan da üzülür ama bir yol bulur. Sazlardan yedi tanesini kesip balmumuyla yanyana yapıştırır, üfleyince ortalığa tatlı bir melodi yayılır. Böylece Syrinks adlı çalgıyı icat etmiş olur. Syrinks'e panflüt de denir Her yırtıcı ortamda, dağlarda tepelerde, ormanlarda görünebilir. Hep aşk içinde yaşar, gönlünü her zaman bir başka Nymphe’ye kaptırır. Aşklarına karşılık bulamaz. Kuyruğuyla, yamuk burnuyla çok çirkindir. Pan’ın bazen oğlu bazen kardeşi olarak belirlenen Silenos suları simgeler. Her zaman sarhoş dolaşan sevinçli bir ihtiyardır. İri yapılıdır. Yürüyemeyecek kadar içtiği zamanlar eşeğiyle dolaşır.
Babası Hermes bir gün onu Olimpos’a götürüp oradaki tanrılarla tanıştırdı. Ne var ki Pan; o ulu tanrıların, onun keçi görünüşüyle gizliden gizliye alay etmelerine, dudak altından küçümsemelerine çok içerledi! Üstelik Olimpos’un ağır ve yapmacık iklimine; tanrı ve tanrıçaların tantanalı yaşamlarına da bir türlü ısınamadı! insanları çok özledi Nihayet bir gece, Olimpos’un yüksek tepelerinden birine tırmanıp keçi ayakları üstünde kaykıldı ve bir zıplayışta çok özlediği dünyanın kayalık dağlarına, iki ayak iki el üzerine usulca kondu!
Dünyaya yeniden dönmenin sevinciyle hoplayıp zıplamaya başlayan Tanrı Pan; artık bundan böyle de Olimpos’taki tanrılar ülkesine bir daha uğramamaya, Cehennem’in ırmakları üstüne and içti... Vahşi kırlar, taşlı keçi yolları, ağaçlıklı ırmak kıyıları; eşkıyaların, isyancıların ve ayıların yaşadığı dağlardaki kayalık derin boğazlar, mağaralar, keçilerin otladığı bayırlar artık hep onun gönlünce gezip tozduğu mekânlardı
DIONYSOS
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] lobacchus3yy.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Olympos Dini , insanlarla tanrılar arasındaki ilişkiyi kesin çizgilerle ayırmıştır. Buna göre insan; sınırlarını bilmeli, kendini tanrılara eş tutmamalı, ve insan olmakla yetinmeliydi. Fakat Dionysos ‘un varlığıyla birlikte Homerik Olympos ’a zıt bir din şekillenmeye başladı. “Dionysos Dini” olarak isimlendirilen bu düşünceye göre; insanlar içlerindeki tanrısal bölümü geliştirmeli, kendilerini olabildiğince tanrıya benzetmeli, arınma yoluyla mutlu bir ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışmalıydı. Kısa zamanda etkisini arttırıp çeşitlenen Dionysos Dini, Yunan toplumunda siyasal yapının koruyucusu olan Olympos Dini’nin alternatifi halini aldı. Bu sürecin hızlanmasında Dionusos’un temel niteliklerinin yanı sıra siyasal bazı olaylarında rolü vardı: İ.Ö 7.ve 6. Yüz yılarda Yunanistan’da tiranlarla aristokratlar arasında kıran kırana bir mücadele baş gösterdi. Tüccar sınıfından gelenler ekonomik güçlerini kullanarak yönetime geçmeye başladılar. Bu şekilde tiran olanlar yönetici sıfatlarıyla, aristokratların topraklarını köylüye dağıttılar ve bu şekilde köylüyü kendi yanlarına çekmek istediler. Aristokratların ise ,Zeus ve Apollo inançlarını denetleyerek ellerinde tuttukları bir güç vardı ve bu güç köylüler üzerinde halen etkindi. Hemen hemen her şehirde siyasal yapıyı düzenleyen tapınaklarıyla Olympos aristokratların arkasındaydı. Tiranlar, soyluların bu gücünü ortadan kaldırmak istiyorlardı, fakat bunun için Zeus ve Apollo geleneğine saldırmaktansa; halka daha yakın, halkın sevdiği yeni bir inanç kaynağı kullandılar; bu da Dionysos kültü oldu.
