kültür ve teşkilat [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : kültür ve teşkilat


TÜRK
07-24-2007, 00:37
Bozkır Kültürü

Şimdiye kadar görüldüğü üzere, Türk tarihinin bu safhası daha ziyade "Eurasia"nın bozkırlar bölgesinde cereyan etmiştir.Bilhassa insanın tabiat kuvvetlerine hakim olmadığı eski çağlarda coğrafyanın insan hayatı üzerindeki etkileri düşünülürse, bozkır ikliminin de, çeşitli bakımlardan eski Türk yaşayış, düşünce tarzı, inancı ve dünya görüşü, örfü ve geleneklerine, kısaca "kültür"üne yön verici etkiler yapacağı tabiîdir. Ancak bir kültürün teşekkülünde, coğrafî şartların yanında bizzat insan unsuru da rol oynamaktadır. Son araşıtrmalar fertlerin bazı kültür unsurlarını yaratmak ve geliştirmekte başlıca âmil olduğunu göstermiştir. Bununla beraber, belirli ruhî karakter taşıyan toplulukların ortaya konan kültür değerlerini kontrol kabiliyeti de unutulmamak gerekir. Yani cemiyet, kendi içinde görünen her kültür belirtisini kabul etmemekte, ancak umumi telâkkisi, düşünce tarzı ve yaşayışına uygun düşenleri benimsemektedir. Şu halde her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: coğrafî çevre, insan unsuru, cemiyet. Ayrı coğrafi çevrelerde belirli karaktere sahip insan guruplarının meydana getirdiği cemiyetlere has olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağına göre, 3500 yıllık hayatı bozkır coğrafî şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine özgü bir kültür tipine sahip olacağı tabiî karşılanmalıdır. Biz buna, doğuş ve gelişme sahasından dolayı "Bozkır kültür" diyoruz. Bozkır kütürüne tarihin seyri içinde, bozkırlar bölgesi kıyılarında yaşamış olan bazı yabancı toplulukların da dahil olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ Hind- Arupalılardan bazı kollar (İranîler, yine bu kökten çeşitli gurupların meydana getirdiği İskitler vb.) ve Moğollar gibi. Fakat kültürün üç ana dayanağından biri olan insan faktörü Bozkır kültürünün eski Türkler tarafından ortaya konan temel unsurlarını bu yabancıların Türkden farklı insan unsuru ve cemiyet hususiyetlerinin belirlediği kültür katkılarından ayırmaktadır. Bu itibarla bozkır kültürünü en saf şekli ile bir Türk kültürü olarak kabul etmekte hata yoktur.

Bozkırlar coğrafyasında binlere yıl hayatiyetini devam etiren ve Çin, Hind, Akdeniz ve Avrupa gibi yerleşik kültür mensuplarının, yine binlerce yıl içinde, etki ve baskısını hissettikleri bu kültür eskiden beri ilim adamlarınca az-çok tanınmakta idi. Uzmanlardan bazıları bu kültüre eksik olarak "Atlı göçebe kültürü" demekte bir mahzur görmemişlerdir.

Halbuki, bozkır kültürü "at" üzerine kurulmuş olmakla beraber, prensipleri yalnız "at"tan ibaret değildir. Bunun yanında demir de vardır ve ayrı bir hukuk anlayışı ile de donatılmış bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğuna göre de, din, düşünce, ahlâk yönlerinden de tamamlanarak bir bütün teşkil etmiş olması icap eder. Çünkü herhangi bir kültürde ekonomi kültürün bütününü değil, sadece bir cephesini meydana getirir. Bu itibarla, çöllerde değil fakat rutubet derecesi oldukça yüksek yaylalarda gelişen bozkır kültürüne, sırf çoban hayat tarzına dıştan bakarak göçebelik atfetmek yanlıştır. Mahiyeti ilmi yoldan iyi açıklanmamış olan ve Batılı ilim adamlarının, kendi kültür anlayışlarının haricinde kaldığı için, üzerine lâyıkı ile eğilemedikleri göçebeliğin düşünce, vatan telâkkisi, dinî tutum, ahlâki davranış bakımlarından özelliklerini henüz bilmiyoruz. Şimdilik, şunu söyleyelim ki, bozkır kültüründe temel olan at, göçebelerin hayatında birinci plânda görülmez. At göçebe kavimlerin kültürüne sonradan girmiş bir ekonomi vasıtasıdır (Moğollar aslında at'ı bilmiyorlardı, Arabistan'da ve Kuzey Afrika'da at ancak M.Ö. 1200'lerde görülmektedir. Kuzey Kafaslar'da ve İran'da at ile ilgili ilk buluntular M.Ö. 900-500 yıllarına aittir.)

1- BOZKIR KÜLTÜRÜNÜN MENŞEİ MESELESİ

a) İskit Nazariyesi

I. Zichy tarafından ortaya atılan bu görüşe göre, bizim "Bozkır kültürü" diye ifade ettiğimiz kültür tipi, "atlı göçebelik"ten ibaret olup, merkezinde at yetiştirmek ve çobanlık yer almakta ve bu gibi faaliyetler için, Karadeniz'in kuzey düzlüklerindeki İskit sahası en elverişli bölge bulunmaktadır. Bir göçebe san'at türü olan "hayvan üslûbu" da burada doğup gelişmiş, Eurasia'ya yayılmıştır. Yine bu nazariyeye göre atlı göçebe kültürü, M.Ö. 4. asırda teşekküle başlamıştır. Bu nazariye taraflarına karşı itirazlar oldu ve "Eurasia" bozkırlarında daha M.Ö. 2. bin ortalarında atlı göçebe kavimlerin yaşadığı hatırlatıldı ve İskitler'deki bu kültür belirtilerinin Türk unsurunun nüfuzu neticesi olabileceği üzerine dikkat çekild. Ayrıca İskit kültürü ile aynı durumdaki Altay buluntuları arasındaki benzerlikte -"Kırali İskitler" doğudan geldiklerin göre- temelin doğuda aranması gerektiği belirtildi.

b) İndo-Germen Nazariyesi

Batıda çok yaygın olan ve eski "Aryanizm" tesirinin bir devamı sayılması mümkün görünen bu nazariye Hind, Avrupalıları tâ Baykal gölüne kadar bütün Asya'ya yerleştirmekte ve onların da aslında "göçebe" (bozkırlı!) oldularını ileri sürerek, at'ın ilk defa onlar tarafından ehlileştirildiğini ve dünyanın ata binme san'atını onlardan öğrendiğini iddia etmektedir. Batılıların at üzerinde bu kadar durması, şüphesiz bu hayvanı ehli hâle getirip binmenin insanlık kültürü tarihinde muazzam bir hamle teşkil etmesinden ileri gelir ki, bozkırlarda gelişen kültürü de İndo-Germenlere bağlamak böylece mümkün olacaktır. Burada ehli atın menşei olarak kalıntıları Cungaryâ'da ortaya çıkarılan "Equus Przewalsky" gösterilmiştir. İndo-Germen nazariyesine karşı, eski çağlarda bir değil birçok at cinslerinin bulunduğunu (meselâ Çin'de Ordos bölgesinde; 'neolitique' devirden 'hipparion' ve 'equus caballus' cinsleri) ve atın tek bir yerde değil, çeşitli yerlerde başka başka kavimler tarafından ehlileştirilmesi mümkün olduğunu hatırlattıktan sonra, bozkır kültüründeki savaşçı çobanlar tarafından binek at olarak kullanılan atın Przewalsky cinsi değil, "küçük bedenli, kısa başlı, geniş alınlı" batı bozkırları cinsi olduğunu belirtelim. Hun süvarilerinin seferlerde bindikleri bu bozkır muharebe atının ilk kalıntılarına rastlandığı Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2000-1700) eski Türk Altay kültürüne bağlı bulunmaktadır. Diğer taraftan S.V. Kiselev'in tesbit ettiği üzere "savaşçı bir kavme ait olan Andronovo kültürü (M.Ö. 1700-1200)'nün yavaş yavaş Orta Asya'ya hâkim olmaya başladığı devir" ile bu buluntular zaman bakımından dikkate değer bir uygunluk gösterir. Çok daha eski tarihlerde Poltavka ve Tripolje kültüründe "at" iskeleti kalıntılarının mevcut olduğu iddiası doğru olsa bile, buna büyük bir değer vermekte isabet yoktur. Çünkü bu, av hayvanı yabani bir at da olabileceği gibi, şurada, burada at iskeletine rastlamak da önemli değildir. Önemli olan, atın belirli bir kültür bütünü içinde değer kazanmış olmasıdır. Atın ehlileştirilmesi için önce buna ihtiyaç duyulması gerekir ki bu ihtiyaç şüphesiz ilk olarak bozkırlı hayvan besleyici kavimlerde hissedilmişti. Bu itibarla atın insanlar tarafından kullanılması bile -bu husus başlangıç noktası olmakla beraber -tâli bir keyfiyet sayılabilir. Esas olan, atın binek hayvanı haline getirilmesidir. Bozkır kültüründe rol oynayan baş aksiyon da biniciliktir. At gibi bir vasıtaya ihtiyacın, 'yerleşik' topluluklardan ziyade, çok geniş sahalarda, hayatın zarurî kıldığı sür'atle dolaşmak mecburiyetinden doğduğu aşikârdır. Bozkır savaş atı doğuya doğru uzanmış ve Çin'de muharebe atı yetiştiriciliğinin ilk sahası olan Şansi bölgesinde görülmüştür. Çinliler ata binmeyi ancak M.Ö. 300'lerde Asya Hunlarından öğrenmişlerdir.

c) Altaylı Nazariyesi

Bozkır kültürünün Altay yaylalarında Proto-Türkler (Türklerin ataları) tarafından ortaya konduğu hususu, bir kültür çevresi (Kulturkrais) olarak bozkırlar üzerine dikkati çeken W. Schmidt, O. Menghin, W. Koppers, F. Flor gibi tanınmış kültür tarihçilerinin temsil ettiği "Viyana ekolü" tarafından ileri sürülmüştür. O. Menghin'e göre atın ehlileştirilmesi ve genelikle hayvan yetiştiricilik gibi medeniyet tarihinin çok önemli bir safhası Türklerin ataları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bozkırlar bölgesinde üç kültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü, at yetiştirme kültürü) tesbit eden Menghin'e göre, bunun son merhalesinden yeni bir netice olarak, merkezinde atın bulunduğu, "Savaşçı çobanlar" ("Hirtenkrieger") kültürü doğmuştur ki, bu, bozkır kültürünün, bilhassa Proto-Türkler için karakteristik olan en yüksek derecesini gösterir.

W. Koppers de şöyle demektedir: "Atın ehlileştirilmesi ve atlı çoban kültürünün yaratılması ilk Türklere bağlanabilir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı kavimlerin ve başka kültürlerin gelişmesinde fevkalâde sonuçlar doğurmuştur. Tarihî bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir". Atın binek hayvanı olarak kullanılmasını, ziraat kültürünün ve ona bağlı hayvancılığın çok üstünde ve dünya tarihinin pek önemli bir kültür merhalesi olduğunu belirten F. Flor'a göre, hayvan terbiyesinde önce geyik, sonra ren geyiği (Samoyedler tarafından), nihayet Türklerin ataları tarafıdan at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. W. Schmidt de araştırmalarında aynı neticeye vamıştır: "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanları ehlileştirmeye geçen tek kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafından ehlileştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedirler". Orta Asya bozkırlar bölgesinin kültür tarihi yönünden taşıdığı önem W. Ruben, L. P. Zambotti ve jeopolitikçi Mc Kinder tarafından iyice belirtilmiştir.

Esasen yeryüzünde ekonomi bakımından başlıca üç temel kaynak vardır: Orman, tarım, hayvan yetiştirme. İnsanlar yaşadıları çevrenin bu imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Tarihte ilk kültürler de şüphesiz doğduları bölgenin tabii şartları içinde öz kazanacaklarından, orman kavimleri "asalak" kültüre (avcılık, devşiricilik), ziraate elverişli yerlerde oturanlar "köylü" kültüre (çiftçilik) bağlanmışlar, bozkırdakiler "çoban" kültürünü (besicilik) meydana getirmişlerdir. Bu itibarla, aslında orman kavmi veya köylü değil, fakat bozkırlı olan Türklerin kültürü de doğuş, gelişme ve muhteva bakımından bütün diğer toplulukların kültürlerinden farklılık gösterir.

"Altay-Türk atlı çoban kültürü" Türklerin atalarını diğer topluluklardan, farklı bir dünya görüşüne ve hayat tarzına götürmüştür ki, bu insanlığın mazisinde ilk defa müşahade edilen insan zeka ve iradesini tabiata hakim kılma azmidir. At terbiyesi, otlaklar etrafında cereyan eden mücadeleler bozkırlıyı metanet ve cengâverlikle bezemiş, onu teşkilatçılık melekesine sahip kılmış ve eski Türkler herşeylerini borçlu oldukları ata kutluluk derecesinde değer vermişlerdir.

At vasıtası ile insanlığa bahşedilen diğer önemli bir değer de sür'at mefhumudur ki, bu eski iptidaî kavimlerin zihni durgunluğun tenbelliğinden kurtararak canlı bir faaliyete yönelmiş ve insan iradesinin ufkunda sonsuz imkânlar açılmasına neden olmuştur. Yine at sayesinde bozkır kültürünün ortaya koyduğu başka üniversal bir değer hukuk fikridir. Bu da, atlı muharip çobanların, insanların cemiyet halinde yaşayabilmelerini sağlayan karşılıklı saygı esasından hareketle, toplulukları bir üst idare nizamına bağlama yolunda ulaşılan devlet kurma düşüncesinin mahsulüdür. At üzerinde, kalabalık hayvan sürülerini sevk ve idare etmek mecburiyeti eski Türklerin, atın sür'ati ve demir madeni sayesinde hâkimiyet altına aldıkları insanları idare plânında başarılarını mümkün kılmıştır. Bu nedenle yeryüzünde ilk siyasî kadrolar, yine ilk kanun koyucu durumunda olan Türklerin ataları tarafından tesis ve teşkil edilmiş görünmektedir.

Menghin'e göre, bozkırlarda gelişen eski Türk kültürünün dünya tarihinde iki bakımdan kesin etkisi olmuştur. Bunlardan biri, hayvan besleyiciliği geliştirmek ve yaymak suretiyle iktisadî; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile içtimaidir. Birinci nokta önemlidir; zira bu, avcılık ve devşiricilik gibi, yalnız alarak karşılığında birşey vermeyen parazit (asalak) ekonomi yerine, insanları üretici (müstahsil) durumuna sokmak suretiyle, çok faydalı bir iktisadî hamlenin işaretidir. Fakat ikinci nokta daha da önemlidir, çünkü insanlığı basit yığınlar olmaktan çıkarıp sosyal nizamlara bağlamak gibi, iktisadî faaliyetin de devamını mümkün kılan, bir beşeri değer ancak bu yol ile husule gelmiştir. Bu bakımdan Ural-Altaylı kavimlerin dünya tarihindeki bu çok önemli rolünü belirten Menghin şöyle demiştir: "En eski yüksek medeniyetler dahi, daha çalışkan ve ziraatçi olmakla beraber, devlet kurmakta kifayetsiz kavimlerin yerleşik halde bulunduğu büyük nehir vadilerine savaşçı atlı çobanların müdahalesinden sonra doğmuştu." W. Koppers Hind-Avrupalılar açısından meseleyi daha kesin bir şekilde açıklamaktadır. Ona göre, Hind-Avrupalı kavimlerin (bugünkü Avrupalıların ataları) teşkilâtçılık ve siyasetteki başarılar ancak bu bozkırlı unsurların onlarla karışması ile izah edilebilir. Onlar M.Ö. 2. bin yıllarında Aral gölü havalisinde bozkır kültürü ile temasa geçerek bu kabiliyeti elde etmişlerdir. Bu, diğer bölgelerde de böyleydi. Nitekim Doğu Asya'ya ilk devlet teşkilâtı eski Türkler tarafından konulmuş, Ön-Asya kavimleri bakımından da benzer sonuca varılmıştır.

