TÜRK
07-23-2007, 23:43
A. Kültürün Tanımı ve Mahiyeti
Kültür, Latince bir kelimedir ve "toprağı verimlendirmek için çalışma" demektir. Daha sonraları, Avrupa dillerindeki "yüksek umumî bilgi" mânâsı ile dilimize de girmiştir. Nitekim, bizde de ilim, edebiyat, sanat alanlarında fikirleri ileri sürenlere "kültürlü insan" demek âdet olmuştur.
Türkçe'ye, Farsçadaki "culture" kelimesinden geçmiş olup, önce Ziya Gökalp'in bulduğu "hars" kelimesi ile ifade edilmiş, sonra kültür şeklinde kabul görerek yaygınlaşmıştır. Günlük hayatta yukarıdaki manada kullanılarak, genel bilgi sahibi ve görgülü kimseler atfedilmektedir.
Biyoloji'de bakterilerin sun'i olarak üretilmesine de kültür (mikrop kültürü) denilmektedir. Fakat, bu kelimenin en çok kullanıldığı yer, sosyal ilimler ve özellikle de Sosyolojidir. Bu son manada kültür, bir insan topluluğunun nesilden nesile aktardığı inanç, bilgi ve uygulamaları ifade eder.
İbrahim Kafesoğlu, kültür kelimesinin hususileştirilerek şu tabirlerde kullanıldığını belirtmektedir; iptidai kültür-ileri kültür, yerleşik kültür-aşirete ait kültür, tabiat kavimleri-kültür kavimleri, teknik-beşeri kültür(1)...
Kültürün bir nevi sınıflandırılması olan bu ifadelerde kültür, tam manasıyla hüviyetini bulmuş sayılmaz. Çünkü, medeniyet (civillisation, kültür) tabiri kültürün yerine kullanılmıştır. Oysa ilmi olarak kültür ile medeniyet arsında önemli farklar olduğu bilinmektedir.
C.Wissler'e göre kültür, bir topluluğun yaşama tarzıdır. E.Sapir ise, kültürü atalardan devralınan maddî ve manevî değerlerin yekünü olarak tanımlamaktadır. A.Young kültürü insanın, tarihi boyunca tabiatı ve kendisi idare usulünü öğrenmek suretiyle bizzat meydana getirdiği eserler olarak ifade etmektedir(2). Tanınmış Alman antropoloji bilgini R. Thurnwald'a göre kültür, tavırlardan, davranış tarzlarından, örf ve adetlerden, düşüncelerden, ifade şekillerinden, kıymet biçimlerinden, tesislerden ve teşkilâttan mürekkep öyle bir sistemdir ki, tarihli bir mahsul olmak üzere teşekkül etmiş, ananeye bağlı bir cemiyet içinde, onun medeni teçhizatı ve vasıtaları ile karşılıklı tesirler neticesinden meydana çıkmış ve bütün unsurlarının zamanla diğerine kaynaşması sayesinde ahenkli bir bütün haline gelmiştir. Buna mukabil medeniyet, birikmiş bir bilgiye ve teknik vasıtalarına sahip olmayı ifade eder(3). Diğer bir tanımı da Mac Iver yapmıştır. Ona göre kültür, yaşayış ve düşünüş tarzımızda, günlük münasebetlerimizde, sanatta, edebiyatta, dinde, sevinç ve eğlencelerimizde, tabiatımızın kendisini ifade etmektedir(4).
Görüldüğü gibi, bu düşüncelerin tariflerinde dikkati çeken orta nokta, kültürün her topluma mahsus bir yaşayış ve davranış tarzı olması ve tarihilik vasfını taşımasıdır. Nitekim, ona göre kültür, "bilgiyi, imanı, sanatı, ahlakı, örf ve adetleri, ferdin mensup olduğu cemiyetin bir uzuv olması itibariyle kazandığı itiyatlarını ve bütün diğer maharetlerini ihtiva eden gayet grift bir bütündür"(5).
Kültürün bu tanımında belirtilen bütün unsurlar, önceki nesillerin sonraki nesillere bıraktığı mirasa dayalıdır. Esasen insanın kendisi, insanlık dediğimiz bir çevreyi meydana getirir ki, bu onun kültürüdür. O da, yüzyıllar ötesine dayanan insan bilgisi, insan sanatı, insan kuralları ve insanın mensubu bulunduğu cemiyetin bir benzeri olması özelliğidir.
Z.Gökalp, kültürü, medeniyetten farklı kabul ederek, şu şekilde tanımlamıştır; "Kültür (hars), bir milletin dini, ahlâki, hukukî, muakelevi, bediî, lisanî, iktisadî ve topluluğun fenni hayatlarının ahenkli mecmuasıdır"(6). O halde denilebilir ki, kültür, bir insan topluluğunun nesilden nesile aktardığı inanç, bilgi ve uygulamaları ifade eder. Bu sebeple insanlar ne yapacaklarını, hangi konuda neye inanacaklarını büyüklerinden, arkadaşlarından, okudukları kitap ve dergilerden, seyrettikleri televizyon, film vb. gibi şeylerden öğrenirler. Elbette bu bilgi ve davranış tarzına zamanla insanın bizzat kendi tecrübeleri de katılmaktadır. Demek oluyor ki, bir toplumdaki fertler, kendi toplumunun kural, bilgi ve inançlarına kendi tecrübelerini de katarak, bunları, kendilerinden sonra gelenlere devredeler. Çünkü insan, içinde yetiştiği cemiyetin ve kendisini saran kültürün mahsulüdür. Bu kültür unsurları, "sosyal kontrol" denen vasıtayla yeni nesillere aktarılır(7). Bugün yaşayan bir insan, kendinden önce yaşamış insanların binlerce yıllık tecrübelerinden faydalanabilmektedir. Bu da, insanların bir özelliği olan dil (lisan) sayesinde olmaktadır. Her doğan insanların, bir özelliği olan kalksaydı, kısa ömrüne hiç bir şey sığdırmazdı. Sözlü veya yazılı dille, birçok şeyleri hazır bulup öğreniyoruz. Bu yüzden dil, kültürün hem bir parçası, hem de kültürü meydana getiren en önemli araçtır. Şu halde, kültürün iki önemli karakteri olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birisi, onun tarihi bir özellik taşıması; diğeri de bu tarihi verasetin dil ile nesilden nesile intikalidir. Gökalp'in dili, kültürün temel unsuru sayması da bundan ileri gelmektedir. Ona göre, bir milletin dil ile ifade ettiği sözlü yazılı her şey kültür kavramına girmektedir(8).
