Avrupa Birliği Ve Türkiye Ilişkileri. [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Avrupa Birliği Ve Türkiye Ilişkileri.


TÜRK
07-23-2007, 23:45
Giriş

XX. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye'nin batı dünyası ile olan ilişkilerinin şekillenmesinde başlangıçta II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin tarafsız tutumu önemli rol oynamıştı. Daha sonra dünyanın batı ve doğu bloku olarak ikiye ayrılması ile Türkiye kendisini bu iki blokun, hemen hemen en hassas sınır noktasında bulmuştur. Ayrıca, doğu blokunun patronu olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB), Akdeniz başta olmak üzere sıcak denizlere inişini sağlayacak Boğazlara sahip olması ve petrol kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu için köprübaşı oluşturması Türkiye'nin stratejik önemini daha da çok ortaya koymaktaydı.

Coğrafyadan kaynaklanan bu önem, doğu blokunun yıkılmasından sonra bir süre göz ardı edilmiş ise de, pek kısa bir süre içinde eski önemine kavuşmuştur. Daha Tanzimattan beri yönünü batıya çeviren Türkiye, cumhuriyetin kurulmasıyla kavuştuğu yeni batılı kurumlarıyla, batı tarafından yeniden şekillendirilen dünyada, batı ile birlikte yol alma isteğini bugüne kadar mücadele ile sürdürmüştür. Birçok Batı Avrupa ülkesi, "Batılı değerler" olarak adlandırılan sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik kıstaslardan kimi zaman Türkiye'ye nazaran çok daha uzaklaşmış olsa da bu değerlere ya kendileri tekrar sahip çıkmışlar yahut da diğer Batılı ülkelerce bu hizaya gelmeleri sağlanmıştır. Oysa Türkiye, NATO başka olmak üzere, Avrupa Konseyi (AK) üyelikleri ile Avrupa Birliği (AB) adaylığını neredeyse zorla iktisap etmiştir. Çoğu kere ise -batının sınır bekçiliğini yapmada elzem olmasının yanında-, Yunanistan'ın gözetilmesi için yanında tutma isteği bu kurumlara kabulde rol oynamıştır. Türkiye'nin NATO'ya girmesinde veya İkinci Dünya Savaşı sonrası askerî zorunluluk bulunduğunu tesbit etmesi yetmemiş, kendi kamuoyuna Türkiye'ye yardımı anlatabilmek ve kabul ettirebilmek için Yunanistan öne çıkarılmıştır (Gönlübol 1996: 214).

XX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ile ilişkilerimiz genelde uluslararası kuruluşlar çerçevesinde seyretmiştir. Esasen II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'da devamlı bir barış sağlanması için gayretler de Avrupa'nın siyasî birliğinin gerçekleşmesi ile mümkün olabileceği düşüncesiyle, "supranational" kurumlar üzerinde odaklanmıştı. Bu nedenle ilişkilerin incelenmesinde bu kuruluşlar önemli bir yer tutmaktadır. Bunlardan hemen hepsinin lokomotifi hiç şüphesiz NATO'dur. Bugün kamuoyumuzu çok meşgul eden Avrupa Birliği ile Avrupa Konseyi, -yüzyılın son çeyreğinin ürünü- Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) ve OECD ise diğer başlıca kuruluşlardır. Avrupa ile ilişkilerde her zaman baş aktör olan ABD'yi de bu incelemelerin dışında tutmak mümkün değildir.

XX. yüzyıl sona ererken sıklaşan ilişkilerimiz ve bu çerçevede AB ve AK karşısında konumumuz, bu araştırmamızın konusunu teşkil etmektedir. Kamuoyu tarafından birbiri ile çok sık olarak karıştırılan bu iki kuruluş, dış ilişkilerimizde önemli bir yer tutmaktadır.

Avrupa Konseyi

Kuruluşu Hazırlayan Ortam ve Nedenler

Avrupa Konseyinin kuruluşunun temellerinde, esasen aynı dil grubuna ve Hitler'in Aryan ırkı olarak nitelediği soy birliğine ve -mezhep farklılıkları olsa da- din birliğine sahip 'Avrupa halkı'nın birleşmesi arzuları yatmaktadır. Bu birliğin savunucuları; Alman devletlerinin birleşerek Alman birliğini kurmasını, İtalya'nın birliğini sağlamasını, hatta Fransa ve İspanya'nın farklı alt kültürleri ile tek devlet halinde birleştirmesini örnek göstererek, Avrupa üst kültürü şemsiyesinde bir birleşik Avrupa'nın kurulabileceğini öngörmüşlerdir. Çoğunluğu Avrupalı milletlerden oluşan ABD ise Avrupa'nın çok uluslu "Avrupa Birleşik Devletleri" için ideal bir örnek olarak kabul edilmiştir. Böyle bir oluşum, ABD tarafından da desteklenmiştir. İkinci Dünya Savaşı, bu düşüncenin vahşî bir savaş yoluyla ve Cermen ırkının önderliğinde gerçekleşmesini isteyen Almanya tarafından, yönetimde olan Naziler ve onların lideri Hitler eliyle başlatılmıştır. Amaç, bir "Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu"nun yeniden tesisi idi.

Oysa Avrupa, doğasının ve medeniyetin verdiği imkânları barış içinde kullanması halinde, birlik ve beraberlik içinde çok daha müreffeh bir hayata kavuşabilirdi. Savaşın acı gerçeğini de gören Avrupalılar, bu amacı gerçekleştirmek için siyaset, felsefe ve bilim dünyasında çalışmalarını derinleştirme yolunu seçmişlerdir. Bu yolda onlara en büyük itici güç ABD'den gelmiştir. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra bu çabalar, Avrupa Konseyinin teşekkülü ile sonuçlanmıştır. Bu sonuç, aynı zamanda bir başlangıç olmuştur. AK'ni takip eden ve bugünkü aşamada resmen olmasa da uygulamada AK'ni adeta bir taşeron kuruluş gibi kullanan Avrupa Birliğinin temelleri de bu çalışmalar ve bu felsefe ile atılmıştır.

Avrupa Bütünleşmesinde ABD'nin Rolü

Marshall yardımı ile OECD'nin kuruluşuna ön ayak olan ABD, Avrupa bütünleşmesinin gerçekleşmesini ve bu yolda, "Avrupa Birleşik Devletleri"nin kurulmasını istemekteydi. Hitler nedeniyle ABD'ye kaçan ve "Pan- Europe" hareketinin öncülüğünü yapan Kont Richard Coudenhove-Kalergi, ABD'deki çabalarına, 1946'da Avrupa'ya döndükten sonra da devam etmişti. Sadece Kalergi örneğinden değil, birçok bakımdan, bugünkü AB'nin temellerinin ABD'de atıldığını söylemek mümkündür. Kendisi esas olarak Avrupa'nın hemen her ulusundan gelen kişilerden oluşan ve federal bir yapıya sahip olan ABD'liler, Avrupa'da kalıcı barışın, tek bir devlet halinde, ABD örneğinde olduğu gibi birleşmekten geçtiğini inanıyorlardı. Bu dürtü ile 1946 yılından itibaren Avrupa'da faaliyetler artarak devam etmiş, son aşamada da, bir Avrupa Kongresi toplanması kararlaştırılmıştı.

