KeRİM
07-23-2007, 22:40
Gözsüz Hayat
Yasir ERYİĞİT
İlk beyaz adamlar, Samoa'ya ulaştıkları zaman, ellerini sadece cisimlerin üzerine koyarak, teferruatlı ve iyi bir şekilde görebilen âmâ insanlar gördüler. 1. Dünya savaşından sonra, Fransa'da Jules Romain, yüzlerce âmâ insanı testlere tâbi tutarak bunların arasından sadece bir kaçının karanlık ve aydınlığı fark edebildiği neticesine vardı. Güneşe karşı olan hassasiyetleri burun ve parmak uçlarında toplanmıştı. İtalya'da nörolojist Cesare Lombraso, bir âmâ kızın burun ucu ve sol kulak memesi ile görebildiğini keşfetti. Kız, âniden ışığa hedef olunca ürperiyordu. 1956'da da, İskoçya'da âmâ bir okul çocuğu, renkli ışıkları fark edebilecek şekilde ve değişik "feet"lerdeki parlak cisimleri seçebilecek şekilde eğitildi. 1960'ta bir tıp komitesi Virjinya'da bir kızı teste tâbi tutup, gözlerinin üzerinde kalın bandajlar olmasına rağmen, renkleri ayırt edebildiğini ve büyük harflerle yazılan pasajlardan kısa bölümler okuyabildiğini müşâhâde etti. Bu hâdise yeni bir şey değildi, fakat Urallar'da bir köylü kadında yeni bir buut kazandı.
Rosa Kuleshova parmaklarıyla görebiliyordu. Âmâ değildi, fakat bütün efradı âmâ olan bir aile içinde büyümüştü ve bu esnada onlara yardım etmek için "Braille"yi (âmâlara mahsus olan bir okuma şekli) öğrenmişti. 1962'de doktoru vasıtasıyla, Sovyet Bilim Akademisi tarafından muayene edileceği Moskova'ya götürüldü.
Nöroiojist Shaefer, O'nun üzerinde geniş bir çalışma yaptı ve elleri bir ekran içinde hareketsizken ve emin bir şekilde gözleri bağlı olduğu halde farklı üç çeşit rengi ayırt edebildiğini müşahade etti. Isıyı farklı şekillerde yansıtma ihtimalini test etmek İçin mezkur kadının kartlara karşı olan reaksiyonuna tesir etmeksizin bazı kartları ısıttı ve bazılarını da soğuttu. O'na hiçbir ipucu verilmeden, gazete yazılarını ve cam altına konulmuş müzik pasajlarını okuyabildiğini gördü. Psikolog Novemİek tarafından teste tâbi tutularak, avuç içine ve ekrana yansıtılan ışının renk ve şeklini anlayabiliyordu. Güvenilir testlerde, Rosa gözlerini kullanmadan dirseğiyle bir gazetedeki küçük harflerle yazılmış yazıları okuyabiliyordu. Ve hepsinden daha çok ikna edici bir gösteride, arkasında duran bir kişinin gözlerini sıkıca kapatmasına rağmen aynı şeyleri tekrar etti.
Aslında göz bir penceredir; esas gören ruhtur. Bu bakımdan diğer organların vazife, düşünce, onlardaki pencere olma kabiliyetinin geliştirilmesiyle mesele halledilmektedir.
Yukarıdaki hadiselerden anlamaktayız ki, lüzumu hafinde, gözün vazifesi "Hikmeti Sonsuz" tarafından parmak, burun, kulak ve dirsek gibi vücudun diğer azalarına yaptırılmaktadır. O halde; burun, göz, kulak, dirsek vs. görür de el ayak, göz, kulak konuşmaz mı? Yüce Beyan'da şöyle buyurulmaktadır; "Bugün onların ağızlarını mühürleriz de elleri ne yapıyor idiyseler bize söyler ve ayakları şâhitlik eder." Zaten biz bu durumu cansız plâklardan bant ve kasetlerde müşâhede edip durmaktayız.