Dionysos Dini’nin Olympos’a olan zıtlığının sebep ve sonuçları elbette bu kadarla sınırlı değil. Ünlü arkeolog Gordon Childe’ın “ Tarihte neler oldu? ” adlı kitabında, Dionysos Dini’nin ve eş kaynaklı dinlerin oluşumuna ilişkin bölümü inceleyelim:
... Tunç çağı sırasında Yunanistan’da , rahip loncaları değil, kahramanların sarayında ağırlanan ozanlar bir teoloji ortaya koymuşlardı; ozanların bu teolojisi tanrıları savaş-sever koruyucularının benzeri olarak gösteriyordu; kavgacı savaş bireyleri nasıl Mykene kralının feodal egemenliğini kabul etmişlerse ,tanrılarda öylece Olympos Zeusu’nun egemenliğini kabul ediyorlardı. Demir çağında olympos tanrılarına kamuca hâlâ uygun ticari kurban ya da rüşvetler sunuluyor ve hâlâ bu tanrılar için şehirler tarafından tapınaklar kuruluyordu. Fakat tanrıların ölümlü modelleri Mykene kalelerini boşaltınca, Homerik tanrılar yer yüzündeki Olympos’u terkedip göklerde kayboldu. Tanrıların terkettiği doğanın kapıları bilime açıldı; bir yandan da meydan eski köylülüğün ve yeni barbar kabilelerin denetlediği bulanık sihirsel güçlere kaldı.
Eski sihir ayinlerinde “gizemli dinler” – barbar Trakya’dan gelen şarap tanrısı Dionysos ya da Bakhüs kültü, Orphizm ve Eleusis gizemleri –ve tümü de bir örgütlenmiş bütün olarak toplumdan çok bireylere seslenen , aralarında Pythagoras’ın ve Platon’un öğretilerinin de bulunduğu gizemli felsefeler doğdu. Gizemli dinler, kitleler –mülksüz köylüler, madenciler ve hatta köleler- için, onlara kurtuluş , maddi ve ekonomik acılarına manevi bir merhem sunan bir ideoloji getirmişlerdi. Dionysos tanrısal coşkunluk yoluyla tanrı ile birleşme olanağı sağlıyordu...
Dionysos Dinsel Törenleri’nde amaç tanrı ile birleşerek tanrılaşmak ve doğa ile bütünleşerek onun tüm sırlarına ulaşmaktır. Coşku; bu hedefe açılan kapı, şarap da bu kapının anahtarıydı. Şimdi bu coşkunun tasvirini, Euripides’in Bakkhalar adlı oyunundan alalım:
Ne mutlu bahtı açık olana,
ne mutlu tanrıların sırlarına erene!
Hayatını temizleyip günahlardan ruhunu Bakkhos'a verene!
Yıkayıp bütün kirlerini dağlarda Tanrının delisi o1ana!
Ne mutlu, yoluyla kutlayana Kybele anamızın cümbüşlerini;
ne mutlu, tyrsos'u sallayarak başına sarmaşıklı çelengi takarak Dionysos'un ardından gidene!
Haydi, Bakkha'lar, durmayın,
indirin Bromios'u Phrygia dağlarından;
getirin Dionysos'u, tanrı babanın tanrı oğlunu,
Hellen ülkesinin mutlu şehirlerine.
O tanrılar ki bu, anası, eski bir zamanda,
doğum sancıları içinde, çarpıldı Zeus'un yıldırımlarına;
can verdi düşürüp karnındakini.
O zaman Kronos'un oğlu Zeus aldı düşen çocuğu,
görmesin diye karısı Hera,
sokup kendi baldırına altın kancalarla kancaladı.
Sonra, Moira'lar vakti doldurunca Zeus doğurdu boğa boynuzlu tanrıyı;
başına bir çelenk taktı yılanlardan.
Onun için Mainad'lar yılanları toplar, saçlarına örerler.
Ey Thebai, Semele'yi besleyen toprak,
takın artık sarmaşık çelenklerini Açılsın çiçekleri,
açılsın güzel meyveli yeşil saparnanın!
Bürün yapraklarına meşelerin, çamların!
Giyin benek benek ceylan postunu,
süslen ak koyunların yününden örgülerle,
yansın elinde narteks'lerin sönmez ateşi!
Yakındır yeryüzünün korolarla coşup taşması.