ç) Bozkır Kültürünün Teşekkül Çağı

Bu kültürün menşi hakkında nazariyeler ona aşağı yukarı bir mazi tayin etmek imkânını sağlamaktadır. Viyana ekolüne göre bu tarih M.Ö. 2 bin başları olmalıdır. Şüphesiz ata binicilik temel unsur olmak üzere siyasî, iktisadî, dinî vb. cepheleri ile kültür gelişinceye kadar belirli bir zamanın geçmesi gerekecektir. Bugün için, ehlileştirilmiş ata binme çağı, Afanasyevo kültürü verilerine göre M.Ö. 2500 yılları olduğuna ve Andronovo kültürüne (M.Ö. 1700) bağlı savaşçı atlı bir kavimin etrafa etkisini göstermeye başladığı ifade edildiğine göre, Bozkır kültürünün M.Ö. 2500 ile 1700 arasında oldukça belirgin bir vasıf kazanmış olduğu kabul edilebilir. Bu tahmin bir yandan Viyana ekolünün vardığı sonuçlara, diğer yandan da arkeolojik belgelere uygun düşmektedir.

2. SOSYAL YAPI

a) Eski Türk cemiyetinin sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar yapılan tasnifler hem bünye, hem de isimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. Bunun nedeninin, her araştırıcının kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğu belirli Türk zümresini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin çeşitli devirlerde, çeşitli bölgelerde bazı bünye değişikliklerine uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tabirler kullandıkları şüphesizdir. Fakat Bozkır kültürü dediğimiz, aslına en yakın Türk kültürü içinde cemiyet yapısını tesbit etmek bakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesi herhalde hareket noktası görevini görebilecektir. Ana kaynağımız Orhun kitabelerinde geçen, konu ile ilgili tabirler meseleye ışık tutacak durumdadır.

Orhun kitabelerine göre Türk bozkır cemiyetinin yapısını şöyle tesbit etmek mümkündür:
Oguş - âile (?)
Urug - soy, (aile ?)
Bod - boy, kabile
Ok - kabile (bir siyasî teşkilâta bağlı)
Bodun - boylar birliği (siyasî yönden müstakil veya değil)
İl-Müstakil topluluk, devlet, imparatorluk.

Eski Türk cemiyetinde ilk sosyal yapı olan aile, bütün içtimaî bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kan akrabalığı esasına dayanıyordu.

Eski türk ailesi tip olarak "geniş aile" şeklinde görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütün dış etkilere rağmen, başka bölgelerdeki Türk zümrelerine nisbetle en az tesir almış olmaları gereken Altaylılar'da "soy" ve Yakutlarda "usa" Kırgızlarda "aul") ise de, aslında Türk ailesinin "Küçük aile" tipinde kurulu bulunması daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi esk Yunan'daki (genose), Roma'daki (gens) ve İslavlardaki (zadruga)'dan farklı olup, ortaklık yalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder. Türkçede izdivaç için kullanılan "evlenme" veya "evlendirme", (Gök-Türk kitâbelerinde: able +) tabirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir (aile) meydana getirdiğine delâlet eder. Genellikle, bilindiği gibi dıştan evlenme (exogamie)'nin esas ve baba hukukunun hakim olduğu Türk ailesinde evlenen oğullar, hisselerin alıp, yeni bir aile kurmak üzere, çıkarlar, baba evi ise en küçük oğula kalırdı. Türklerde "leviratus" (ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesi ile ve çocuksuz genç dul üvey anne ile evlenme şekli) mevcuttur ve genellikle tek zevcelik (monogamie) görülür.

Orhon yazıtlarında ancak bir yerde geçen "uruğ" tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlıda, birçok modern şivelerde çok kullanılan ve "tohum, akraba, nesil" mânalarına gelen bir söz olup, Moğolcada da "yat, cat" (yabancı) tabirinin zıddı olarak "akraba" anlamında kullanılır.

Aileler veya soylar bir araya geldiği zaman "boy" teşekkül ediyordu ve başında görevi, boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde silahlı kuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bag, beg, bi) bulunuyordu. Buna göre boy, siyasî mahiyette bir birlik idi. Belirli arazisi ve muharip kuvveti vardı. Mülk ve hayvan sürüleri başka zümrelerinkinden ayırdedilmekte idi (24 Oğuz boyundan her boy özel bir damgaya sahipti). Roma'da, eski Yunan'da ve Câhiliye devri Araplarında, benzer kuruluşlar başındaki sorumlu şahıslar aynı zamanda dinî reis olduları halde, beyin böyle bir fonksiyonu yoktu.

Eski türk boylarının adları boyun bu siyasî ve içtimaî hususiyetlerini meydana koymaktadır. Bu adlar şöyle sınıflandırılmıştır:

a) Askerî teşkilât ve idarî kuruluşla ilgili olanlar (mesela; Çur, Yula, Kapan, Külbey, Yabagu, Yeney, Çepni, Tryan,İğdir, Köbök, vb.).
b) Askerî - siyasî olayların etkisinde meydana gelenler (mesela; Hazar = Kazar, Sabar, Kabar, Kesi, blgar vb.).
c) Büyük, şöhretli, zengin manâlarında olanlar (mesela; Bayındır, Bayat, Çavuldur, Tabgaç, vb.)
d) Hâl ve tavır veya hava hadisesini bildirenler (mesela; Argu, Argın, Çuva, Karluk,Yağlakar, Boran, Kürt vb.)
e) Kuvvet, sağlamlık, cesaret, fazilet ifade edenler (mesela; Türk, Kayı, kangar, Karan Gyormati, Ertim = erdem, Kınık vb.).
f) Boylar birliğine katılanların sayısına göre adlandırmalar (mesela; On-ok, Dokuz-oğuz, On-Uygur, Üç-karluk, Utur-gur = Otuz Ogur, vb.).
Oğuz adı da (Ok+z= Ok'lar) belirli bir siyasî teşkilât kurmuş Türk boyları manasındadır.

Görüldüğü üzere Türk boyları ve genellikle Türk siyasî kuruluşları şahıs adları ile anılmıyorlar Selçuklu, Osmanlı gibi devlet veya, meselâ, Hacılu, Kızıl Ahmedlu, Caferlu vb. gibi küçük topluluk adları ve sonu + oğlu ile biten Aydın-oğlu, İsfendiyar-oğlu vb. adlar, aslında Türk kültürü mahsulü olmayıp, Arap ve Fars tesiri ile sonradan ortaya çıkmış isimlendirmelerdir.

Boy beyleri cesareti, malî kudreti ve doğruluğu ile anınmış urug ve oguşların reisleri arasında seçim yolu ile iş başına gelirlerdi. Seçici heyet herhalde boyu meydana getiren aile ve soyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu heyet eski Türk devletlerinde mevcut "meclis" (Danışma kurulu)'lerin küçük çapta bir ilk tipi olarak görünmektedir.

Boylar birliğine "bodun" deniyordu. Bodunun başında "bey", han (kaan) bulunur ve topluluk siyaseten müstakil veya bir il'e tâbi durumda olabilirdi. Bodunlar çoğunlukla soy ve dil birliğine sahip boylardan meydana geldiği için, bodun kelimesi "kavim" mânasını verebilir. Kitabelerde yalnız bir defa geçen "Ulus" sözünün eski devirdeki mânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: 1. Millet, 2.Memleket, 3. Devlet karşılığı olarak daha geniş anlamlarla karşımıza çıkmaktadır.

b) İl

Eski Türk cemiyetinde siyasî teşkilatlanmanın en üst kademesini teşkil eden "il" V. Thomsen'e göre "siyasî bakımdan müstakil, muntazam teşkilâtlı millet" demektir. A.V. Gabain'e göre "ülke, imparatorluk = Reich, iktidar veya hükümet", R. Giraud'ya göre eski Türk "il"i, toprağı ile, halkı ile, idarî ve hukukî nizamları ile, görevi yurdu ve ahaliyi korumak ve sağlam bir sosyal bünyeye sahip olmasına çalşmak olan bir siyasî kuruluştur. Türk "il"ini tanıyabilmek için onun, devletin şartları yönünden, özelliklerini şöyle tesbit etmek mümkündür:

1- İstiklâl Kavramı

Bilindiği üzere, devlette gerçek istiklâl, bunun yalnız idareci zümrece istenmesi ile değil, aynı zamanda halkın da aynı şuur içinde bulunması, yani istiklâl düşüncesinin bütün toplulukta müşterek bir arzu halinde var olması şeklinde belirir. Böyle bir ortak şuur Bozkır Türk cemiyet ve devletinde çok eskiden beri mevcut olmuştur. Türk gurupların her gittikleri yerde, beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyasî teşekküller kurmaya çalışmaları bunu gösterdiği gibi, çeşitli ülkelerde buna muvaffak olmaları da istiklâl düşüncesi üzerinde ısrarlarına delâlet eder. Eski Türklerde istiklale verilen değer bazı tarihi kayıtlarla da tesbit edilmiş durumdadır: Asya Hunlarından M.Ö. 58'de cereyan eden hadise dolayısıyle Çin yıllığı Shi-ki Hun devlet meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder: "Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız istiklâlimizi Çin ile uzlaşmak bahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız halâ mevcut iken devletimizi korumalıyız". Orhun kitabelerinde, "Kaganlık" tâbiri ile ifade edilen "devlette istiklâl" düşüncesine karşı duyulan ilgi daha sarih bir şekilde dile getirilmiştir: "İl'i olan bir bodun idim, şimdi il'im nerede? Kaganlık bodun idim, hani kaganım?". İstiklâlden mahrum kalınca "Bey olmaya lâyık oğlu kul, hatun olmaya lâyık kızın cariye" olduğundan yakınan Bilge Kağan Türk devlet ve istiklâlinin devamlılığına inancın şu sözlerle ifade etmiştir: "Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk bodununun il'ini, töresini kim bozabilir?". Bu tarihi belgeler, devlette gerçek istiklâl kavramına uygun olarak, bu düşüncenin, idarecisi ve halkı ile Türk topluluğunda ortak bir değer taşıdığını ortaya koymaktadır.

2- Ülke Kavramı

Ülke, her müstakil devletin hak ve salâhiyetlerini mutlak şeiklde kulanabildiği belirli coğrafî saha olduğuna ve ülkesiz bir millet bahis konsu olmayacağına göre, Türk "il"inde de belirli sınırlar içinde bulunan bir ülke kavramının mevcut olacağı aşikârdır. Eski Türklerde ülkeye "yurt" deniyordu. (Eski Türk belgelerinde geçmeyen ülke sözü, "ölkä" şekli ile Moğolcadır). Ülke sınırlarına da "yaka" denilmekte idi. Demek ki Türk hakanlıklarında ülke, belirli sınırlara sahip devlet arazisi idi ve bu arazi hükümdar ailesinin mülkü değil, bütün milletin ortak toprağı idi. Asya Hun Tan-hu'su Mo-tun, komşu Moğol Tung-hu'ların arazi talebi karşısında kaldığı zaman (M.Ö. 209) devlet meclisinde, toprağın devletin temelini teşkil ettiğini buna göre, her ne nedenle olursa olsun kimseye arazi terk etmeye yetkisi bulunmadığını söyelmişti. anlaşılıyor ki Bozkır Türk ilinde "yurt" hükümdarın şahsî malı gibi keyfine göre tasarruf edilebilen bir toprak parçası değil, fakat bizzat devlet reisinin korumakla görevli bulunduğu bir ata yadigârı idi. Bu durum eski Türk devletinde, ülke bakımından "dominium" değil, eski çağlarda benzeri yalnız Roma imparatorluğunda görülen "imperium" hâkimiyet telâkkisinin mevcut olduğunu gösterir. Devlet topraklarının idarecilerle halkın ortak mesuliyeti altında bulunması keyfiyeti, Türk topluluk adlarından anlaşıldığı üzere, eski Türklerin şahıslarından ziyade il'e bağlı olduğu hususu ile bir arada dikkate alınırsa, ülkenin sür'atle "vatanlaşma"sının mümkün olacağı kolayca anlaşılır. Gerçekten eski Türk topluluğunda halk, devletin siyasî istiklali gibi, "yurd"una da derin bir muhabbetle bağlanmıştır. Yukarıda söylediğimiz üzere, ilk tarihî belirtisine Asya Hunlarında rastladığımız bu durum, Gök-Türklerde en canlı şekilde mevcut olmuş (Ötüken'in kutsal toprak sayılıdğı ve "kağanlık"a ve töre'ye sahip olarak yaşamak için Ötüken'de oturmak gerektiği) ve Uygur Türklerinde "Kutlu dağ" efsaneside sembolize edilmiştir. Türklerdeki bu vatan sevgisi ünlü Arap yazarı Al-câhiz (ölm. 869) tarafından da, müşahadeye dayanılarak belirtilmiştir. Ancak Türklerde "ülke" ve vatan telâkkisi göçebe veya köylü (yerleşik) bütün öteki kavimlerden farklı olarak, siyasî istiklâl fikri ile beraber yürümektedir. Eski Türk, yalnız hür ve müstakil yaşayabildiği toprağı ülke ve vatan saymakta (Türk tarihinde çeşitli Türk zümrelerin ayrı vatanları bundan ileri gelir), fakat bu şartların mevcut olmadığı araziyi kolayca terkedebilmektedir (Türk göçlerinin diğer bir nedeni). Kısaca Türk kültüründe vatan Türk tuğlarının veya al bayrağın dalgalandığı yerdir.

3- İnsan Unsuru

Devletin yalnız hükümdar ve ailesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyasî hürriyet ve çalıma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışında idareci-halk işbirliği olan siyasî teşekküllerde ise, durum başkadır. Eski Türk topluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan bir hayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî belgelerle ortaya konması mümkündür. Önce, ailede özel mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde arazi üzerinde de özel mülkiyet câri idi (Asya Hunlarında, Gök-Türklerde, Uygurlarda vb.). Özel mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarlarında fertler kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdara bile birşey vermeyebiliyorlardı. Hazar hakanı ve idarecileri teb'anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlarda "beyler", han'ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunlarında Attila'nın başkentinde bir Bizanslı, Bizans'ta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların yürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz yaşadığını söylemişti. Çin'deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk cemiyetinde öyle bir hürriyet havası vardı ki, en küçük bir aile bile başlı başına bir "il" sayılabilirdi. Bu durum bazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde müşahade ediliyordu. Meselâ 8 boy halinde Don-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçeneklerde "kabilelerin durumu o kadar müstakil idi ki, kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yani tam bir birlik teşkil ettikleri halde bir merkezî iktidar mevcut değildi". 12. asır Kıpçaklarında da durum böyle idi.
Türk boylarındaki bu karakteristik durum eski Türk ilinde siyasî birliği meydana getiren boyların -türlü nedenler yüzünden- birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynı bölgede veya başka bir yerde yeni bir il teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerine imkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısın ifade eden ve zaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortak mülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan özel mülk at, koyun ve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yolu ile il'in mâlhi ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin ve fertlerin kendilerine ait sürülerini ve taşınabilir mallarını berabelerinde götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu ve serbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hâl ise, eski Türk devletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı zümreler için "imtiyazlılık" durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet, eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Eski çağlarda, yaşamak için ihtiyaç olan "çalışma, çekme ve taşıma gücü"nü insanlar, ancak kendi aralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ile sağlayabiliyorlardı. "Asalak" kültürde ve "köylü" (yerleşik) kültürde başkaca çare yoktu. İktisaden "besicilik"e dayanan Bozkır kültüründe ise bu ihtiyacı, başta en yüksek kas (adale) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücü karşılıyordu. Orman akvimelrinde ve yerleşik topluluklarda hakimiyeti ele geçiren guruplar, cemiyette kendilerine herhangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle, sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm zümrelerin (Moğollarda çeşitli neviden köleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin'de enselerine boyunduruk vurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunan'da Aristoteles'in "ehli hayvan" ve "canlı alet" dediği ve doğrudan doğruya "mülk" sayılan insanlar, Mısır'da, Hind'de ve Roma'da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettimek maksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere başvururlarken, insanın kol (adele) gücüne müracaat zarureti duyulmayan bozkır kültüründe özel mülkiyet ve hür çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümler halinde kesinlik kazanmıştır.