Lahey'de Toplanan Avrupa Kongresi

Churchill'in "Birleşmiş Avrupa Hareketi" başta olmak üzere çeşitli kuruluşlar tarafından oluşturulan "Avrupa Birliği Hareketleri Uluslararası Komitesi"nin 7-11 Mayıs 1948 tarihlerinde Lahey'de topladığı "Avrupa Kongresi"ne onaltı ülkeden 663 delege ile gözlemci statüsünde ABD, Kanada, Yugoslavya, İspanya, Finlandiya temsilcileri katılmıştı1. Kongrede ayrıca, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Romanya gibi ülkelerden gelen mülteciler de yer almıştı. Görüldüğü gibi Türkiye bu oluşumda yoktur.

Kongre, Avrupa Birliği hareketinin kapsamının genişletilerek, bu yolda gerekli adımlar için strateji tayin etmek amacını gütmekteydi. Kongre ile ilgili olarak 10 Mayıs 1947 günü The New York Times'da yayınlanan ve "Egemen devletlerin gittikçe zayıflayacağını" belirten makale iki bin yılına girildiğinde AB'ne egemen olan düşüncenin ilk tohumları olarak görülebilir. Ayrıca "küreselleşme" kavramı altında toplanan ve ekonomiden, insan haklarına, siyasete, kültüre kadar uzanan dünyamızda -yine batı kaynaklı- moda akımında bu düşüncenin devamı niteliğindedir. Makalede yer alan bütünleşme çabaları sonucu devletlerin bazı yetkilerini uluslar üstü devletlere devredecekleri" öngörüsü ise AB ile büyük çapta gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Kongre "şeref başkanlığına" seçilen Sir Winston Churchill'in kurulacak birliğin daha gevşek nitelikte olmasını dile getirdiği Kongre'nin son oturumunda kabul edilen "Avrupalılara mesaj" da şu hususlar bulunmaktaydı:

"Kişilerin, fikirlerin ve malların serbest dolaşımının sağlandığı birleşik bir Avrupa kurulmasını arzu ediyoruz.

Düşünce, toplanma ve ifade hürriyeti yanında, siyasî muhalefet oluşturma hakkını garantiye alan bir İnsan Hakları Sözleşmesi istiyoruz.

Bu sözleşmenin uygulanabilmesi için yeterli güce sahip İnsan Hakları Adalet Divanı kurulmasını talep ediyoruz.

Milletlerimizin dinamik güçlerinin temsil edileceği bir Avrupa Asamblesi teşkilini istiyoruz." (Kabaalioğlu: 54).

Daha sonra kurulan AK ve ilk paragraf bakımından AB içinde bu mesajların gerçekleşmesi yolunu açan Kongre'de ayrıca şu kararlar alınmıştı:

1. Avrupa'nın yeniden inşasında ulusal egemenliğin sert ayrımlarına dayalı bir temel olmamalıdır.
2. Güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve sosyal ilerlemeyi sağlamak üzere Avrupa milletleri, bir ekonomik ve siyasî birlik yaratmalı ve bu amaçla belirli bazı egemenlik haklarını birleştirmeyi kararlaştırmalıdırlar.
3. Katılan ülkelerin parlemantolarından seçilecek üyelerden oluşacak bir "Avrupa Danışma Meclisi" hemen toplantıya çağrılmalıdır.
4. Avrupa Birliği ve Federasyon, temel insan haklarına saygı göstermeyi kabul eden bütün demokratik Avrupa milletlerine açık olmalıdır.
5. Bu hakların ihlâl edildiği iddiaları üzerine yeterli güçle donatılmış bir "Avrupa İnsan Hakları Divanı" kurulmalıdır.
6. Birleşik Avrupa'nın kurulması, birleşik bir dünya kurulması için temel bir adım olarak kabul edilmelidir (Kabaalioğlu: 54, 55).

Avrupa Konseyinin Kuruluşu

Bu birleşme hareketleri doğrultusunda ve çeşitli toplantılar sonrasında nihayet "ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel ve idarî konularda anlaşma ve ortak hareket ile insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması" amacıyla 5 Mayıs 1949'da 10 Avrupa ülkesi, (Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç) Avrupa Konseyini kuran anlaşmayı imzalamışlardır.

9 Ağustos 1949 tarihinde Yunanistan, 7 Mart 1950 tarihinde İzlanda Avrupa Konseyine üye olmuşlardır. Türkiye ise 13 Nisan 1950 tarihinde Avrupa Konseyine katılmıştır .

ABD, Japonya ve Vatikan AK Bakanlar Komitesi nezdinde, İsrail AK Parlamenterler Meclisi nezdinde, Kanada ve Meksika ise hem Bakanlar Komitesi ve hem de Parlamenterler Meclisi nezdinde gözlemci statüsünde bulunmaktadırlar. Belarus'un Avrupa Konseyine üyelik başvurusu ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi nezdindeki özel davetli statüsü ise bu ülkenin demokratik yapıda bulunmaması nedeniyle askıya alınmış bulunmaktadır.

Avrupa Konseyinin statüsü gereği, hukukun üstünlüğü, temel insan hakları ve özgürlüklerine saygı ilkelerine bağlı tüm Avrupa ülkeleri konseye üye olabilirler.

Kuruluşunun ilk 20 yılında, çeşitli alanlarda teknik iş birliği gerçekleştirilen ve aynı zamanda siyasî istişare imkânı da sağlayan Avrupa Konseyinin önemi gittikçe artarken, 70'li yıllardan itibaren Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), önem verilme bakımından AK'nin önemli rakibi olmuştur. AET, sahip olduğu geniş ekonomik imkânların etkisiyle, Avrupa ülkeleri için öncelikli hedef haline gelmiştir. Bunun paralelinde siyasî ağırlığı da artmıştır. 70'li yıllardan 90'lı yıllara kadar Avrupa Konseyi AET'nin gölgesinde kalmıştır. Bu süre boyunca, konsey siyasî ağırlığını gittikçe kaybetmiş ve teknik çalışmalarla yetinmiştir. SSCB'nin yıkılması ile yeniden şekillenen dünya düzeni içinde eski Doğu Bloku üyelerinin üyelik müracaatları ile AK yeniden etkisini göstermeye başlamıştır. AB'nin fiilî egemenliğinin bulunduğu AK aynı zamanda yeni demokratikleşen Doğu Avrupa ülkeleri için AB'nin kapısı olarak görülmüştür.