Bromios geliyor, alaylarıyla, dağdan dağa,
Dionysos delisi kadınların gergeflerini,
mekiklerini bırakıp kaçtıkları dağlara.
Ey karanlık diyarı Kureta'ların,
Girit'te Zeus'un doğduğu kutsal mağaralar,
orada icat ettiler, benim için,
üç sorguçlu miğfer giyen Korybant'lar çembere gerilen deriyi,
Orada karıştı coşkun davul sesleri Phrygia kavallarının tatlı nefeslerine.
Korybant'lar davulu Rhea anamıza verdiler
Bakkha'lann çığlıkları arasında gümbürdesin diye.
Onu coşkun Satryr'ler Ana Tanrıçadan aldılar.
sesini korolara karıştırdılar,
Dionysos'a hoş gelen Trieterit bayramlarında
Koşmak ne güzel, dağlarda
Bakkhos alaylarının ardından!
Sarılıp gezmek benekli ceylan postuna,
serilip yatmak toprağa!
Yakalayıp boğazlamak yaban tekelerini.
Kanlarını içmek, çiğ çiğ yemek etlerini!
Euhoi! diye bağırınca Bromios.
atılmak Lydia'nın, Phrygıa'nın dağlarına!
o zaman yeryüzünde derelerde süt akar,
derelerde şarap akar, bal akar;
Yükselir sanki yerden,
Lübnan buhurunun dumanları.
Bakkhos,elinde kızıl alev saçan narteks,
Sihirli gür saçları rüzgarda,
Koşturur peşinden dağlara düşmüş koroları.
Ve haykırır ruhları coşturan sesiyle:
“hey Bakkhalar koşun, koşun Bakkhalar !
ırmağından altın akan Tmolos’u
şenlendiren kadınlar!”
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] r.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Hermes rüzgar tanrısıdır, babası Zeus annesi ise yağmur perilerinden biri olan Maia'dır. Kanatlı sandalları olan Hermes aynı zamanda tanrıların habercisidir. Arkadia da Kylleni dağının dik yamaçlarında bulunan oldukça geniş ve derin bir mağarada doğdu. Ve doğar doğmaz kundağından kurtulup mağaradan çıktı ve dağlarda dolaşmaya başladı. Doğduğu mağranın yakınlarında ki bir çayırda çiçekler arasında gezinen bir kaplumbağa buldu ve onu alıp hemen mağarasına getirdi. Önce kabuğun içini boşalttı ardından bu kabuğu yumuşak bir öküz derisiyle kapladı. Kamışlar keserek arasından geçirdi ardından yedi tane kuvvetli tel taktı..böylece lir denilen ve ahenkli sesler çıkaran müzik aleti yapmış oldu. Parmaklarını gergin teller üzerinde gezdirerek yumuşacık melodiler çalıp şarkı söylemeye başladı.
Bu arada karnı da acıkmıştı..lir'I beşiğine bırakarak tekrar mağaradan çıktı. Canı et yemek istiyordu bu yüzden Apollon'un semiz öküzlerinin bulunduğu yere doğru yola koyuldu. Apollon öküzleriniPieria'nın gölgeli dağlarının yamacında ki bir çayırda otlatıyordu. Akşam karanlık çökünce Hermes çabucak elli tane semiz öküzü çaldı ve izleri belli olmasın diye hayvanları kumlu yoldan yürüttü böylece esen rüzgarla birlikte izleri yok olmuştu.
Ancak yolda meyve bahçesi ile uğraşa yaşlı bir adamla karşılaştı ve ona:
"Eğer bol meyve almak ve zengin olmak istiyorsan bak fakat görme, işit fakat dinleme seninle ilgisi olmayan herşey hakkında susmayı söylememeyi tercih et..dedi
Güneş'in doğmasına yakın Alheios suyunun kıyılarına vardı öküzleri orada gizli bir mağaraya sakladı ama açlık canına tak etmişti. Aralarından besili iki tosun seçerek güzelce kızarttı ve yedi. Hemen sonra ise gizlice mağarasına döndü. İçeri kapı deliğinden rüzgar gibi girdi.Bu yüzden gelişini ne peri kızları nede köpekler duymuştu. Beşiğine kıvrılıp yattı.
