ρυяєgση
08-09-2007, 00:11
Yaşamak; nasıl…
Şükran Çağlar
Ölümcül bir hastalık nedeniyle kaybettiğim babacığım son günlerinde "Yaşamayı beceremedim, kızım" demişti. Ne zaman bu cümlesi aklıma gelse, göz yaşlarımı tutamam. 72 yıllık yaşamını ailesine, karısına, çocuklarına hatta topluma adayan babacığım, "Yaşamayı beceremedik, kızım" diyordu. İçinde yapmak isteyip de yapamadıklarının, zamansız kalmanın acısıyla…
Yaşamak nasıl becerilir? Bunun kursu, dershanesi yok ki? Nasıl demlenir zaman, özü çıkarılır, tadına varılır. Gözümüz arkada kalmaz. Toprağın kucağına çırılçıplak atıldığımızda anlatacak hikayelerimiz nasıl olur? Anılar bizi nasıl mutlu hatırlar? Bir bebek rahatlığıyla toprağın memesine nasıl yapışılır? Bir film karesinde donan bakışımız nasıl ışıltılı olur?
Belki 20, belki 30, belki 70 yaşındasınız. Yolculuğumuzun ne zaman biteceği belli değil.. Kaçacağımız ara sokaklar yok…İki kapılı bir handa gidiyoruz gündüz gece...Boşuna cepleriniz dolu sanmayın…Biriktirdikleriniz bir bakmışsınız ki tedavülden kalkmış…Bize sunulan sadece bu an gerçek, gerisi düş…
Bu an'da neler yapıyorsunuz? Yuvarlanıp, tıngır mıngır mı gidiyorsunuz? Sadece nefes alıp mı veriyorsunuz? Ölüme mahkum gibi her an alınmayı mı bekliyorsunuz hücrenizde? Yaşam, üzerinizde bir yük gibi mi? Yoksa tüy kadar hafif mi? Yoksa yaşamı hücreleriniz de mi hissediyorsunuz ? Birbirinin aynı günlerin alışık tadı mı var damağınızda, yoksa sizin için günler dünya mutfağı gibi mi? Hergün yeni keşiflerin heyecanını mı yaşıyorsunuz…Yoksa sihirli bir değnek mi bekliyorsunuz değişim için… Neyi bekliyorsunuz? Ne olursa mutlu olursunuz? Hadi korkmayın hesabını çıkarın yılların… Hatalarınızın, zayıflıklarınızın, hırsınızın ipliğini pazara çıkarın… Birçok bedeller ödediğiniz kendinize bakın… Beğendiniz mi? Boşuna…Yaşam kıymetini acının aleviyle öğretir…Benim nasihatım boşuna, musibet lazım…
Çoğumuzda acı bir tebessüm. Gözlerimiz yere bakıyor. Sahip olduğumuz bir şansı nasıl da hor, hoyrat kullanıyoruz…Canını, canımızı çıkarıyoruz küçük hesaplar için… Nefes nefese yaşıyoruz. Ayaklarımız birbirine dolanıyor…Bir telaş, bir korku. Neyi kaybetmekten korkuyoruz? Kendini kaybeden insandan daha acı ne var ki? Hepimiz için duvarın ardı karanlık…
Çoğumuz yaşamın bilançosunu çıkarmıyor. Bilançonun eşitlenmesi çok zor. Hep yaşam bizi borçlu çıkarıyor. Ama talep ettiği bedelleri ödeyecek kadar yürekli değiliz. Yüreği olmayan bedenler oradan oraya koşturuyor. Yüreğimizin yerinde plastik yürekler takılı. Bize öğretilen duygu, düşünce şifreleri ile yaşamın sırrını çözmeye çalışıyoruz. Boşuna…Gün sayıyorsunuz… Yaşamıyorsunuz.
İsterseniz yaşamınızın sandığını bir açın. Bir durun, soluklanın, nereye yürüdüğünüzü, koştuğunuzu bir düşünün. İç denizlerinize açılın. Adalarınıza sığının. Zamanın sandığını açtığınızda neleri hatırlıyorsunuz? İçinizi parçalayan, kemiklerinize kadar sızlatan acılarınız şimdi kör bıçak…Eskisi gibi yaralamıyor değil mi?Hayret ediyorsunuz… Şaşırıyorsunuz…Ya da kabullenmenin ince sızısı dolaşıyor bedeninizde…
Keşkelerimiz ne de çok! Keşkelerinizin bohçasını açmaya yüreğiniz yetmiyor. Biliyorsunuz birikmez zaman, kilitlenmez, saklanmaz. Kevgirdeki zaman akıp gider dehlizine…Bir daha içinizi aynı suyla yıkamaz…
Arandığınızı bilerek kaçıyorsunuz… Kaçıyorsunuz…Ensenizde hep yakalanma korkusu… Başka kentlere göç ediyorsunuz…Kimliğinizi değiştiriyorsunuz, yüzünüzü de… Başka suçluların bulunması korkunuzu yok etse de, faydasız. Suçlular hep ardında mutlaka bir iz bırakır. Çünkü kendi katilinizin siz olduğunu biliyorsunuz.