Dil, aynı zamanda çeşitli kültürleri birbirinden ayıran en önemli unsurdur. Çünkü dil, ifade tarzı, kavramları, söz hazinesi hatta gramer ve sinatksı ile, temsil ettiği toplumun maneviyatına kaynak vazifesini gören düşünce sistemini adeta sarmaktadır(9). Belirli bir topluluğa ait sosyal ve teknik müesseseler kültür meydana getirir. Halbuki zaman zaman kültür kelimesi yerine kullanılan medeniyette, bir millete mahsus olma karakteri yoktur. Daha ziyade milletlerarası sosyal ve teknik müesseseler medeniyeti meydana getirir. Aynı zamanda tahirilikte mevcut değildir. Hangi millet olursa olsun hangi medeniyete dahil bulunursa bulunsun, mutlaka kendine has bir kültüre sahip olması gerekiyor. Mesela, batı medeniyeti dairesi içerisinde yer alan batılı milletler, aynı medeniyete mensup oldukları için, zihni faaliyet sahasında aynı anlayış içinde bulunmakta ve tekniği yaratma ve ondan faydalanmada birbirine yakın yollar takip etmektedirler. Fakat, her birinin ayrı kültürü vardır. Herbiri başka başka diller konuşurlar, örf ve adetleri, ahlâk telakkileri, güzel sanatları ve edebiyatları birbirinden farklıdır. Hepsi de Hıristiyanlıkla yoğrulmuş olmalarına rağmen, din karşısındaki tutumları bir ve aynı değildir. Tıpkı Müslüman olan milletlerin aynı dine mensup olmalarına rağmen, din karşısındaki tutumlarının farklı olmaları gibi. İşte, bu çeşitli telakki, temayül, davranış ve bakış tarzları her milletin milli kültür unsurlarını teşkil eder. Dilsiz, örf ve adetsiz, ahlâksız, inançsız cemiyet tasavvur edilemeyeceğine, yani toplumlar mutlaka birer kültüre sahip olacaklarına göre, her kültür bir milleti temsil ediyor demektir. Dil, örf ve adetler, inançlar geçmiş yüzyıllardan akıp gelen sosyal değerlerdir. O halde, kültür kadim (eski) olmak vasfına haizdir. Bu, kültürün tarihiliğinin gerektirdiği bir karakterdi. Cemiyetler kadar eski olan kültür unsurları nesilden nesile intikal eder. Gözlerini dünyaya açan her çocuk, kendi dilini, ahlâk kaidelerini, inancını, örf ve adetlerini çevresinde hazır bulur, onları alır ve sonraları yeni doğanlara aktarır. Kültürün diğer karakteri olan devamlılık böylece ortaya çıkar(10). Bu ise, dil sayesinde meydana gelmektedir. Bu özellikte, kültür nakletmede dilin önemini belirten ikinci faktördür.
Kültür muhtevasını bedeni, ruhî ve içtimaî olmak üzere ihtiyaç gruplarına göre tasnif edenler bulunduğu gibi, maddi ve manevi kültür şeklinde ayırmak suretiyle bu tasnifi basitleştirerek izah edenler de mevcuttur(11). Amiran Kurtkan Bilisen "Genel Sosyoloji" adlı eserinde kültürü şu şekilde ele almıştır. "Kültür, insanın insan tarafından tesis edilmiş ve yaratılmış olan çevresini ifade eder. Maddi ve manevi olmak üzere iki veçhesi vardır. Bazı sosyologların aynı zamanda medeniyet ismini verdikleri maddi kültür, yapılarımız, tekniklerimiz, yollarımız, istihsal ve ulaştırma vasıtalarımız gibi gözle görülür maddi unsurlardan ibaret ve kendi eserimiz olan çevre şartlarımızdır."(12). Kurtkan'a göre manevi kültürün yıpratılması, kendine has değerleri kaybederek başka değerlerle şahsiyetsiz hale getirilmesi, 20. asırda geniş ölçüde cereyan etmekte olan kültür emperyalizminin konusunu teşkil etmektedir.
B) Kültür Değişmesi
Kültür değişmesi, denilince anlaşılan nedir, akla ne geliyor? Bunu Malinowski'nin tanımına dayanarak izah etmeye çalışacağız. Malinowski, kültür değişmesini şu şekilde açıklıyor:
"Bir cemiyetin mevcut nizamını, yani içtimai, maddi ve manevi medeniyetini bir tipten başka bir tipe kalbeden bir prosestir. Kültür değişmesi, bir cemiyetin siyasi yapısında, idari müesseselerinde, bilgi sisteminde, terbiye cihazında kanunlarında, maddi alet ve vasıtalarında bunların kullanılmasında..., tüketim maddelerinin sarfında az çok husule gelen tahavvülleri ihtiva eder"(13)
Kültür, her nesilde bir takım değişmelere uğrar; çünkü her nesil kendi hayat tecrübesiyle, eskilerden işe yaramayan bazı şeyler atar, kendi bulduklarını kültüre katar bu sayede cemiyette ilerleme sağlanabilir. Dünya yüzünde, en ilkel kabileler dahil, kültürü değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Çünkü her toplum, sürekli dengesizlik durumlarıyla, yani problemlerle karşılaşır.
İnsanlar tek tek veya grup halinde, kendi durumlarını daha iyi bir şekle koyabilmek için, mevcut kültürün şurasında veya burasında değişiklik yapmaya kalkarlar. Bu değişiklik bazen tekniklerle de olur. Yeni bir tohumla daha iyi ürün alma yoluna gidilir. El yazısı yerine matbaanın kullanılması gibi. Bazen de manevi kültüre değişmeler olur. İnsanlar yeni görüşleri benimserler. Bu değişmeler içeriden olabileceği gibi, dışardan gelen tesirlerle de olabilir.
Kültür değişmesi, dediğimiz olay daha çok başka kültürlerle temas sonucunda ortaya çıkmaktadır. Değişiklik kaçınılmaz olmakla birlikte, sonuçları her zaman istendiği gibi olmamaktadır. Bunun, M. Kaplan'ın bir ülkede kültür değişikliğinin nasıl meydana geldiği hususunda yaptığı şu açıklamada görmek mümkündür:
"Medeniyet veya kültür değişmesi, toplumların hayatında çeşitli meseleler doğuruyor. Önce yüksek tabaka, idare eden sınıf, yabancı tesir altında kalan aydını dinine, memleketine ihanet etmiş sayıyor. Aydın tabaka, halkı, onun dinini, örf ve adetlerini beğenmiyor. Ona zorla kendisinin değer verdiği kültür ve medeniyeti kabul ettirmeye kalkıyor. Bunun neticesinde, aydınla halk arasında gerginlik, anlaşmazlıklar, çatışmalar oluyor."(14)
Aristotales, bundan yaklaşık iki bin yıl önce şöyle sesleniyordu: "En bedbaht olan millet, kaleleri ayakta durupta, ahlâkı harabe olan millettir"(15). Bugün Macaristan'da, Yugoslavya'da, Viyana'da kalelerimiz ayakta durmak için direniyor, ama kendi ülkemizde ahlâkımızı çöküntüye uğratmaya, bizi "parçala ve böl" politikasına hizmet edip, manevi yönden çökertmeye çalışan güçlere yardımcı olunmakta, onların işleri kolaylaştırılmaktadır.
İngiliz tarih felsefecisi A. Toynbee'nin ortaya attığı "Tarihi yapan yaratıcı azınlıktır" tezi, yine kendisi tarafından "Aydının halkla bütünleşemediği vakit, bu tez tehlikeye düşebilir" şekliyle izah edilmiştir(16).
Geri kalmış ülkelerin çoğunda olduğu gibi, memleketimizde de aydınlar kalkınmanın ancak teknik ilerleme ile mümkün olacağına inanmaktadırlar. Bu inanış şüphesiz ki doğrudur, fakat, teknik ilerlemenin kültür gelişmesi ihmal olunarak gerçekleştirilmesi vahim sonuçlar yaratacak davranıştır(17).
Nitekim, M. Eröz'ün de belirttiği gibi, iptidai cemiyetlerde, kültür ile medeniyet birbirine bağlıdır; ayrılmalarına imkan yoktur. Bu ahenk yabancı bir teknolojinin ithali ile tamamen yıkılır. Sonunda kültür çözülmesi ile nüfuz azalması ve dağılmalar görülür. Modern cemiyetlerde ise, inanç ve ideoloji çatışmaları görülür(18).