Eski Türkçede "kul" tâbiri genellikle "köle" müteradifi olarak alınıyorsa da doğru olmasa gerektir. Çünkü köle, hiçbir "mülk"ü bulunmayan ve cemiyette hiç "hak" sahibi olmayan insan demektir. Bu mânâda, Yunan - Roma medeniyeti dahil her yerde kölelik müessesesi teşekkül etmiştir. Türklerde ise, özel mülkiyet ile hürriyet anlayışı buna engel olmuş görünüyor. Gök-Türk yazılı belgelerde 14 yerde "kul" tâbiri geçmektedir. Fakat buralarda gerçek mânâsı ile "mülk"ten ve "hak"tan mahrum insanlar zümresi ve müesseseleşmiş "kölelik"ten ziyâde, siyâsî hakların kaybedilmesi ve bazı "medenî" haklar yönünden yasaklara uğramak bahis konusudur ve daha çok "esirlik" ifade edilmek istenmiştir. İstiklâlini kaybeden her topluluğun böyle tahditlere maruz kalması zamanımızda bile tabiî karşılanmaktadır. Esirlik ile kölelik içtimaî ve hukukî bakımlardan birbirinden farklı şeylerdir. Eski Yunan'da, Roma'da ve Moğollarda, kölelerin yanında, fakat onlardan ayrı olarak esir (bilhassa savaş esirleri) de vardı. Esasen eski Türkçe metinlerde "köle" kelimesi geçmez. Kün (cariye) sözü de Çincedir (kü'an). Bununla beraber Tabgaçlarda ve İç-Asya Uygurlarında kölelerle karşılaşılmakta ve hatt DLT'de "ol kul boş kıldı" (O, kölesini azâd etti) gibi bazı ibareler dikkati çekmektedir. Bunların hepsi dış tesirlerle açıklanabilir. İlk iki Türk devletinde kölelik, asli Türk bölgelerinde değil, Çin ve İç-Asya sahasında görülmekte olup, herhalde, idarede daima pratik yolu tercih eden Türk siyasi teşekküllerinin, halkça ünsiyet peyda edilmiş içtimaî ve hukukî kaidelere dokunmamalarının neticesidir. Kaşgarlı Mahmud da, yine aslen Türk olmayan bir kültürün uzunca bir süreden beri tesirindeki Türk zümrelerinin dilinden örnekler vermektedir. Kıpçak bozkırlarında bazı Türk çocuklarının "satın" alınarak Orta-doğu memleketlerine gönderilmesi İslavlardan ve Normanlardan gelen meşhur esir (köle) ticaretinin bir neticesi olarak mütalaa edilebilir. Çünkü daha eski asırlarda Doğu Avrupa Türkleri arasında da böyle bir durum görülmüyor. Bilindiği gibi kölelik, menşeini "yerleşik" medeniyetten alan ve bazı orman cemiyetlerinde (meselâ Moğollar) mevcut olan bir müessese olup, bozkırlara yabancıdır. Bunun nedeni söylediğimiz gibi, bozkırlar bölgesi insanların, yaşadıkları coğrafî şartlar icabı, çok erken çağlarda belirli seviyede hukuk fikrine ulaşmış olmalarıdır.

Bu hukuk anlayışının eski Türk cemiyetinde imtiyazlı "sınıf"lara dayanan bir düzenin ortaya çıkmasına da engel olacağı aşikârdır. Herhangi bir toplulukta imtiyazlı zümrelerin teşekkülünde başlıca üç âmil rol oynamaktadır; geniş araziye sahip olmak (iktisadî), askerliği meslek edinmek (idarî-siyasî) ve rûhân-i zümreye mensup bulunmak (dinî). Bunların her üçü de bozkır kültürü içinde gelişme şansını bulamamıştır. Önce, ziraatın, umumî ekonomik hayatta ancak tali olarak yer aldığı bozkırlar sahasında büyük "malikâne"lerin meydana gelmesi (feodalite) imkân dışındadır. Buna göre, eski Türk sosyal hayatında, "toprak köleliği" (servage) bahis konusu değildir (Orta Macaristan'da bazı köylerin, 445'de ölen Bleda'nın dul hanımına ait olduğuna dair Priskos'un kaydını doğrudan doğruya "yerleşik" kültür mahsulünden ibaret olan toprak aristokratlığının Avrupa'da bir devamının tesbiti olarak değerlendirmek lazımdır). İkincisi, askerliğin eski Türkler arasında ayrı bir meslek sayılması düşünülemez, zira her Türk iyi savaş terbiyesi almış, her an savaşa hazır, daimî asker durumunda idi. Çocuklar 3-4 yaşlarından itibaren, kuzuya, koyuna bindirilerek ve ok ile sincap vb. avlatılarak, biniciliğe ve vuruculuğa alıştırılırdı. Henüz yürümeye başlayan her çocuğun yanında eğerlenmiş bir at hazır bulunurdu. Eski Türklerde fertler savaşçılık ve mücadele sahasında şahsiyetlerini bulurlar ve gösterecekleri kahramanlık ölçüsünde cemiyette yerlerini alırlardı. Kadınlar da aynı şekilde yetişmiş olup, çok kere erkeklerle birlikte savaşa katılırlardı (hatta İslâmi devirde bile, Atsız'ın 1077'deki Kahire savaşı). Binlerce kilometrelik göç hareketlerinde, bütün aile efradı ile birlikte yeni yurt kurmak zorunda olan bozkırlı Türk'e, kadının her sahada olduğu gibi, savaşta da destek olması tabiî idi. Üçüncüsü, eski Türklerde din adamları imtiyazlı bir "sınıf" değillerdi, çünkü, yukarıda da belirtildiği üzere, bozkır Türk toplulukları daha çok siyasî vasıta olup dinî karakter taşımıyorlardı. Orhun kitabeleri dahil eski bozkır Türk belgelerinde din adamlarından hemen hiç bahsedilmemesi bu bakımdan dikkate değer bir nokta teşkil eder.

Bozkır Türk "il"ini açıklarken, "Kara-bodun", "Tarhanlık" ve "Orun -ülüş" meselelerine de kısaca dokunmak gerekmektedir.

Kitâbelerde bodun tabiri bazan "kara" sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık bir de ak-beğ? ifadesinin bulunuşu Türk cemiyetinde bir "asiller" sınıfının varlığı hususunda tefsire neden olmuş gibidir (Meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi "asil beyler" olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hakana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka göre üstün tutulması tabii ise de, bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur. Nitekim kitabelerdeki hitaplarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden "buyruk"lar, beylerden önce yer almaktadır. Türkçede "kara" sıfatının, aslında, aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre, kitâbedeki ifadeleri, "asıl, kalabalık bodun" diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler "ak" oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de, "Beğ"liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdar sülalesine mensup olanlar hariç). Yukarıda beylerin seçiminden bahsetmiştik. Peçeneklerde K. Porfırogennetos'un açıkça belirttiği bu husus Hazarlarda hatta iktidar ve icrada hakandan da üstün durumda olan "Bey" bakımından da geçerli idi. Dede Korkut'da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek, lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir. Hazarlara dair İslâm kaynaklarında geçen "El-Hazar'ül-kh.ls." tâbirine dayanarak bir "asil Hazar" (khazar "pure-bred") kütlesinin varlığı görüşündeki isabetsizlik, bu kütlenin, Hazar ülkesinde yaşayan "Halis" adlı Müslüman Harezmliler olduğu anlaşılmakla ortaya çıkmıştır. Herhalde kitâbelerdeki şu ifade; Kagan, âilesi, bodun, şadapıt beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri, bir "sınıf" hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyet de bunu gerektirir.

Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetten muaf tutulduklarına dair bir işaret yoktur. Tabgaçlardan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda önemli bir yeri olan "tarhan" (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk'un ünvanı; Boyla baga Tarkan)'lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde kendilerine hükümdar tarafından "Suyurgal" adı ile verilen ve irsen intikal eden topraklarla techiz edilmek, vergilerden muaf tutulmak, herhangi bir suçtan ceza görmemek ve bütün bunları 9 nesil boyunca geçerli saymak suretiye, imtiyazlı duruma getirilmişler, Tarhanlık müessesesi böylece ortaya çıkmıştır.

Bunun gibi, Türk kabile teşkilâtında önemli rol oynadığı ileri sürülen "Orun" (mevki), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)larda belirli yerler oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeye mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf haline gelmiş olsa gerektir. "Harp ganimetleri bölüşülürken her kabilenin orun ve ülüşü dikkate alınarak, ona göre pay verildiği, önemli içtimalardan birinde orun ve ülüşün bir defa kaybeden kabile yahut oymağın yaylak, otlak, av, vesair şeyler üzerindeki hukukunu da kaybettiği"ne dair tesbitler ancak Moğollar zamanı ile ilgili görünmektedir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşid'üd-din (öl. 1318)'in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk belgelerinde, Orhun kitabelerinde,Kutadgu-Bilig'de ve DLT'de bu yolda tefsire elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır (son zamanların araştırıcısı A. Krader de kitabelerde gördüğü sönük "kemik" kelimesini geçen asrın 2. yarısındaki yüzyıllarca Moğol tesirinde kalmış Orta Asya Türklerinde aristokrasiyi ifade eden Ak-süyek "ak kemik" tâbiri ile karıştırarak Gök-Türklerde de bu asiller zümresi var sanmıştır. Halbuki kitabelerde geçen kelime bir sosyal terim değil, doğrudan doğruya insan kemiğini ifade etmektedir). Bozkır bodun teşkilatında birliğe daha sonra katılan her boyun genellikle sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu "mevki"lerini ebediyen muhafazaya mahkûm olmayıp, yeni iltihalar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun'un diğer üyeler ile eşit duruma gelmektedirler. Asya Hun imparatorluğunda 5 Hun kabilesinin - Tanhu ailesi ile akrabalıkları gözönüne alınarak- imtiyazlı durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan zümrelerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısiyle devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiidir. Bu sosyolojik kaide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir.

Hunlar'da şartlarını yukarıda belirttiğimiz bir köle sınıfının varlığına ihtimal vermek için de bu neviden "imtiyazlı"lık yeter derecede ciddî bir gerekçe sayılmamalıdır. Asya Hun devletinde şahıs köleliği olmadığına göre boylara bağlı "köle-kabile"lerin olacağı da şüphelidir, zira bu şekilde miras yolu ile intikal eden kütle köleliği Asya'da yalnız Moğollarda görülmektedir ("Unagon-bogol" sistemi).

Bozkır Türk devletinde insan unsurunun kısaca açıklamaya çalıştığımız hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti herhangi bir ailenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle işbirliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasî teşekküldü. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitabelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir: "Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular... (Hakanlığı) atalarımın törelerine göre kurdular..." (Kül-Tegin, Bilge), "Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi", "Davete katılanlardan biri de bendim" (Tonyukuk).

Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri törenin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Genellikle "kanun" mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen "mecburi" kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabelerinde "töre" kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6'sında "il" ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine "il" ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur. Devletin varlığı töre ile kaimdi: "... Devleti ellerine alıp töre'yi tesis ettiler... Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?.. Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi... Devletini, töresini terk etmiş... O (İlteriş) atalarının töresine göre bodun teşkilâtlandırdı... Töre gereğince amucam tahta oturdu..." Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabiî "meclis"lerin tasvibi alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlarında Mo-tun, Gök-Türklerde Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolcaya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar'dan beri mevcuttu ve asli söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür (Yasa kelimesine temel teşkil eden yasa (mak) "yapmak" fiili, Türk kitâbe ve kayıtlarında yalnız bir defa geçer: "Tengri yasar - Tanrı düzenler, yapar". Bundan türetilen yasak, casah sözü, "kanun" anlamında Moğolcada da mevcut olup, bugün kullanılan yasa kelimesi bunun kısaltılmış şeklinden ibarettir.)

Hükümleri maalesef o çağlarda tedvin (codification) edilmemiş olan törenin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri, Kutadgu-Bilig'in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz'luk (iyi'lik, faydalılık), tüz'lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel'lik). 4- Hükümranlık:

Devlet, umumî tarifi ile, emretmek hak ve yetkisinin ve o emri icra etme kudretinin bir arada yürürlükte olduğu bir yüksek sosyal nizamdır. Ancak emretme hakkının itaat edenler tarafından "meşrû" kabul edilmesi lâzımdır, aksi halde devlet yok, zorbalık vardır. Meşrûluğu tanınan devletlerde, topluluklara göe, çok çeşitli olan hükümranlık şekilleri arasında ortak olmak üzere üç tip tesbit etmek mümkün olmuştur: Gelenekçi, karizmatik, kanunî.

Eski Türk hükümranlık telâkkisi, karizmatik (Tanrı bağışına dayanan) tip olarak kabul edilebilir. Bütün belgeler Türk hükümdarına idare etme hakkının Tanrı tarafından verildiğini (bağışlandığını) göstermektedir: Asya Hun imparatorunun ünvanı: "Gök-Tanrı'nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kut'u Tan-hu" idi. Gök-Türk hakanları da öyle idi: "Tanrı'ya benzer, Tanrı'dan olmuş Türk Bilge Kağan", "Babam Kagan ile anam hatun Tanrı tahta oturttu", "Tanrı irade etiği için, kut"um olduğu için kagan oldum" vb. Uygur hakanlarının ünvanları da bunu ortaya koyar. Tuna Bulgarlarında da hükümdar Tanrı tarafından tahta çıkarılmıştır (Omurtag ve Melemir kitâbeleri). Hazar hakanı, eğer İbn Fadlan'ın haberleri doğru kabul edilirse, halktan tecrit edilmiş, adeta "Tanrı gibi" bir hayat yaşıyordu. Bozkır Türk hükümdarı Tanrı tarafından kut ve ülüg (kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmektedir. Bu tarihi kayıtlardan da anlaşılıyor ki, eski Türk devletinde siyasî iktidar kavramı "kut" tabiri ile ifade ediliyordu. Bu itibarla Türk dilinin en kadim kültür kelimelerinden biri (2200 yıldan beri mevcut) olan kut'un nazarhi cephesi (yani Türklerde siyasî iktidarın mahiyeti) ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig'de açıklanmıştır. Buna göre, "Kut'un tabiatı hizmet, şiarı adalettir... fazilet ve kısmet kut'tan doğar... Beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer... Herşey kut'un eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir. Tanrısal (ıduq) dır... Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi... Hükümdarlar iktidarı Tanrı'dan alırlar..." (Kutadgu-Bilig, 674-676, 140, 1933, 1934, 1960, 5469, 5947. beyitler). Bunlara bakılarak eski Türklerde karizmatik iktidar görüşü genel kanaat haline gelmiş olmakla beraber, arada önemli farklar göze çarpmaktadır. Karizmatik meşrûiyete bağlı topluluklar, genellikle dinî cemiyetler olduğu halde Türk siyasî birlikleri dinî vasıf taşımaz. Peygamberler veya vekiller tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Türk hükümdarları, insan - üstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi, hem halk onun normal bir insan olduğunun farkındadır (Kitabeler). Esasen Türklerde Kut telâkkisi sınırsız bir hakimiyete imkan tanımamaktadır. İdare yetkisi bazı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir (Kitâbeler). Türklerde hükümdarlık alameti sayılan büyük resmî ziyafetler (Doğu Türkler Toy, Bulgar Türkleri İçme-d(y)eme diyorlar. Şölen, şulen kelimesi Moğolcadır) ve genellikle hakan sofrasının halka açık tutulması bunun sembolik ifadesidir. "Halka, aç mısın, tok musun, diye sor... Elini açık tut.. Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur?" (Kutadgu-Bilig, bâb 38, 54-55). Kutadgu-Bilig halkın hükümdardan istediklerini: a) iktisadî istikrar, b) Âdil kanun, c) Asayiş, olarak sıraladıktan sonra şöyle der: "Ey hükümdar sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını isteyebilirsin!" (beyit: 2983, 5578). "Bey, iyi kanun yapın, Kanuna kendin riayet et ki halk da sana itaat etsin!" (Beyit 1458, 2111). Türk hükümdarı bu görevlerini yapamazsa kut'unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardan düşerdi. Gök-Türk tarihinde genç hükümdar İnal Kagan'a karşı yapılan 716 yılı ihtilâli bu gerekçeye dayanıyordu. Diğer taraftan hakanlık tahtına çıkışta da daima töre hükümleri göz önünde tutulmakta idi. 581'de ölen Gök-Türk hakanı Ta-po yerine onun vasiyet ettiği Ta-lo-pien'in hâkanlığını, töreye uymadığı için devlet meclisi red etmişti. Demek ki başlangıçtaki bütün karizmatik görüntüsüne rağmen, Türk hükümranlık telâkkisi kanuna dayanan meşrûiyetçi tipi temsil etmekte idi. Ancak siyasî iktidarın kaynağını Tanrıya bağlamakla, yani hakanı Tanrı huzurunda sorumlu tutmakla Türkler, bugün "millî irade" diye ifade edilen, hükümdar üstü "yüksek otorite" (Souveraineté, Sovereignty) meselesini, üstün siyasî kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarın şahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştı. Bu tarzda bir hükümranlık düşüncesi, yukarıda da söylediğimiz gibi, benzeri eski Roma'da görülen ve hükümdarın icraatının millet tarafından kontrolüne imkân veren, "imperium" şeklinde tecelli etmekte idi. Bu kontrol meclisler aracılığı ile yapılıyordu. Asya Hun devletinde bir daimî meclis (Danışma kurulu veya devlet meclisi) bir de her yılın 9. ayında güney sınırı civarındaki Ma-yi sahrasında yapılan umumî halk toplantısı vardı ki, bunda memleket meseleleri hakkında umumî müzakereler açılırdı. Bu toplantı De Groot, L. Wieger, P. W. Schmidt ve B. Szasz taraflarından "Reichstag", "Rat" ve "Assemblée national" (Millet Meclisi) olarak tavsif edilmiştir. Avrupa Hun İmparatorluğundaki benzer bir kuruluşa Priskos "seçkinler" veya "seçilmişler" meclisi adını vermektedir. Gök-Türklerde devlet meclisi ihtimal daimi idi. Çünkü yalnız askerî ve siyasî meselelerin değil, iktisat ve kültür işlerinin de burada konuşulup karara bağlandığı anlaşılıyor. Bilge Kagan'ın kurula getirdiği iki mesele: Türk ülkesinde şehirlerin, Çin'deki gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm'in yurtta yayılmasının teşviki teklifleri, ünlü ""aygucı" (devlet müşaviri) Tonyukuk'un muhalefeti neticesinde red edilmişti. Bu meclis,, Uygurlar'da görüldüğü üzere, gerektiğinde, hanedan dışından dahi han seçebiliyordu. Hazarlar'da bir "ihtiyarlar meclisi" (A council of elders) vardı (Hâkan yasef'in mektubu ve Belazurî). Tuna Bulgarlarında bir "millet meclisi" bulunmakta idi. Oğuz hakan da, maiyeti de davet ettiği halk ile bir toplantı yaparak "kengeştiler". DLT'de "kengeş" abirinin "hakanın tekliflerini milletin tasvibine sunması" olarak açıklanması, aynı geleneğin Oğuzlar arasında da devam ettiğini gösterir.