Üye sayısının hızla artması ve konseyin tüm kıtayı kapsayacak hale gelmiş olması ile konsey, yıllarca içinde kapalı kaldığı ihtisas kuruluşu kabuğundan sıyrılmıştır. Ayrıca, eski komünist yapılardan uzaklaşmaları gereken demirperde ülkelerine, demokratikleşme çabalarında destek sağlayacak, yol gösterecek en geniş forum haline gelmiştir.

Avrupa Konseyinin Amaçları ve Faaliyet Alanı

AK'nin amaçları;

- İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek,
- Azınlıklar, ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde, çevre sorunlarına çözüm aramak,
- Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak, olarak özetlenebilir.
AK'nin faaliyet alanları içine, savunma konuları dışında toplumların karşılaştığı tüm temel sorunlar gitmektedir. Bunlar arasında, insan hakları, hukukî işbirliği, medya, eğitim, kültür, spor, gençlik, sağlık, yerel yönetimler, bölgesel plânlama, çevre, aile işleri, sosyal güvenlik sorunları sayılabilecektir.

Avrupa Konseyinin Organları

AK'nin temel organları, karar organı olan Bakanlar Komitesi, danışma organı olan Parlamenter Meclis ve yerel yönetimlerin geliştirilmesini amaçlayan Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresidir.

a) Bakanlar Komitesi:

Bakanlar Komitesi'nde üye ülkeler Dışişleri Bakanları, bakanlara vekâleten daha sık toplanan delegeler komitesinde ise daimî temsilciler yer alır.

b) Parlamenter Meclisi:

Parlamenter Meclisi (AKPM), üye ülkelerin parlamentolarından seçilen 291 asil, 291
yedek üyeden oluşur. AKPM üyeleri, her üye ülke parlamentosundan parlamentodaki güç dengesini yansıtacak şekilde seçilmektedir. Her üye devlete ayrılan parlamenter sayısı, söz konusu ülkenin nüfusuyla orantılıdır.

c) Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi:

Avrupa Konseyi prensiplerinin yerel yönetimler düzeyinde de geliştirilmesini amaçlar. Yerel ve bölgesel yönetimlerin güçlendirilmesi, bu yapılanmaların hukukî ve idarî açıdan incelenmesi ve aralarındaki sınır ötesi iş birliğinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapmaktadır. Üye ülkelerin belediye başkanlarından ve mahallî idareler temsilcilerinden seçilen asil ve yedek üyelerin katılımıyla oluşur. Bölgesel Meclis ve Yerel Meclis olmak üzere iki alt organı bulunmaktadır.

Türkiye'nin Avrupa Konseyindeki Konumu

Avrupa Konseyini bu geniş yelpaze içindeki her alanda olduğu gibi insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında da önemli bir diyalog platformu olarak gören Türkiye'nin AKPM heyeti, 12 asil, 12 yedek üye milletvekilimizden oluşmaktadır. Genel Kurul oturumlarına ve AKPM komisyonlarının toplantılarına düzenli olarak katılmakta, Türkiye'yi ilgilendiren konularda katkıda bulunmakta, gerektiğinde ülkemize yönelik eleştirileri cevaplandırmaktadır. Ayrıca Türkiye, Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresinin çalışmalarına da 12 asil, 12 yedek üyeden oluşan bir heyetle katılmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)

Avrupa Konseyinin hazırladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kendi sekretaryası ile birlikte ayrıca teşkilâtlandırılmış bulunmaktadır.

AİHS ile düzenlenmiş bulunan temel hak ve özgürlüklerden birinin veya bir kaçının akit devletlerden biri tarafından ihlâl edildiğini ileri süren herhangi bir kişi AİHM'ne o devleti şikâyet edebilmektedir. Şikâyetler belirli bir prosedüre bağlıdır. Çok genel hatlarıyla ifade edecek olursak, kişinin şikayette bulunabilmesi için hak ve özgürlüklerinin ihlâl edildiğini ileri sürdüğü olayla ilgili olarak iç hukuk yollarına başvurup, bunları tamamen tüketmesi ve son hükümden itibaren altı ay içinde başvuruda bulunması gerekir. Etkin bir iç hukuk yolunun bulunmaması halinde ise ihlâle konu son olay tarihinden itibaren altı aydan fazla süre geçmemiş olmalıdır. Başvurular şahıslar tarafından olduğu gibi devletler tarafından da bir diğer devlet aleyhine yapılabilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bugünkü konumumun geçmişi bir yıldır. Daha önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ve Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) olarak iki aşamalı bir yapı bulunmaktaydı. 11 No'lu protokolün yürürlüğe girmesi ile bugünkü tek mahkeme, (AİHM) oluşmuştur. Eski yapıya nazaran en önemli fark, taraf ülkelerin eskiden olduğu gibi bireysel başvuru hakkını belirli sürelerde yenilememeleri, bireysel başvuru hakkını sürekli olarak kabul etmeleridir.

AİHM ve Türkiye

Toplumumuzda Avrupa Konseyi hakkında çıkan haberler daha çok İnsan Hakları Mahkemesi ve İşkenceyi Önleme Komitesi ile ilgilidir. Diğer taraftan AK, çoğu zaman Avrupa Birliği (AB) ile karıştırılmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği kararlar da basında, "AİHM Türkiye'yi tazminata mahkûm etti" gibi sırf işin parasal yönüne endeksli haberlerle kimi zaman yer almaktadır. Fakat bu kararların nasıl bir siyasî boyut kazandığı konusunda bilgilere -kamuoyu bir tarafa- sivil olsun, askerî olsun bürokrasi ve hatta siyasî çevrelerce yeteri kadar bilinmemektedir.

Bugün itibariyle AİHM önünde Türkiye aleyhine iki binden fazla dava bulunmaktadır. Kabul edilebilirlik kararından önceki inceleme aşamasında bulunan başka başvuruların sayısı da oldukça kabarıktır.

AİHM'de Türkiye aleyhine bireysel şikâyetler yanında devletler tarafından da açılmış davalar mevcuttur. Bunlardan biri Kemal Koç adlı bir Danimarka vatandaşının Kürt asılı olmasından ötürü Türkiye'de işkence gördüğü iddiası ile bu ülke tarafından açılan dava , diğeri ise Güney Kıbrıs Rum yönetiminin (GKRY), Kıbrıs'ta yerlerinden edilen kişilerle, kayıplar bulunduğu ve bundan Türkiye'nin sorumlu bulunduğu iddiasıyla açılan davadır (Sonuçlanmış bulunan, daha önceki üç adet GKRY başvurusu ile 12 Eylül sonrası açılan davalar hariç).

