Türk Kültürünün Istikbali [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Türk Kültürünün Istikbali


TÜRK
07-23-2007, 23:41
"Kültür, son analizde bir kimlik meselesidir."

21. yüzyılın hemen eşiğinde, derin bir "kültür buhranı" ve "kimlik bunalımı" içinde yaşarken, Türkiye'nin kültür meselelerini üç başlık altında toplayabiliriz:

1) Türk kültürünün menşeleri ve etkilendiği medeniyetler,
2) Türk kültürünü bugün besleyen kaynaklar,
3) Türk kültürünün geleceği.

Türk Kültürünün Menşeleri ve Etkilendiği Medeniyetler

Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet çizgisinde teşekkül eden, "Osmanlılar Çağı"nda tarihin şahit olduğu en büyük medeniyet hamlesini yaparak zirve noktasına çıkan Türk kültürü, Orta Asya ve İslâm menşeli olup, büyük ölçüde İran, Arap ve Batı etkileri taşımaktadır.

Orta Asya Menşeleri

Türk kültürünün özünü bugün için bile Orta Asya'dan bu yana yaşayagelen değerler oluşturur. Türklerin dillerinden başka özellikle destanları, efsaneleri, töreleri, öfr ve adetleri hep Orta Asya menşelidir. Halıcılık, kilimcilik, çinicilik ve minyatür gibi her türlü halk sanatını Türkler Orta Asya'dan birlikte getirmişlerdir. Söz konusu sanatlardan ilk ikisi halıcılık ve kilimcilik Türk icadıdır. Tarihî gölge oyunumuz Karagöz'ü de burada anmak gerekir. Çünkü gölge oyunu Orta Asya menşelidir. Bunlara dönemlerinin birer büyük Türk buluşu olan yoğurt, pastırma, bulgur ve tarhana gibi "konserve" türündeki müşahhas kültür ürünlerini de eklemek yerinde olur. Orta Anadolu'ya serpilmiş olan Selçuklu kümbetleri, Orta Asya Türk çadırının taşa aktarılmasından ortaya çıkmıştır. Yine Selçuklu mimarlığının birçok süsleme unsuru da, Orta Asya menşeli olup, bunlara Orta Asya'daki Budist Türklerinin duvar resimlerinde rastlanmaktadır. Bugün Anadolu'da yaşayan halk oyunlarının hemen hemen tamamı ve birçoğunun da temel figürleri yine Orta Asya menşelidir. Kısaca söylemek gerekirse bugün yaşamakta olan Türk halk sanatının büyük bir bölümü Türklerin ilk ana yurtları olan Orta Asya'dan getirdikleri miras olup, bunlar medeniyetimizin en orijinal tarafını meydana getirmektedirler(1).

İslâm Menşeleri

Milletlerin hayatında yeni bir dinin kabulü, toplum içerisinde inanış, düşünüş ve yaşayış gibi çeşitli bakımlardan meydana getirdiği derin değişiklikler ve inkişaflar dolayısıyle en önemli hadiselerdendir. Böyle bir inkılâpla milletlerin varlıklarını koruduğu, yeni bir kültür ve medeniyet hamlesi ile daha ileri bir seviyeye eriştiği yahut da bünyelerinin sarsıldığı, hatta millî benliklerini kaybettikleri tarihi hakikatlerdendir. Din değiştirmenin millet hayatında meydana getirdiği derin değişiklikleri millî tarihimizde bütün incelikleriyle ve ibretle görmemiz mümkündür. Türkler tarihleri boyunca, kısmen de olsa,değişik âmiller neticesinde gerek Türkistan'da ve gerekse yaşadıkları çeşitli ülkelerde Budizm, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişlerdir. Hattâ daha da önemli olarak, bazan aynı çağda birbirinden farklı dinler içerisinde yaşayarak, başka milletlere nazaran çok daha farklı bir tarihi oluş ve toplumsal hüviyet göstermişlerdir. Ancak bu dinlerin kabulü kısmen olmuş ve büyük kitle eski millî dinlerini muhafaza etmiştir. Türklerin kısmen de olsa kabul ettikleri bu dinlerin prensipleri, onların dünya görüşlerine, hayat tarzlarına ve millî bünyelerine uymaması sebebiyle kısa zamanda bu dinleri kabul etmiş olan Türk millî kültürlerini ve millî kimliklerini kaybetmeleriyle sonuçlanmıştır.

Nitekim "Göktürkler Çağı"nda, Türkler arasında Budda ve Mani dinlerinin çok kuvvetli tesirleri olduğunu görüyoruz. Budda dinine intisap etmek, Budda ve Lao-tseu namına mâbetler yaptırmak yolundaki cereyanın çok kuvvetli olduğu vesikalardan anlaşılmaktadır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan'ın şahsen buna temayülü olduu dahi kuvvetle muhtemeldir. Fakat tecrübeli Göktürk veziri Tonyukuk bu cereyana şiddetle karşı koydu. Tonyukuk'a göre: "Budda ve Lao-tseu dinleri, insan tabiatını yumuşattıkları ve miskinlik telkin ettikleri, savaşı ve hayvan kesmeyi yasakladıkları için savaşçı bir millet olan Türklerin hayat şartlarına ve karakterlerine asla uygun değildir. Bu dinlerin kabulü halinde Türk ilinin doğrudan doğruya Çin tesiri altına gireceği ve kalabalık Çinliler arasında Türklerin istiklâllerini korumakta zorluk çekecekleri muhakkaktır." Türkleri böyle tehlikeli bir yola girmekten alıkoyan büyük vezir Tonyukuk, bu düşünceleri ve müdahalesiyle, ne kadar ileri görüşlü bir devlet adamı olduğunu göstermiş ve Türk tarihinin tamamiyle başka bir istikamette gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır(2). Nitekim Museviliği benimsemiş olan Hazarların, Hıristiyanlığı benimsemiş olan Macarların, Finlilerin ve Bulgarların bugün için artık,millet olarak Türklüklerinden bahsedilememektedir. Burada İslâmiyet dışında kalan Türk kavim ve boyları kültürlerini, istiklâllerini ve milliyetlerini kaybettiklerini tarihi bir müşahade olarak belirtelim(3). Bunların aksine, İslâmiyetin kabulü, Türklere yeni bir ruh ve kuvvet vermiş, Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan büyük ve uzun ömürlü devletler ve imparatorluklar kurup yaşatabilmelerinde başlıca sebeplerden birisi olmuştur. Bundan da daha önemlisi, İslâmiyetin ortaya koyduğu prensiplerin, millî bünyelerine, hayat tarzlarına ve dünya görüşlerine uygun olması sebebiyle Türkler varlıklarını koruyabilmişler, millî kültürlerini bu yeni ruh ve hamle ile daha da geliştirmişlerdir. İslâm dinini kabul etmiş bulunan Türk kavim ve boylarından hiçbirisi, biraz önce zikrettiğimiz misallerde olduğu gibi, millî varlıklarını, millî kültür ve kimliklerini kaybetme felâketine uğramamışlardır. Bu bakımdan Türklerin İslâm dinine girişleri, diğer dinlere intisaplarından farklı olarak, doğurduğu büyük ve olumlu neticeler itibariyle, yalnız Türk ve İslâm tarihlerinin bir dönüm noktasını teşkil etmekle kalmaz, aynı zamanda dünya tarihinin de en büyük ve şümullü hadiselerinden biri sayılabilecek bir önem taşır(4).