3- BOZKIR TÜRK İL'İNDE TEŞKİLÂT

a) Hükümdâr

Bozkır Türk devletlerinde başkanlar çeşitli ünvanlar taşımışlardır: Tan- hu (veya Şan-yü), kagan, kan (han), yabgu, İl-teber vb. Bunlar arasında Türk atrihinde en yaygın olanları han (kıral) ve kagan (imparator) idi. Bunların Moğol Juan-jan devletinde Gök-Türklere geçtiği hakkındaki iddia eskimiş görünüyor, çünkü "han" ünvanının 3. asırdan beri Türklerce bilindiği gösterilmiş olduğu gibi, Avrupa Hun hükümdarı Attila'nın hanımının adında da "han" ünvanı mevcut idi. Avrupa Hun hükümdarı Attila'nın hanımının adında da "han" ünvanı mevcut idi: Arıg-kan. Yabgu ünvanı Hunlar'dan beri mevcuttu. Hükümdarın törenle ünvanı alırken, zevcesinin de resmen aldığı katun (hatun) ünvanı da Hunlardan beri Türklerce tanınmakta idi. Devlette hatunlar da söz sahibi idiler. Devlet meclislerine katılırlar, bir dereceye kadar formalite olsa da, elçileri ayrıca kabul ederlerdi. 585 ve 726 yıllarında Çin elçilerinin kabulünde Gök-Türk hatunları hazır bulunmuşlardı. Hatunların gelecek hakanların anneleri olmaları nedeni ile, ilk zevce ve asil (yani Türk) olmalarına dikkat edilirdi. Genellikle en büyük evlât veliahd tayin edilirdi. Veliahd durumundakiler küçük yaşta iseler, amcaların tahta geçmeleri töreye uygundu. Devlet başkanlarınnı oturduğu başkentte "Ordu" deniliyordu.

b) İkili Teşkilat

Eski Türk devletinde arazi iki idarî bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, kuzey - güney, doğu-batı, ak (sarı) - kara Ak-Hun, Sarı Türgiş - Kara Türgiş, Sarı Uygur, Sarı (ak) Oğur, Kara Hazar-Ak Hazar, Kara Macaristan - Ak Macaristan, Kara Kıpçak, İç-dış (Karluklar'da?, Bulgarlar'da), Üç-ok - Boz-ok (Oğuzlar'da). Bu bölünmede daima bir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınırdı. Bu cihet Asya hunlarında sol, Batı Hunlarında, Gök-Türklerde, Uygurlarda sağ idi. Bölümlerin başındaki idareciler, asıl hükümdarın yüksek hakimiyeti altında töre hükümlerini yürütürler, kendi ülkelerini ilgilendiren hususlarda dış münasebetlere girerler, ancak bütün il'le ilgili meselelerinde toplanırlardı. Ordular birleştiği zaman herkes mensup olduğu yöne göre sağ veya sol kanatta yerini alırdı.

Asya Hun İmparatorluğunda, Tan-hu'ya bağlı iki (sol ve sağ) T'o-ki "kıralı" ile, iki (sol ve sağ) Kok-le "kralı" vardı ve bütün imparatorluğa yayılmış olarak büyük başbuğların sayısı 24 idi. Kanat kralları imparator ailesi mensupları arasından tayin edilirdi: Uldız, Aybars, Oktar, Attila'nın baba tarafından yakın akrabaları idiler. Daha sonraki kanat kralları İrnek, Dengizik İmparator İlek'in kardeşleri idiler. Gök-Türklerde İstemi Yabgu, Kagan bumın'ın kardeşi, Kapagan Kagan zamanında iki şad: Bilge ve Kül-Tegin onun yiğenleri idiler, vb. On-oklar'da doğudaki 5 To-lu boyunun başında 5 Çur ve batıdaki 5 Nu-şi-pi boyunun başında 5 Erkin bulunuyordu. Gök-Türk imparatorluğunda bu rütbe ve makamların sayısı 28 idi. Ayrıca Sagun, Kök-sagun, Alpagut gibi çeşitli ünvanlar taşıyan görevliler vardı.

Sivil idarede devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç-buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, "atı" (Gök-Türklerde) ve "babacık" (Hazarlar'da), sonraları "atabey" vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu.

c) "Çifte Krallık" Meselesi

Türk siyasî kuruluşlarında görülen ikili teşkilât, "çifte krallık" diye anılan bir nazariyenin ortaya atılmasına neden olmuştur. İddiaya göre, bölüm başkanlarının hareket serbestliklerine sahip bulundukları, "birbirine paralel hükümet icra eden iki hükümdar" olarak ayrı ayrı iktidarı temsil etikleri bu sistem, aslında, irsî, dinî ve içtimaî köklere dayanmakta ve yalnız Türk "göçebelerine" mahsus olmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallılar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleri arasında da görülmektedir, ancak Türklerde bu, devlet nizamı seviyesine yükselmek gibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır. İlk bakışta çok cazip gelen bu nazariye, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukuku bakımlarından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türklerde hakimiyette bir "paralellik" değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahis konusudur. Nazarî bile olsa bu husus hakanlık alameti ile belirlenmektedir. Meselâ Gök-Türklerde altın kurt başlı sancak daima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önünde dalgalanırdı. Çin imparatoru, 581 yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zaman oradaki Tardu'ya bir altun kurt başlı sancak göndererek, onu Gök-Türklerin "hakan"ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleri için de böyle idi. Mesela, Asya Hun Tan-hu'su Mo-tun'un yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve batıda Attila gibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür. Diğer taraftan, Türklerde hükümranlık hakkının karizmatik vasfı da buna engeldir. Bu yönden Hazarlar'da, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hakanın yanında, fiili hükümdar durumundaki "bey" veya "şad" son derecede dikkat çekicidir. Aranan nokta sadece "hüküm sürmek" değil, fakat daha da önemli olarak, bir "meşrûiyet" meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın, aynı devlet idaresinde ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabul edilmesi zordur. Hakan yanında yabgu (Gök-Türklerde) her cihetce bir yardımcı, yine hakan yanında "bey" (Hazarlarda), "Kündü" yanında "yula" (Macarlarda), yabgu yanında "Kül-Erkin" (Oğuzlarda), hükümdarın namına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyasî teşekküllerinde bunların veya "tâbi" bölüm idarecilerinin veya kanat krallarının, devlete karşı isyanı göze alamadığı sürece, herhangi bir iddiada bulunduğu görülmez. Karizma'nın babadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısiyle, hükümdarın ölümünden sonra, evlatları arasında vukua gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tam başarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakil sahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlarda, Bulgarlarda, Gök-Türklerde, Tabgaçlarda, Türgişlerde, hatta Kara-Hanlılarda olduğu gibi).

O halde Türk amme (kamu) hukuk hükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletin oldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletinin idaresindeki genel tutum da bunu teyid eder mahiyettedir. Asya Hunlarında T'o-ki ve Kok-le kralları başta olmak üzere yüksek makamları işgal edenler, daima ordu (başkent) dan talimat alan Hun asıllı kimselerdi. Gök-Türklerde şad'lar hükümdar ailesine mensup oldukları gibi, On-oklar'ın başındaki Cur'lar ve Erkin'ler de kendilerine, merkeze bağlı olduklarına işaret olarak, birer ok verilerek gönderilen başbuğlardı. Hatta Beşbalık gibi uzak bölgelerin başına, hanedan mensubu idareciler gönderiliyordu. Attila geniş ülkesinin doğusunda Urallar'a kadar olan kısmını oğlu İlek'in idaresinde vermişti. 630'dan önce Gök-Türk imparatorluğunun batı kanadı olan Hazar ülkesi Aşına ailesinden bir prensin idaresinde, Macarların 7 kabilesi de Hazar hakanlığınca görevlendirilen 7 "buyruk"un kontrolünde idi. Karluk Yabguları Aşına ailesine bağlanmaktadır. Uygur, Türgiş, Oğuz Yabgu devleti gibi nisbeten küçük siyasî teşekküller de şüphesiz aynı tarzda idare edilmekteydi. Meselâ Uygur hakanı Moyen-çur, henüz "Tegin" iken Oğuzların başında bulunuyordu.

Ancak İl-hakanlık (imparatorluk)'larda durum bir az farklı idi. Çünkü devlete "tabi" olan bir çok ülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun İmparatorluğunda, M.Ö. 176 yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine "tâbi" Germen, İranlı, Fin-Ugor ve İslav toplulukların yekûnu ise 25'in üstünde idi. Yabancılar herhalde bütün imparatorluklar "vassal" devletler halinde idiler. Merkeze bağlılıklar ise, hariçte temsilci bulundurmamak, dış münasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek ve gerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibarettir. Campus Mauriacus savaşında Attila'nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu "vassal"ların, Türk usulü seri harekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi. Türk devletine ancak hükümdarları, kralları, şefleri vasıtasiyle bağlı olan bu gibi ülkeler, Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmi bünyelerinden birşey kaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı.
d) Siyasî Faaliyet

Büyük Türk imparatorluklarında diplomatik temasları yürüten dışişleri idaresi en önemli makamlardan biri idi. Asya Hunlarının merkezinde çeşitli dillerde konuşan ve yazan kalabalık bir heyet çalışırdı. Batı Hun imparatorluğunun başkentinde katipler, tercümanlar, kuryeler faaliyet halinde idiler. Tabgaçlarda Bitäçinler, Gök-Türkler'de, Türgiş ve Uygurlarda Bitäkçiler ve tamgaçılar, Oğuzlarda tuğracılar, devlet meclislerice dış politika ile ilgili olarak alınan kararları yürütmekle görevli idiler. Yazılan yazılara Tan-hu'nun veya hakanın resmi mühürü basılırdı. Casusluk yapmadıkları sürece elçilere dokunulmazdı. Şüpheli hareketleri görülen yabancı temsilciler hapse atılır veya ülkenin uzak bir yerinde, belirli bir zaman için, ikamete memur edilirdi. Çinlilerin, Hun ve Gök-Türk imparatorlukları içinde (meselâ Kapagan Kagan'ın öldürülmesinde) ve Bizans'ın Batı Hun İmparatorluğunda kesif casusluk faaliyeti görülmüştür. Bunlarla çok uğraşılmış, mesela imparator Rua, Hun topraklarında tacir, seyyah, oyuncu kisvesi altında, halkı isyana kışkırtan Bizanslıların memlekete girmesini yasaklamış ve bunu, Bizans'la yaptığı andlaşmada özel bir madde olarak belirtmişti. Çinliler Türk devletini çökertmek için bilhassa Türk hükümdar ailesi üyelerinin ve idarecilerin aralarını açarak birbirlerine düşürmeye büyük önem vermişlerdir. I. Gök-Türk devletinin Çin tahakkümü altına düşmesinde bu gayretin acı sonuçları kitabelere kadar aksetmiştir. Yazılı antlaşmalara riayet etmeyen Bizans'ın (441, 447 Balkan seferleri bu yüzden yapılmıştı) iki yüzlülüğü Türk-şad tarafından elçilerinin yüzlerine vurulmuştu. Sâsânîler de hile ile Türk elçilerini öldürtüyorlardı. Türkler antlaşmalarında, genellikle söz vermekle yetinirlerdi. Fakat bazan bunu, Türk halkı arasında yaygın olup, karşılıklı dayanışmayı, kan kardeşliği haline getiren "and içme" töreni ile takviye ettikleri de olurdu.

Türk siyasetinin dış cephesi şüphesiz devletin bekasını sağlamaya ve bu bakımdan öncelikle ticari münasebetleri tanzime yöneltilmişti. Fakat siyasetin dikkate değer bir de iç cephesi vardı. Bu, Türk devleti başkanının görevleri arasında gördüğümüz "dağınık Türkleri" toplamak esasına dayanıyordu. Türk tarihinde ilk defa Tan-hu Mo-tun zamanında (M.Ö. 209-174) bu gayeye ulaşıldığı anlaşılıyor. Çünkü o, henüz yakın-doğu ve Avrupa yönünde göç etmemiş olan Türkleri, Hun imparatorluğunun Asya'da sağladığı idare birliği içinde toplamış görünmektedir. Daha sonraları dünyanın birçok yerlerinde tarihi roller oynayan çeşitli Türk kütlelerinin başlangıçta bu Hun devletinde yer aldıkları, görüldüğü gibi, Çin, Bizans, Latin, Hind ve İslâm kaynakları ile de tesbit edilebilmektedir. "Dağınık Türkleri" toplamak işi, 2. defa olarak Gök-Türk devletinde müşahade ediliyor. Büyük Kagan kapagan (692-716)'ın ana siyaset çizgisinden biri bu idi. Türk birliğini gerçekleştirmek gayretleri ile o, "adeta çağdaş denebilecek bir siyasî kavrayışa sahip bulunuyordu". Bilindiği üzere Gök-Türk hakimiyetinin çökmesi üzerine Türkler bir kere daha etrafa yayılmışlardır.

e) Adliye

Töre'nin özel ve cezaî hükümlri, eski Türklerde yargı usul ve şekilleri hakkında bilgimiz pek azdır. Yabancı kaynaklarda rastlanan dağınık haberlere göre, suçlar oldukça şiddetli cezalandırılmakta idi: Adam öldürmenin cezası idamdı, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu, suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen idamı gerektiriyordu. Hafif suçlular, 10 günü aşmamak üzere hapsedilirdi. Eski Türk devletlerinde ceza işlerinin kesin hükümlere bağlanması, yani suçun devletçe takibata uğraması, toplulukta "kan gütme" geleneğinin yerleşmesine yer bırakmıyordu.

Adlî teşkilâtın, biri hükümdarın başkanlığında yüksek devlet mahkemesi, öteki de "yargucı"la ve maiyetlerinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Attila kendisine suikast hazırlayan suçlulardan Bigilas'ı bir heyet önünde alenen sorguya çekmişti. Gök-Türk "aygucı"sı meşhur Tonyukuk,Kapagan tarafından bu mevkiinden uzaklaştırıldığı yıllarda (705-716) yüksek devlet mahkemesi üyeliği yapmıştı. İslâm kaynaklarının belirttiğine göre, Hazar hakanlığı başkentinde 7 baş yargucı vardı. Bunlar ikişer ikişer Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin, biri de İslavların ve diğerlerinin davalarına bakardı. Yukarıda kuvvetli hukukî cephesini belirttiğimiz eski Türk siyasî teşekküllerinde herhalde bilemediğimiz ayrıntılı bir adliye cihazı mevcut bulunuyordu.

f) Ordu

Bozkır Türk devletlerinde hemen her Türk muharip durumunda olduğundan ve askerliğe özel meslek gözü ile bakılmadığından, Türk ordusunun, diğer bütün yerleşik ve orman kavimlerindekinden en büyük farkı "ücretli" olmayışı ve daimiliği idi.