Şimdiki akıllarınız bir işe yaramıyor. Gözlerimizin içine bakamıyoruz aynalarda… Gözlerin yalan söylemediğini biliyoruz… Yakalamaktan korkuyoruz yalanımızı.
İçimizdeki çocuğa bir tokat da biz atıyoruz…Kilitliyoruz odasına. Buduyoruz saf taraflarını… Gerekçemiz hazır. Kurnaz, içten pazarlıklı, planlı olmalıyız…Kazanacaklarımız ne? Değer mi yitirdiklerimize? Oysa sadece bu an'a tutunabiliriz, sımsıkı yapıştığımız gelecek ince bir dal…
Zaman bizimle oynuyor… Yüreğimizi güçlendiriyor ama bedenlerimiz yıpranıyor…Yaşama kafa tutmayı öğrendiğimizde dizlerimizin bağı çözülüyor…Ah… Ruhlarımız kendini bulduğunda bedenimiz ihanet ediyor!
Zordur kendin gibi yaşamak, yüreğinin götürdüğü yere gitmek, zincirlerini söküp atmak, çırılçıplak kalmak, maskelerini atmak. Oysa yaşam ancak o zaman sırlarını söyler. O sırları öğrendiğimizde, şaşırırız…Yalınlığı, basitliği, saflığı karşısında… İçimiz acır, onca didişme, karışma, dalaşma içinde geçen yıllara…Olsun deriz, okyanusları kurutsak da elimizde hiç değilse bir avuç kaldı. İşte onun tadına doyum olmaz. Tüm açlığımızla dört elle sarılırız bir avuç zamana… Ve sımsıkı sarılırız kendimize…Saçlarını okşar, yanağından bir makas alırız…Çok yordum, çok hırpaladım seni diye affetmesini dileriz. Affedin kendinizi, şımartın…
Biz kolayı seçiyoruz. Sarılıyoruz yeniden büyük bir korkuyla küçük sevinçlerimize, küçük zaferlerimize, hırslarımıza, yaşamın cümlesinin sonunda ünlem olduğunu unutarak.
Yaşam kıs kıs gülüyor oyuncaklarımızı kırdığında…Kimsenin yüreği yetmiyor, yaşamın sırrını öğrenmeye ya da "eyvallah" deyip çekip gitmeye…
Şükran Çağlar
Ölümcül bir hastalık nedeniyle kaybettiğim babacığım son günlerinde "Yaşamayı beceremedim, kızım" demişti. Ne zaman bu cümlesi aklıma gelse, göz yaşlarımı tutamam. 72 yıllık yaşamını ailesine, karısına, çocuklarına hatta topluma adayan babacığım, "Yaşamayı beceremedik, kızım" diyordu. İçinde yapmak isteyip de yapamadıklarının, zamansız kalmanın acısıyla…
Yaşamak nasıl becerilir? Bunun kursu, dershanesi yok ki? Nasıl demlenir zaman, özü çıkarılır, tadına varılır. Gözümüz arkada kalmaz. Toprağın kucağına çırılçıplak atıldığımızda anlatacak hikayelerimiz nasıl olur? Anılar bizi nasıl mutlu hatırlar? Bir bebek rahatlığıyla toprağın memesine nasıl yapışılır? Bir film karesinde donan bakışımız nasıl ışıltılı olur?
Belki 20, belki 30, belki 70 yaşındasınız. Yolculuğumuzun ne zaman biteceği belli değil.. Kaçacağımız ara sokaklar yok…İki kapılı bir handa gidiyoruz gündüz gece...Boşuna cepleriniz dolu sanmayın…Biriktirdikleriniz bir bakmışsınız ki tedavülden kalkmış…Bize sunulan sadece bu an gerçek, gerisi düş…
Bu an'da neler yapıyorsunuz? Yuvarlanıp, tıngır mıngır mı gidiyorsunuz? Sadece nefes alıp mı veriyorsunuz? Ölüme mahkum gibi her an alınmayı mı bekliyorsunuz hücrenizde? Yaşam, üzerinizde bir yük gibi mi? Yoksa tüy kadar hafif mi? Yoksa yaşamı hücreleriniz de mi hissediyorsunuz ? Birbirinin aynı günlerin alışık tadı mı var damağınızda, yoksa sizin için günler dünya mutfağı gibi mi? Hergün yeni keşiflerin heyecanını mı yaşıyorsunuz…Yoksa sihirli bir değnek mi bekliyorsunuz değişim için… Neyi bekliyorsunuz? Ne olursa mutlu olursunuz? Hadi korkmayın hesabını çıkarın yılların… Hatalarınızın, zayıflıklarınızın, hırsınızın ipliğini pazara çıkarın… Birçok bedeller ödediğiniz kendinize bakın… Beğendiniz mi? Boşuna…Yaşam kıymetini acının aleviyle öğretir…Benim nasihatım boşuna, musibet lazım…
Çoğumuzda acı bir tebessüm. Gözlerimiz yere bakıyor. Sahip olduğumuz bir şansı nasıl da hor, hoyrat kullanıyoruz…Canını, canımızı çıkarıyoruz küçük hesaplar için… Nefes nefese yaşıyoruz. Ayaklarımız birbirine dolanıyor…Bir telaş, bir korku. Neyi kaybetmekten korkuyoruz? Kendini kaybeden insandan daha acı ne var ki? Hepimiz için duvarın ardı karanlık…
Çoğumuz yaşamın bilançosunu çıkarmıyor. Bilançonun eşitlenmesi çok zor. Hep yaşam bizi borçlu çıkarıyor. Ama talep ettiği bedelleri ödeyecek kadar yürekli değiliz. Yüreği olmayan bedenler oradan oraya koşturuyor. Yüreğimizin yerinde plastik yürekler takılı. Bize öğretilen duygu, düşünce şifreleri ile yaşamın sırrını çözmeye çalışıyoruz. Boşuna…Gün sayıyorsunuz… Yaşamıyorsunuz.