Bütün milletlerin tabii dini olan İslâmiyet(5), Türk milletine her konuda ve her müessesesinde tesir etmiştir. İslâmiyetin Türkler üzerindeki en önemli tesiri, şüphe yok ki, Türk milletinin millî varlığını, millî kültürünü ve kimliğini koruması olmuştur. İslâmiyet, Türk milletinin millî varlığını, örf ve adetlerini, dünya görüşünü, kültürünü ve kimliğini yüzyılların yıkıcı tesirlerinden koruyarak millî birlik ve bütünlüğümüzün, millî kültürümüzün ve millî kimliğimizin bugüne kadar yaşamasında müessir olmuştur. Bunun yanı sıra diğer birçok ırk, din ve dillerin Türklerin mihrakı etrafında erimesini de, Türkler yine İslâmiyete borçludurlar(6).

Türklerin İslâmiyeti kabul edişi, hem Türk, hem İslâm ve hem de dünya tarihlerinde çok geniş ve derin neticeler doğuran bir inkılâptır. İlâhi risaletin akabinde, kısa zamanda Arabistan yarımadasını aşarak, bütün milletlerin tabiî dini olarak ilâhi mesajını bütün insanlığa tebliğ eden İslâmiyet, sadece bir akide (inanç) değil, aynı zamanda bir medeniyet meydana getirmiştir. İslâmın "tevhid" dairesine giren milletler, bu dinin verdiği iman ve medenî hamle sayesinde kendi millî tarihlerinde de büyük ilerlemeler ve hamleler göstermişlerdir. Kabile hayatı yaşayan bedevî Araplar arasından, alimler, kumandanlar, hukukçular yetişmiş ve "Site Devleti"nden "İmparatorluk" haline yükselmişlerdir. Orijinal bir medenî maziye sahip olmakla beraber, İran'ın medenî ve edebî hayatı da ancak İslâm devrinde parlamış ve memleketin iktisaden ve nüfuzca gelişmesi de İslâmî devirlerde meydana gelmiştir(7). Berberi Kuzey Afrika'da aynı gelişme seyrini göstermiştir. Kısacası, Arap yarımadasından doğan İslâmiyet, Çin seddinden Atlas Okyanusuna kadar, milletlerin uyanış ve gelişmesine sebep olmuştur.

Gerçekten, İslâmiyetle birlikte Müslüman olan bütün milletlerin hayatlarının hemen her sahasında bir gelişme, bir aydınlanma, bir medenî hamle görülmekte ve bu milletler, kendi millî tarihlerinin gelişmesinin yanı sıra İslâm medeniyetini de beraberce inşa etmektedirler.

İslâm zaferinin tayin edici faktörü, fatihlerin çözülme halinde olan bir kölecilik âlemine, ya da ufak parçalara bölünmüş ve hareket kabiliyetinden yosun kalmış bir feodal âleme, daha yüksek ekonomik ve sosyal teşkilat biçimleri getirmiş olmasıdır. İslâmiyet, feodal batı toplumlarının tam aksine eşitlik ilkesinde ısrar ediyor, adil vergilerle halkı koruyordu. Kur'an-ı Kerim, kölelerin azadını bir vazife olarak devlete yüklüyordu. İslâmdan önce Roma zulmü altında inleyen milletler için İslâm fethi, güvenlik ve huzur demekti...(8)

Roger Garaudy'nin de emperyalist olmadığını belirttiği İslâm fütühatı, yağma ve talan için değil, "İ'la-yi Kelime-t-ullah" (Allah'ın adını ve İslâmiyetin tevhid 'birlik' akidesini, şanına uygun bir şekilde yüceltip yaymak) için insanlığın hidayeti gayesiyle yapılıyordu.

Cihanşümül mahiyetteki bir askerî-toplumsal-kültürel aksiyon, tabiatiyle, güçlü, teşkilâtçı, âdil, insanlığın hayrına çalışacak, halkı "giydirip - doyurma"ya alışkın, samimî ve fedakâr bir "ordu"nun bu medeniyet hamlesini yüklenmesini gerektiriyordu. İşte bu gerçek, aradığını Türk'te buldu. Dünya tarihinde böylesine mesut, böylesine verimli bir sentez görülmemiştir. Rutsal buluşma Maveraünnehr'de oldu. Böylece, tek Allah'a inanan, kendisini dünyaya nizâm vermekle görevli sayan, Nizam-ı Alem mefküresi ile görevli olduğunun şuur ve heyecanı içerisinde olan ve meşrû harbi Allah'a karşı borç sayarak, bir gaye uğruna savaşmaya alışkın olan Türk, Müslüman olmakla, Hazreti İbrahim Aleyhisselam gibi, yüzyıllardır arayıp durduğu hak dine kavuşmuş oluyordu.