Yukarıda, idare teşkilâtında saydığımız ünvan ve rütbelerin sahipleri aynı zamanda, emirlerindeki askerî güçlerin başında, her zaman savaşa hazır kumandanlardı. Merkez orduları, barış devrelerinde, yetkili bir başbuğun sorumluluğu altında (mesela, Batı Hunlarında Onegesius = On-ügez; Gök-Türklerde, Tonyukuk, sonra Kül-Tegin) idi.

En büyük askeri birlik 10 bin kişilik kuvvet idi. Bu birliğe Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlarda "tümen" adı veriliyordu. Tümenler 1000'lere 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarına ayrı ayrı kumandanlar tayin edilmişti. Türk etkisindeki yabancı ordularda da görülen bu 10'lu teşkilât ilk olarak Asya Hun İmparatoru Mo-tun devrinde tesbit edilmektedir. Asya Hunları, Avrupa Hunları, Gök-Türkler devileride, sağ ve sol (veya doğu ve batı) başbuğlarının yüksek idaresi altında eğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordunun bu 10'lu sistem içinde, on-başılardan tümen başılarına doğru belirli bir kumanda zincirinde birbirine bağlanması, esas karakteri şüphesiz "askerî" olan eski Türk devletini kabilevî (tribal) kalıptan kurtarıyor ve hiç olmazsa devletin sahibi bulunan unsuru, disiplin içinde, ortak gayeler etrafında birleştiriyordu. Bu sayede kurulan büyük Türk imparatorlukları aynı zamanda disiplinli ve o çağların en kudretli askerî gücünü meydana getiren ordulara sahip idiler. Sayıları hakkında, yabancı kaynaklarda mübalağalı rakamlar verilmekle beraber, yine de kalabalık olduğu muhakkaktı. Mamafih Türkler zamanın zor şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmâllerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevketmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtin yazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden bahsetmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini tanımamalarından ileri geliyordu.

Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahları ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da "görülmemiş savaş aletleri", Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde sür'atli ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan asvaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitliydi. Bunlar arasında da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defo Mo-tun zamanında kullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dört nala giden at üzerinde dört yönde ok atmakta usta idiler.

Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca türlü bayraklar vardı.

Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin İmparatoru Kao-ti'yi kuşatan Mo-tun'un savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür.

g) "Turan Taktiği"

Okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri at dolayısiyle sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının "fırtına sür'ati" M.Ö. Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı - IV. asır 2. yarısı - A. Marcellinus, Bizans tarihçisi Priskos ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkı saflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı ordular karşısında daima üstünlük sağlamakta idiler. Türk birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarna göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklini bilmeyenlere "nizamsız ve telaşlı" gibi görünen (Mesl. A. marcellinus) bu akıcılık Türk ordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki önemli özelliği vardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı "Turan taktiği" denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb.).

Fertleri bir askerlik havas içinde yetiştiren bozkır, Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabiî meşgalelerindendi. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirdi. Kadınların da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzer nevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat Türklerin en önemli sporu avcılıktı. Bilhassa binlerce vahşi ve zararlı hayvanın itlâfı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu. Çin kaynaklarına göre M.Ö. 6 yılında Hun hükümdarının idaresinde düzenlenen böyle bir sürek avın 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li (aş. yk. 350 kilometre) lik bir çevre kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarafa yayılmıştır.

Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları yabancılar atrafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şihuang-ti'nin inşa ve ikmâl ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin seddi maksada yeterli gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce Chou kralının enerjik kumandanı Limu, 20 yıl uğraşarak, Hun usûlünde 163 bin kişilik bir ordu hazırlamayı başardığı gibi, Şi-huang-ti zamanında ise general Mung-t'ien de 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirerek Türklere karşı mukavemete girişti. Çin'de Turan taktiğini ilk tatbik eden de general Ho k'ü-ping (ölm.115) idi. Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantolon ve Hun başlığı ile çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülmeye başladı ve bu ıslahat ve taktikler Gök-Türkler çağında da devam etti.

Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türklerinkine uydurmaya çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalıların Hun tarzında yay imalâthanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa batıda göründü ve sonra yayıldı. Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türklerden öğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve techizatı en çok tesirini Bizans'da gösterdi. Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserler de yazılmıştı. Ordusunda Türk usulüne göre geniş ıslahat yapan İmparator Herakleios (ölm. 641)'un "Tactica" adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan "Strategikon" adlı esere, diğer imparator Leon Phylosophos (ölm. 912)'un yine "Tactica" adını taşıyan kitabında Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, techizatı, savaş usülleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda ıslahat lüzumu belirtilmektedir. Üzengi de Avrupa'da ilk defa Avarlar'da görülmüştür.

Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek ve Kuman etkisinde, Balkan İslavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim, hem techizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da 1206'da "han" ilânın müteakip devletini teşkilâtlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbe hiyerarşisi yerine kabile üniteis ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişen eski Moğol adetini terkederek, on-başısından tümen beyine kadar kendi kabilesi (Monghol = Moğol) noyanlarından ve nökörlerinden tayin ettiği 10'lu sistem üzere büyük ve disiplinli ordusunu kurmuştur.

Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki: Özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizmaya dayanmakla birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî meşrhuiyet), askerî karakter,besicilik ve imperium Bozkır devletinin özellikleridir. Bu devlete en önemli mesele, il'in bütünlüğünü korumak için zaruri kanun mevzuatının, gelişmiş hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasını sağlamaktı. Bu son derecede güç bir işti. Töre sınırlamaları ile şahıs hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüsek idare kabiliyeti isteyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle "hakim" olması da gerekiyordu. tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Tük ülkelerinde genellikle daima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda ise cemiyette halkı tedirgin etmeyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı yerde Türk İl'i dağılıyor, diğer taraftan İl-hâkanlıkların çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer cemiyet bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı. "Hakîm" tâbiri eski Türkçenin köklü kelimelerinden olan "bilge" sözü ile karşılanmıştır. Türk il'inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta hatunlara "bilge" sıfatının verilmesi, bilgeliğin Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir. Türkler uzun bir tarihi hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilâtlar kurmayı başarmışlardır. Başarınn sırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu "bilgelik" kavramında aranmalıdır. İşaret edilen prensip, aynı zamanda, "Türkler'de devlet toprakları hükümdar ailesinin ortak malıdır" şeklindeki kanaatın yanlışlığını da ortaya koyar. Bu tarz, tipik Moğol devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol'u birbirinden ayırmayan bazı araştırıcılar tarafından Türklere yakıştırılmış ve yaygınlaşmıştır. Türk devletindeki, açıklamaya çalıştığımız ülke kavramı ve meşrûiyet telâkkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının çeşitli bölgelere tayinleri, yurtu şahsî mülk sayarak bölüşüm değil, idarî sorumluluğu ortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek gerekir.

4. DİN

Bozkır Türk halkının, sosyal muhteva bakımından daha ziyade siyasî karakterde bir topluluk teşkil ettiğini ve din adamlarının, yerleşik kültürdekilerden, çöl ve orman kavimlerinde görünenin aksine olarak, Türkler arasında önemli rol oynamadığını belirtmiştik. Ancak bu durum eski Türk içtimaî hayatında dinin mevcut olmadığı gibi bir garip mânaya alınmamalıdır.

a) Totemcilik Meselesi

Eski Türklerde totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil olarak da kurt'un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında tesbit edilen "ata"larla ilgili ve totemcilikteki "şuringa"yı andıran put-fetişler (Altaylılar'da töz'ler, Yukatlar'da tangaralar) vb. gösterilmiştir. (Asya Hunlarında totemcilik izleri, "altun put", Gök-Türklerde keçeden kesilmiş tanrı tasvirleri), Reşîd'üd-din, Câmi üt-Tavarih adlı eserinde (14. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken, her dört kabile için bir kuşu "ongon" (Türkçe uğur ifade eden ong sözünden, totem manasına) olarak belirtmektedir. Ancak bütün bunları eski Türklerde totemcilik inancının mevcut olduğuna dair gerçek deliller olarak kabul etmek zordur. Çünkü totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir.

Totemcilikte "ana hukuku" câri iken, Türk ailesi esasta, baba hukukunun ağır bastığı "pederi" karekterde idi. Bir klân dini olan totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu halde, Türklerde özel mülkiyet büyük rol oynuyordu. Totem inancında aynı toteme bağlı olanlar bibirleri ile akraba sayılır. Halbuki Türklerde kan akrabalığı vardır. Totemci klânda "asalak" ekonomi (avcılık ve devşirme) bulunurken, Türk ekonomisi hayvan yetiştiriciliği ve ziraat üzerine kurulu idi. Totemci topluluklarda her klanın ata tanıdığı ayrı bir totemi bulunur. Türklerde ise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcutur. Totemcilikte, ayrıca yalnız hayvanlar değil, meselâ bir taş parçası, yağmur suyu vb. totem olabilir. Türklerde kurtun saygı görmesi ise, 100 binlerce baş sürülerin otladığı bozkırların korkulu hayvanı olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bunun temelinde dinî bir tasavvur keşfetmek zordur. Kurt efsanesinin toplayıcı bir vasfa sahip bulunması, klânları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya koyan totemcilik anlayışna aykırı düşmektedir. Klanda her fert totemin adını taşır. Türklerde her ferdin, her ailenin ayrı adı vardır. Eski Türklerde "kurt-ata"nın yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenler tertiplemek geleneği, kurtun vücudu ile değil, mazisi karanlıklara karışmış eski bir hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. Nihayet klân, totemcilikte ruhun ölmezliğine inanılmadığı halde, kainatı bile ruhlar dünyası olarak bilen eski Türklerde dinhi inancın temellerinden birini ruhun ebedîliği teşkil eder ve bu nedenle ataların ruhlarına adaklar adanır, kurbanlar kesilir. Yukarıda bahsettiğimiz töz (tös)ler de, ataların timsalleridir.

"Ongon" tabirine gelince, bunda Moğol etkisini sezmek mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olan Moğollar, aslında "asalak" ekonomiye bağlı, ailede "ana hukuku"nun hakim olduğu, aynı zamanda, "totem" telâkkisi içinde yaşayan bir topluluk idi. "Ongon" sözünün kökü ong Türkçe olsa bile, tâbir olarak "ongon" Türkçe değildir ve gerçekten de Moğollardan önceki Türk dili belgelerinin hiç birinde (Kitâbeler, Uygurca metinler, DLT) geçmemektedir. Câmi'üt-Tavârih'te Oğuz boylarının "ongon"ları olarak gösterilen kuşlar da, Moğol tesirinden önceki devirlerde aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmud'un eserinde (burada Reşid'üddin'deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur. (Ongon kuşların yer aldığı Ebû'l-Gazi (17. asır)'nin Şecere-i Terâkime'sinde, Yazıcıoğlu 515. asır)'nun Tarih-i âl-i Selçuk'un da, Reşîd'ül-dîn'den faydalanılıdğı mâlumdur.

Bununla beraber, eski Türklerde "kartal" inancının önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Orta Asyada M.Ö. 2. bin başları olarak tarihlenen Kurat kurganı içinde bir kartal pençesine rastlanmış, Kül-tegin'in bütünde serpuşun ön tarafında kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü çeşitli Asya Türk topluluklarında da kartalın önemli yeri dikkat çekicidir. Yuvasını yalçın kayalar üzerine yapan, çok yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünde bulunması, on bir kutsallık izafesine neden teşkil etmiş olabilir ve belki de bu nedenden, ilk ve orta çağlardan itibaren çok yaygın görünen (eski doğu kavimlerinde, İslav devletlerinde, Bizans'da, Batı devlelerinde) ve doğu menşeli olduğu kabul edilen, hakimiyetin timsali kartalın Türk asıldan geldiği ileri sürülmüştür.

b) Şamanlık Meselesi

Bozkırlar sahasındaki dini inançların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Eski Türk inancının şamanlık olduğu kanaati geçen asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten bilhassa Yakutlarla Altaylılar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiçbiri Türklerin kendi düşünce mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin birbirlerine karışmasından meydana çıkmış bir taasvvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler, birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere, Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Âdem - Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler, bazı tâbirler (mesi, tamu = cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir. Mütehassıslarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmak üzere Hind, İran, Yunan, Yahûdî efsaneleri ile, belki eski Türk telâkkilerinden bazı kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takım hikayelerin birbiri içine girmesinden teşekül emiş olduğu için bunlardan Altay, Yakut şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türkün dinî düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.

Şamanlık inancı üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya topluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde "icracı" durumunda olmadığı, birçok törenlere, mesela Tanrı'ya kurbanlar sunuluşunda şamanların katılmadığı, hatta her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dinî hayat şamanlıktan ibaret olmadığından, her sihirbazın da "şaman" sayılmadığını ve şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her "medecinman"ın "şaman"lıkla vasıflandırılamayacağını belirttikten sonra, şamanlığı kısaca "extase" (vecd ve istiğrak) tekniği diye tarif eder. Bununla beraber, yine ona öre, dinler tarihinde ve din etnolojisinde görülen çeşitli "extase" hallerinin hepsi de şamanist "extase"a dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi özel usulleri vasıtası ile kazandığı "extase" hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını hisseden bir "trans" (aşkın) ustasıdır. bu sırada bir alet durumuna düşmekten uzk, aksine kendisi ruhları hükmü altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmaya muvaffak olur. Hastalanan (ruhları çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararların önlemesi, insanların dert ve dileklerini arzetmek üzere gökteki ve yer atındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır. Bu hususiyetler ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran şaman, "insan ruhunun mütehassısı" olarak halk kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakat fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhnî itikadların temsilcileri ölçüsünde şümullü değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması), ölüm veya bir talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban törenind herhangi bir "extase" tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde şaman'a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün kavimler ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türk ülkelerine sonradan Asya'nın güney bölgelerinden gelmiştir).

Görülüyor ki, dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemi olmayan şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu edeceğimiz Tanrı ve "yer-su" inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilginin var olabileceği intibaını uyandıran, Türk din adamı manasındaki "kam" ile "şaman" kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat "şaman" tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak, Türk inancı ile şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu bilhassa Türklerdeki atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanını "şamanik" vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir. Esasen şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh alemine bürünme kaabiliyetidir: "Extase", ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması mevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiate atfettiği gizli kuvvetleri istismar etmiş, yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat alemini belili bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır. Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerine göre, her dinde bu nev'iden tesirler, birleşmeler yenilenmeler görülmektedir.


c) tabiat Kuvvetlerine İnanma

Eski Türkler tabiatte bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vâdi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürütüsü, şimşek gibi tanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü, yani iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki guruba ayrılıyordu. Erkek tanrılar yanında birde "Umay" denilen bir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat arıza ve hadiselerinin böyle telâkki edilmesi ("Halk inleri") eski Yunan ve roma dahil bütün eski kavimlerde umumîdir, hatta hayat arzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar, çeşitli topluluklarda değişik şekilde önem taşırlar (bu inançların Animizm = ruhçuluk ve Naturizm = tabiatçılık olarak izah tecrübeleri vardır). Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde ve sonbaharda atalara, tabiat tanrılarına kurbanlar keserlerdi. Hükümdar Tan-hu, gündüz güneşe, gece tolun aya tâzim ederdi. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlarda da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki "taş-ev" içinde kesilen kurbandan sonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi. Gök-Türkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurban takdim ederlerdi. Avrupa Hunlarında, çoktan kaybolmuş "savaş tanrısı"nın kılıcı bulunarak Atilla'ya teslim edilmiş ve bu, Hun hükümdarınnı dünya hakimiyetine alamet sayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise, ölü çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtıır, ayrıca yemek verilirdi. Bu törenlere "yoğ" deniyordu.

