VADİLİ
08-08-2007, 23:15
"Türkiye'de çok köklü, bağnaz bir resmi ideoloji geçerli. Bu resmi ideolojinin arkasında da bir resmi tarih var. Resmi ideoloji eleştirisi, dolayısıyla resmi tarih eleştirisi gerçek bir şekilde yapılmadan Türkiye'de bir adım ileri gitme şansımız yok. Çünkü bu resmi ideoloji bizi kendi gerçekliğimize, kendi coğrafyamıza, kendi toprağımıza, kendimize yabancılaştırıyor."
"('Atatürkçülük' tartışmasının) toplumun entelektüel önceliği olması gerekiyor. Çünkü bu sizin önünüzü kapatan bir şey. Senin olayları kavramanı, dünyayı anlamanı, toplumu anlamanı engelleyen bir şey."
"Derli toplu bir düşünce sistematiği olarak Atatürkçülük diye bir şey yok. Sonradan uydurulmuş şeyler. Kim güçlüyse, kim aracın direksiyonundaysa, kim olaylara yön verme imkanına sahip ise onun yorumu Atatürkçülük oluyor. Dolayısıyla konjonktüre göre değişiyor. Modernite devrimi yaşamış bir toplum, hiç kimseyi putlaştırmaz. Kazara putlaştırsa da bu kadar uzun ömürlü olmaz."
"Bütün mesele şu; şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Ben adıyla çağırmaktan yanayım. Bu bir bardaksa, açıkça söyleyeceksin. İkiyüzlülük yapmamın, kıvırtmanın, sahtekarlığın anlamı yok. Adıyla çağırırsın, sonucuna da katlanırsın tabii. Bir insan kendine sansür uyguluyorsa, onun ondan sonra söylediklerinin bir kıymeti harbiyesi olmaz."
***
Çağrışım;
5816 sayılı kanuna muhalefetten hapse girerken (Mayıs 2004), şöyle bir beyanat vermiştim:
"Bize zulmeden yurttaşlarımıza bıkmadan, usanmadan adaleti telkin edeceğiz. 'Gelin, aklımızı başımıza alalım, birbirimizi hırpalayarak ancak Frenklere hizmet edebileceğimizi idrak edelim, toplumsal barışı imkânsız kılan Kemalizm'i aşalım' diyeceğiz… 'Efendim, biz de Atatürkçüyüz; ama işte şöyledir, böyledir' demeyeceğiz; 'Atatürkçü' veya 'Kemalist' olmadığımızı açıkça ifade edeceğiz. 'Biz de Atatürkçüyüz' dedikten sonra ne söylersek söyleyelim, kâr etmez. Kemalizm'e rüşvet-i kelam ile başlayan her cümle, Kemalizm'in psikolojik iktidarını besler. Korku duvarını aşmalı ve bu psikolojik iktidara bir son vermeliyiz… Kemalist saplantıların bu ülkeyi ruhsal ve fiziksel parçalanmanın eşiğine getirdiğini göre göre yanlışta ısrar edenlerin insafsızlığı ve aymazlığı her yerde konuşulup yazılmalı. 'Ata'ya şikâyet' gibi ritüellerin akla ziyan olduğu da her yerde konuşulup yazılmalı… 66 yıl önce ölmüş bir insandan bahsediyoruz. Bu insan peygamber değildi. Kıyamete kadar geçerli bir şeriat getirmedi. Kemalist dogmacılığın ne alemi var, anlamıyorum."
***
Biz susalım, Necip Fazıl konuşsun.
Büyük Doğu mecmuasının 1943 tarihli yedinci sayısında şöyle diyor üstad:
1- Türk Cumhuriyeti doğu ve batı muhasebesinde, asırlar boyunca mahkûm yaşadığı bir tasfiye vaziyetinin tam gerçekleşmesi ânında, misilsiz bir şahlanışla kendimizi mekân pilânında kurtarışımızın neticesidir.
2- Hakiki tarih, bu neticenin hazırlayıcıları olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Türk cemiyetinin mekân pilânında en büyük kurtarıcıları olarak anacaktır.
3- Fakat kurtuluşumuz, aslî pilânı olan zaman çerçevesine yerleşince, bir türlü dengesini bulamamış ve birinci yılından yirminci yılına kadar öksüz yaşamıştır. 4- Şimdi bütün dünyanın yepyeni bir zaman ve mekân inşası zoriyle korkunç bir ****bolizma humması geçirdiği bu devrede (İkinci Cihan Harbi kastediliyor- ha), mekân selâmetini en doğru dış politika yolunda gerçekleştirmiş bulunan Türk Cumhuriyeti, bütün Türk tarihi boyunca nezaket ve hassasiyet anlarının hepsini birden gölgede bırakacak şekilde, hakiki zaman fâtihlerini beklemektedir."