Türklerin İslâmiyet dışında hiçbir dini benimseyememesi, Budizm'in Zerdüştlüğün, Hıristiyanlık ve Museviliğin Türkler arasında son derece az yayılması çok dikkat çekici bir husustur. Türkler arasında en son veren esaslı olarak yayılan din İslâmiyettir. İslâmiyet, Türkler arasına, istila ve kılıç zoru ile değil, kendiliğinden girmiş olduğu halde bir müddet sonra bütün Türk kavim ve boylarının Müslüman olması ile sonuçlanmıştır. İslâm medeniyeti dairesine girdikten sonra Türkler, diğer Müslüman milletlerden daha büyük bir gelişme ve başarı göstermişlerdir. Orta Asya menşeli olan Türkler, Orta Doğu'da merkezlenen İslâm medeniyetinin önderi, onun Avrupa'ya yayıcısı ve İslâm dünyasının batı emperyalizmine karşı müdafii olmuşlardır.

Türklerin hiçbir baskı altında bulunmadan toptan ve kendi istekleriyle Müslüman olmalarını iki esaslı âmille izah etmek mümkündür. Bunlardan biri o çağda İslâm medeniyetinin üstünlüğü ve cazibesidir. Fakat medeniyet üstünlüğü din değiştirmek için yeterli bir sebep teşkil etse idi, Hıristiyan Batı'nın medeniyet üstünlüğünü elinde tuttuğu günümüzde bütün dünyanın veya hiç olmazsa dinî hislerin kuvvetle yaşadığı sahaların Hıristiyan olması gerekirdi. Halbuki, tarihî ve toplumsal bir gerçektir ki, günümüzde, tamamen aksi şartlara rağmen, İslâmiyet Hıristiyanlığa nazaran daha fazla yayılma kudretini halen muhafaza etmektedir. Bundan dolayı Türklerin Müslüman olmalarına başka bir sebep aramak icap etmektedir. İşte bu sebep, Hak din olarak İslâmiyetle eski Türk dininin birbirine nisbeten yakın esaslara sahip olmaları ve yeni kabul edilen İslâmiyetin Türklerin inançalrına, dünya görüşlerine ve karakterlerine uygun gelmesidir. Gerçekten Türkler Müslüman olurken kendi, tek Tanrılı eski dinleriyle İslâmiyet arasında bir fark görmemişlerdir. Kur'an'da belirtilen Allah'ın zat ve sıfatları Türklerin tek Tanrı inançlarına uygun geliyordu(9).

Bu şekilde İslâmiyeti, kendilerine yeni ve müsbet hamleler hazırlayan yüksek ve mükemmel bir dünya görüşü, geniş bir hoşgörü, kusursuz bir nizam ve sarsılmaz bir imân şeklinde gören Türkler, onunla, manevi cephelerini tamamlamışlardır(10).

İran Etkileri

Orta Asya'da çok orijinal ve üstün bir medeniyet geliştirmiş ve o çağlardaki ve coğrafyadaki komşuları üzerine güçlü etkiler apmış olan Türkler, İslâm dinine girdikten sonra bu yeni dinin doğduğu ülkelere doğru göç etmeğe başladılar. Böylece daha 8. ve 9. yüzyıllarda İran ve Horasan'da yoğun bir Türk nüfusu teşekkül etmişti. Bu göçler neticesinde İran ve Horasan'da Gazneliler ve Büyük Selçuklular gibi Müslüman Türk devletleri teşekkül etmiş ve bu çağlarda Türklerin ilk karşılaştıkları medeniyet, çok orijinal ve köklü bir maziye sahip olan İran medeniyeti olmuştur(11).

Türkler Horasan'da güçlü ve eşsiz bi medeniyet hamlesine giriştiler. Ancak bu medeniyet çok kuvvetli bir şekilde İran etkileri taşıyordu. Büyük Selçuklu medeniyetinin başlangıcında ortaya çıkan bu İran etkisi, Türk kültürü açısından oldukça faydalı olmuş ve böylelikle Orta Asya Türk kültürü yeni bir aşı ile gelişmesine devam etmiştir. Ancak bu etkinin ileride, millî kültür aleyhine bazı tezahürleri görülmüşse de hemen akabinde kültürde öze dönüş hareketi ortaya çıkmış ve İran etkileri güçlü Türk kültürü tarafından özümsenmiştir.

Arap Etkileri

Parlak İslâm medeniyetinin iktisadi, toplumsal,dini ve siyasi buhranlar içerisinde sonu karanlık bir akibete sürüklendiği sıradadır ki, Orta Asya'daki Türk ve boylarının süratle İslâmlaşması ve İslâm ülkelerine göçleri başlamıştı. İslâm medeniyetinin karşılaştığı buhranları atlatarak, yepyeni bir hız ve hamle kazanması ve 17. yüzyıla kadar dünyanın tartışmasız bir şekilde en üstün medeniyeti olarak yaşayabilmesi Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri ve bu arada Müslüman Oğuz Türkleri tarafından Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kurulmasının neticesidir. Bu suretle İslâm âlemine giren bu taze ve enerjik unsur sayesinde İslamiyet tekrar ilk zamanlardaki ruh ve hamlesine kavuşarak, dörtyüz yıllık parlak bir dvirden sonra yıkılışa yüz tutan bir medeniyet, bir âlem, daha yüzyıllar boyu yaşayacak ve yükselecek bir hayatiyek kazandı(12).