Türk aydınının, uzun bir tarihi süreç içinde milli değerlerine yabancılaşması, kozmopolit bir aydın türünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Batı değerlerine şartlandırılmış olan bu aydın türü, ne doğu ne de batı kültüründen nasibini alamamış, iki kültür arasında bocalamış kalmıştır. Çünkü, Batıda aydın, genellikle bu milli değerleri ile, dini ve manevi atmosfer içinde yetiştiği için, çoğu defa ülkelerinde, kültür sistemlerine karşı yürütülen herhangi bir ideolojik veya sosyal gerginlik halinde gümrük duvarlarının bekçisi olmuştur. Oysa ülkemizde, Türk toplumunun milli değerlerine, inanç ve kültür sistemlerine bağlı kalan aydınlar, sürekli olarak bu kozmopolit aydınlar tarafından "gerici" ve "tutucu" şekliyle karalanmaya çalışılmıştır(19).
M. Kaplan, kültür değişmesini, bir milletin kendi kültürünü bırakarak yabancı bir kültürü alması şeklinde değerlendirmek gerektiğini belirmektedir. Ona göre, "kültürün özünü teşkil eden değerler, esas itibariyle değişmezler. Onlar, tohum gibidir, tohum kendisi gibi varlıklarına şekil verecek olan genleri ihtiva eder."(20)
Kaplan'ın kültürün özü olarak belirttiği şey, A.Kurtkan Bilgiseven'in manevi kültür dediği unsurdan başkası değildir. Bilgiseven, kültür değişmesini daha ziyade emperyalizm olarak açıklamakta ve yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişiklik yapılması ona göre iki aşamada gerçekleşmektedir ki, bunlardan birincisine "alıştırma", ikincisine de "telkin" adını veriyor(21). Bunlardan telkin vetiresi, alıştırma prosesini kolaylıkla takip edebilecek karakterdedir. Yabancı kültür unsurlarının hissettirilmeden açılandığı alıştırma prossesi başarıyla kapandığı taktirde aleni tedbirlerle yeni bir kültürün aşılanması için, gerekli bütün şartlarını yerine getirildiği telkin vetiresine geçilebilir. Maddi ve manevi kültürdeki değişmeler aynı zamanda birlikte meydana gelmeyebilir. Değişme, ya maddi kültürde başlayıp, hızla ilerlerken, manevî alanda meydana gelen değişme onu aynı hızda izleyememekte veya tersi olmaktadır. Böylece iki kültür unsuru arasında bir gecikme meydana gelmektedir. Bu da, sosyal gerginliklere, anomik davranışlara sebep olmaktadır(22).
Buraya kadar açıkladığımız hususlardan anlaşıldığı kadarıyla, kültür değişikliğinin genellikle iki şekilde meydana geldiği görülmektedir. Birinci şekil, bir toplumdaki kültürün, çeşitli şartlar sonucunda kendiliğinde değişme göstermesidir. İkincisi ise, bir toplumdaki kültürün zorla veya mecburi olarak bir başka toplumun kültürünü aşılamak şekliyle değiştirilmesidir. Bu iki şekildeki değişikliğin ayrı ayrı sonuçlar meydana getirmesi kaçınılmazdır.
1. Serbest Kültür Değişmesi
Bu tür değişmede toplumun bütünü veya onun içinde herhangi bir grup veya eldeki vasıtaların ihtiyaçlarını yeterince karşılayamadığını düşünür ve daha iyi vasıtalar elde etmenin yollarını arar. Mesela, çiftçiler ektikleri bitkinin az ürün verdiğini görünce, daha çok ürün verecek bir başka cins bitki yetiştirme isterler. İsteyen eski cins ekine devam eder, isteyen onu değişebilir. Yahut, bir ülkede dergiler, gazeteler, kitaplar, radyo ve televizyon gibi basın yayın vasıtaları, turistik hareketler, okullarda edinilen bilgiler gibi çeşitli tesirler sonucunda, insanların zevkleri ve adetleri yavaş yavaş değişebilir:
Eskiden sadece halk türkülerini dinleyen kimseler klasik müzikten de hoşlanmaya başlarlar; sigara ve içki alışkanlıkları değişir, günlük hayatlarındaki birçok şeyleri değişik yollardan yapmaya başlarlar. Demek oluyor ki, M. Turhan'ın da belirttiği gibi, bir cemiyet veya grup içinde kültür değişmesinin meydana gelebilmesi için, ya muhitinde coğrafi veya içtimai değişmenin vuku bulması, bu taktirde mevcut sistemin yeni şartlara intibak edememesi yahut başka kültürlerle temasa geçilmesi, veyahut bütün bunların hep birden olması icap ediyor(23).
Şu halde, serbest kültür değişmelerinde halkın kendi ihtiyaçlarını birtakım yeniliklerle karşılayabilmesi söz konusudur. M. Turhan'a göre, değişen şartlar karşısında umumi çareler bulma ve onlara intibak etme hususunda her kültür aynı derecede hazırlıklı olmadığı gibi, eşit bir kapasiteye de sahip değildir. Bir cemiyetin muhitinde değişiklikler olduğu zaman, bazı fertlerin veya grupları arzu ve ihtiyaçları kendi kültürleri tarafından ancak bir dereceye kadar tatmin olunabilmektedir. Arzuların yerine getirilemediği, ihtiyaçları iyi tatmin olunamadığı böyle zamanlarda ve bilhassa daha iyi hazır gibi görünen yabancı bir kültürle temasa gelindiği vakit, cemiyette memnuniyetsizlik, huzursuzluk doğabilir. İşte bu nevi hoşnutsuzluk zamanlarında eğer cemiyet mensupları kendi kültürünün zaafını hissetmeye başlar veya temasa gelinen medeniyet veya kültürün doğruda doğruya veya vasıtalı bir şekilde tazyikine maruz kalırlarsa, kültürlerinde esaslı değişmeler meydana gelir(24).
Serbest kültür değişmelerinde, temas olmadan da değişmeler olabileceği belirtilmektedir. Tekniğin bir hayli ilerlemiş olduğu çağımızda, bu tür değişmelerin daha fazla ve kolay olduğunu söylemek mümkündür. Malinowski'ye göre, temasın bulunmadığı bu tip kültür değişmesinde, içten gelen ve tekamüle benzeyen bir değişme görülmektedir(25). Bu tür değişmeler, her kültürün daimi bir değişiklik içersinde bulunabileceğini göstermektedir. Ancak toplumlar arasında kültürlerde meydana gelen değişikliklerin farklılık gösterebileceğini, hatta aynı kültürün çeşitli devirleri ve kısımları arasında farklar olabileceği dikkate alınmalıdır. Antropoloji bilginlerine göre, ne kadar ilkel olursa olsun, iç bir kültür tekamülü ait bu değişme prosesinden istisna edilemez(26).
2. Mecburi Kültür Değişmeleri
Mecburi veya empoze kültür değişmesi ile, birbirleriyle karşılaşılan muhtelif kültür veya medeniyeti temsil eden iki cemiyetten birinin, diğerinin kültürüne faal bir şekilde ve hususi bir maksatla müdahalesi neticesinde meydana gelen değişmeler kastolunmaktadır(27).
Mecburi kültür değişmeleri çoğunlukla, bir ülkeyi işgal eden bir başka devlet tarafından uygulanmaktadır. Mesela, Kuzey Afrika'daki Müslüman ülkeleri işgal eden Fransa, Hindistan'ı işgal eden İngiltere, onlarda kendi istediklerini zorla yaptırma yoluna gittiler. Bazen de demokratik idaresi olmayan ülkelerde, iktidarı elde tutanlar kendilerine göre doğru olduğuna inandıkları her şeyi, bütün halka kabul ettirmek isterler. Şu halde, serbest kültür değişmelerinde ve halkın kendi ihtiyaçlarının karşılanması söz konusu iken, mecburi kültür değişmelerinde daha çok iktidar sahiplerinin ihtiyaçları veya istekleri karşılanmış olur. Afganistan'da meydana getirilmek istene zoraki siyasi ve kültür değişmeleri gibi.