AİHM'nde Türkiye aleyhine açılan bireysel davalardan kamulaştırma gibi özel hukuka ilişkin olanlar bir yana bırakılırsa, büyük çoğunluğu Güney-doğu kaynaklı davalar teşkil etmektedir. Ayrıca, Yalçın Küçük, Yaşar Kemal, Halûk Gerger, Ahmet Zeki Okçuoğlu, Mehmet Selim Okçuoğlu (Apo'nun avukatları), Fikret Başkaya başvurularında olduğu gibi ifade özgürlüğünün ihlâline (AİHS. Madde 10) ilişkin davalar, 1980'de başlayan "Dev-Sol" davasında yargılamanın çok uzun sürdüğünden dolayı AİHS 6. maddenin ihlâl edildiğine dair şikâyetler, Yüksek Askerî Şura (YAŞ) Kararlarına karşı kanun yollarının bulunmadığından dolayı AİHS'nin 6. maddesinin ihlâline ilişkin davalar, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının AİHS'nin 6. maddesine aykırılığına ilişkin başvurular ve nihayet -meşhur Loizidou Kararının pilotluğunu yaptığı ve geride bekleyen- GKRY'li Rumların gayrimenkûllerine ilişkin davalar bulunmaktadır. Bu davalar ilk bakışta yalnız hukukî sonuçlar doğurur gibi görünmekle birlikte, bilhassa Güney-doğu kökenli davalar ile GKRY kaynaklı davaların siyasal boyutları çok önemli bulunmaktadır.

Hukukî problemlere boğulup, bunların siyasal yansımalarının çok rahatsız edici boyutlara ulaştığı gerçeğinin kamuoyuna yeterince yansıtılmadığını gözönünde bulundurarak aşağıdaki hususların açılması yararlı olacaktır:

1- Güney-Doğu Anadolu kaynaklı davalar

Bu davalarda genel olarak şu strateji takip edilmektedir: Bu bölgede kaybolan, yaralanan, mülküne şu veya bu nedenle zarar gelen şahıslar ve ölen kişilerin yakınları, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kanalıyla, şikâyete konu oluşturabilecek olay hakkında İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi ve Londra'da Essex Üniversitesi bünyesindeki "Kurdish Human Rights Project"e (KHRP) bilgi verilmektedir. KHRP neredeyse Güney-doğu'da vuku bulunan hemen her olayı, göz altına alınmaları, tutuklananları, mahkûm edilenleri, polis ve asker operasyonlarını, saat, tarih, yer, görevli veya sivil kişi adlarıyla ve en ince ayrıntılarıyla bilgisayarlarına yüklemiştir. Örnek vermek gerekirse, "X" davasında eğer hükûmet, falanca olayda, "X" adlı kişinin göz altına alınmadığını iddia ettiyse, bazen (belki) iki yıl önceki "Y" davasında "X"in göz altında bulunduğunu veya "Z" davasında bir operasyonda oraya götürüldüğünü tesbit edebilmektedir. Yani resmî kayıtlar Hükûmetin elinde olmasına rağmen kimi zaman iletişimden kaynaklanan bir yanlış, bu teşkilât tarafından hemen tespit olunabilmektedir.

Bu davaların aleyhte sonuçlanması, yüklü paralar ödenmesi ve sonuçlandığında Türkiye'nin İnsan Hakları sicilinin bozulması gibi olguların yanında, bir başka tehlike vardır ki maalesef şimdiye kadar bu nokta üzerinde siyaseten yeteri kadar durulmamıştır. O da, "Güney-doğu kaynaklı davalarda başvuru sahiplerinin iç hukuk yollarını tüketmeleri şartının aranmaması" şeklinde AİHM'ne yerleşen uygulama biçimidir. Bu hususun ortaya çıkışı ve olumsuz sonucu şu şekildedir: AİHS'nin 35. maddesi, bir başvurunun hangi şartlar altında kabul edilebileceğini (admissibility criteria) hüküm altına almaktadır. Başvurunun esasının incelenmesine geçilmesinden önce bu maddede belirtilen ön şartların mevcut olup olmadığı araştırılacaktır. "Kabul edilebilirlik" şartlarından en önde geleni ise "iç hukuk yollarının tüketilmesi"dir. Yani kişi veya kişiler haklarını, önce ülke içindeki yetkili makamlarda aramak zorundadırlar. Örnek vermek gerekirse, kendisine işkence yapıldığını yahut yakınının öldürüldüğünü yahut köyünün yakıldığını ileri süren kişi önce, sorumluları yetkili makamlara şikayet edecektir. Sorumluların yargılanmaları, cezalandırılmaları için yargı organları önünde müdahil olarak davasını takip edecektir. Yargıtay aşaması dahil, tüm kanun yollarını tükettiğinde ise ülkesinde yapabileceği bir şey kalmadığından, AİHM'ne başvuruda bulunabilecektir. Kanun yollarının tüketilmesi kuralının bir istisnası şu şekildedir: AİHM içtihatlarıyla oluşan uygulama (case-law) ile şikâyet olunan ülkede sonuç alınmasını sağlayabilecek "etkin" bir iç hukuk yolu bulunmadığı takdirde iç hukuk yollarının tüketilmesi şartı aranmamaktadır. Bu uygulama genelde, bir ülkede belirli bir konuda mevzuat eksikliğinden dolayı hakkı ihlâl edilen kişinin hakkını arayabilmekten mahrum kalması gibi hallerde kullanılmıştır. Ancak Türkiye aleyhine yapılan başvurularda ise durum daha değişik tezahür etmiştir.