"('Atatürkçülük' tartışmasının) toplumun entelektüel önceliği olması gerekiyor. Çünkü bu sizin önünüzü kapatan bir şey. Senin olayları kavramanı, dünyayı anlamanı, toplumu anlamanı engelleyen bir şey."
"Derli toplu bir düşünce sistematiği olarak Atatürkçülük diye bir şey yok. Sonradan uydurulmuş şeyler. Kim güçlüyse, kim aracın direksiyonundaysa, kim olaylara yön verme imkanına sahip ise onun yorumu Atatürkçülük oluyor. Dolayısıyla konjonktüre göre değişiyor. Modernite devrimi yaşamış bir toplum, hiç kimseyi putlaştırmaz. Kazara putlaştırsa da bu kadar uzun ömürlü olmaz."
"Bütün mesele şu; şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Ben adıyla çağırmaktan yanayım. Bu bir bardaksa, açıkça söyleyeceksin. İkiyüzlülük yapmamın, kıvırtmanın, sahtekarlığın anlamı yok. Adıyla çağırırsın, sonucuna da katlanırsın tabii. Bir insan kendine sansür uyguluyorsa, onun ondan sonra söylediklerinin bir kıymeti harbiyesi olmaz."
***
Çağrışım;
5816 sayılı kanuna muhalefetten hapse girerken (Mayıs 2004), şöyle bir beyanat vermiştim:
"Bize zulmeden yurttaşlarımıza bıkmadan, usanmadan adaleti telkin edeceğiz. 'Gelin, aklımızı başımıza alalım, birbirimizi hırpalayarak ancak Frenklere hizmet edebileceğimizi idrak edelim, toplumsal barışı imkânsız kılan Kemalizm'i aşalım' diyeceğiz… 'Efendim, biz de Atatürkçüyüz; ama işte şöyledir, böyledir' demeyeceğiz; 'Atatürkçü' veya 'Kemalist' olmadığımızı açıkça ifade edeceğiz. 'Biz de Atatürkçüyüz' dedikten sonra ne söylersek söyleyelim, kâr etmez. Kemalizm'e rüşvet-i kelam ile başlayan her cümle, Kemalizm'in psikolojik iktidarını besler. Korku duvarını aşmalı ve bu psikolojik iktidara bir son vermeliyiz… Kemalist saplantıların bu ülkeyi ruhsal ve fiziksel parçalanmanın eşiğine getirdiğini göre göre yanlışta ısrar edenlerin insafsızlığı ve aymazlığı her yerde konuşulup yazılmalı. 'Ata'ya şikâyet' gibi ritüellerin akla ziyan olduğu da her yerde konuşulup yazılmalı… 66 yıl önce ölmüş bir insandan bahsediyoruz. Bu insan peygamber değildi. Kıyamete kadar geçerli bir şeriat getirmedi. Kemalist dogmacılığın ne alemi var, anlamıyorum."
***
Biz susalım, Necip Fazıl konuşsun.
Büyük Doğu mecmuasının 1943 tarihli yedinci sayısında şöyle diyor üstad:
1- Türk Cumhuriyeti doğu ve batı muhasebesinde, asırlar boyunca mahkûm yaşadığı bir tasfiye vaziyetinin tam gerçekleşmesi ânında, misilsiz bir şahlanışla kendimizi mekân pilânında kurtarışımızın neticesidir.
2- Hakiki tarih, bu neticenin hazırlayıcıları olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Türk cemiyetinin mekân pilânında en büyük kurtarıcıları olarak anacaktır.
3- Fakat kurtuluşumuz, aslî pilânı olan zaman çerçevesine yerleşince, bir türlü dengesini bulamamış ve birinci yılından yirminci yılına kadar öksüz yaşamıştır. 4- Şimdi bütün dünyanın yepyeni bir zaman ve mekân inşası zoriyle korkunç bir ****bolizma humması geçirdiği bu devrede (İkinci Cihan Harbi kastediliyor- ha), mekân selâmetini en doğru dış politika yolunda gerçekleştirmiş bulunan Türk Cumhuriyeti, bütün Türk tarihi boyunca nezaket ve hassasiyet anlarının hepsini birden gölgede bırakacak şekilde, hakiki zaman fâtihlerini beklemektedir."