Güneş doğduğunda Apollon öküzlerin yokluğunu fark edip küplere bindi. Tanrısal sezgileriyle kısa sürede hırsızın izini bulmuştu. Apollon, Hermes'in mağarasına geldi ve ona öküzleri nereye sakladığını sordu ancak Hermes anlamamazlıktan geldi, öküzleri çaldığına dair kendisine yöneltilen suçlamaların hepsini red ediyordu.
"Ben küçücük bir kundak çocuğuyum nasıl senin öküzlerini çalabilirim ki..banyo yaptırmak dışında beni beşiğimden bile çıkarmıyorlar.
Ama Apollon'u ikna edememişti. Güneş'in tanrısı daha da öfkelenerek Hermes'I alıp Zeus'a götürdü. Ancak Hermes en sevimli halini takınarak yaptıklarını Baş tanrının huzurundada inkar etti. Ama Zeus her şeyi duyar ve görürdü. Öküzleri kimin çaldığını çok iyi biliyordu ama küçük oğlunun sevimliliği onunda aklını çelmişti bu yüzden onu cezalandırmadı. Bunun yerine iki kardeşi barıştırıp aralarını düzeltti ve Hermes'e öküzlerin yerini ağbisine göstermesini söyledi.
Hermesin başka şansı kalmamıştı. Apollon ile birlikte öküzleri sakladığı yere gitti ve öküzlerini güneş tanrısına teslim etti. Ancak Apollon'un öfkesi hala geçmemişti, bunun üzerine Hermes onun gönlünü almak için kendi elleriyle yaptığı Lir'ini Apollon'a hediye etti. Apollon ahenklisesler çıkaran bu müzik aletine hayran kalmıştı. Hemen yumuşak melodiler çalmaya başladı. Sesler öylesine güzeldi ki Apollon çalarken kendinden geçiyordu.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] .jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] img160/9249/hermes2r8us.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Böylece iki kardeşin arası düzeldi ve Hermes'in herzaman Apollon'unkalbinde ayrı bir yeri oldu. Ölümsüzler arasında en sevdiği tanrı rüzgar tanrısı olan Hermes idi. Ona duyduğu sevgi hiç azalmadı tersine arttı.
HERMES'İN GÖREVLERİ
Hermes tanrıların habercisiydi, Zeus'un emirlerini diğer tanrılara iletir, tanrılar arasında haberleşmeyi sağlardı. Bu yüzden sürekli hareket halindeydi. Sürekli seyahat ettiği için aynı zamanda gezginlere, yolunu kaybeden yolculara yol gösterir onların emniyetini sağlardı.
Yolculara yardımcı olan Hermes aynı zamanda kazanç peşinde koşan tüccarlarında Tanrısıydı. Gemileri ile yük taşıyan tüccarlara yelkenlerini şişirerek onların limanlara ulaşmasına yardım ederdi. Ama habercilik görevlerinin en başında yer alırdı, asıl görevi tanrıların emirlerini yerine getirmekti ve bunda da çok başarılıydı. Çok çevik ve hızlıydı. Haberleri anında gereken yere ulaştırırdı.
HERMES'İN ÇOCUKLARI
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ddaphnis6dq.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Hemes'in bir çok çocuğu vardı. Bunalrın arasınad en tanınanı Daphnis adındaki genç çobandı. Bir dağ perisinin oğlu olan bu çocuğu doğar doğmaz bir vadiye bırakmışlardı. Sicilyalı çobanlar Daphnis'I kırda bularak aldılar ve büyüttüler. Genç bir delikanlı olduğunda onu bir sürünün başına geçirdiler. Kırların tanrısı Pan ona müziği öğretti. Daphnis çok yakışıklı bir gençti üstelik çokda güzel flüt çalardı tüm kır perileri onu çok severlerdi.