İsterseniz yaşamınızın sandığını bir açın. Bir durun, soluklanın, nereye yürüdüğünüzü, koştuğunuzu bir düşünün. İç denizlerinize açılın. Adalarınıza sığının. Zamanın sandığını açtığınızda neleri hatırlıyorsunuz? İçinizi parçalayan, kemiklerinize kadar sızlatan acılarınız şimdi kör bıçak…Eskisi gibi yaralamıyor değil mi?Hayret ediyorsunuz… Şaşırıyorsunuz…Ya da kabullenmenin ince sızısı dolaşıyor bedeninizde…
Keşkelerimiz ne de çok! Keşkelerinizin bohçasını açmaya yüreğiniz yetmiyor. Biliyorsunuz birikmez zaman, kilitlenmez, saklanmaz. Kevgirdeki zaman akıp gider dehlizine…Bir daha içinizi aynı suyla yıkamaz…
Arandığınızı bilerek kaçıyorsunuz… Kaçıyorsunuz…Ensenizde hep yakalanma korkusu… Başka kentlere göç ediyorsunuz…Kimliğinizi değiştiriyorsunuz, yüzünüzü de… Başka suçluların bulunması korkunuzu yok etse de, faydasız. Suçlular hep ardında mutlaka bir iz bırakır. Çünkü kendi katilinizin siz olduğunu biliyorsunuz.
Şimdiki akıllarınız bir işe yaramıyor. Gözlerimizin içine bakamıyoruz aynalarda… Gözlerin yalan söylemediğini biliyoruz… Yakalamaktan korkuyoruz yalanımızı.
İçimizdeki çocuğa bir tokat da biz atıyoruz…Kilitliyoruz odasına. Buduyoruz saf taraflarını… Gerekçemiz hazır. Kurnaz, içten pazarlıklı, planlı olmalıyız…Kazanacaklarımız ne? Değer mi yitirdiklerimize? Oysa sadece bu an'a tutunabiliriz, sımsıkı yapıştığımız gelecek ince bir dal…
Zaman bizimle oynuyor… Yüreğimizi güçlendiriyor ama bedenlerimiz yıpranıyor…Yaşama kafa tutmayı öğrendiğimizde dizlerimizin bağı çözülüyor…Ah… Ruhlarımız kendini bulduğunda bedenimiz ihanet ediyor!
Zordur kendin gibi yaşamak, yüreğinin götürdüğü yere gitmek, zincirlerini söküp atmak, çırılçıplak kalmak, maskelerini atmak. Oysa yaşam ancak o zaman sırlarını söyler. O sırları öğrendiğimizde, şaşırırız…Yalınlığı, basitliği, saflığı karşısında… İçimiz acır, onca didişme, karışma, dalaşma içinde geçen yıllara…Olsun deriz, okyanusları kurutsak da elimizde hiç değilse bir avuç kaldı. İşte onun tadına doyum olmaz. Tüm açlığımızla dört elle sarılırız bir avuç zamana… Ve sımsıkı sarılırız kendimize…Saçlarını okşar, yanağından bir makas alırız…Çok yordum, çok hırpaladım seni diye affetmesini dileriz. Affedin kendinizi, şımartın…
Biz kolayı seçiyoruz. Sarılıyoruz yeniden büyük bir korkuyla küçük sevinçlerimize, küçük zaferlerimize, hırslarımıza, yaşamın cümlesinin sonunda ünlem olduğunu unutarak.
Yaşam kıs kıs gülüyor oyuncaklarımızı kırdığında…Kimsenin yüreği yetmiyor, yaşamın sırrını öğrenmeye ya da "eyvallah" deyip çekip gitmeye…