Mecburi kültür değişikliği, önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, mevcut kültüre başka bir kültürün aşılanması veya bir sistemden başka bir sisteme döndürülmesi, alıştırma ve telkin yolarıyla da yapılabilmektedir. A.K. Bilgeseven'e göre, alıştırma aşaması halkın, içinde yaşadığı sosyal muhite ve onun sinsice değiştirilen değer hükümlerine, farkına varılmaksızın uydurulması, intibak ettirilmesidir(28). Alıştırmanın uygulanmakta olduğu ülkeler, müstemleke veya peyk durumuna henüz girmemiş ülkelerdir. Bu vetirede, çok defa milli değer hükümleri kötülenir, milli kahramanlara ait komik hikayeler uydurulur, milli değerlerin hor görülmesi temayülü sanat ve edebiyat kudretiyle halka hissettirilmeden aşılanır. Sosyal miras (manevi kültür) olarak mevcut bütün değerler yıpratılır, lisan bozulur, örf ve adetler alay konusu yapılır(29). Telkin aşamasında ise, sadakatler, kanaatler ve inançlar aşık bir şekilde zorla kabul ettirilmeye çalışır. Bulgaristan'da yaşayan Türklere 1980'li yıllardan bu yana sadakatler, kanaatler ve inançlarda açık bir şekilde zorla meydana getirilmek istenen değişiklikler, oradaki Türklere uygulanan zoraki kültür değişikliğinin (kültür emperyalizmi) alıştırma aşamasını geçerek, telkin aşamasına geldiğinin bir göstergesi sayılabilir.
Şu halde anlaşılıyor ki, her toplumun kültüründe kendiliğinden meydana gelebilecek değişiklikler bulunmaktadır. Ancak bu değişiklikler, toplumdan topluma farklılıklar gösterdiği gibi, aynı toplumun çeşitli yerleşim birimlerinde de farklılıklar göstermektedir. Z.Gökalp'e göre bu değişiklikler medeniyetin gelişmesiyle zıtlıklar göstermektedir. Medeniyetin gelişmesi, kültürün bozulmasına yol açmaktadır. Ona göre, "medeniyetçe aşağı, fakat kültürce yüksek olan bir kavim; medeniyetçe yüksek, fakat kültürü bozulmaya başlamış olan devletlere üstün gelir"(30). Eğer bir millet sağlam olmak istiyorsa, hem kültürünü hem de medeniyetini dengeli bir şekilde geliştirmeli veya kültürünü çevresindeki medeniyetle kaynaştırarak, aradaki farkı en aza indirebilmelidir.
Kültür değişmelerinin en canlı ve hızlı görüldüğü yerleşim alanları hiç şüphesiz kültürel temasların en yoğun, milli iradenin en zayıf olduğu fertler ve yörelerdir. Ülkemiz için örnek vermemiz gerekirse, değişikliğin kültürel temas sonucu en hızlı olduğu bölgeler Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleridir. Bu bölgelerinde diğer kültürlerle temasa açık olan kıyı kesimleri veya büyük şehir merkezleri, değişmelerin en hızlı olduğu yerleşim birimleri olarak kabul edilebilir.
Kültür değişmeler, kendiliğinden de olsa, bir ülkeye neler getirip neler götüreceği konusunda bir tahminde bulunmak oldukça zordur. Bu sebeple, toplum başlangıçta değişmeye genellikle karşı koyar. Çünkü her değişme bir çeşit düzen bozulmasıdır ve toplumlar kendi düzenlerinin bozulmasını istemezler. Toplumlar yeni şeylere hiç direnme göstermeyip sürekli değişiklik içinde bulunmuş olsalardı, ayakta kalmaları aynı devamlılık göstermeleri mümkün olmazdır. Be sebeple, her toplum yerine göre muhafazakarlık da göstermek durumundadır. Bunun içindir ki, toplumlar değişmeleri yavaş yavaş, deneme yoluyla ve sindire sindire almaları ve mümkün olduğu kadar az sarsıntı ile değişmeye çalışmalıdırlar. Fakat buna rağmen, yine de sosyal bünyeyi temelden saracak ani değişikliklerin zaman zaman ortaya çıkması da kaçınılmaz gibidir. Nitekim, bu konudaki en açık örnek, 1789 yılındaki Fransız İhtilali'dir. Bu ihtilal ile ülkedeki siyasi ve sosyal yapı kanlı bir şekilde değişmiştir. Çok daha yakın tarihimizde (Aralık 1989) vuku bulan Romanya Halk İhtilali de bunun açık bir örneğidir. Yine doğu Bloku'ndaki diğer çözülmeler de bu tür ani değişikliklere misal verilebilir.
Sonuç olarak denilebilir ki, zaman zaman kültürlerde uzun veya kısa sürelerde değişikliklerin meydana gelmesi kaçınılmazdır. Fakat, geleneklerimiz, inançlarımız, alışkanlıklarımız, örf ve adetlerimiz, kıymet takdirlerimiz, müesseselerimiz ve sosyal münasebetlerimiz arasında sıkı bir bağın bulunduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Çünkü sosyal ve kültürel değerler içiçe girmiştir ve bu sebepten dolayı, kültür değişmeleri, sosyal değişmeyi de gerektirmektedir. her iki değişmenin birlikte ve müspet yönde olması arzulanandır.
DİPNOTLAR
1. T.Ü. Eğitim Fakültesi
2. Kafesoğlu, a.g.e., s. 55.
3. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, M.E. Basımevi, İstanbul, 1972, s. 39-40
4. Turhan a.g.e., s. 40-41.
5. Turhan a.g.e., s. 39.
6. Kafesoğlu, a.g.e., s. 55
7. Mehmet Eröz, İktisat Sosyolojisine Başlangıç, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1977, s. 294.
8. Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil. Dergah Yayınları, İstanbul, 1986, s.186.
9. İbrahim Kafesoğlu, "Türk Kültürünün Özellikleri", Türk Kültür Dergisi, S: 27, Ankara, 1965, s.181.
10. Kafesoğlu, a.g.e., s. 56.
11. Turhan, a.g.e., s.50.
12. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Genel Sosyoloji, Divan Yayınları, İstanbul 1982, s.17.
13. Turhan, a.g.e., s.58.
14. Kaplan, a.g.e., s. 32-33.
15. Orhan Türkdoğan, Değişme-Kültür ve Sosyal Çözülme, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1988, s.144.
16. Türkdoğan, a.g.e., s.144.
17. Ercümend Kurtan, "Milli Kültür Davamız", Türk Kültür Dergisi, s.67, Ankara, 1968, s. 407.
18. Eröz, a.g.e., s. 305-306.
19. Türkdoğan, a.g.e., s.103.
20. Kaplan, a.g.e., s.103.
21. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.17.
22. Türkdoğan, a.g.e., s. 65.
23. Turhan, a.g.e., s. 308.
24. Turhan, a.g.e., s. 56 vd.
25. Turhan, a.g.e., s. 56.
26. Turhan, a.g.e., s. 57.
27. Turhan, a.g.e., s.157.
28. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.18.
29. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.18 Ayr. Bkz. Mustafa Erkal Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Mayaş Yayınları, Ankara, 1984, s. 9.
30. Ziya Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, Hazırlayan: Rıza Kardaş, C.I.M.E. Basımevi, İstanbul, 1973, s.311. Türk Sosyolojisi dergisinden alınmıştır.