Güney-doğu kaynaklı başvurularda, bu bölgede kişilerin etkin iç hukuk yollarına başvurma imkânlarının bulunmadığı; bu durumun kimi zaman Memurin Muhakematı Kanunu'ndan, kimi zaman kişilere zarar verenlerin devletin temsilcileri olup, onların cezalandırılmasının imkânsızlığından vs. kaynaklandığını hüküm altına almışlardır. Bu kararların ilk kaynağı, "Akdıvar" kararıdır. Bu kararda, iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek bulunmadığı, bununla beraber kararın, bu konuda ileride emsal oluşturmayacağı kararlaştırılmıştır. Ancak AİHD bu hükmünün aksine birçok kararında Akdıvar davasına atıfta bulunmuş ve bunu emsal alarak şikâyetçilerin iç hukuk yollarını tüketme şartını aramamıştır. Türkiye aleyhine çok ağır olarak verilen her karar veya raporda AİHM'nin teskin edici ibarelerine rastlanılmadığı gibi arada tek tük de olsa lehe karar çıktığı olmuştur. Meselâ, ifade özgürlüğü kapsamına girmesi mümkün olmayan, halkı silahlı eyleme, ülkeyi bölmeye yönelik mahkûmiyet kararları nedeniyle AİHK'na yapılan birçok başvuruda AİHS'nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine karar verilmiştir. Bunlardan bir tek Mehdi Zana başvurusunda Zana'nın ifadelerinin 10. maddede tanınan özgürlük kapsamında bulunmadığı kararlaştırılmıştır. Ancak bu kararı lüzumundan fazla büyüterek bir zafer gibi göstermek, AİHK veya AİHD'nin geride kalan tüm haksız kararlarına prim vermek anlamına gelmiştir. Mehdi Zana'nın Cumhuriyet gazetesinde "Bu bir savaştır; çocuklar da, kadınlar da öldürülebilir" sözlerini AİHD, ifade özgürlüğü kapsamına alamamıştır. AİHK veya AİHD'nin red karar verdiği bir başka 10. maddeye ilişkin başvuru yoktur. Bu arada Mehdi Zana'nın yargılanmasındaki usul bakımından AİHS'nin 6. Maddesini ihlâl ettiğimiz kararlaştırılmış ve kendisine tazminat ödenmesi hüküm altına alınmıştır. Böyle istisnai kararlar adeta Türkiye'yi teskin etme, AK mekanizmalarının hep aleyhimize değil, arada lehimize de karar verdiği gibi bir etki yaratma amaçlıdır. Bu kararlarla Türkiye'nin tepkileri azaltılmaya çalışılmıştır. Ne zaman haksız kararlara Türkiye'nin tepkileri çoğalmış ise, AK organları teskin edici unsurlar bulmakta gecikmemişlerdir (AK'nin her yaptığının doğru, devlet organlarının her yaptığının yanlış olduğu ön yargısını taşıyan kimi sözü geçenlerin de yardımıyla tepkiler törpülenmiş ve âdeta bir bina inşaatında bir kat çıkılmıştır. Müteakip karar ve raporda da artık başlangıç noktası o yeni kat olmuştur).

AİHD'nın, Türkiye'nin güney-doğusundan gelen başvurularda "iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek bulunmadığı" uygulamasının önemi diğer hususların yanında, bilhassa "egemenlik" konusunda ortaya çıkmaktadır. AK'de hukukî tartışmalar, didişmeler içinde bu siyasî tehlike gözden uzak tutulmuştur. Oysa her alanda ayrı ayrı "kazanımlar" Türkiye'nin aleyhine kullanılmak üzere bir yerde toplanmaktadır. Bu uygulamalar ile AİHM ve onun kararlarının yerine getirilmesine nezaret eden Delegeler Komitesi vasıtasıyla AK, Türkiye'nin güney-doğusunda kişilerin yargı yoluna gitmeleri şartını aramamaya başlamıştır. İHD-KHRP mekanizması başta olmak üzere Güney-doğu kaynaklı başvurular, AİHM'ne doğrudan yapılmaktadır. Yani dava dilekçelerinin "uyrukluk" hanesine de yazdıkları gibi "Kürtler" (Bu hanede kimlik değil, uyrukluk sorulmaktadır), Güney-doğu vilâyetlerindeki mahkemelere başvurmak mecburiyetinde değillerdir; doğrudan AİHM'ne gidebilirler. Maalesef AK mekanizması çerçevesinde fiilî durum böyledir. Yüzlerce dava bu şekildedir. Devletin egemenliğinin göstergelerinden biri de ülkesinde yargı yetkisini kullanmasıdır (Dixon 1990: 118). Bu durumda, bu bölgede Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliğinin bulunmadığı sonucuna varılmak istenmektedir. Bu kararlar tek tük olsalardı ne ise, ama hem sayıları fazladır, hem de otomatiğe bağlanmıştır.

Güney-doğu dışındaki diğer davalarda da Türkiye aleyhine sergilenen pek çok nokta vardır. Bunlar da tek tek incelenebilecektir. Meselâ Abdullah Öcalan'ın neredeyse bütün avukatları, İnsan Hakları Derneği, "Cumartesi Anneleri" ve benzerlerinin hepsi AİHM'de ya çoğunlukla davacıdırlar ya tanıktırlar ya da vekildirler.

2. GKRY Kaynaklı Başvurular

Türkiye aleyhine GKRY devlet başvurusu ve binlerce kişisel başvuru bulunmaktadır. En önemlisi ise Lizidou davasıdır. Bu dava, Girne'de gayrimenkûllerine tasarruf edemediğine dair şikâyetinden kaynaklanmaktadır. AİHD, bu gayrimenkûllerin kendisine ait olduğunu; kullanamadığı süre için T.C. hükûmetinin kendisine tazminat ödemesi gerektiğini ve gayrimenkûllerine dilediği gibi tasarruf edebilmesinin sağlanmasını kararlaştırmıştır. AİHM kararları, siyasî organ olan AK Delegeler Komitesine (Ministers' Deputies) gitmektedir. Üye devletlerin daimî temsilcilerinin katıldıkları bu Komite, AİHM kararlarına uymak mecburiyetindedir. Aksi hâlde başlatılan süreç, kararları yerine getirmeyen üye ülkenin AK üyeliğinden ihracına kadar gitmektedir. Loizidou kararı bu Delegeler Komitesi önündedir ve Türkiye'nin kararı yerine getirmesi istenmektedir. Loizidou'ya ödenecek miktar 300 bin maddî, 20 bin manevî olmak üzere 320 bin Kıbrıs Lirasıdır. Parasal yönü (bütün olarak) kendini takip edecek davalarla, milyarlarca doları bulacaktır. Bundan da önemlisi, sanki hiç 1974 harekâtı yapılmamış, hiç BM'de iki kesimli bir Federasyon çalışması yapılmamış gibi olay BM'den, -Türkiye'nin hep karşı çıktığı, Rumların istediği, AB'nin çok kuvvetli olduğu- AK'ne getirilmiş, burada çözümlenmeye çalışılmış olmaktadır. (AB'nin üyelerinden birisinin Yunanistan olduğu malûmdur.) Davalarla ilgili kararlar bütün Rumların KKTC'ye AK sayesinde gelebilmeleri sonucunu doğuracaktır. Bu da tabiatıyla kabul edilemez bir durumdur. Nitekim Loizidou, BM İnsan Hakları Komisyonunun Nisan 1999'da Cenevre'de yaptığı 55. Dönem toplantısında "International Federation for the Protection of the Rights of Ethnic, Religious, Linguistis and Other Minorities" adlı bir NGO adına yaptığı konuşmada, kararın GKRY'yi (onun söyleyişi ile Kıbrıs Cumhuriyetini) adadaki tek yasal hükûmet olarak kabul ettiğini, kendisinin Girne'deki gayrimenkullerin yasal maliki olduğunun teyid edildiğini, Kıbrıs adasının kuzeyinin Türk (Türkiye kastediliyor) kontrolü altında bulunduğunu ve gayrimenkûlüne tasarrufunun T.C. Hükümeti tarafından engellendiği ve bu kararın yalnız kendisine değil, aynı zamanda 1947'de gayrimenkûllerini kaybetmiş tüm Kıbrıslılara bu haklarını kazanma yolunu açtığını ifade etmiştir. Ne yazık ki, AİHD Kararı gerçekten bu şahsın dediğidoğrultudadır. Hemen burada AB'nin Türkiye'ye üyelik perspektifi için öngördüğü üç koşulu hatırlayalım:

1) Güneydoğuda "azınlık haklarının temini", (tabir "azınlık"tır, "İnsan Hakları" değil.)
2) Kıbrıs sorununun çözümü,
3) Ege sorununun çözümü, (Bu iki sorunun, Yunanistan'ın arayışı istikametinde olduğu açıktır.

Diğer taraftan AK'de AB'nin oynadığı rolün önemini de göz ardı etmemek gerekir. Gerek AB, gerek (Türkiye, Rusya, Belarus dışındaki) diğer üye ülkeler AK'ni AB'nin âdeta bahçesi olarak görmektedir. Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, sınavı veren ilk gruptur. Diğerleri sırada beklemektedirler. Kendilerini AK'de ispat edeceklerdir. Bu nedenle AB'nin dediklerinden dışarı çıkmazlar. AB'nin Lüksemburg'da koştuğu kabul edilemez şartlar nedeniyle ilişkilerini ekonomik çerçeveye hasreden Türkiye'yi, bu şartları dâhilinde kontrol altında tutabileceği tek kuruluş ise AK'dir. (Helsinki zirvesi ile kontrolün şekli biraz değişmiş ise de özde bir fark bulunmamaktadır). Karar AB'nin, Kıbrıs, Ege ve Kürt şartlarından Ege dışındakilerinin AK mekanizmalarında kuvvetli bir şekilde dile getirilmesi, bu tetkiklerinin yürüdüğünü göstermektedir. AİHM'deki Kürtçü ve GKRY kaynaklı davalar ve bu davalar sonunda verilen taraflı kararlar bunun göstergesidir. Bu mahkeme üyelerinden üçünün Sadık Ahmet davasında, Karar celsesinden üç gün önce karar değiştirdikleri AK çevrelerinde bilinmektedir. Doğu Avrupalı üç üye, Yunanistan'ın AB şantajı ile kararlarını değiştirmişlerdir. Üyelerin çoğunluğu, bağımsız farz olunsalar da, ülkelerinin direktifi dâhilinde hareket etmektedirler.

Avrupa Konseyinin Türkiye ile İlgili Olarak Avrupa Birliği
ile Yollarının Buluştuğu Nokta AİHM Kanalıyla Kesişen Yol

AİHM kararlarının, -aşağıda da izah edildiği üzere-, Delegeler Komitesi vasıtasıyla icrasının sağlanması aşamasının başlamasıyla, şikâyet konuları hukuktan siyasete taşınmakta ve bundan sonra muhatap AİHM değil, AK olmaktadır.

AİHM'nin, Türkiye'nin güney-doğusu kaynaklı başvurulara ilişkin kararları özetle, Kürt kimliğinin ön plâna çıkarılması ve âdeta kültürel bir olguya siyasal kimlik verilmesi yanında bu bölgede Türk yargısının bulunmadığı sonucunu verecek niteliktedir.

- Bu uygulama AB'nin 1 no'lu isteği çerçevesindedir.

AİHM'nin Loizidou kararı ile açıkça ve kelimesi kelimesine, "Türkiye, Kıbrıs'ta işgalci" olarak tanımlanmış ve Loizidou'nun gayrimenkûllerine tasarruf etmesinin engellenmemesi istenmiştir. Binlerce dava da yoldadır. Delegeler Komitesi de bu kararın uygulanması için bastırmaktadır.

- Bu uygulama da AB'nin 2 no.lu isteği çerçevesindedir.

AKPM Kanalıyla Kesişen Yol

AK bütün olarak, AİHM dışında da Türkiye'nin üzerine fütursuzca gelmeye devam etmektedir. Organlarından AKPM ise, ülkemizi parçalamaya yönelik aldığı birçok kararlar ile başı çekmektedir. Basınımızda maalesef yumuşatılmış olarak takdim edilen "Vermot-Mangold" Raporu tetkik edildiğinde, nasıl kabul edilemez olduğu görülmektedir. Çok kısa olarak bu rapor, Türkiye'de azınlıkların bulunduğundan ve bu azınlıkların kimler olduğunun Lozan Andlaşması ile sınırlanamayacağından başlayarak üniter devlet yapımıza müdahale edici unsurlar içermektedir. Azınlıklar ile ilgili tartışmalar, AB'nin yalnız Lüksemburg değil, -içeriği açılarak dikkatle tetkik edilirse, diğer belgelere yapılan atıfların ne anlamlara geleceğine gözler kapanmaz ise- Helsinki Sonuç Belgesinde de görülmektedir. Tüm bunlar, AK'nin, AB'nin adeta bir "taşeron" kuruluşu olduğu yönündeki düşüncelerimizi doğrular niteliktedir.

Delegeler Komitesi

Bugün AİHM'de Türkiye aleyhine derdest 2.800 civarında başvurunun hemen başında Delegeler Komitesinde görüşülmekte olan Loizidou kararı vardır. AK tarafından bu kararın uygulanması beklenmektedir. Türkiye bu kararın uygulanmasının imkânsız olduğunu belirtmiştir. Kararın icrası için ara kararı çıkaran Delegeler Komitesi Türkiye'nin kararlı tutumunu gösterdiğinde, hiç değilse kararın parça parça icrası suretiyle bir yol açmaya çalışmaktadır. Aslında AİHD, haksız ve siyasî bir karar almakla önemli problem yaratmıştır. Kararın uygulanmamasının AİHM düzenine prestij kaybı getirecektir. Türkiye'nin üyeliğinin askıya alınması sürecinin işletilmesinin getireceği siyasî yansımaların önemi ise izahtan varestedir. Kısacası bu konuda iki taraf için de "açmaz" bir duruma gelinmiştir. "Aman AK'den atılmayalım" güdüsü ve kaygısıyla ara yol şeklinde getirilen tuzak önerilere çok dikkat edilmelidir. Mesele, yalnız milyarlarca dolar tazminat ödemek değildir. Ondan da önemlisi, Loizidou kararının siyasî olarak, Kıbrıs
meselesine zarar vermesi meselesidir.