Yasir ERYİĞİT
İlk beyaz adamlar, Samoa'ya ulaştıkları zaman, ellerini sadece cisimlerin üzerine koyarak, teferruatlı ve iyi bir şekilde görebilen âmâ insanlar gördüler. 1. Dünya savaşından sonra, Fransa'da Jules Romain, yüzlerce âmâ insanı testlere tâbi tutarak bunların arasından sadece bir kaçının karanlık ve aydınlığı fark edebildiği neticesine vardı. Güneşe karşı olan hassasiyetleri burun ve parmak uçlarında toplanmıştı. İtalya'da nörolojist Cesare Lombraso, bir âmâ kızın burun ucu ve sol kulak memesi ile görebildiğini keşfetti. Kız, âniden ışığa hedef olunca ürperiyordu. 1956'da da, İskoçya'da âmâ bir okul çocuğu, renkli ışıkları fark edebilecek şekilde ve değişik "feet"lerdeki parlak cisimleri seçebilecek şekilde eğitildi. 1960'ta bir tıp komitesi Virjinya'da bir kızı teste tâbi tutup, gözlerinin üzerinde kalın bandajlar olmasına rağmen, renkleri ayırt edebildiğini ve büyük harflerle yazılan pasajlardan kısa bölümler okuyabildiğini müşâhâde etti. Bu hâdise yeni bir şey değildi, fakat Urallar'da bir köylü kadında yeni bir buut kazandı.
Rosa Kuleshova parmaklarıyla görebiliyordu. Âmâ değildi, fakat bütün efradı âmâ olan bir aile içinde büyümüştü ve bu esnada onlara yardım etmek için "Braille"yi (âmâlara mahsus olan bir okuma şekli) öğrenmişti. 1962'de doktoru vasıtasıyla, Sovyet Bilim Akademisi tarafından muayene edileceği Moskova'ya götürüldü.
Nöroiojist Shaefer, O'nun üzerinde geniş bir çalışma yaptı ve elleri bir ekran içinde hareketsizken ve emin bir şekilde gözleri bağlı olduğu halde farklı üç çeşit rengi ayırt edebildiğini müşahade etti. Isıyı farklı şekillerde yansıtma ihtimalini test etmek İçin mezkur kadının kartlara karşı olan reaksiyonuna tesir etmeksizin bazı kartları ısıttı ve bazılarını da soğuttu. O'na hiçbir ipucu verilmeden, gazete yazılarını ve cam altına konulmuş müzik pasajlarını okuyabildiğini gördü. Psikolog Novemİek tarafından teste tâbi tutularak, avuç içine ve ekrana yansıtılan ışının renk ve şeklini anlayabiliyordu. Güvenilir testlerde, Rosa gözlerini kullanmadan dirseğiyle bir gazetedeki küçük harflerle yazılmış yazıları okuyabiliyordu. Ve hepsinden daha çok ikna edici bir gösteride, arkasında duran bir kişinin gözlerini sıkıca kapatmasına rağmen aynı şeyleri tekrar etti.
Aslında göz bir penceredir; esas gören ruhtur. Bu bakımdan diğer organların vazife, düşünce, onlardaki pencere olma kabiliyetinin geliştirilmesiyle mesele halledilmektedir.
Yukarıdaki hadiselerden anlamaktayız ki, lüzumu hafinde, gözün vazifesi "Hikmeti Sonsuz" tarafından parmak, burun, kulak ve dirsek gibi vücudun diğer azalarına yaptırılmaktadır. O halde; burun, göz, kulak, dirsek vs. görür de el ayak, göz, kulak konuşmaz mı? Yüce Beyan'da şöyle buyurulmaktadır; "Bugün onların ağızlarını mühürleriz de elleri ne yapıyor idiyseler bize söyler ve ayakları şâhitlik eder." Zaten biz bu durumu cansız plâklardan bant ve kasetlerde müşâhede edip durmaktayız.