Abbasiler çağında (750-1250) batıya akın eden Türklerin birçok boyları İran ve Horasan'dan öteye, daha uzaklara, Suriye, Mezopotamya ve Mısır'a kadar yayılmışlar ve buralarda son derece orijinal ve yepyeni bir medeniyet hamlesi yapmışlardı. 9. yüzyılda Hilâfet merkezi Bağdat yakınlarında kurulan Samerrâ şehrinde Türk ordusu ile birlikte Türkler Araplar'dan kültür, sanat ve edebiyat konularında büyük ölçüde faydalanmışlardır.

Eski Anadolu Etkileri

Türkler 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'da yeni bir Türk vatanı kurarak bu ülkede yerleştikleri sırada karşılarında buldukları türlü kavimlerin aracılığı ile bu ülkenin tarih öncesi çağlarına kadar giden bir çok medeniyet unsurlarını tanıdılar. Bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan müşahhas kültür kalıntılarıdır. Mesela, Hitit tipi düz damlı kerpiç evler, Güney Batı Anadolu'daki beşik çatılı Likya türü ağaç yapılar, Hititler'den beri değişmeyen duvar tekniği, sivri ucu kalkık çarık, vs. gibi.

Akdeniz ve Ege Etkileri

Türkler, Anadolu'yu tamamen fethettikten sonra, bu ülkenin kıyı bölgelerinde oturan ve Hind-Avrupa dili konuşan, Ege ve Helen medeniyeti unsurlarını yaşatan bir halkla da karşılaştılar ve bunlardan da bazı kültür ve medeniyet unsurlarını aldılar. Mesele, köprü, su kemeri, hamam gibi çeşitli yapı türlerini ve bu arada bazı süsleme tekniklerini burada sayabiliriz. Buna karşılık, Helen medeniyetinin felsefe, edebiyat, tarih, tıp, astronomi, matematik ve fizik gibi bilimlerini Türkler, İslâm medeniyeti aracılığı ile tanımışlar ve bu alanlarda da büyük başarılar göstermişlerdir(13).

Burada yeri gelmişken derhal belirtelim ki, iç bölgelerde yaşayan eski Anadoul halkı ile kıyılarda yaşayan Akdeniz ve Ege halkının Türkler üzerindeki etkilerini pek fazla abartmamak gereklidir. Zira Oğuzların Anadolu'ya ilk gelişleri ve yerleşmeleri sırasında, Bizans devrinde zaten çok yoğun olmayan yerli halkın ilk Türk akınları ve Selçuklu-Bizans muharebeleri sırasında, dalgalar halinde gelen Oğuz kitlelerinin önünde yerlerini terkederek daha batıya doğru çekilmiş olduklarını ve bu şekilde Anadolu'nun Oğuzlar (Türkmenler) tarafından etnik bir şekilde tamamen istila edilmiş olduğunu hatırlatalım. Nitekim 15. yüzyılın başlarında dahi Türkiye Türkleri'nin kıyafetleri, umumiyetle Ort Asya Türklerininkinin aynı idi. Ayaklarında, kadınlar dahil olmak üzere, çizmeler ve başlarında da börk vardı(14).

Burada yeri gelmişken, yerli halkın ihtida etmesi, yani İslâmlaşması, meselesine de temas edelim. Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra Anadolu'da yaşayan yerli halk arasında ihtidalar elbetteki mevcuttu. Dini olmaktan ziyade siyasî, iktisadî, ailevî, vs... gibi maksatlarla vuku bulan bu gibi hadiselerin münferid vakalar olarak kaldığını ve mahdu zamanlarda vuku bulduğunu unutmamalıdır. Bu sözlerimizle, Türk Anadolu'da Hıristiyan unsurların bir kısmının İslâmlaştığını ve dolayısıyla Türkleştiğini büsbütün inkâr etmek istemiyoruz. Esasen daha ilk fetih yıllarında yerli halk üzerindeki manevi otoritesini kaybetmiş bulunan Ortodoks kilisesinin vaziyeti, bilhassa iktisadi menfaatler karşısında bu ihtidaları mazur ve haklı gösterecek bir psiko-sosyal hava doğurmuş olduğu gibi, Heterodoxe (Hıristiyanlıktan sapma eğilimindeki) zümreler için de bu büsbütün kolaydı. İşte bu itibarla, biz burada sadece şunu göstermek istiyoruz ki, Türk Anadolu'da bu ihtida hareketleri, mahdut nisbette ve çok yavaş olmuştu.

Nitekim Prof. M.Fuad Köprülü, Prof. Ömer Lütfi Barkan, Prof. Osman Turan, Prof. Faruk Sümer ve diğerlerinin de ittifakla belirttikleri gibi, Türkiye tarihinde, bilhassa İstanbul'un fethine kadar, 2. Haçlı seferi sırasında 1147 yılında tesbit edebildiğim bir tek istisna(15) dışında, kitleler halinde İslâmlaşma hadisesi görülmemiştir(16). Esasen, Anadolu'da 1000 evlik de olsa, kitle halinde herhangi bir İslâmlaşma hadisesinin vuku bulduğu hakkında, Türk, Bizans, Ermeni, Süryani ve Arap kaynaklarında bugüne kadar herhangi bir kayda rastlanmamıştır. Diğer taraftan, eğer toplu halde İslâmlaşmalar olsa idi, Müslüman olan bu yerli halk topluluklarını, Bulgaristan'daki Pomaklar, Girit'teki Müslümanlar, Balkanlar'daki Arnavudlar ve Boşnaklar gibi, kendi ana dillerini konuşur görmemiz icabedecekti. Burada yeri gelmişken şu sosyal ve kültürel kaideyi hatırlatalım. Bir kavmin, bir ulusun bir yerdeki siyasî hakimiyeti ne kadar uzun sürerse sürsün ve o yerdeki yerli halkın medenî ve sosyal durumu ne kadarg eri bulunursa bulunsun, eğer o kavim ya da ulus yeteri kadar nüfus fazlalığına sahip değilse, başta dili olmak üzere, millî kültürünün o yerde hakim duruma gelmesi mümkün olamıyor(17).