NEŞİDE YILDIRIM
Kültür, Latince bir kelimedir ve "toprağı verimlendirmek için çalışma" demektir. Daha sonraları, Avrupa dillerindeki "yüksek umumî bilgi" mânâsı ile dilimize de girmiştir. Nitekim, bizde de ilim, edebiyat, sanat alanlarında fikirleri ileri sürenlere "kültürlü insan" demek âdet olmuştur.
Türkçe'ye, Farsçadaki "culture" kelimesinden geçmiş olup, önce Ziya Gökalp'in bulduğu "hars" kelimesi ile ifade edilmiş, sonra kültür şeklinde kabul görerek yaygınlaşmıştır. Günlük hayatta yukarıdaki manada kullanılarak, genel bilgi sahibi ve görgülü kimseler atfedilmektedir.
Biyoloji'de bakterilerin sun'i olarak üretilmesine de kültür (mikrop kültürü) denilmektedir. Fakat, bu kelimenin en çok kullanıldığı yer, sosyal ilimler ve özellikle de Sosyolojidir. Bu son manada kültür, bir insan topluluğunun nesilden nesile aktardığı inanç, bilgi ve uygulamaları ifade eder.
İbrahim Kafesoğlu, kültür kelimesinin hususileştirilerek şu tabirlerde kullanıldığını belirtmektedir; iptidai kültür-ileri kültür, yerleşik kültür-aşirete ait kültür, tabiat kavimleri-kültür kavimleri, teknik-beşeri kültür(1)...
Kültürün bir nevi sınıflandırılması olan bu ifadelerde kültür, tam manasıyla hüviyetini bulmuş sayılmaz. Çünkü, medeniyet (civillisation, kültür) tabiri kültürün yerine kullanılmıştır. Oysa ilmi olarak kültür ile medeniyet arsında önemli farklar olduğu bilinmektedir.
C.Wissler'e göre kültür, bir topluluğun yaşama tarzıdır. E.Sapir ise, kültürü atalardan devralınan maddî ve manevî değerlerin yekünü olarak tanımlamaktadır. A.Young kültürü insanın, tarihi boyunca tabiatı ve kendisi idare usulünü öğrenmek suretiyle bizzat meydana getirdiği eserler olarak ifade etmektedir(2). Tanınmış Alman antropoloji bilgini R. Thurnwald'a göre kültür, tavırlardan, davranış tarzlarından, örf ve adetlerden, düşüncelerden, ifade şekillerinden, kıymet biçimlerinden, tesislerden ve teşkilâttan mürekkep öyle bir sistemdir ki, tarihli bir mahsul olmak üzere teşekkül etmiş, ananeye bağlı bir cemiyet içinde, onun medeni teçhizatı ve vasıtaları ile karşılıklı tesirler neticesinden meydana çıkmış ve bütün unsurlarının zamanla diğerine kaynaşması sayesinde ahenkli bir bütün haline gelmiştir. Buna mukabil medeniyet, birikmiş bir bilgiye ve teknik vasıtalarına sahip olmayı ifade eder(3). Diğer bir tanımı da Mac Iver yapmıştır. Ona göre kültür, yaşayış ve düşünüş tarzımızda, günlük münasebetlerimizde, sanatta, edebiyatta, dinde, sevinç ve eğlencelerimizde, tabiatımızın kendisini ifade etmektedir(4).
Görüldüğü gibi, bu düşüncelerin tariflerinde dikkati çeken orta nokta, kültürün her topluma mahsus bir yaşayış ve davranış tarzı olması ve tarihilik vasfını taşımasıdır. Nitekim, ona göre kültür, "bilgiyi, imanı, sanatı, ahlakı, örf ve adetleri, ferdin mensup olduğu cemiyetin bir uzuv olması itibariyle kazandığı itiyatlarını ve bütün diğer maharetlerini ihtiva eden gayet grift bir bütündür"(5).
Kültürün bu tanımında belirtilen bütün unsurlar, önceki nesillerin sonraki nesillere bıraktığı mirasa dayalıdır. Esasen insanın kendisi, insanlık dediğimiz bir çevreyi meydana getirir ki, bu onun kültürüdür. O da, yüzyıllar ötesine dayanan insan bilgisi, insan sanatı, insan kuralları ve insanın mensubu bulunduğu cemiyetin bir benzeri olması özelliğidir.
Z.Gökalp, kültürü, medeniyetten farklı kabul ederek, şu şekilde tanımlamıştır; "Kültür (hars), bir milletin dini, ahlâki, hukukî, muakelevi, bediî, lisanî, iktisadî ve topluluğun fenni hayatlarının ahenkli mecmuasıdır"(6). O halde denilebilir ki, kültür, bir insan topluluğunun nesilden nesile aktardığı inanç, bilgi ve uygulamaları ifade eder. Bu sebeple insanlar ne yapacaklarını, hangi konuda neye inanacaklarını büyüklerinden, arkadaşlarından, okudukları kitap ve dergilerden, seyrettikleri televizyon, film vb. gibi şeylerden öğrenirler. Elbette bu bilgi ve davranış tarzına zamanla insanın bizzat kendi tecrübeleri de katılmaktadır. Demek oluyor ki, bir toplumdaki fertler, kendi toplumunun kural, bilgi ve inançlarına kendi tecrübelerini de katarak, bunları, kendilerinden sonra gelenlere devredeler. Çünkü insan, içinde yetiştiği cemiyetin ve kendisini saran kültürün mahsulüdür. Bu kültür unsurları, "sosyal kontrol" denen vasıtayla yeni nesillere aktarılır(7). Bugün yaşayan bir insan, kendinden önce yaşamış insanların binlerce yıllık tecrübelerinden faydalanabilmektedir. Bu da, insanların bir özelliği olan dil (lisan) sayesinde olmaktadır. Her doğan insanların, bir özelliği olan kalksaydı, kısa ömrüne hiç bir şey sığdırmazdı. Sözlü veya yazılı dille, birçok şeyleri hazır bulup öğreniyoruz. Bu yüzden dil, kültürün hem bir parçası, hem de kültürü meydana getiren en önemli araçtır. Şu halde, kültürün iki önemli karakteri olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birisi, onun tarihi bir özellik taşıması; diğeri de bu tarihi verasetin dil ile nesilden nesile intikalidir. Gökalp'in dili, kültürün temel unsuru sayması da bundan ileri gelmektedir. Ona göre, bir milletin dil ile ifade ettiği sözlü yazılı her şey kültür kavramına girmektedir(8).