Kır(su) perilerinden(Nymphler) birinin ona duyduğu sevgi hepsinden fazlaydı. Aynı zamanda çok da kıskanç bir periydi. Daphnis'e kendisinden başka kimseyi sevmiyeceğine dair yemin ettirdi. Eğer severse Daphnis'in gözlerini kör edecekti.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ini6kz.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] img328/3448/waterhousedaphne7ao.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Bir gün Daphnis avdan dönerken karşısına çok güzel bir saray çıktı. Onu misafir ettiler. Kralın güzel kızı daha görür görmez Daphnis'e aşık olmuştu, bunu Daphnis'e de söyledi ve onun kendisi ile kalmasını istedi ancak Daphnis asıl sevdiği olan kır perisinden vaz geçmek istemedi..kendini güzel peri kızna adamıştı. Buna çok kızan kralın kızı Daphnis'in içkisine gizlice aşk iksiri koyarak onu kendisine bağladı. Kır perisi( sevdiğinin ihanet haberini alınca hemen sözünü yerine getirip Daphnis'in gözlerini kör etti. O günden sonra Daphnis bir başına dağlarda flüt çalarak kendini avutmaya çalıştı ama kör olduktan sonra fazla yaşayamadı. Bir gün elinde sopası yeri yoklayarak yürürken kendini yalçın bir kayanın üzerinde buldu ve dengesini kaybederek aşağıya uçtu. Hermes sevgili oğlunun öldüğünü duyunca çok üzüldü ve onun hatırasına kayalardan düştüğü yerden bir kaynak fışkırttı
KEÇİ AYAKLI PAN
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Hermes'in bütün çocuklarının en efsanevi olanı, sürülerin, çobanların ve kırların tanrısı olan Pan idi. Pan dağlık Arkadia'da doğmuştu. Efsaneye göre Hermes genç bir Nympha ile evlenmek için kızın babasının yanında çoban olarak çalışmaya başlamış. Onun koyunlarını gütmüş ve kısa bir süre sonra hem babanın hemde kızın gönlünü kazanmış. Böylece sevdiği kızla evlenebilmiş. Bu evliliğin sonucunda keçi ayakları ve kuyruğu ile Pan dünyaya gelmiş. Alnında iki boynuzu çenesinde de bir teke sakalı varmış.
Ormanlarda, kayalarda ve mağaralarda yaşayan Pan, sürüleri göz etmekten, perileri seyretmekten, flüdünün ahenkli sesleri ile çobanları şaırtmaktan büyük zevk alırdı. Ama bazen de kötü niyetli kötü bir varlık gibi ıssız yerlerde, dağ başlarında, yolunu şaşıran, tek kalan insanlara görünür onları korkuturdu. Bütün tabiat zevkleri ve aynı zamanda korkuları Pan'dan gelirdi.
Pan da küçük tanrılardandır. Sevinçli ve gürültücü bir tanrıdır, Pan eşsiz bir müzikçidir kavalıyla en güzel ezgileri çalar, orman Nymphe’leri dansederken onlara arkadaşlık ve eşlik eder.Efsaneye göre Pan'ın aşık olduğu Syrinks tam Pan ona sarılacağı sırada saza dönüşür. Pan da üzülür ama bir yol bulur. Sazlardan yedi tanesini kesip balmumuyla yanyana yapıştırır, üfleyince ortalığa tatlı bir melodi yayılır. Böylece Syrinks adlı çalgıyı icat etmiş olur. Syrinks'e panflüt de denir Her yırtıcı ortamda, dağlarda tepelerde, ormanlarda görünebilir. Hep aşk içinde yaşar, gönlünü her zaman bir başka Nymphe’ye kaptırır. Aşklarına karşılık bulamaz. Kuyruğuyla, yamuk burnuyla çok çirkindir. Pan’ın bazen oğlu bazen kardeşi olarak belirlenen Silenos suları simgeler. Her zaman sarhoş dolaşan sevinçli bir ihtiyardır. İri yapılıdır. Yürüyemeyecek kadar içtiği zamanlar eşeğiyle dolaşır.
Babası Hermes bir gün onu Olimpos’a götürüp oradaki tanrılarla tanıştırdı. Ne var ki Pan; o ulu tanrıların, onun keçi görünüşüyle gizliden gizliye alay etmelerine, dudak altından küçümsemelerine çok içerledi! Üstelik Olimpos’un ağır ve yapmacık iklimine; tanrı ve tanrıçaların tantanalı yaşamlarına da bir türlü ısınamadı! insanları çok özledi Nihayet bir gece, Olimpos’un yüksek tepelerinden birine tırmanıp keçi ayakları üstünde kaykıldı ve bir zıplayışta çok özlediği dünyanın kayalık dağlarına, iki ayak iki el üzerine usulca kondu!