Türkiye'nin 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar olan kavmi (etnik) durumunu elimizdeki Osmanlı tahrir defterleri sayesinde en ince teferruatıyla tesbit etmek imkânına sahibiz. Nitekim bu defterlere göre Türkiye'nin, Adalar Denizi' (Ege Denizi)nden Fırat'a ve Trabzon'a kadar olan kısmında Türk çoğunluğu pek hakim olup, azınlık olarak yalnız Rum ve Ermeniler vardır. Hıristiyan azınlığın en az olduğu bölgeler Batı Anadolu, Güney-Batı Anadolu, Marmara Bölgesi ile Kuzey-Batı Karadeniz bölgesidir. Bu sayılan bölgelerde 1520-1530 yılları arasında 540.963 Türk hane nüfusuna karşılık, yalnız 9.471 Hıristiyan hane nüfusunun yaşamakta olduğunu biliyoruz. Konya, Niğde, Kayseri ve İçil (bugünkü İçel, Mersin) vilâyetlerinde ise Türk hane nüfusu 143.254, buna karşılık Hıristiyan hane nüfusu ise 2.448 idi. Doğuya doğru gidildikçe bu nisbetin azalmakta olduğunu görüyoruz. Meselâ, Maraş, Yozgat, Kırşehir vilâyetlerinde 66.766 Türk hane nüfusuna karşılık, 2.687 Hıristiyan hane nüfusu vardı. Aynı yıllarda Çukurova bölgesinde de ezici Türk nüfus çoğunluğuna mukabil pek az Ermeni nüfusu görülmektedir(18).

12. yüzyılın ilk yarısında Selçuklu Türkiye'sindeki Hıristiyanlar'ın pek çoğu şehirlerde yaşıyordu. Bunlar aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren ehemmiyetlerini kaybetmeye başlamışlar ve 16. yüzyılın ilk yarısında şehirlerde de küçük bir azınlık durumuna düşmüşlerdir(19).

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, Selçuklu ve Osmanlı Türkiye'sinin insan unsurunu, hiç olmazsa yüzde doksan olarak Oğuzlar (Türkmenler) teşkil etmiş bulunuyorlardı. Bu bakımdan ne Türkiye Selçukluları devrinde, ne de Osmanlılar döneminde, bir takım ırkların karışması ile yeni bi millet veya sosyal mayalanmanın, günümüzün tabiriyle ırklar mozayiğinin, ortaya çıkması hali asla görülmemiştir. Çünkü Oğuz Türkleri Anadolu'ya geldikleri zaman, burada hakimiyetleri altına aldıkları, bilhassa çok küçük bir azınlık teşkil eden Rumlar ve Ermenilerden ibaret olan Hıristiyan halkı, bütün Türkiye tarihi boyunca, hiçbir zaman"azınlık" olmaktan öteye geçememişlerdir(20).

Netice olarak pek münferd ve istisnai vakıalara inhisar eden ihtidalar ve Bizans Anadolu'sundaki iktisadi, sosyal ve medenî sükut dolayısıyle Türklerin yerli halktan aldıkları etnik ve kültürel etkiler pek cüz'i kalmış ve buna karşılık Türklerin yerli halka verdikleri kültü unsurları daha çok olmuştur(21).

Türklerin Katkısı

Abbasiler döneminde Araplar, İranlılar ve Türkler antik çağdan kalma kitapları okuyor ve bunlara dayandırdıkları çalışmalarıyla eski İyonyalı düşünürlerin kurdukları felsefe, geometri, astronomi, tıp gibi bilimlere katkılarda bulunuyorlardı. Öyle ki, İslâm bilginleri geliştirdikleri araştırmalarıyla kimya ve cebir gibi evrensel ilmin iki önemli disiplinini de kurmuşlardı.

Avrupa'daki Rönesans çağından beşyüz yıl önce başlayan ve birkaç yüzyıl süren bu İslâm Rönesansı sırasında Farabi ve İbn-i Sina gibi Türk asıllı bilginler de ilk sırada yer alarak günümüzden tam bin yıl önce ortak İslâm Medeniyetinin ve ilminin teşekkülüne yardımcı olurken, batı ülkelerine de emsal ve kaynak olmuşlardı. İslâm dünyasındaki bu parlak medeniyet hamlesi 13. ve 14. yüzyıllarda da süregeldi ve Anadolu'da yepyeni bi medeniyet hamlesi içinde bulunan Türkler de bu çalışmalara ayak uydurmaktan geri kalmadılar. Oğuz Türklerinin Selçuklular önderliğinde Anadolu'yu fethederek yerleşmeleriyle başlayan bu medeniyet hamlesi, Türkiye Selçukluları, Anadolu Beylikleri ve Osmanlıların ilk dönemlerinde hızla gelişti ve 16. yüzyılda kemale ulaştı. Ancak bu arada bütün İslâm dünyasında 15. yüzyıldan beri bir duraklama, bir içine katlanma, ilmî çalışma temposunda bir yavaşlama başlamıştı. İlim tarihçilerinin halâ başlıca meselelerini meydana getiren ve sebeplerini açıklamaya çalıştıkları bir süreç İslâm dünyasının ve Türk milletinin 20. yüzyıl başlarındaki malûm felâketleriyle sonuçlanmıştır.

Oysa Avrupa milletleri, 14. ve 15. yüzyıllarda İslâm bilginlerinin araştırmalarına ve onların eski Yunan (Helen) medeniyetinden Arapçaya yaptıkları tercümelere başvurarak Batı Rönesansını başlatmışlardı. Bu yeni medeniyet hamles iile Avrupa yüzyıllar süren karanlıktan kurtulmuş ve ilerleme yolunu tutmuştu.

Ne yazıktır ki, Türkler, özellikle Fatih Sultan Mehmed zamanında parlayan yeni medeniyet hamlesini aynı canlılıkla devam ettirememişler,bir zamanlar İslâm medeniyetinin teşekkülüne büyük katkılarda bulunmuş oldukları halde, batı dünyasında olup bitenlerden, ilmi gelişmelerden uzak kalmışlardı(22).