Bizans kaynaklarnını kayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim etmekte idiler. Fakat bunun yalnız Gök-Türkler zamanında ve hatta sadece Batı Gök -Türk bölümünde görülmesinden anlaşılıyor ki, bu, İran Mazdeizmi'nin (Zerdüşt'lüğün) tesiri olup henüz Türkler arasında yayılmış değildi.

Tabiat ruhlarına Gök-Türk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, Yer-su ("yisub")lar deniyordu. Bu tabir "yer-suv" şekliyle Uygurlar'da da vardı. Yer-su'lar kutsal ("ıduk") sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki Yer-su'nun adı zikredilmiştir: "Idux Ötükän" ve "Tamıg ıduq baş".Bunlardan ilki, bilindiği gibi "kaganlık" merkezi (bunun Moğol toprak tanrıçası Ätügän ile bir ilgisi olmamak gerekir, zira Türklerde toprak tanrıçası yoktur, ancak bölge sonraları, Moğollar zamanında böyle itibar edilmiş olabilir), diğeri de kutsal Tamıg (Tamır suyunun) kaynağıdır. Aslî Türk kültüründe bütün Yer-su'lar maddî değil (Kimekler'in nehirlere "secde" ettiklerine dair Gardizî'nin kaydı, eğer doğru ise, bunun menşei yakın komşuları olan Fin-Ugorlar'da aranmalıdır), manevî kuvvet olarak tasavvur edildiklerinden, kendileri ile ilgili mitolojiler teşekkül etmemiştir.

ç) Atalar Kültü

Ölmüş büyüklere tâzim, atalara saygı, baba hâkimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi olarak görülmektedir. Bunun sosyal ve iktisadî şartlar dolayısiyle, eski orta ve kuzey Asya kavimlerinde bulunabileceği hakkındaki düşünceler Türkler yönünden tarihî kayıtlarla kesinleşiyor. Yukarıda söylendiği gibi, Asya Hunları ilk baharda (18 mayıs) atalarının ruhlarına kurban sunarlardı. Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerinn ağır şekilde cezalandırılmasından anlaşılıyor. Atilla'nın 2. Balkan seferinin bir nedeni de Hun hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans'ın Margus piskoposu tarafından açılarak soyulması idi. M.Ö. 79 yılında benzer bir tecavüz hadisesi Tan-hu'yu Moğol O-huan'lara karşı savaşa zorlamıştı. Moğolları ve Bizanslıları bu hırsızlık teşebbüslerine sevkeden neden eski Türklerde ölülerin silahları, kıymetli eşyası, bazan tam techizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünyada rahat yaşamalarınnı sağlandığı düşünülüyordu. Türkler gibi, atalar kültüne sahip diğer kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin yarıtanrı sayılmasına kadar ileri gitmiş iken (meselâ, eski Yunan'da, Heros'lar) ve bunlar diğer tanrılar için insan kurban edilirken (Hind-Avrupa kavimlerinde ve Sâmi kavimlerinde, Slâvlar'da ve Uzakdoğu kavimlerinde) Türklerde böyle adetlerin görülmemesi dikkat çekicidir. İbn Fadlan'ın, ölen Hazar hakanının hizmetçilerinin de kesildiği yolundaki haberi, hakan ve genellikle Hazarlar hakkında gerçeklerle bağdaşması zor diğer haberlerin çoğu gibi, doğruluktan uzaktır. Eski Türkler arasında insan kurban edildiği intibaını uyandıracak bazı kayıtların, iyi bir araştırma sonucunda, bu mânaya alınabilmesinde anca zorlama yoluna gidilmek gerektiği anlaşılıyor. Asya Hunları için, Çin yıllıklarındaki ölünün "yakınları tarafından takip edilmesi" ibaresi tefsir yolu ile bu neticeye ulaştırılmak istenmiştir. Halbuki, kaynak, hiçbir engel bahis konusu değilken, "insan kurbanı"nı açıkca kaydetmediği gibi, eğer gerçekten mevcut ise, bu adetin Hun imparatorluğunda yaşayan zümrelerden hangisine ait olduğu da tasrih edilmiş değildir. Diğer taraftan Attila'nın ölümü ile ilgili olarak Jordanes'in -olaydan yaklaşık 100 yıl sonra- kütle halinde insanların öldürüldüğü hakkındaki haberi de, bu yazarın mensup olduğu sanılan Vizigotlar'da asırlardan beri mevcut insan kurbanı motifinin tekrarı gibi görünmektedir. Attila'yı gömenlerin, mezarın yeri bilinmemesi için öldürülüp gömüldükleri hususu ise, Türk kültürü telakkilerinin dışında kalan bir keyfiyettir, çünkü, hem bazı milletlerde görülen bu adetin hilafına Türkler mezarlarının üstüne tümsek yaparlar ve hatta taşlar (balballar) dikerlerdi. Gök- Türk menşei efsanenin 2. rivayetindeki mesele ile ilgili hususlar da tamamiyle başka topluluklardan aktarılarak Türk'e mâl edilmiş durumdadır, zira eski Türklerde geyik motifi Ural menşeli olduktan başka, deniz tanrıçası da yoktur. Asya Hun İmparatoru Mo-tun'un, altun kaplattığı Yüe-çi hükümdarının kafa tasını içki kabı olarak kullandığı rivayeti, keza Bulgar hakanı Kurum için benzer bir kayıt, Hind, İranlılarda ve Çin'de mevcut (Tsin devleti zamanında) bir adetin tekrarlandığını göstermektedir. Esasen ilgili kafa tası kültü bir güney kültürü mahsulü olup ("tantrisme") Asya kavimleri arasında Moğollar için "tipik"tir. Türk tarihinde bu hususta inanılır değerde gibi görünen tek haber, bir Çinli generalin "kurban" edilmesidir. Hunlara sığınmış olan ve yurdundan kaçması Çin hükümeti bakımından tehlikeli sayılan bu kumandan gizli görevli bir Çinli wu (rahip) Tan-hu'nun teşviki ile öldürülmüştü. Fakat hemen suç işlediğini anlayan Tan-hu ellerini göğe kaldırarak Tanrıdan af dilemiş ve Tanrı'yı teksin etmek için bir "kutsal mahal" yaptırmıştı. Demek ki, mesele tamamen siyasî olup dinî mahiyette insan "kurban" etme düşüncesine dayanmıyordu. Türkler insan kurban etmedikleri gibi, hükümlerini yürüttükleri yerlerde insan kurban adetini kaldırmaya çalışmışlardır (meselâ, Soğd'da). Bütün bu mülahazalardan sonra W. Barthold'u n "Gök-Türkler'de düşman orduları kumandanlarının kurban edildikleri" yolundaki acele tefsirinin yersizliği anlaşılır.

Eski Türklerde kurban olarak hayvan kesilirdi. Hayvan cinsinden de erkekler seçilirdi ("koyundan koç, deveden buğra, attan aygır"). En makbul kurban olan at iskeletine bozkır-Türk kavimlerine ait mezarlarda çok sık rastlanır. Bundan dolayı Asya Hun İmparatorlarına ait kurganlarda at cesetlerine tesadüf edilmiştir (mesela; Altaylar'da Pazırık mevkiinde).

d) Gök - Tanrı Dini

Bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eski çağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tängri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda "semavî" mâhiyeti haiz olup, çok kere "Gök-Tanrı" adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telâkkisinin, toprakla ilgisi olmadığı içni, avcı, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla menşeinin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği genellikle araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur. M. Eliade'ye göre "orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan" Gök-Tanrı, R. Giraud'a göre, doğrudan doğruya "bütün Türkler'in ana kültü" durumundadır.

Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk belgelerinden az çok tesbit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tängri bazan "Türk Tängrisi" şekliyle o çağlarda "millî bir Tanrı olarak görünmektedir: Gök-Türklerin bir "hakanlık" kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türklere onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alâkalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türkün ve genellikle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)ü lâyık olmayanlardan gelir alır. Ulu tanrı şafak söktürür (tan üntürü), bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır: can veren Tanrı, onu isteğine göre gelir alır ("Kül-Tegin vâdesi gelince öldü. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır" Kitabeler). "Kara-yol (kanun, hak) Tanrı'dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular... İnsan diz çökerek Tanrı'ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanın ömrü uzun olur... kuzgunun niyazı bile Tanrı'ya ulaşır..." (Irk-bitig). "Doğru, insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat tanrı biliyor". İnsanlar fâni, Tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).

Ne kadar dikkate değer ki, daha geç devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı telâkkisine dokunamamıştır. Ulu Tanrı bahis konusu olduğu zaman şamanlığın adeta "sırıttığını" söyleyen M. Eliade'ye göre, Gök-Tanrı'nın izi olan Yakut Tangara Kayra hanı ile şaman fazla meşgul olmamaktadır.

Türklerde Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde mânada ulu varlığa doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabeleride Türk komzogonisini tek cümle içinde açıklayan ibare şöyledir: "Üze kök Tängri asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlı kılınmış..." (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu, yaratılmış...). Burada "Kök-Tängri"nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan semanın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür. 10. asır Oğuzlarında da benzer bir telakki göze çarpar. İbn Falan'ın naklettiğine göre, Oğuzlar'dan biri haksızlığa uğradığı, yahut hoşlanmadığı bir iş başının geldiği zaman, başını göğe kaldırarak "Bir tanrı" der. 13. asır Uygurları da Tanrının insan veya herangi bir tasvir şeklinde tecessüm ettirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, aslî Türk itikadında anthropomorfizm (putçuluk) yoktu.

Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile "yer" eşit fonksiyon icra ederg ibi görünmekle beraber ("yukarıda Tanrı, aşağıda yer buyurduu için" Kitabeler), Gök-Tanrı'nın çok eski zamanlardan -belki Hunlar'dan- beri tek ulu varlığı temsil ettiğine dair deliller vardır. Hunlar devrinde, üstelik 6-8. asrlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız tanrılar da mevcutu. Ancak bu durum Gök-Tanrının, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hıristiyanlık, İslâmlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, "hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş" ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resûllere, kitaplara da iman edilir). Türklerde de Gök-Tanrı yanındaki Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve yer-su'lar böylece kutsallar ("aziz"ler) durumundadır (bu nedenle V. Thomsen "yer-sub" tabirini "saints" = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans tarihçesi Th. Simocattes, Gök-Türklerin kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin, göğün yaratıcısı bildikleri Tanrıya taptıkları belirtilmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde "uluhîyet" konusunda araştırmaları ile tanınmış W. Schmidt'e göre de, daha Hunlarda tek tanrılığa doğru oldukça ileri bir gelişme müşahede edilen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi, büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflisli St. Abo (70'larda) Hazarlar'ın "bir yaratıcı tanrı" tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentine Bizans'tan gönderilen St. Cyrill ile mülâkat sırasında (862'de) hâkan, Hıristiyanarın Tanrının "üçlü kişiliği" (Trinity) ne inandıkları halde kendilerinin (Türklerin) tek tanrıya iman ettiklerini belirtmişti. Bulgar Türkleri de yaratıcı tek tanrıya inanıyorlardı. (Burada yanlış bir tefsiri önlemek için beliretlim ki, Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır'da Amon-re, İranda Ahura, Hind'de Varuno, Roma'da Mithra vb.) Hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türklerin dininde, bunlara ikinci plânda yer verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu özellik, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türklerin "millî" dini haline getirmiştir. NitekimTanrı kelimesi de bunu gösterir.

Tanrı tabiri, aşağı yukarı bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçenin temel kelimelerinden biridir. Yazılı kaynak olarak M. önceki Çin yıllığı Shi-ki'de, imparator Mo-tun (M.Ö. 209-174)'un ünvanları dolayısiyle zikredilen "Tanrı" Çinceye "T'ien" olarak geçmiş (Konfucius'un eseri: Lun-yü'de) böylece en aşağı 2500 yıllık bir maziye sahip olduğu görülen bu Türkçe tabir sonra Moğolcaya ve diğer bazı Asya dillerine intikal etmiştir. Eski Sümer dilinde görülen ve "Tanrı"ya yakın bir mânaya gelen "Dingir" sözü ile ilgisi henüz açıklığa kavuşmamıştır.

Eski Türk din adamlarına genellikle "kam" deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak Avrupa Hunlarında görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve "tängrilik" denilen tapınakları, ne de "tängrilik" (ırk-bitig) adı verilen din adamları zümresi hakkında başkaca bir şey bilinmiyor.

e) Diğer Dinler

Tarihte çeşitli Türk kütleleri bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere de girmişlerdir ve bu durum, İslâmiyet hariç Türk kavimleri üzerinde olumsuz tesirler doğurmuştur. Asya Hunlarının Budizm ile, Avrupa Hunlarının Hıristiyanlıkla pek ilgileri olmamış ise de, Çin'de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495 yılından itibaren "millî" unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir. Bununla beraber, Tabgaçlar Budist san'atta yeni bir devir olan "Wei" san'atının geliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykeller). Gök-Türkler devrinde Budist rahip-seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı Gök-Türk sahasın bir budistler memleketi olarak tasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. Gök-Türk devletince Budizmin reddedildiği malûmdur. Ancak Uygurlar zamanında Maniheizm Türkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurların Türkistan'daki hakimiyetleri devrinde iyice yerleşmiştir. Gök-Türk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşeli ve tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizmin de intişar ettiği bu safhada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmak icap eder. Uygurlar bu kültürün de en iyi temsilcilerinden biri olmayı başarmışlardır: Maniheist ve Budist eserlerin Uygurcaya tercümesinden doğan zengin bir dinî edebiyat vardı. Bunlardan bir kısmı resimli ve ciltli olarak, Bin-Buddha mağara tapınaklarında bulunmuş olup, aralarında, 10. asır başlarında Gök-Türk alfabesi ile yazılmış kehanet kitabı: Irk-bitig dikkati çekenlerden biridir, Uygur alfabes ile Huastuanift adlı eser ve Hiuen- Tsang'ın hal tercümesinin Uygurcaya mütercimi olan Beşbalıklı Türk Singku Seli Tutung tarafından Uygurcaya çevrilen (10. asır ilk çeyreği) Altun yaruk (= Altın Işık) aynı derecede önemlidir. Hece vezninde yazılmış ilahiler Beş-balık, Turfan, Karaşar, Aksu, Yarkent gibi merkezlerde ve "çöl Pompeisi" diye anılan başkent İdi-kut şehrinde, ayrıca Toyuk, Mortuk, Bezeklik emvkilerinde 1894-1914 yılları arasında birçok Avrupalı bilginlerin yaptıkları kazılarda ele geçen duvar resimleri, heykeller vb..

Bir kısım Türkler de Musevliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunluk meydana getirdiği sahalarda bir olumsuz tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkânın mevcut olmadığı bölgelerde Türklerin silinip kaybolmaların neden teşkil ettiği gibi (Doğu Avrupa'da ve Balkanlar'da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar) 1000 tarihinde resme Hıristiyan olan Macarların Türk kültüründen uzaklaşmaları, 864'den itibaren Ortodosluğu kabul eden Bulgarların kısa zamanda Türklüklerini kaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslâm dinidir ki, Türklerin kadîm inançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısiyle Türklüğü takviye eden bir din durumundadır.