Dünyaya yeniden dönmenin sevinciyle hoplayıp zıplamaya başlayan Tanrı Pan; artık bundan böyle de Olimpos’taki tanrılar ülkesine bir daha uğramamaya, Cehennem’in ırmakları üstüne and içti... Vahşi kırlar, taşlı keçi yolları, ağaçlıklı ırmak kıyıları; eşkıyaların, isyancıların ve ayıların yaşadığı dağlardaki kayalık derin boğazlar, mağaralar, keçilerin otladığı bayırlar artık hep onun gönlünce gezip tozduğu mekânlardı
DIONYSOS
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] lobacchus3yy.jpg ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])
Olympos Dini , insanlarla tanrılar arasındaki ilişkiyi kesin çizgilerle ayırmıştır. Buna göre insan; sınırlarını bilmeli, kendini tanrılara eş tutmamalı, ve insan olmakla yetinmeliydi. Fakat Dionysos ‘un varlığıyla birlikte Homerik Olympos ’a zıt bir din şekillenmeye başladı. “Dionysos Dini” olarak isimlendirilen bu düşünceye göre; insanlar içlerindeki tanrısal bölümü geliştirmeli, kendilerini olabildiğince tanrıya benzetmeli, arınma yoluyla mutlu bir ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışmalıydı. Kısa zamanda etkisini arttırıp çeşitlenen Dionysos Dini, Yunan toplumunda siyasal yapının koruyucusu olan Olympos Dini’nin alternatifi halini aldı. Bu sürecin hızlanmasında Dionusos’un temel niteliklerinin yanı sıra siyasal bazı olaylarında rolü vardı: İ.Ö 7.ve 6. Yüz yılarda Yunanistan’da tiranlarla aristokratlar arasında kıran kırana bir mücadele baş gösterdi. Tüccar sınıfından gelenler ekonomik güçlerini kullanarak yönetime geçmeye başladılar. Bu şekilde tiran olanlar yönetici sıfatlarıyla, aristokratların topraklarını köylüye dağıttılar ve bu şekilde köylüyü kendi yanlarına çekmek istediler. Aristokratların ise ,Zeus ve Apollo inançlarını denetleyerek ellerinde tuttukları bir güç vardı ve bu güç köylüler üzerinde halen etkindi. Hemen hemen her şehirde siyasal yapıyı düzenleyen tapınaklarıyla Olympos aristokratların arkasındaydı. Tiranlar, soyluların bu gücünü ortadan kaldırmak istiyorlardı, fakat bunun için Zeus ve Apollo geleneğine saldırmaktansa; halka daha yakın, halkın sevdiği yeni bir inanç kaynağı kullandılar; bu da Dionysos kültü oldu.
Dionysos Dini’nin Olympos’a olan zıtlığının sebep ve sonuçları elbette bu kadarla sınırlı değil. Ünlü arkeolog Gordon Childe’ın “ Tarihte neler oldu? ” adlı kitabında, Dionysos Dini’nin ve eş kaynaklı dinlerin oluşumuna ilişkin bölümü inceleyelim:
... Tunç çağı sırasında Yunanistan’da , rahip loncaları değil, kahramanların sarayında ağırlanan ozanlar bir teoloji ortaya koymuşlardı; ozanların bu teolojisi tanrıları savaş-sever koruyucularının benzeri olarak gösteriyordu; kavgacı savaş bireyleri nasıl Mykene kralının feodal egemenliğini kabul etmişlerse ,tanrılarda öylece Olympos Zeusu’nun egemenliğini kabul ediyorlardı. Demir çağında olympos tanrılarına kamuca hâlâ uygun ticari kurban ya da rüşvetler sunuluyor ve hâlâ bu tanrılar için şehirler tarafından tapınaklar kuruluyordu. Fakat tanrıların ölümlü modelleri Mykene kalelerini boşaltınca, Homerik tanrılar yer yüzündeki Olympos’u terkedip göklerde kayboldu. Tanrıların terkettiği doğanın kapıları bilime açıldı; bir yandan da meydan eski köylülüğün ve yeni barbar kabilelerin denetlediği bulanık sihirsel güçlere kaldı.