Burada hemen yeri gelmişken İslâm dünyasının ve bu arada Türk milletinin medeniyet ve ilim hamlesinde görülen bu duraklamanın münhasıran İslâm dinine bağlanamayacağını da özellikle belirtelim. Bu yanlış ve gayri ilmi görüş yüzyıllardır aydınlarımıza hükmetmiştir ve halen de hükmetmeye devam etmektedir. Nitekim Ziya Paşa;
İslâm imiş devlete pa-bend-i terakki
Evvel yoğidi işbu rivayet yeni çıktı

mısralarını kaleme alarak bu yanlış görüşün aydınlarımız arasında son zamanlarda ortaya çıkan bir moda olduğuna dikkat çekmek istemiştir.

Ancak bu iddia, tamamen yersiz ve mesnetsiz olup, hiçbir ilmi ve tarihî değer taşımamaktadır. Zira, Türk-İslâm kültür ve medeniyet tarihinin derinliklerine nüfuz ederek, çeşitli devirlerdeki gelişme seyrini yakından tetkik edersek, İslâmiyetin ilim ve bilginin üstünlüğü hakkında veiz esaslar ve prensipler koyduğunu ve her zaman ilerlemeyi teşvik etmiş olduğunu görürüz(23). Esasen aynı bir din, mutaassıp kimseler tarafından yorumlanan bir şekliyle ilmin gelişmesine engel olduğu halde, açık düşünceli bir çevrece kavranış şekliyle bunun tamamen zıddı vasıflara sahip olabilir(24). O halde ilerlemeye engel olan dinin kendisi değil, insanların ona bakış ve yorumlayış tarzıdır.

Türk Kültürünü Bugün Besleyen Kaynaklar

İran ve Arap kaynakları özünde Türkiye için daha 16. yüzyılda kurumuş durumda idi. Her ne kadar Türkler 18. yüzyıl başlarına, hatta 20. yüzyıl içlerine kadar "doğulu" bir karakter göstermekte iseler de 16. ve 17. yüzyıllardan bu yana Arap ve İran ülkelerinden gelen etki hemen hemen yok gibidir. Çünük, yukarıda da temas ettiğimiz gibi, İslâm dünyasında 15. yüzyılda başlayan durgunluk ve içine kapanma giderek 17. yüzyıldan itibaren bir geri kalmışlık sürecine dönüşmüştür. Müsbet ilimler hepten unutulmuş, düşünce, edebiyat ve sanat alanlarında ise bütün İslâm ülkeleri eskilerin bıraktığı mirastan geçinmekle yetinmişlerdir(25).

Çizdiğimiz bu tabloya göre çağdaş Türk kültürünün teşekkülüne katkıda bulunmuş olan medeniyetler arasında bugün yalnız "Batı" tesirinden faydalanmaktayız, o da yarım yamalak olmakta; buna karşılık, toplumumuzu ikiyüz yıldır etkisi altında tutan "Batılılaşma" cereyanının etkisi ile, Türk kültürünün özünü şekillendirmiş olan "Orta Asya" ve "İslâm" kaynaklarına, diğer bir deyişle;

"Selçuklu" ve "Osmanlı" kültür ve medeniyet hazinelerine sırtımızı çevirmiş bulunmaktayız. Oysa yeniden ve orijinal bir kültür ve medeniyet hamlesi yapabilmemiz daha çok bu dört ana kaynaktan (Orta Asya - İslâm - Selçuklu - Osmanlı) beslenmemize bağlıdır.

Ancak bu millî kaynaklardan faydalanmak demek, eski Türk ve Türkiye kültür mirasını olduğu gibi ihya etmek ya da devam ettirmek değildir. Onlardan hız ve ilham alarak, çağdaş ilmin ve çağdaş dünyanın ışığında, yeni yeni sentezler meydana getirebilmektir. 13. yüzyıl Türkiye'sinde bir güneş gibi parlayan Türk düşünürü Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin dediği gibi;

Dünle berabe gitti, cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.

Türk Kültürünün İstikbali

21. yüzyılın eşiğinde bulunduğumuz şu günlerde Türkiye'nin en büyük meselesi varlığını ve istikbalini tehdit eden "kültür buhranı" ve "kimlik bunalımı"dır. Biz "siyasi istikrar" ve "terör"ün kültür buhranından ve kimlik bunalımından daha önemli olduğu görüşüne katılmıyoruz. Bilâkis karşı karşıya bulunduğumuz ekonomik kalkınma ve sosyal değişme problemlerini düşünecek olursak, Türkiye'nin aslında son derece istikrarlı bir ülke olduğunu görürüz.

Türkiye'nin en büyük meselesi "siyasi" veya "iktisadi"dir demek oldukça kolay bir yoldur, ama gerçeğin teşhisi değildir. Türkiye'nin bütün meseleleri "kültür buhranı" ve "kimlik bunalımı"ndan kaynaklanmaktadır.

Biz, Türkiye'nin en büyük probleminin "özdeşlik" (identity) meselesi olduğu görüşündeyiz, yani kültürel kaynaklı...

Türkiye Batılı mıdır, doğulu mudur? Avrupalı mıdır, yoksa Asyalı mı?

Türkiye'yi kim temsil ediyor? Batılılaşmış, iyi giyimli entellektüel elit mi, yoksa şalvarlı Anadolu köylüsü mü?

Siyasî iktidarı elinde tutan güç hangisidir? Seçilmişler mi, yoksa atanmışlar mı?

Seçilmişleri parlamentoya gönderen irade hangisidir? Seçmenler mi, yoksa Parti Genel Başkanları mı?