5. İKTİSADİ HAYAT

a) At ve Koyun

Bozkır Türk ekonmisinin esasını, orman ve çöl değil, yüksek ovalar ve yaylalar olan bozkır coğrafyasının iklim şartları icabı, çobanlık ve hayvan besleyicilik teşkil ediyordu. Yetiştirilen hayvanlardan -yukarıdan beri Türk sosyal ve kültürel hayatında büyük önemini belirttiğimiz at'tan başka- koyun geliyordu. Tarihi M.Ö. 2500'lerde başlatılan, Altaylar'ın batısında, Afanasyevo kütüründe koyun kemikleri, at kalıntıları ile birlikte görülmüştür. Aral gölü bozkır havalisi kültürünü vasıflandıran, Harezm'deki Kelteminar kültürü (M.Ö. 3000)'nde ise yaban domuzu, geyik ve kaplumbağa kemikleri meydana çıkmış, fakat, koyun ve sığır izine rastlanmamıştır. Demek ki, koyun ile atın insan hizmetine girmesi zamanları arasında bir paralellik vardır. M.Ö. 3000 başlarından itibaren Orta-Doğu, Mısır ve Doğu - Akdeniz bölgesinde ziraat, hayvancılık ve maden kullanılışından meydana gelen kültür birliklerinin geliştiği, halkı henüz balıkçı ve avcı durumunda olan bozkırlarda ise hayvan besleyiciliğe dayalı ekonomi sisteminin, daha sonraları (2500'ler) güneyden gelen tesirle başladığı ileri sürülmekte ise de, işaret edilen bölgeden kuzeye doğru bir kütle muhacereti görülmediğinden, bundan doğan derin bir kültür tesirinin mevcut olabileceği benimsenmemektedir. Bunun yanında, ehli hayvanlar sırasında koyun ile öküz ve domuzun bir arada dikkate alınması herhalde doğru değidir. Bu hayvan kalıntılarınnı bir kültür tabakasında yan yana bulunması ile, o hayvanların ehlileştirilme yerleri ve zamanları ayırt edilmek gerekir. Meselâ öküz bozkır hayvanı değildir. Sulak verimli, çiftçilik yapmaya elverişli sahalarda oturanlar için önemli bir hayvandır, fakat bozkırlının işine pek yaramaz. Bu nedenle öküz bozkır iktisadiyatında faktör olarak görünmez (öküz kelimesi de aslınd İndo-Germencedir). Bütün ağır hareketli, kocabaş hayvanları böyle saymak mümkündür. Domuzun ise, başlangıçta, bozkırlarla alâkası olmamıştır. Türkler tarihleri boyunca hiç domuz beslemedikleri gibi, etini yemekten de hoşlanmamışlardı. Hiç olmazsa, ehli hayvan besleyiciliğin ilk aşamasına domuz Tunguz ve Moğollara, öküz, inek, manda vb. İndo-Germenlere, deve çöl kavimlerine, at ve koyun ise Türklere ait gibi görünmektedir. Bu bakımdan Afanasyevo kültüründe at ve koyun kemiklerinin bir arada bulunması daha anlamlı bir duruma girer. Böylece teşekkül eden bozkır kültürünün ekonomik bünyesi ortaya çıkmış olur. Tabiatiyle daha geç devirlerde -M.Ö. 1500'lerden sonra- Türk bozkırlarında at ve koyun sürüler yanında sığır, katır, deve vb. sürüleri de vardı.

b) Beslenme

Bozkırlı Türklerin başlıca gıda maddesi et idi. En çok at ve koyun eti yenirdi. Priskos'un hazır bulunduğu meşhur ziyafette Attila yalnız et yemişti. Bol miktarda et istihsal eden Türkler, bunu uzun süre muhafaza edebilmek için konserve yapmayı öğrenmişlerdi. Konserve et Çin'e ihraç edilen başlıca maddelerden idi. En ünlü Türk içkisi de, kısrak sütünden imal edilen kımızdı. Bundan hem Çin, hem batı kaynakları bahseder. Çeşitli içkilerden buğday ve darıdan yapılana Gök-Türkler "begni" diyorlardı. sebzeye karşı fazla istek duyulmazdı. Sütlü darı, peynir, yoğur aslında bozkır yemekleri idi. Yoğurdun kiraz veya kayıs ile tatlılaştırılması şeklinde hazırlanan "lo" adlı bir içki Hunlar arasında yaygındı. Yağ yemesini Çinliler Türklerden öğrenmişlerdi. Uygurlar (Türkistan'da) üzüm yetiştiriyor, pekmez ve şarap (bor) istihsal ediyorlardı.

c) Giyim

Bozkır Türk giyim eyasının başlıca malzemesi koyun, kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayı derisi ile koyun, keçi, deve yünü idi. Eski Türkler bez dokurlar, giyecek için kendir yetiştirirlerdi. Yün kumaş ve bezden iç çamaşırları giyerlerdi. Hunlar Çin'e yünlü, kumaş ve çeşitli keçeler ihraç ederlerdi. M.Ö. 1. yıldan kalma, bir Hun hükümdar ailesine ait, Orta Asya'da Noin-ula kurganında 20 çeşit ipekli kumaş (Çin'den ithal) kalıntısından başka, üzerine bir Hun portresi işlenmiş yün kumaş ile, aplike süslü keçeler bulunmuştur. Romalılar keten gömlek giyildiğini ilk defa Hunlularda görmüşlerdi. Bozkırın "tipik" elbisesi ceket-pantalon idi. Süvari en rahat şekilde ancak böyle giyinebilirdi. Yukarıda söylediğimiz gibi, bu tarz giyinme, yabancı ülkelerde Türk usulüne göre yapılan asker ıslahat neticesinde dünyaya yayılmıştı (Milâd sıralarına ait Hun mezarlarından çıkarılan ceket, pantalon, gömlek, çizme ve çoraplar). Hazar prensesi Çiçek'in Bizans sarayına gelin gittiği zaman giydiği Türk tipi imparatoriçelik elbisesi (Çiçekion) orada moda olmuştu. Başka kavimler kopça kullandıkları halde, Türkler düğme kullanırlar ve ceketlerini, Çinliler ve Moğolların aksine, sola açarlardı. Türkler ayaklarına çizme, başlarına börk giyiyorlardı. İleri gelenler, makam sahipleri, daha çok başlıklarının daha uzun ve gösterişli olmasından tanınırdı.Hunlar, Gök- Türkler, Hazarlar, Oğuzlar ve Bulgarlara ait tarihî belgelere göre, Türk erkekleri genellikle uzun saçlı idiler, saygı alâmeti olarak börk ve başlıkları çıkarmak adet halinde idi.

Bozkır Türk topluluğunda el sanatları ileri idi. Dünyanın en geniş imparatorluklarını kurmuş olan bozkırlı Türkler büyük ölçüde ve çağına göre daima yüksek bir harp sanayiine sahip bulunmuşlardır. Bu üstünlüğü sağlayan vasıtalardan biri demir idi.

ç) Demir

Demir işleyicilik, madencilikte son safha olarak görünmektedir, ondan önce bakır, bronz ve altun işleyiciliği vardı. Bunlardan ilk ikisine taş devrini aşan hemen her kültürde tesadüf ediliyor. Afanasyevo kültür çevresine dahil Minusinsk ve Altay bölgelerindeki buluntu yerlerinde M.Ö. 3000'lerden kalma bakırdan yaılmış bıçak, biz ve teller, küpe ve diğer süs eşyası ele geçmiştir. İlk Türk kültür merkezlerinden gösterilen Andronovo kültür çağında ise -bütün Orta ve kuzey Asya'da ilk defa -altun ortaya çıkmakta idi. Bu devirde "çok kudretli ve zengin bir içtimahi hayatın müşahede edildiği" Altaylarda gerçek bir "altun endüstrisi" merkezliği durumu vardı. Buradaki madenciliğin tesirleri, güneyde Tanrı dağlarına kadar hissediliyordu (M.Ö. 2000); Çu ve Arpa, Burma-çap buluntuları hep Andronovo kültürünün izlerini taşıyordu. Bazı "İndo-Germenci"ler tarafından bile Hind, Avrupalı halk üzerine, madencilik bakımından, Altaylı tesiri kabul edilmiştir. edilen bozkurt, hem ata, hem de kurtarıcı - rehber vasıfları ile bütün Türklerce kutlu sayılmış ve Türklüğün millî sembolü payesine yükselmiştir.

Eski Türk destanlarından biri de efsanelere karışan ünlü kahraman Tunga Alper ile ilgilidir. Şair Firdevsi (11. asır)'nin Şehnâmesinde Afrasyab diye anılan, İran Turan mücadeleleri ve bu Türk başbuğunun hatırası asırlarca Türkler arasında yaşamış, Gök-Türklerde, Uygurlarda adına "yoğ"lar tertip edilmiş, bazı büyük Türk hükümdar aileleri (Kara-Hanlılar, Uygurlar, Selçuklular) kendilerini ona nisbet etmişlerdir. Türklerin bozkır hayatını anlatan diğer meşhur bir destanı da "Alp'ler devrinin tipik kahramanı" Manas'ın destanıdır. Eski Oğuz destanlarından bir parça kabul edilen "Dede Korkut" kitabı da Bozkır Türk topluluğunun, teşkilat, sosyal bünye, örf ve gelenelerini aksettirmesi itibariyle destan edebiyatımızda önemli yer tutar.

Başlıcalarını zikrettiğimiz destanlar ve efsaneler eski Türklerde canlı bir halk edebiyatının varlığını ortaya koyar. Ancak, bir - iki kayıt dışında bunlara ait yazılı metinler bize kadar gelmemiştir. Priskos, Atilla tarafından Bizans elçilerine verilen ziyafette Hun müzisyenlerinin refakatinde Hun halk türkülerinin söylendiğini yazar. Yas törenlerinde söylenen lirik matem şiirleri olan "sagu"lar da Türk halk edebiyatının önemli bir kolu idi. Atilla'nın ölümü üzerine Hun kopuzcularının söylediği ağıtlardan birinin, Jordanes (6. asır) tarafından Latince tercümesi verilmiştir. Çin yıllıklarında da, Asya Hunlarına ait, 4. yüzyıldan kalma 4 mısralık Türkçe bir manzume zaptedilmiştir.

Bozkır çağı Türk edebî mahsullerinin yazarlarını tesbit etmek, belge eksikliğinden dolayı, çok güç olmaktadır. Ancak bir-iki isim biliniyor ki, bunların başında Orhun kitabelerinin (731-735) metnini hazırlayan Yolug Tegin gelmektedir. Bir görüşe göre de, kendi kitabesinin metnini bizzat kaleme aldığı ileri sürülen Tonyukuk Yolug Tegin'den önce yer almakta ve Türk edebiyatının şahsiyeti malûm ilk siması kabul edilmektedir. Adı bizce bilinen ilk Uygur şairi Aprınçur - Tegin'dir (Fakat şiirleri, maniheizm ile ilgilidir). Bunlara ilaveten, Kâşgarlı Mahmud'un bahsettiği bozkırlı Türk şairi Çuçu zikredilebilir.

b) Yazı ve Matbaa

Kendilerine mahsus yazıları olduğunu kesin olarak bildiğimiz Türk kavmi 8. asırdan kalma kitabeleri ile Gök-Türklerdir. Fakat Türklerin daha önceki çağlarda da şüphesiz yazıları vardı. Zira çok geniş sahalara yayılmış büyük Türk imparatorluklarını yazı olmaksızın idare etmek zordu. Ne kadar yazıktır ki, eski Türk kültür yadigârlarının çoğu gibi, yazılı belgeler de bozkırların fırtınalı girdabında kaybolup gitmiştir. Nitekim kaynaklarda bunu doğrulayan bazı işaretlere rastlanılmaktadır. Gök-Türklerden önce Ak-Hunların yazıları vardı ve bu Gök-Türklerinki gibi idi. Bizanslı tarihçi Prokopios'a göre (6. asır) Ogur boyları kendi yazılarını da kullanırlardı. Ogurların yazıyı bildikleri, dillerinde "yazı" (= ir, Türkçe yazı sözünün R Türkçesindeki şekli) kelimesinin bulunmasından da bellidir. İstemi Yabgu'nun 568 yılında Bizans imparatoruna yolladığı mektup "İskit" (Türk) yazısı ile idi. 576'larda T'a-po Kagan için Çince bir budizm kitabının Türkçe tercümesi yapılmıştı. Priskos hatıralarında, Hun kâtiplerinin kendi dillerinde yazdıkları metinleri Attila'ya okuduklarını söyler ki, bu, F. Alheim'e göre, Avrupa Hunlarının kendi yazılarının mevcut olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Orhun alfabesine göre daha az bir gelişme kaydetmiş olan Tuna Bulgarları yazısı, bu Hun yazısının bir devamından ibarettir ve demek ki, 4. asırda doğudan Avrupa'ya gelen Hunlar yazılarını da birlikte getirmişlerdir. Asya Hun yazısı oldukça yaygın görünüyor. Çin yıllıklarında şöyle haberler vardır: "Uygurların ataları Kao-kü'ler Çince yazarlar, fakat Hunca da yazarlardı... klasikleri Hun dili ile okurlardı...". "Hua-guo'lar dış ticaret işlerinde koyun derisi üzerinde Hun yazısından istifade ederler". Buna rağmen daha sonraki devirlere ait bazı Çin yıllıklarında Hunların yazısı olmadığı veya Gök-Türklerin yazı bilmediklerine dair haberler Türklerin Çince okuyup yazma bilmedikleri şeklinde anlaşılmaktadır. Nitekim son haberden aşağı yukarı 40 yıl kadar önceki bir kayıtta Gök-Türk yazısından bahsedilmiştir. Son yıllarda Asya'da yapılan önemli keşiflerle Orhun-Türk yazısının Miladdan önceki çağlardan kalma bazı örneleri ortaya konmuştur. Isık-göl civarında 1970'de açılan Esik kurganı (Altun elbiseli adamın mezarı) nda ele geçen bir gümüş çanak içindeki Orhun alfabesi ile yazılı iki satırlık kitâbe M.Ö. 5-4. yüzyıllar olarak tarihlenmektedir. Ayrıca Tanrı dağlarında Kurday mevkiinde M.Ö. 2. yüzyıla ait Türk yazılı (5 harfli) diğer bir kitâbe bulunmuştur. İlerideki araştırmalar bu örnekleri çoğaltacağa benzemektedir.

Gök-Türk yazısının menşei hakkında birçok görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en fazla itibar göreni Orhun kitabelerini ilk çözmeye muvaffak olan (26 Kasım 1893) Danimarkalı bilgin V. Thomsen tarafından ileri sürülen, eski Aramhi alfabesine bağlanma idi. Fakat son zamanlarda, Orhun yazısı ile "Armazique" Kuzey-İran Kafkas'dan M.Ö. 2. srın ilk yarısı" denilen yazı nevi arasında daha kuvvetli irtibat kurulmak istenmiştir. Bununla beraber aradaki münasebet pek zayıf görünmektedir (Türk alfabesinin 38 harfine karşılık, "armazique" de 22 harf vardır ve aralarındaki şekil yönünden benzerlik ancak 10 harfe inhisar etmektedir). İslavlar, İranlılar, Çinliler, Hindliler ve Moğollar "runique" karakter kullanmamışlardır. Gök-Türk harflerine karakteri bakımından (runique) yakın düşen alfabe eski Germen "run"larıdır ki, bu ikisi arasında da, Altheim'in ifadesi ile, "ne tarihî, ne de linguistique bir ilgi kurmak mümkün değildir". O halde en makul yol, Türk yazısının menşeini yine Türk çevresinde aramaktır.

Orhun alfabesi Orta Asya'dan etrafa yayılarak, çeşitli bölgelerdeki izlerine ve belgelerine göre Uzak-doğudan Orta Avrupa'ya kadar uzanan sahada, ortak bir yazı vasfını kazanmış görünmektedir.

Uygurlar kitap basma tekniğini de biliyorlardı. Bu 8. asrın 2. yarısından beri Çin'de mevcut sayılan "blok" usulü, yani bir nevi teksir değli, fakat çağdaş matbaanın esasını teşkil eden müteharrik harf sistemi idi. V. le Coq ve Grünwedel 1902-1907 yıllarındaki araştırm gezilerinde Turfan'da Uygur dilinde sert ağaçtan yapılmış, yüzlerce harf bulmuşlardı. Sonra (1906-1909) P. Pelliot'nun tun-huang'da tesadüf ettiği Türkçe harfler dünyada matbaa tipi hurufatın en eskileridir. Nihayet Uygur yazısı Moğollar tarafından kullanılmış, Timurîler devrinde resmi yazılar, Altun -ordu devrinde "Yarlıg"lar, 15. asır ortalarına kadar Orta Asya'da ortak yazı olan Uygur yazısı ile yazılmış ve bugünkü Mançu ve Kalmuk yazılarının esasını teşkil etmiştir. 981 yılında Uygur hâkanı Arslan Hanı başkentinde ziyaret eden Çin elçisi Van-yen- tö'nün kaleminden Doğu Türkistan Uygurlarının, saray, kültür, sosyal ve iktisadî hayat ve durumları hakkında dikkat çekici tasvirler verilmektedir.

c) Sanat

Her kültürün olduğu gibi Bozkır kültürünün de kendine özgü bir san'at anlayışı vardır ve bu anlayış birçok eserler vermiştir. Bunlar hayat şartlarına uygun olarak ve hayvanlarla yakın ilginin tesiri ile, taşınabilir malzeme üzerine işlenmiş "Hayvan üslûbu" (Animal style) mahsulleridir. Eski Türklerin, altun ve gümüş gibi kıymetli madenlere tatbik ettikleri san'at eserleri ve hükümdarların otağlarına, tahtlarına ve Türk topluluğunun zevk inceliğine dair, 518 yılında Kuzey Hindistan'da Ak-Hun hükümdarı Mihiragula'yı ziyaret eden Çinli Sung-yun, 568'de İstemi Kağan'ı Tanrı dağlarındaki Altun- dağ mevkiinde ziyaret eden Bizanslı elçi Zemarkhos ve 629 senesinde Batı Gök-Türk hakanı Tong - Yabgu'nun misafiri olan budist rahip Hiuen- Tsang vb. nin müşahadelere dayanan hatıra-notları ziyadesiyle ilgi çekicidir.