Dil, aynı zamanda çeşitli kültürleri birbirinden ayıran en önemli unsurdur. Çünkü dil, ifade tarzı, kavramları, söz hazinesi hatta gramer ve sinatksı ile, temsil ettiği toplumun maneviyatına kaynak vazifesini gören düşünce sistemini adeta sarmaktadır(9). Belirli bir topluluğa ait sosyal ve teknik müesseseler kültür meydana getirir. Halbuki zaman zaman kültür kelimesi yerine kullanılan medeniyette, bir millete mahsus olma karakteri yoktur. Daha ziyade milletlerarası sosyal ve teknik müesseseler medeniyeti meydana getirir. Aynı zamanda tahirilikte mevcut değildir. Hangi millet olursa olsun hangi medeniyete dahil bulunursa bulunsun, mutlaka kendine has bir kültüre sahip olması gerekiyor. Mesela, batı medeniyeti dairesi içerisinde yer alan batılı milletler, aynı medeniyete mensup oldukları için, zihni faaliyet sahasında aynı anlayış içinde bulunmakta ve tekniği yaratma ve ondan faydalanmada birbirine yakın yollar takip etmektedirler. Fakat, her birinin ayrı kültürü vardır. Herbiri başka başka diller konuşurlar, örf ve adetleri, ahlâk telakkileri, güzel sanatları ve edebiyatları birbirinden farklıdır. Hepsi de Hıristiyanlıkla yoğrulmuş olmalarına rağmen, din karşısındaki tutumları bir ve aynı değildir. Tıpkı Müslüman olan milletlerin aynı dine mensup olmalarına rağmen, din karşısındaki tutumlarının farklı olmaları gibi. İşte, bu çeşitli telakki, temayül, davranış ve bakış tarzları her milletin milli kültür unsurlarını teşkil eder. Dilsiz, örf ve adetsiz, ahlâksız, inançsız cemiyet tasavvur edilemeyeceğine, yani toplumlar mutlaka birer kültüre sahip olacaklarına göre, her kültür bir milleti temsil ediyor demektir. Dil, örf ve adetler, inançlar geçmiş yüzyıllardan akıp gelen sosyal değerlerdir. O halde, kültür kadim (eski) olmak vasfına haizdir. Bu, kültürün tarihiliğinin gerektirdiği bir karakterdi. Cemiyetler kadar eski olan kültür unsurları nesilden nesile intikal eder. Gözlerini dünyaya açan her çocuk, kendi dilini, ahlâk kaidelerini, inancını, örf ve adetlerini çevresinde hazır bulur, onları alır ve sonraları yeni doğanlara aktarır. Kültürün diğer karakteri olan devamlılık böylece ortaya çıkar(10). Bu ise, dil sayesinde meydana gelmektedir. Bu özellikte, kültür nakletmede dilin önemini belirten ikinci faktördür.
Kültür muhtevasını bedeni, ruhî ve içtimaî olmak üzere ihtiyaç gruplarına göre tasnif edenler bulunduğu gibi, maddi ve manevi kültür şeklinde ayırmak suretiyle bu tasnifi basitleştirerek izah edenler de mevcuttur(11). Amiran Kurtkan Bilisen "Genel Sosyoloji" adlı eserinde kültürü şu şekilde ele almıştır. "Kültür, insanın insan tarafından tesis edilmiş ve yaratılmış olan çevresini ifade eder. Maddi ve manevi olmak üzere iki veçhesi vardır. Bazı sosyologların aynı zamanda medeniyet ismini verdikleri maddi kültür, yapılarımız, tekniklerimiz, yollarımız, istihsal ve ulaştırma vasıtalarımız gibi gözle görülür maddi unsurlardan ibaret ve kendi eserimiz olan çevre şartlarımızdır."(12). Kurtkan'a göre manevi kültürün yıpratılması, kendine has değerleri kaybederek başka değerlerle şahsiyetsiz hale getirilmesi, 20. asırda geniş ölçüde cereyan etmekte olan kültür emperyalizminin konusunu teşkil etmektedir.
B) Kültür Değişmesi
Kültür değişmesi, denilince anlaşılan nedir, akla ne geliyor? Bunu Malinowski'nin tanımına dayanarak izah etmeye çalışacağız. Malinowski, kültür değişmesini şu şekilde açıklıyor:
"Bir cemiyetin mevcut nizamını, yani içtimai, maddi ve manevi medeniyetini bir tipten başka bir tipe kalbeden bir prosestir. Kültür değişmesi, bir cemiyetin siyasi yapısında, idari müesseselerinde, bilgi sisteminde, terbiye cihazında kanunlarında, maddi alet ve vasıtalarında bunların kullanılmasında..., tüketim maddelerinin sarfında az çok husule gelen tahavvülleri ihtiva eder"(13)
Kültür, her nesilde bir takım değişmelere uğrar; çünkü her nesil kendi hayat tecrübesiyle, eskilerden işe yaramayan bazı şeyler atar, kendi bulduklarını kültüre katar bu sayede cemiyette ilerleme sağlanabilir. Dünya yüzünde, en ilkel kabileler dahil, kültürü değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Çünkü her toplum, sürekli dengesizlik durumlarıyla, yani problemlerle karşılaşır.
İnsanlar tek tek veya grup halinde, kendi durumlarını daha iyi bir şekle koyabilmek için, mevcut kültürün şurasında veya burasında değişiklik yapmaya kalkarlar. Bu değişiklik bazen tekniklerle de olur. Yeni bir tohumla daha iyi ürün alma yoluna gidilir. El yazısı yerine matbaanın kullanılması gibi. Bazen de manevi kültüre değişmeler olur. İnsanlar yeni görüşleri benimserler. Bu değişmeler içeriden olabileceği gibi, dışardan gelen tesirlerle de olabilir.
Kültür değişmesi, dediğimiz olay daha çok başka kültürlerle temas sonucunda ortaya çıkmaktadır. Değişiklik kaçınılmaz olmakla birlikte, sonuçları her zaman istendiği gibi olmamaktadır. Bunun, M. Kaplan'ın bir ülkede kültür değişikliğinin nasıl meydana geldiği hususunda yaptığı şu açıklamada görmek mümkündür:
"Medeniyet veya kültür değişmesi, toplumların hayatında çeşitli meseleler doğuruyor. Önce yüksek tabaka, idare eden sınıf, yabancı tesir altında kalan aydını dinine, memleketine ihanet etmiş sayıyor. Aydın tabaka, halkı, onun dinini, örf ve adetlerini beğenmiyor. Ona zorla kendisinin değer verdiği kültür ve medeniyeti kabul ettirmeye kalkıyor. Bunun neticesinde, aydınla halk arasında gerginlik, anlaşmazlıklar, çatışmalar oluyor."(14)
Aristotales, bundan yaklaşık iki bin yıl önce şöyle sesleniyordu: "En bedbaht olan millet, kaleleri ayakta durupta, ahlâkı harabe olan millettir"(15). Bugün Macaristan'da, Yugoslavya'da, Viyana'da kalelerimiz ayakta durmak için direniyor, ama kendi ülkemizde ahlâkımızı çöküntüye uğratmaya, bizi "parçala ve böl" politikasına hizmet edip, manevi yönden çökertmeye çalışan güçlere yardımcı olunmakta, onların işleri kolaylaştırılmaktadır.
İngiliz tarih felsefecisi A. Toynbee'nin ortaya attığı "Tarihi yapan yaratıcı azınlıktır" tezi, yine kendisi tarafından "Aydının halkla bütünleşemediği vakit, bu tez tehlikeye düşebilir" şekliyle izah edilmiştir(16).
Geri kalmış ülkelerin çoğunda olduğu gibi, memleketimizde de aydınlar kalkınmanın ancak teknik ilerleme ile mümkün olacağına inanmaktadırlar. Bu inanış şüphesiz ki doğrudur, fakat, teknik ilerlemenin kültür gelişmesi ihmal olunarak gerçekleştirilmesi vahim sonuçlar yaratacak davranıştır(17).
Nitekim, M. Eröz'ün de belirttiği gibi, iptidai cemiyetlerde, kültür ile medeniyet birbirine bağlıdır; ayrılmalarına imkan yoktur. Bu ahenk yabancı bir teknolojinin ithali ile tamamen yıkılır. Sonunda kültür çözülmesi ile nüfuz azalması ve dağılmalar görülür. Modern cemiyetlerde ise, inanç ve ideoloji çatışmaları görülür(18).