Delegeler Komitesinde bekleyen bir başka karar da Doğu Perinçek ile ilgilidir. Delegeler Komitesinde bu şahsın cezaevinden tahliye edilmesi istenmiştir. Böyle bir yetkisi olmayan AK, yetki alanını giderek Türkiye'nin aleyhine genişletmektedir. Böyle bir talebin bir örneği daha bulunmaktadır.

Venedik Komisyonu

AK'nin, yukarıda sayılanlar dışındaki organlarından biri olan Venedik Komisyonu'nda, eski Varşova Paktı üyeleri ile bağımsızlığına yeni kavuşan ülkelerin anayasalarının tanzimi üzerinde çalışılmaktadır. AK'nin orijinal üyelerinden olan Türkiye, -kabul edilemez bir biçimde-, bu sınıfta mütalâa olunmaktadır.

AK'nin bunlar ve bunlar dışında birçok organı çerçevesinde, bazı hatalı iç düzenleme ve uygulamaların kabullenilmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Ancak bunda aşırıya kaçmaya mütemayil olunduğu da aşikârdır. Birçok alanda Türkiye aleyhine karar, tutum ve davranışların eleştiri değil, eski Sevr'in hortlatılması boyutuna geldiği, bir kuruntu veya hissî davranmak değil, bir gerçekliktir. 1906 Erzurum isyanları başlarken vali, padişaha gerçeği olduğu gibi söyleyip, "birkaç çapulcu haksız isteklerde bulunuyorlar, bir problem yoktur" demeseydi, belki o isyanlar çıkmayacaktı. AK ile ilişkilerde de benzerlikler vardır.

Avrupa Birliği Kuruluşu ve Gelişimi

Avrupa'nın bütünleşme çabalarında AK'nin istenilen oranda bir gelişme sağlayamayacağı anlaşılınca, yeni arayışlara yönelinmiştir. Bu çerçevede önce altı üye devletin katıldığı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuş, onun üzerine de AET (Bugünkü adıyla "AB") inşa olunmuştur (Loewenstein: 55-59). Daha önce tarihte Avrupa ülkelerinin birleşerek siyasî birlik sağlama yönündeki çabaları, hemen her zaman zorlama ve asgarî güç kullanımı aracılığıyla boyun eğdirme yöntemlerine dayalı olmuş ve başarıya da ulaşamamıştı. İkinci Dünya Savaşından, siyasî ve ekonomik yapısı büyük tahribata uğrayarak çıkan, savaş sonrasında da iki bloka ayrılan Avrupa, böyle bir savaşın tekrarının önlenmesi ile kıtadaki refah düzeyinin yükselmesinin ülkelerin bir araya gelmeleriyle sağlanabileceği yolundaki akımlara sahne olmuştur. Bu akımların temel özelliği, "siyasî birliğin, ancak ekonomik bütünleşmeyle sağlanabileceği" düşüncesi üzerine kurulu oluşudur. Böylece, "siyasî birlik kurma" idealine ulaşabilmek için uluslar üstü (supranational) nitelikli, ekonomik bütünleşmeye ağırlık veren örgütler kurulmasına öncelik tanınmıştır. Nihaî hedefi ise bir "Avrupa Birleşik Devletleri"nin gerçekleştirilmesi teşkil etmiştir.

Bu hedefe varmak için önce Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Fransa ve F.Almanya tarafından 18 Nisan 1951'de, Paris'te imzalanan bir anlaşma ile AKÇT (European Coal and Steel Community = ECSC) kurulmuştur (Manisalı:8; Kabaalioğlu: 75). Kömür ve demir-çelik ürünlerinin üretim ve pazarlamasının tek bir merkezden plânlanıp yönetilmesini ve bu ürünlere ilişkin olarak imzacı altı ülke arasında bir ortak pazar kurulmasını öngören bu anlaşmanın uygulanmasının arzu edilen sonuçları vermesi üzerine, ekonominin diğer alanlarını da içine alabilecek ve ekonomik bütünleşmeyi sağlayacak çok daha kapsamlı bir örgütün kurulması fikrinin çekiciliği artmıştır (Altuğ 1971: 224).

Aynı altı ülkede Roma'da, 25 Mart 1957 tarihinde akdedilen ve 1 Ocak 1958'de yürürlüğe giren andlaşmalar ile "AET" (European Economic Community "EEC" ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu"nu (EURATOM) (Lagand 1995: 1139) kurarak Avrupa'nın barış içinde birleşmesine giden yolu açmışlardır.

AET, AKÇT ve EURATOM 1967 yılında birleştirilerek ortak kurumlara sahip kılınmışlardır. Bu üç kuruluş birleşmeden sonra Avrupa Toplulukları (AT) olarak adlandırılmışlardır (Altuğ 1971: 224).

Roma Andlaşması'yla AET'yi kuran altı ülke, önceden plânlanandan daha erken bir süre içinde 1968 yılında aralarındaki gümrük vergilerini kaldırmışlar, sermaye, ticaret ve iş gücü dolaşımını sağlamışlar ve böylelikle "Müşterek Pazar" (Common market) tesis olunabilmiştir. Başarılan "Müşterek Pazar", üye olmayan diğer Avrupa ülkelerine de örnek olmuştur. Altı ülke dışındaki İngiltere, Danimarka, Norveç, İsveç, İsviçre, Avusturya ve Portekiz'in aralarında teşkil ettikleri "Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi" (EFTA = European Free Trade Area) Avrupa'da oluşan bir başka ekonomik birliği oluşturmuştur. Bunlardan İngiltere'nin 3 ve 1967 yıllarında AET'ye başvurusu, ABD'ye çok yakın olması nedeniyle bu topluluğu candan desteklemeyeceği gerekçesiyle reddolunmuştur (Lagand 1995: 1140).

1973 yılına gelindiğinde AET'nin genişleme süreci başlamış ve o yıl İngiltere, İrlanda ve Danimarka üye olmuşlardır. Norveç topluluğa kabul edilmiş ise de yapılan ulusal referandumda Norveçliler, Topluluğa katılmama kararı almışlardır. 1981 yılında Yunanistan, 1986 yılında da İspanya ve Portekiz AET üyesi olmuşlardır.