Eski sihir ayinlerinde “gizemli dinler” – barbar Trakya’dan gelen şarap tanrısı Dionysos ya da Bakhüs kültü, Orphizm ve Eleusis gizemleri –ve tümü de bir örgütlenmiş bütün olarak toplumdan çok bireylere seslenen , aralarında Pythagoras’ın ve Platon’un öğretilerinin de bulunduğu gizemli felsefeler doğdu. Gizemli dinler, kitleler –mülksüz köylüler, madenciler ve hatta köleler- için, onlara kurtuluş , maddi ve ekonomik acılarına manevi bir merhem sunan bir ideoloji getirmişlerdi. Dionysos tanrısal coşkunluk yoluyla tanrı ile birleşme olanağı sağlıyordu...
Dionysos Dinsel Törenleri’nde amaç tanrı ile birleşerek tanrılaşmak ve doğa ile bütünleşerek onun tüm sırlarına ulaşmaktır. Coşku; bu hedefe açılan kapı, şarap da bu kapının anahtarıydı. Şimdi bu coşkunun tasvirini, Euripides’in Bakkhalar adlı oyunundan alalım:
Ne mutlu bahtı açık olana,
ne mutlu tanrıların sırlarına erene!
Hayatını temizleyip günahlardan ruhunu Bakkhos'a verene!
Yıkayıp bütün kirlerini dağlarda Tanrının delisi o1ana!
Ne mutlu, yoluyla kutlayana Kybele anamızın cümbüşlerini;
ne mutlu, tyrsos'u sallayarak başına sarmaşıklı çelengi takarak Dionysos'un ardından gidene!
Haydi, Bakkha'lar, durmayın,
indirin Bromios'u Phrygia dağlarından;
getirin Dionysos'u, tanrı babanın tanrı oğlunu,
Hellen ülkesinin mutlu şehirlerine.
O tanrılar ki bu, anası, eski bir zamanda,
doğum sancıları içinde, çarpıldı Zeus'un yıldırımlarına;
can verdi düşürüp karnındakini.
O zaman Kronos'un oğlu Zeus aldı düşen çocuğu,
görmesin diye karısı Hera,
sokup kendi baldırına altın kancalarla kancaladı.
Sonra, Moira'lar vakti doldurunca Zeus doğurdu boğa boynuzlu tanrıyı;
başına bir çelenk taktı yılanlardan.
Onun için Mainad'lar yılanları toplar, saçlarına örerler.
Ey Thebai, Semele'yi besleyen toprak,
takın artık sarmaşık çelenklerini Açılsın çiçekleri,
açılsın güzel meyveli yeşil saparnanın!
Bürün yapraklarına meşelerin, çamların!
Giyin benek benek ceylan postunu,
süslen ak koyunların yününden örgülerle,
yansın elinde narteks'lerin sönmez ateşi!
Yakındır yeryüzünün korolarla coşup taşması.
Bromios geliyor, alaylarıyla, dağdan dağa,
Dionysos delisi kadınların gergeflerini,
mekiklerini bırakıp kaçtıkları dağlara.
Ey karanlık diyarı Kureta'ların,
Girit'te Zeus'un doğduğu kutsal mağaralar,
orada icat ettiler, benim için,
üç sorguçlu miğfer giyen Korybant'lar çembere gerilen deriyi,
Orada karıştı coşkun davul sesleri Phrygia kavallarının tatlı nefeslerine.
Korybant'lar davulu Rhea anamıza verdiler
Bakkha'lann çığlıkları arasında gümbürdesin diye.
Onu coşkun Satryr'ler Ana Tanrıçadan aldılar.
sesini korolara karıştırdılar,
Dionysos'a hoş gelen Trieterit bayramlarında
Koşmak ne güzel, dağlarda
Bakkhos alaylarının ardından!
Sarılıp gezmek benekli ceylan postuna,
serilip yatmak toprağa!
Yakalayıp boğazlamak yaban tekelerini.
Kanlarını içmek, çiğ çiğ yemek etlerini!
Euhoi! diye bağırınca Bromios.
atılmak Lydia'nın, Phrygıa'nın dağlarına!
o zaman yeryüzünde derelerde süt akar,
derelerde şarap akar, bal akar;
Yükselir sanki yerden,
Lübnan buhurunun dumanları.
Bakkhos,elinde kızıl alev saçan narteks,
Sihirli gür saçları rüzgarda,
Koşturur peşinden dağlara düşmüş koroları.
Ve haykırır ruhları coşturan sesiyle:
“hey Bakkhalar koşun, koşun Bakkhalar !
ırmağından altın akan Tmolos’u
şenlendiren kadınlar!”