Türk aydınının, uzun bir tarihi süreç içinde milli değerlerine yabancılaşması, kozmopolit bir aydın türünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Batı değerlerine şartlandırılmış olan bu aydın türü, ne doğu ne de batı kültüründen nasibini alamamış, iki kültür arasında bocalamış kalmıştır. Çünkü, Batıda aydın, genellikle bu milli değerleri ile, dini ve manevi atmosfer içinde yetiştiği için, çoğu defa ülkelerinde, kültür sistemlerine karşı yürütülen herhangi bir ideolojik veya sosyal gerginlik halinde gümrük duvarlarının bekçisi olmuştur. Oysa ülkemizde, Türk toplumunun milli değerlerine, inanç ve kültür sistemlerine bağlı kalan aydınlar, sürekli olarak bu kozmopolit aydınlar tarafından "gerici" ve "tutucu" şekliyle karalanmaya çalışılmıştır(19).
M. Kaplan, kültür değişmesini, bir milletin kendi kültürünü bırakarak yabancı bir kültürü alması şeklinde değerlendirmek gerektiğini belirmektedir. Ona göre, "kültürün özünü teşkil eden değerler, esas itibariyle değişmezler. Onlar, tohum gibidir, tohum kendisi gibi varlıklarına şekil verecek olan genleri ihtiva eder."(20)
Kaplan'ın kültürün özü olarak belirttiği şey, A.Kurtkan Bilgiseven'in manevi kültür dediği unsurdan başkası değildir. Bilgiseven, kültür değişmesini daha ziyade emperyalizm olarak açıklamakta ve yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişiklik yapılması ona göre iki aşamada gerçekleşmektedir ki, bunlardan birincisine "alıştırma", ikincisine de "telkin" adını veriyor(21). Bunlardan telkin vetiresi, alıştırma prosesini kolaylıkla takip edebilecek karakterdedir. Yabancı kültür unsurlarının hissettirilmeden açılandığı alıştırma prossesi başarıyla kapandığı taktirde aleni tedbirlerle yeni bir kültürün aşılanması için, gerekli bütün şartlarını yerine getirildiği telkin vetiresine geçilebilir. Maddi ve manevi kültürdeki değişmeler aynı zamanda birlikte meydana gelmeyebilir. Değişme, ya maddi kültürde başlayıp, hızla ilerlerken, manevî alanda meydana gelen değişme onu aynı hızda izleyememekte veya tersi olmaktadır. Böylece iki kültür unsuru arasında bir gecikme meydana gelmektedir. Bu da, sosyal gerginliklere, anomik davranışlara sebep olmaktadır(22).
Buraya kadar açıkladığımız hususlardan anlaşıldığı kadarıyla, kültür değişikliğinin genellikle iki şekilde meydana geldiği görülmektedir. Birinci şekil, bir toplumdaki kültürün, çeşitli şartlar sonucunda kendiliğinde değişme göstermesidir. İkincisi ise, bir toplumdaki kültürün zorla veya mecburi olarak bir başka toplumun kültürünü aşılamak şekliyle değiştirilmesidir. Bu iki şekildeki değişikliğin ayrı ayrı sonuçlar meydana getirmesi kaçınılmazdır.
1. Serbest Kültür Değişmesi
Bu tür değişmede toplumun bütünü veya onun içinde herhangi bir grup veya eldeki vasıtaların ihtiyaçlarını yeterince karşılayamadığını düşünür ve daha iyi vasıtalar elde etmenin yollarını arar. Mesela, çiftçiler ektikleri bitkinin az ürün verdiğini görünce, daha çok ürün verecek bir başka cins bitki yetiştirme isterler. İsteyen eski cins ekine devam eder, isteyen onu değişebilir. Yahut, bir ülkede dergiler, gazeteler, kitaplar, radyo ve televizyon gibi basın yayın vasıtaları, turistik hareketler, okullarda edinilen bilgiler gibi çeşitli tesirler sonucunda, insanların zevkleri ve adetleri yavaş yavaş değişebilir:
Eskiden sadece halk türkülerini dinleyen kimseler klasik müzikten de hoşlanmaya başlarlar; sigara ve içki alışkanlıkları değişir, günlük hayatlarındaki birçok şeyleri değişik yollardan yapmaya başlarlar. Demek oluyor ki, M. Turhan'ın da belirttiği gibi, bir cemiyet veya grup içinde kültür değişmesinin meydana gelebilmesi için, ya muhitinde coğrafi veya içtimai değişmenin vuku bulması, bu taktirde mevcut sistemin yeni şartlara intibak edememesi yahut başka kültürlerle temasa geçilmesi, veyahut bütün bunların hep birden olması icap ediyor(23).
Şu halde, serbest kültür değişmelerinde halkın kendi ihtiyaçlarını birtakım yeniliklerle karşılayabilmesi söz konusudur. M. Turhan'a göre, değişen şartlar karşısında umumi çareler bulma ve onlara intibak etme hususunda her kültür aynı derecede hazırlıklı olmadığı gibi, eşit bir kapasiteye de sahip değildir. Bir cemiyetin muhitinde değişiklikler olduğu zaman, bazı fertlerin veya grupları arzu ve ihtiyaçları kendi kültürleri tarafından ancak bir dereceye kadar tatmin olunabilmektedir. Arzuların yerine getirilemediği, ihtiyaçları iyi tatmin olunamadığı böyle zamanlarda ve bilhassa daha iyi hazır gibi görünen yabancı bir kültürle temasa gelindiği vakit, cemiyette memnuniyetsizlik, huzursuzluk doğabilir. İşte bu nevi hoşnutsuzluk zamanlarında eğer cemiyet mensupları kendi kültürünün zaafını hissetmeye başlar veya temasa gelinen medeniyet veya kültürün doğruda doğruya veya vasıtalı bir şekilde tazyikine maruz kalırlarsa, kültürlerinde esaslı değişmeler meydana gelir(24).
Serbest kültür değişmelerinde, temas olmadan da değişmeler olabileceği belirtilmektedir. Tekniğin bir hayli ilerlemiş olduğu çağımızda, bu tür değişmelerin daha fazla ve kolay olduğunu söylemek mümkündür. Malinowski'ye göre, temasın bulunmadığı bu tip kültür değişmesinde, içten gelen ve tekamüle benzeyen bir değişme görülmektedir(25). Bu tür değişmeler, her kültürün daimi bir değişiklik içersinde bulunabileceğini göstermektedir. Ancak toplumlar arasında kültürlerde meydana gelen değişikliklerin farklılık gösterebileceğini, hatta aynı kültürün çeşitli devirleri ve kısımları arasında farklar olabileceği dikkate alınmalıdır. Antropoloji bilginlerine göre, ne kadar ilkel olursa olsun, iç bir kültür tekamülü ait bu değişme prosesinden istisna edilemez(26).
2. Mecburi Kültür Değişmeleri
Mecburi veya empoze kültür değişmesi ile, birbirleriyle karşılaşılan muhtelif kültür veya medeniyeti temsil eden iki cemiyetten birinin, diğerinin kültürüne faal bir şekilde ve hususi bir maksatla müdahalesi neticesinde meydana gelen değişmeler kastolunmaktadır(27).
Mecburi kültür değişmeleri çoğunlukla, bir ülkeyi işgal eden bir başka devlet tarafından uygulanmaktadır. Mesela, Kuzey Afrika'daki Müslüman ülkeleri işgal eden Fransa, Hindistan'ı işgal eden İngiltere, onlarda kendi istediklerini zorla yaptırma yoluna gittiler. Bazen de demokratik idaresi olmayan ülkelerde, iktidarı elde tutanlar kendilerine göre doğru olduğuna inandıkları her şeyi, bütün halka kabul ettirmek isterler. Şu halde, serbest kültür değişmelerinde ve halkın kendi ihtiyaçlarının karşılanması söz konusu iken, mecburi kültür değişmelerinde daha çok iktidar sahiplerinin ihtiyaçları veya istekleri karşılanmış olur. Afganistan'da meydana getirilmek istene zoraki siyasi ve kültür değişmeleri gibi.