Hangi görüş Türkiye'nin asıl görüşüdür? İslâmiyet'in eskimiş, modası geçmiş olduğu, bugünün hızla değişen dünyasına uymadığı ve bu yüzden rağbet görmemesi, sadece vicdanlarda yer alması ama hayata hiç bir şekilde yön vermemesi gerektiği mi; yoksa Türkiye'nin ahlâki, sosyal ve kültürel bir temel olarak, İslâm prensiplerini muhafaza etmesi ve hayata geçirmesi gerektiği mi?

İslâmiyet denildiğinde kastedilen nedir? Humeyni İran'ının ortaya koyduğu model mi, yoksa İlâhi bir tebliğ olarak insanlığın yolunu aydınlatan Kur'an nizâmı mı?

Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik konumu, Avrupa Konseyi, Ortak Pazar, Gümrük Birliği ve Avrupa Birilğ üyeliği, değişen dünya, Orta - Doğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta-Asya dengeleri uyanan İslâm, üçüncü Dünya ve Sovyet zulmünden kurtulan Türk dünyasında giderek yayılan yeni yeni fikir akımları bu soruları daha açık bir şekilde ortaya koyacaktır. Ticaret, seyahat ve ideoloji engellerinin bütünüyle ortadan kalktığı, demirperdelerin ve blokların yıkıldığı günümüzde,Türkiye, giderek dış dünyaya açılmakta, Batı kültürü, teknolojisi, fikirleri ve malları ile dolup taşmaktadır. Aynı şekilde İslâm dünyası ve Orta-Doğu ülkelerindeki fikir akımları da Türkiye'ye ve Türk dünyasına yansımaktadır. Daha birkaç on yıl öncesine kadar İslâm konferanslarına katılmayı laikliğe aykırı bulduğu için reddeden Türkiye, bugün İslâm Konferansı'nın üyesidir. Daha düne kadar Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmekten, mevhum bir Turancılık fobisi ile, ısrarla kaçınan Türkiye, bugün Türk dünyası ile ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkilerini geliştirme yolundadır.

Türkiye'de ki plâncılar, 21. yüzyılın başlarında, iktisadi yönden Türkiye'nin yeteri kadar kuvvetli olacağına inanıyorlar. Bugünkü enflasyon ve iktisadi büyüme oranı ile bu bile biraz zor gibi görünmekle birlikte, iktisadi yönden diyelim ki evet... Ama kültürel yönden durum nasıl olacaktır? Denilebilir ki, diğer Ortak Pazar ülkeleri, ortaklığa millî karakterlerini koruyacaklarına inanarak girdiler. Ancak, Avrupalı siyasilerin de ısrarla vurguladıkları gibi, arada bir fark var. Diğer bütün üyelerin kültürleri Judea-Hıristiyan ve Greko-Romen kültürü ve gelenekleri üzerine kurulmuş. Tek Müslüman ve doğulu üye Türkiye, onlara uymağa mecbur kalacak. Bu konuda yani Türkiye'nin geleneklerini ve millî kültürünü Avrupa'ya uydurmak, Avrupa "havuzunun içine batırmak" ne dereceye kadar şayanı arzudur?

Türkler, halâ kapitülasyonları hatırlıyor ve Avrupalılar'ın bazı niyetlerini şüpheyle karşılıyorlar. Avrupalılar da Viyana kapılarını zorlayan Osmanlı ordularını halâ hatırlamaktadırlar. Henüz gelişmekte ve kalkınmakta olan bir Türkiye'nin zengin ve gelişmiş ülkelerle iş görmesi ister istemez bir takım ızdıraplara ve problemlere sebep olmaktadır(26).

Batılılaşmış şehirli aydınlar ile Müslüman çoğunluk köylü arasındaki uçurum, Türkiye'de her gözlemci için açık seçiktir. Bu çelişki, yıllardır Türkiye'nin siyasî problemlerindeki en büyük faktör olmuştur. Hangi etki altında ve neden ve nasıl olursa olsun, bu uçurumun daha da genişlemesi ve belki de patlamalara sebep olması Türkiye için bir trajedi olacaktır. Nitekim "kimlik bunalımı" ile çok tehlikeli bir şekilde bölünmüş bulunan Türkiye'de, ciddi bir takım eksikliklerle malûl bulunan, çok partili demokrasi çok zor yürümekte ve aşağı yukarı her on senede bir askeri müdahale kaçınılmaz olmaktadır.

Eğer bu "kültür buhranı" ve "kimlik bunalımı" dönemi, sanayileşme bunalımında olduğu gibi, bir kazaya uğramadan ve millî kültür feda edilmeden atlatılırsa, sonunda yeniden bir bütünleşme (sentez), millî ile gaydaçın uyumu ve yeni, yerli ve orijinal bir "millî kültür sentezi"ne ulaşılması mümkündür. Sosyolog Amiran Kurtkan'ın da belirttiği gibi, Osmanlı - Türk Medeniyeti ve İslâmî Tasavvuf, böyle bir kültür ve medeniyet hamlesi için bütün diriliğe sahiptir(27). Ancak derhal belirtelim ki, bir bunalım, sarsıntı ve karışıklık devresini ifade eden bu geçiş döneminde sosyal veya millî birlik ve bütünlüğü sağlayıcı kültür tipleri Şeyh Bedrettin, Humeyni ya da Erbakan tipi "fundamentalist" ve "kazuistik" tefekkürler değil, "geniş ufuklu" tefekkürlerdir. Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin Yunus Emre'nin temsil ettiği, millî, İslâmî ve insanî kültür hamlesi buna güzel bir misaldir(28).

Türkler, Türklüklerine ve kendilerini Türk yapan değerlere sıkı sıkı sarılıp, çağdaş bir metotla kapılarını yeni fikir, teknoloği ve sistemlere açarken, kendi ahlâk sistemlerine ve millhi kültür menşelerine de değer vermek zorundadırlar. Yani yeni bir "millî kültür sentezi"ne ulaşmakla vazifelidirler. Bu ise, durmadan eskiyi tekrar eden "haşiyecilik" ve "tekrarcılık"la değil, engin bir "fikir cehdi" ile mümkündür.