Fakat Türklerin Kül-Tegin ve Bilge Hakan'ın anıt-kabirleri nev'inden bazı eserlere de sahip oldukları malûmdur. Her iki abidenin inşasında duvarlarına kahramanın savaşlarını canlandıran tasvirlerin yapılmasında Çin'den gönderilen saray san'atkâr ve ressamlarının emeklerinin geçtiği kesindir. Bunu hem Çin kaynakları, hem de kitabeler teyit etmektedirler. Çin imparatoru her iki abideye Çince birer kitabe de ilave edilmesini arzu etmişti. Ancak ölülerin hatıralarına kitâbe dikilmesi ve san'atkârane yapılar inşa edilmesi o çağda Türkler için bir yenilik değildi. Nitekim aynı Çin kaynakları Gök-Türk devletinin daha başlangıç yıllarında (553) genel bilgi verirken şu açıklamayı yapıyorlardı: "... kabir üzerine bina inşa ederler, bunun duvarlarına ölünün ahsını ve hayatta iken katıldığı savaşlardan sahneleri renkli olarak tersim ederler... Mezarlara ölünün kimliğini bildiren kitabe dikerler..." Türk büyüklerinin hatıralarının gelecek nesillerde muhafaza edilmesi içni kitabeler yazıldığı hususuna Omurtag Hanın (814-831) Tırnova kitabelerinde de temas edilmiştir. İlgili tabirlerin, Türkçe oluşları da bunu gösterir: Bengütaş (abide, anıt) bitigtaş (kitabe), bark (anıt-kabir), bedizci (ressam ve nakışçı) vb. Fakat Kül-Tegin ve Bilge "bark"ları mahvoldukları (veya ilmî kazılar henüz yapılmadığı) için mimarhi vesüslemede Çin ve Türk unsurlarını tesbit etmek imkansızlaşmakta, bozkır, güzel san'atlarının bu sahalardaki hususiyetleri ortaya konamamaktadır. Şimdilik bildiğimiz, bir Türk askerinin mezarında ele geçen ve "Türk ırkının bütün hatlarını ortaya koyduğu" iddia olunan bir heykel ile, II. kitabenin bulunduğu yerde, 1958'de yapılan kazıda ortaya çıkarılan Kül-Tegin'in çok güzel yontulmuş mermer büstü ve kaba bir kadın heykelidir.Kül-tegin'in büstü, gerçekten Türk çehresini saf biçimi ile gösteren bir san'at eseridir. Bulgaristan'daki Kurum Hanın bozkurtlu kaya kabartması da bu eski geleneğin devamından ibaretir. İnsan şeklinde ço kaba yontulmuş, hantal taşlar olan "balbal"ları ise san'at eseri saymak doru olmaz. Bunlar kabirde yatanın hayatta iken savaşta öldürdüğü ve öteki dünyada kendisine hizmet edeceğine inanılan kimseleri temsil eden dinî mahiyette işaretlerdir. Bu inanç Bulgar Türklerinde ve Macarlarda da görülür. Orta-Asya-Tuna arası bozkırlarda bol sayıda tesadüf edilen, ön taraftaki sağ ellerinde birer bardak tutar şekilde yontulmuş "taş-nine"lerde de bir san'at endişesi bahis konusu değildir. Bozkır Türklerinde renkli taş ve gümüş kakmacılık, kuyumculuk, halı ve kilim dokumacılığı, gergef işçiliği ve otağcılık san'atlarının çok ileri olduğunu da belirtmemiz gerekir.

d) Müzik

Eski Türk topluluk hayatında müziğin önemli bir yeri vardı. Yukarıda Priskos'a dayanarak büyük müzikli ziyafetinden bahsettiğimiz Attila, sefer dönüşünde başkente girerken, saflar halinde dizilmiş güzel giyimli Hun kızlarının söyledikleri Hun şarkıları ile karşılanmıştı. Attila Burgond kralına bir Hun orkestrası göndermişti.

Çin kaynakları 28 çeşit Hun halk türküsünden bahsetmişlerdir. Çinliler Asya Hun sazlarından bazılarını Kung-hu, Bi-li, P'i-pa, P'e-li, Ku-sie adları ile zikrediyorlar. Fakat bunların telli mi, nefesli mi oldukları bilinmiyor. Ayrıca Türklerde askerî muzıka (bando, mehterin ilk şekilleri) yaygındı. Gök-Türk, Uygur bandolarında şüphesiz davul başta olmak üzere, çeşitli borulu çalgılar da bulunuyordu. Eski Türkler söyledikleri besteye ır (veya yır), sazlarla çalınan melodiye kög (veya küg) diyorlardı. Daha sonraki zamanlarda ordugâhlarda, hakanlar huzurunda bu kög ve ır'lardan hergün 9 tanesinin icrası gerekirdi. Bu hakimiyet alametlerinden idi.

Türk müzik aletleri arasında Çinlilerin Hyu-pu adı ile zikrettikleri kopuz, şüphesiz, bozkır Türk folklorunda çok önemli yeri olan bir çalgı idi. Destanlar,kahramanlık menkıbeleri, milletin neş'eli ve acı gün hatıraları, aşk türküleri, saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi. Asya Hunlarından beri bütün Türkler arasında en çok tanınmış olduğu anlaşılan bu basit, fakat tatlı sesli saz, "kobuz" adı ile Uygur metinlerinde ve DLT'de geçer. Türklerin bulunduğu her yerde mevcut olan kopuz, atalarımızla birlikte Mısır, Suriye, Balkanlar, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Almanya'ya da girmiş ve oralarda koboz, kubos, kobzo, kops vb. gibi adlar altında çok sevilen sazlardan biri olmuştur. Bozkır - Türk tarihi boyunca bize intikal eden yegâne müzik aleti, bilindiği üzere Macaristan'da ele geçen Avar çifte kavalıdır.

e) Zaman Hesabı

Eski Türklerin zaman hesabı da tabiatiyle Bozkır kültürünün izlerini taşımakta idi. Eski Türk takvimi, her biri bir hayvan adı ile anılan "12 yıllık" devre esasına dayanıyordu. Yılların adları şöyle idi: 1. yıl sıçkan (fare), 2. ud (sığır, öküz), 3. pars, 4. tabışkan (tavşan), 5. lu (ejder), 6. yılan, 7. yunt (at), 8. koy (koyun), 9. biçin (maymun), 10. takagu (tavuk), 11. it, 12. tonguz (domuz). Bir yılda 12 ay vardı. Aylar, birinç (birinci) ay, ikinç, üçünc vb. diye adlandırılmıştı. Bir gün 12 kısım sayılıyor ve her kısma "çağ" deniyordu. Yıl 365 gün, 5 küsûr saat itibar edilmekte idi. Günün başlangıcı gece yarısı idi. Yılbaşı Ocak - Şubat aylarına rastlardı. Aslında ay yılına dayanan bu "12 hayvanlı Türk takvimi"nin Gök-Türkler zamanında, görüldüğü üzere, güneş yılına çevrildiği söylenmektedir.

Menşei çok eski olması gereken, ayrıca 12 yıllık devrenin 5 katı 60 yıllık devreler olarak da faydalanılan bu takvim, Gök-Türklerde, Uygurlarda, Batı Türklerinde (Bulgarlar) ve muhakkak ki Hunlarda kullanılmış olup, hem zaman, hem coğrafî yönden çok yaygın bir sistem gibi görünmektedi. Gök-Türkçe kitabeler, Uygur kitap ve hukukî belgeleri, Bulgar kitabeleri ve "Bulgar hakanları listesi", hatta Manas destanındaki bazı olaylar bu takvimle tarihlenmiştir. İslâm kaynaklarında, 14.-15. asırlarda "Tarih-i Türkî" veya "Sâl-i Türkân" adı altında zikredilen bu eski Türk takvimi, son zamanlara kadar Orta Asya'da kullanılmıştır.

7. DÜŞÜNCE VE AHLÂK

Eski Türklerin bozkırlar coğrafyasında, at ve demir üzerine kurulu, kendilerine has bir kültür ortaya kodukları herhalde anlaşılmış bulunuyor. Fakat bu, demirin ve atın mevcut olduğu her yerde böyle bir kültürün doğup gelişeceği manasına gelmez. Nitekim sonraki asırlarda, hem de aynı coğrafî bölgede, her iki unsura sahip olan başka kavimler, farklı kültür tiplerinde yaşamaya devam etmişlerdir. Çünkü bir kültürün meydana gelmesi için yalnız maddî imkân ve iktisadî faktörler yeterli değildir. İnsan unsuru da bunda tesirli olur. Aynı şartlar içinde yaşayan çeşitli toplulukların kültürlerinde görülen farklar, insan guruplarının sosyal telâkki ve psikolojilerindeki ayrılıklardan ileri gelir. Buna göre de, bozkır kültürünü yaratan Türklerin kendilerine mahsus bir düşünce sistemi ve ahlâk anlayışına sahip olmaları lazımdır ki, bu, müsbet ilim yönünden şöyle açıklanabilir:

Eski Türklere at, insan ruhunu okşayan iki beşerî imkân sağlamıştır: At üstünde insanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi ve atın sür'ati nedeni ile, kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme iştiyakının tatmini. Bozkırlı Türkler tarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak görünürler. Birincisi, yani üstünlük duygusu, eski Türk'te, O. Menghin'in ifadesi ile 'Beylik gururu (Herrenstolz)'nu yaratıyor, ikincisi de geniş ufuklara hükmetme arzusunu kamçılıyordu. Bunu fiiliyat sahasına çıkarmak için gerekli araç ise elde idi: demir.

Hükmetme isteği aslında bir içgüdü olup, her insanda vardır ve şuur-altı bir kuvvet olarak yaşar. Bu içgüdünün ayn zamanda ilk fırsatta başkalarını sömürmek için de bir vasıta vasfı taşıdığını dünye tarihi gösteriyor. Bazı milletleri bu yola sürükleyen husus, onlarda "Beylik gururu"nun eksikliğidir. Beylik gururu, sadece öğünme vesilesi olan basit bir psikoloji değildir. Asıl özelliği karşılık beklemeden koruyucu olmasıdır. Bu ise hüküm altına alınmış insanları sevmeyi gerektirir. İnsan sevgisinden doğan koruyuculuk adalet, hürriyet ve eşitliği getirmiştir. Türk devletlerinde görülen töre prensipleri böylece daha açık bir mâna kazanmaktadır. Türklerin tarihte çeşitli kavimleri idare etmekte gösterdiği başarıların kaynağını burada aramak icap eder ve muhakkak ki, Türkler insan psikolojisini en iyi bilen, anlayan ve bu sahada Antik-çağ medeniyetinin temsilcilerini bile çok geride bırakan bir millettir.

Buna Türkün "gerçekçilik"i denebilir. Hükmetme duygusu + insan sevgisi + gerçekçilik şeklinde özetlenebilecek eski Türk düşüncesinin temellerini ahlâk prensibi yapmış, yani hayatında düstur edinmiş insana eski Türkçede "alp" denirdi. Türkçede her erkek, cesur kişidir, fakat alp, yiğit insan demektir. Kanun, hak anlayışı devletin saygı görmesi gibi manevi değerlerle, cesaret verici ve mücadele ruhunu teşvik edici "ad verme" ve "and içme" gibi gelenekleri ile "alp"liğin devamı sağlanıyordu; eski Türk cemiyetinde yalancılıktan da nefret edilirdi. Eski Türkler, doğruya hürmetkâr ve kanuna riayetkâr idiler, buna göre de "nizamcı" bir cemiyet teşkil ediyorlardı. Nizamcı ve gerçekçi Türk kafası vehimlerden, hayalata dalmaktan hoşlanmadığı için, nazarî ve metafizik konularla meşgul olmamıştır. 11. asırda yazılan Türk siyaset kitabı Kutadgu-Bilig bile, yalnız zihinde mevcut nazariyatın bir ifadesi değil, Türk topluluğunda tatbik sahası bulan hak, adalet, devlet kavramlarının açıklanmasıdır. Eski Türkün fiilen yaşanan faal hayata karşı duyduu tutkunluk, Türk düşüncesini "mantık ve bilgi teorilerinden" ziyade ahlâk ve devlet felsefesine sevketmiştir. Bu düşünce tarzı, aralıksız hareketler arenası halinde görünen Türk tarihindeki iş (action) vetiresi ile birleşince hak ve adalet anlayışı ışığında, üniversel mahiyette cihan hakimiyeti fikri doğmuştur. "Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar" insanları "töre" himayesine almak şekline özetlenebilen Türk dünya hakimiyeti ülküsünün destanlarda, efsanelerde ve yazılı kaynaklarda yer almış silinmez izleri vardır. edilen bozkurt, hem ata, hem de kurtarıcı - rehber vasıfları ile bütün Türklerce kutlu sayılmış ve Türklüğün millî sembolü payesine yükselmiştir.

Eski Türk destanlarından biri de efsanelere karışan ünlü kahraman Tunga Alper ile ilgilidir. Şair Firdevsi (11. asır)'nin Şehnâmesinde Afrasyab diye anılan, İran Turan mücadeleleri ve bu Türk başbuğunun hatırası asırlarca Türkler arasında yaşamış, Gök-Türklerde, Uygurlarda adına "yoğ"lar tertip edilmiş, bazı büyük Türk hükümdar aileleri (Kara-Hanlılar, Uygurlar, Selçuklular) kendilerini ona nisbet etmişlerdir. Türklerin bozkır hayatını anlatan diğer meşhur bir destanı da "Alp'ler devrinin tipik kahramanı" Manas'ın destanıdır. Eski Oğuz destanlarından bir parça kabul edilen "Dede Korkut" kitabı da Bozkır Türk topluluğunun, teşkilat, sosyal bünye, örf ve gelenelerini aksettirmesi itibariyle destan edebiyatımızda önemli yer tutar.

Başlıcalarını zikrettiğimiz destanlar ve efsaneler eski Türklerde canlı bir halk edebiyatının varlığını ortaya koyar. Ancak, bir - iki kayıt dışında bunlara ait yazılı metinler bize kadar gelmemiştir. Priskos, Atilla tarafından Bizans elçilerine verilen ziyafette Hun müzisyenlerinin refakatinde Hun halk türkülerinin söylendiğini yazar. Yas törenlerinde söylenen lirik matem şiirleri olan "sagu"lar da Türk halk edebiyatının önemli bir kolu idi. Atilla'nın ölümü üzerine Hun kopuzcularının söylediği ağıtlardan birinin, Jordanes (6. asır) tarafından Latince tercümesi verilmiştir. Çin yıllıklarında da, Asya Hunlarına ait, 4. yüzyıldan kalma 4 mısralık Türkçe bir manzume zaptedilmiştir.

Bozkır çağı Türk edebî mahsullerinin yazarlarını tesbit etmek, belge eksikliğinden dolayı, çok güç olmaktadır. Ancak bir-iki isim biliniyor ki, bunların başında Orhun kitabelerinin (731-735) metnini hazırlayan Yolug Tegin gelmektedir. Bir görüşe göre de, kendi kitabesinin metnini bizzat kaleme aldığı ileri sürülen Tonyukuk Yolug Tegin'den önce yer almakta ve Türk edebiyatının şahsiyeti malûm ilk siması kabul edilmektedir. Adı bizce bilinen ilk Uygur şairi Aprınçur - Tegin'dir (Fakat şiirleri, maniheizm ile ilgilidir). Bunlara ilaveten, Kâşgarlı Mahmud'un bahsettiği bozkırlı Türk şairi Çuçu zikredilebilir.

b) Yazı ve Matbaa

Kendilerine mahsus yazıları olduğunu kesin olarak bildiğimiz Türk kavmi 8. asırdan kalma kitabeleri ile Gök-Türklerdir. Fakat Türklerin daha önceki çağlarda da şüphesiz yazıları vardı. Zira çok geniş sahalara yayılmış büyük Türk