Mecburi kültür değişikliği, önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, mevcut kültüre başka bir kültürün aşılanması veya bir sistemden başka bir sisteme döndürülmesi, alıştırma ve telkin yolarıyla da yapılabilmektedir. A.K. Bilgeseven'e göre, alıştırma aşaması halkın, içinde yaşadığı sosyal muhite ve onun sinsice değiştirilen değer hükümlerine, farkına varılmaksızın uydurulması, intibak ettirilmesidir(28). Alıştırmanın uygulanmakta olduğu ülkeler, müstemleke veya peyk durumuna henüz girmemiş ülkelerdir. Bu vetirede, çok defa milli değer hükümleri kötülenir, milli kahramanlara ait komik hikayeler uydurulur, milli değerlerin hor görülmesi temayülü sanat ve edebiyat kudretiyle halka hissettirilmeden aşılanır. Sosyal miras (manevi kültür) olarak mevcut bütün değerler yıpratılır, lisan bozulur, örf ve adetler alay konusu yapılır(29). Telkin aşamasında ise, sadakatler, kanaatler ve inançlar aşık bir şekilde zorla kabul ettirilmeye çalışır. Bulgaristan'da yaşayan Türklere 1980'li yıllardan bu yana sadakatler, kanaatler ve inançlarda açık bir şekilde zorla meydana getirilmek istenen değişiklikler, oradaki Türklere uygulanan zoraki kültür değişikliğinin (kültür emperyalizmi) alıştırma aşamasını geçerek, telkin aşamasına geldiğinin bir göstergesi sayılabilir.
Şu halde anlaşılıyor ki, her toplumun kültüründe kendiliğinden meydana gelebilecek değişiklikler bulunmaktadır. Ancak bu değişiklikler, toplumdan topluma farklılıklar gösterdiği gibi, aynı toplumun çeşitli yerleşim birimlerinde de farklılıklar göstermektedir. Z.Gökalp'e göre bu değişiklikler medeniyetin gelişmesiyle zıtlıklar göstermektedir. Medeniyetin gelişmesi, kültürün bozulmasına yol açmaktadır. Ona göre, "medeniyetçe aşağı, fakat kültürce yüksek olan bir kavim; medeniyetçe yüksek, fakat kültürü bozulmaya başlamış olan devletlere üstün gelir"(30). Eğer bir millet sağlam olmak istiyorsa, hem kültürünü hem de medeniyetini dengeli bir şekilde geliştirmeli veya kültürünü çevresindeki medeniyetle kaynaştırarak, aradaki farkı en aza indirebilmelidir.
Kültür değişmelerinin en canlı ve hızlı görüldüğü yerleşim alanları hiç şüphesiz kültürel temasların en yoğun, milli iradenin en zayıf olduğu fertler ve yörelerdir. Ülkemiz için örnek vermemiz gerekirse, değişikliğin kültürel temas sonucu en hızlı olduğu bölgeler Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleridir. Bu bölgelerinde diğer kültürlerle temasa açık olan kıyı kesimleri veya büyük şehir merkezleri, değişmelerin en hızlı olduğu yerleşim birimleri olarak kabul edilebilir.
Kültür değişmeler, kendiliğinden de olsa, bir ülkeye neler getirip neler götüreceği konusunda bir tahminde bulunmak oldukça zordur. Bu sebeple, toplum başlangıçta değişmeye genellikle karşı koyar. Çünkü her değişme bir çeşit düzen bozulmasıdır ve toplumlar kendi düzenlerinin bozulmasını istemezler. Toplumlar yeni şeylere hiç direnme göstermeyip sürekli değişiklik içinde bulunmuş olsalardı, ayakta kalmaları aynı devamlılık göstermeleri mümkün olmazdır. Be sebeple, her toplum yerine göre muhafazakarlık da göstermek durumundadır. Bunun içindir ki, toplumlar değişmeleri yavaş yavaş, deneme yoluyla ve sindire sindire almaları ve mümkün olduğu kadar az sarsıntı ile değişmeye çalışmalıdırlar. Fakat buna rağmen, yine de sosyal bünyeyi temelden saracak ani değişikliklerin zaman zaman ortaya çıkması da kaçınılmaz gibidir. Nitekim, bu konudaki en açık örnek, 1789 yılındaki Fransız İhtilali'dir. Bu ihtilal ile ülkedeki siyasi ve sosyal yapı kanlı bir şekilde değişmiştir. Çok daha yakın tarihimizde (Aralık 1989) vuku bulan Romanya Halk İhtilali de bunun açık bir örneğidir. Yine doğu Bloku'ndaki diğer çözülmeler de bu tür ani değişikliklere misal verilebilir.
Sonuç olarak denilebilir ki, zaman zaman kültürlerde uzun veya kısa sürelerde değişikliklerin meydana gelmesi kaçınılmazdır. Fakat, geleneklerimiz, inançlarımız, alışkanlıklarımız, örf ve adetlerimiz, kıymet takdirlerimiz, müesseselerimiz ve sosyal münasebetlerimiz arasında sıkı bir bağın bulunduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Çünkü sosyal ve kültürel değerler içiçe girmiştir ve bu sebepten dolayı, kültür değişmeleri, sosyal değişmeyi de gerektirmektedir. her iki değişmenin birlikte ve müspet yönde olması arzulanandır.
DİPNOTLAR
1. T.Ü. Eğitim Fakültesi
2. Kafesoğlu, a.g.e., s. 55.
3. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, M.E. Basımevi, İstanbul, 1972, s. 39-40
4. Turhan a.g.e., s. 40-41.
5. Turhan a.g.e., s. 39.
6. Kafesoğlu, a.g.e., s. 55
7. Mehmet Eröz, İktisat Sosyolojisine Başlangıç, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1977, s. 294.
8. Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil. Dergah Yayınları, İstanbul, 1986, s.186.
9. İbrahim Kafesoğlu, "Türk Kültürünün Özellikleri", Türk Kültür Dergisi, S: 27, Ankara, 1965, s.181.
10. Kafesoğlu, a.g.e., s. 56.
11. Turhan, a.g.e., s.50.
12. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Genel Sosyoloji, Divan Yayınları, İstanbul 1982, s.17.
13. Turhan, a.g.e., s.58.
14. Kaplan, a.g.e., s. 32-33.
15. Orhan Türkdoğan, Değişme-Kültür ve Sosyal Çözülme, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1988, s.144.
16. Türkdoğan, a.g.e., s.144.
17. Ercümend Kurtan, "Milli Kültür Davamız", Türk Kültür Dergisi, s.67, Ankara, 1968, s. 407.
18. Eröz, a.g.e., s. 305-306.
19. Türkdoğan, a.g.e., s.103.
20. Kaplan, a.g.e., s.103.
21. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.17.
22. Türkdoğan, a.g.e., s. 65.
23. Turhan, a.g.e., s. 308.
24. Turhan, a.g.e., s. 56 vd.
25. Turhan, a.g.e., s. 56.
26. Turhan, a.g.e., s. 57.
27. Turhan, a.g.e., s.157.
28. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.18.
29. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.18 Ayr. Bkz. Mustafa Erkal Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Mayaş Yayınları, Ankara, 1984, s. 9.
30. Ziya Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, Hazırlayan: Rıza Kardaş, C.I.M.E. Basımevi, İstanbul, 1973, s.311. Türk Sosyolojisi dergisinden alınmıştır.
NEŞİDE YILDIRIM