Türkler, Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet çizgisinde teşekkül eden millî kültürlerini, çağdaş ilmin ve tefekkürün verileriyle bir "Türk - İslâm Sentezi" şeklinde işlemeli ve modern dünyada geçerli bir duruma getirmeli ve böylelikle 21. yüzyılın "Türk kimliği"ni ortaya koymalıdırlar.

Kaynaklar
1. Ekrem Akurgal, "Türkiye'nin Kültür Sorunları", Ulusal Kültür,Yıl 1, S. 1 (Temmuz 1978), s. 7.
2. Daha geniş bilgi için bk. Akdes Nimet Kurat, "Gök Türk Kağanlığı", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. s. 1-2 (Mart-Haziran 1952), Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, Turan Neşriyat Yurdu Yay., İstanbul 1971.
3. Oğuz Ünal, "Türkiye'nin Sanayi Çağına Girmekte Geç Kalmasının Sebepleri Üzerine", Türkiye ve dünya, Yıl. 1, S. Z, (Nisan 1980) s. 23.
4. Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1976, s. XI-XII; Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, s. 1.
5. Taha Akyol, "Türk Milliyetçiliğinde Tarih Görüşü", Devlet, 5.180 (16 Nisan 1973), s. 7.
6. Daha geniş bilgi için şu eserimize bk. Oğuz Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, Türkiye Tarihine Giriş; Anadolu'nun Fethi ve Türkiye Devleti'nin Kuruluşu, Töre-Devlet Yay., Ankara 1980.
7. Zeki Velidi Togan, Tarihte Usül, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1969, s. 215.
8. Roger Garaudy, Sosyalizm ve İslâmiyet, Çev.: Doğan Avcıoğlu - E. Tüfekçi, Yön Yay., İstanbul 1969, s. 10-13.
9. Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, s. 13.
10 İsmet Binark, "Matbaanın Türkiye'ye Geç Girişinin Sebepleri", Türk Kütüphaneciler Derneği Basım ve yayıncılığımızın 250. Yılı Bilimsel Toplantısı, 10-11 Aralık 1979, Ankara (Bildiriler), Türk Kütüphaneciler Derneği Yay., Ankara 1980, s. 141.
11. Akurgal, Türkiye'nin Kültür Sorunları, s. 8.
12. Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 65.
13. Akurgal, Türkiye'nin Kültür Sorunları, s. 8.
14. Daha geniş bilgi için bak. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri - Boy Teşkilâtları - Destanları, Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğ. Fak. Yay., Ankara 1972, 2. Basım, s. 167 vd.
15. Anadolu'nun fetih yıllarında tesbit edebildiğimiz ve 2. Haçlı Seferi esnasında Fransa Kralı VIII. St.Louis kumandasındaki Frenk ordusunun kalıntıları olan üç binden fazla Frenk askerinin, Anadolu'da perişan bir durumda gezerken dindaşları Rumların hiyaneti ve Türklerin şefkati karşısında, toptan Müslüman olması konusunda daha geniş bilgi için bak. Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 170-271; ve ayrıca Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Siyasi Tarih, Alp Arslan'dan Osman Gazi'ye (1071- 1318), Turan Neşriyat Yurdu Yay., İstanbul 1971, s. 186 ve dipnotu 88.
16. M. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, Başnur Matbaası, Ankara 1972, 2. Basım, s. 143-144; Ömer Lütfi Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler, I, İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler", Vakıflar Dergisi, S. II, Ankara 1942 (Tıpkı Basımı, İstanbul 1974), s. 282; Sümer, Oğuzlar, sh. XV-XVI, XXI; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya s. 199.
17. Sümer, Oğuzlar, s. XVI.
18. Ömer Lütfi Barkan, "Tarihi Demografi Araştırmaları ve Osmanlı Tarihi", Türkiyat Mecmuası, C. X, (1951-1953), s. 21, Tablo 2; Sümer, Ouzlar,s. 182; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 200.
19. Sümer, Oğuzlar, s. 158; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 200.
20. Mustafa Akdağ, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, C. I, 1243-1453, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fak. Yay., Ankara 1959, s. 2; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 201.
21. Daha geniş bilgi için bk. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu Yay., İstanbul 1969, 2. Basım, s. 23, 83 nolu dipnotunun devamı; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 198-202.
22. Akurgal, Türkiye'nin Kültür Sorunları, s. 10.
23. Daha geniş bilgi için 3 nolu dipnotunda zikredilen "Türkiye'nin Sanayi Çağı'na Girmekte Geç Kalmasının Sebepleri Üzerine" isimli yazımıza bak.
24. Aydın Sayılı, "Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmi Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri (Avrupa ile Mukayesesi)", Araştırma: Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğ. Fak. Felsefe Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, C. I, (1963), s. 13.
25. Akurgal, Türkiye'nin Kültür Sorunları, s. 10.
26. Nicholas Luddington, "Kendinizi Tenkitte Çok Sertsiniz", Aramızda Bir Yabancı, Associated Press Ajansı'nın Türkiye Muhabiri olan bu Amerikalı gazeteci ile yapılmış olan Söyleşi, Devir, Haftalık Dergi, C. 1, 5, 8 (25 Aralık 1972), s. 20-21.
27. Amiran Kurtkan, Genel Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul 1986, 4. Basım, s. 187-216, 323 vd.
28. Bir geçiş ve değişme dönemini ifade eden sanayileşme sürecinin ortaya çıkardığı sosyal - kültürel buhranlar ve bu vakıalar üzerine yaptığımız bazı gözlem ve müşahedelerimizi "Türkiye'de Sosyal Değişme ve Siyasî Partiler" adı ile Son Havadis gazetesinde 22 Nisan - 18 Eylül 1980 tarihleri arasında tefrika edilmiş bulunan ve yakında kitap halinde yayımlamayı umduğumuz bir çalışmamızda ele almış bulunuyoruz.
AV. OĞUZ ÜNAL