AB'nin gelişiminde, ayrıca 1986'da imzalanarak 1 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren
"Avrupa Tek Senedi" (Single European Act) önemli bir aşama oluşturmuştur. 1973-86 yılları arasında topluluğun durgunluk döneminde üye devlet temsilcilerinin siyasal alanda iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla yapılan "Hükûmetler arası Konferanslar"ın (Intergovernmental Conferences) düzenli bir şekilde yapılmaya başlanmasıyla "Doruk" adıyla kurumsallaşmasının (Avrupa Konseyi Doruğu = European Council Summit) bu "Senet" ile tanınması, gelişimde önemli bir köşe taşı oluşturmuştur. Avrupa tek senedinin önsözünde yer alan "Avrupa Birliği istikametinde atılmış bir adım" sözleri ve getirilen değişiklikler ile senet, "Siyasal Birlik" bakımından önemli bir adım olmuştur.
"Avrupa Birliği" (European Union) bugünkü adını, 7 Şubat 1992'de Hollanda'nın Maastricht şehrinde imzalanan ve adı yanında birçok yapısal değişikliği de getiren "Avrupa Birliği Andlaşması" (Treaty on the European Union) ile almıştır. Söz konusu andlaşma yaygın olarak "Maastricht Andlaşması" olarak da anılmaktadır.

Avrupa Birliğinin Kurumları

Bakanlar Konseyi:

Karar mercii olan Bakanlar Konseyi, üye ülkelerin her birinin bakanlarından oluşur ve genel olarak Brüksel'de, istisnaî durumlarda ise Lüksemburg'da toplanır. Dönem başkanlığı alfabe sırasına göre ve alfabetik sıraya göre değişir. Toplantıya, toplantı konusuyla ilgili bakanlar katılır. Konsey toplantıları "genel" ve "özel" olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Genellere Dışişleri Bakanları, özellere ise ilgili bakanlar katılmaktadır (Kabaalioğlu: 189).

AB'ne üye ülkelerin Daimî Temsilcilerinden oluşan ve AB kararlarının hazırlık çalışmalarını koordine eden COREPER (Daimî Temsilciler Komitesi) (Kabaalioğlu: 208) Konsey'e yardımcı olur.

Roma Andlaşması uyarınca çoğu alanlardaki kararların oy çokluğuyla alınabilmesi öngörülmekle birlikte, uygulamada hemen hemen bütün kararlarda oy birliği aranmaktadır. Oy çokluğu usulü 1966 yılında Fransa'nın neden olduğu bunalımın "Lüksemburg uzlaşısı" diye bilinen çözümü sırasında varılan uzlaşma gereğince uzun süre hiç uygulanmamıştır.

Oy çokluğu sisteminde üye ülkelerin ağırlıklı oyları bulunmaktadır. Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya'nın on, İspanya'nın sekiz, Belçika, Yunanistan, Hollanda ve Portekiz'in beş, Danimarka, Finlandiya ve İrlanda'nın üç, İsveç ve Avusturya'nın dört, Lüksemburg'un ise iki oyu bulunmaktadır. Bir kararın kabulü için en az sekiz üye ülke tarafından verilen toplam 54 oyun bulunması gerekir.

Avrupa Konseyi (The European Council)

Roma Andlaşmasında öngörülmemiş olmakla birlikte, üye ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının gerçekleştirdikleri zirve toplantılarının, 1974 Paris Zirvesi'nde yılda üç kez düzenli yapılmasının kararlaştırılmasıyla bu toplantılar, "Avrupa Konseyi" (European Council) adını aldılar. Bu mekanizmanın başlangıcını 1970 yılında Bakanlar Konseyine sunulan Davignon Raporu teşkil eder. Bu rapor, dış politika konusunda iş birliğine gidilerek siyasal bütünleşmenin sağlanmasını öngörmekteydi. Böylelikle, teşkil olunan mekanizma ile üyeler, anlaşmalardan kaynaklanan topluluk faaliyetlerinden doğan işlerden, bunlar dışında mütalâa edilen uluslararası siyasete ilişkin konuları ayırmış olundu. "Tek Avrupa Senedi" ile de "Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi" bir topluluk kurumu olarak resmen kabul edilmiştir. Senet, bu konsey toplantılarının yılda iki kere yapılmasını öngörmüştür. Maastricht Andlaşması uyarınca, "Devlet ve hükûmet başkanlarından oluşan Avrupa Konseyi (Merkezi Strazburg'da olan Avrupa Konseyi ile bir ilişkisi yoktur), AB'nin gelişmesi için gerekli yönlendirmeyi yapacak ve bunun için de genel siyasî ilkeleri tamamlayacaktır.

Konsey her toplantısından sonra Avrupa Parlamentosuna, görüşülen konular hakkında Maastricht Andlaşması uyarınca rapor sunmakla yükümlüdür. AB'ni ilgilendiren çok önemli kararların alındığı Avrupa Konseyi kararları Avrupa Adalet Divanının yargı yetkisi dışındadır. Ancak yasama işlemi yaptıkları zaman "Bakanlar Konseyi" sıfatıyla hareket ettiklerinden, yargı denetimi altına girerler. Bazı kararlar da andlaşma ile konsey yetkisine verilmiştir. Bunlar, ekonomik ve parasal birliğin üçüncü aşamasına geçiş kararı ve tek bir para biriminin kabul edilmesi için üyelerin gerekli şartları yerine getirip getirmediklerinin tesbitidir.

Komisyon

AB'nin yürütme organı olan komisyon, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve İspanya'dan ikişer ve diğer ülkelerden birer kişi olmak üzere 20 üyeden teşekkül etmektedir. Komiserler, AB'ne üye hükûmetlerin ortak murakabatı ile beş yıl için görevlendirilir. Komisyon üyeleri hükûmetlerden talimat alamazlar, ancak parlamentonun denetimi altındadırlar. Komisyon üyeleri arasından bir başkan ve beş başkan yardımcısı aynı usullar çerçevesinde iki yıl süreyle atanırlar. Bu süre gerekli görülürse uzatılabilir (Kabaalioğlu: 215-223).

Komisyonun başlıca görevleri, birlik yöntemlerine ve Ortak Pazar ilkelerine saygınlığı temin etmek, anlaşmaların ve birlik kurumlarının kararlarının uygulanmasına nezaret etmek, üye ülkelerin korunma hükümlerinden yararlanma istikametindeki isteklerini sonuçlandırmak, Bakanlar Konseyine tarım, enerji, sanayi, araştırma, çevre sorunları, sosyal ve bölgesel meseleler; dış ticaret, ekonomi ve para birliği gibi birlik politikalarının geliştirilmesine yararlı tüm önlemleri önermek, Konsey kararlarına ya da anlaşmalar hükümlerine dayanarak topluluk politikalarını uygulamak şeklinde ifade edilebilir.

Adalet Divanı

Merkezi Lüksemburg'da bulunan AB Adalet Divanı, 15 yargıç ile altı savcıdan oluşmaktadır. Adalet Divanının görevleri şu şekilde özetlenebilir:

"- Bir AB kurumunun, bir devletin veya doğrudan ilgili bir şahsın talebine uygun olarak Komisyonun, Bakanlar Konseyinin veya hükûmetlerin, anlaşmalarla bağdaşmayan fiillerini iptal etmek,

- AB'ne üye bir ülkenin millî mahkemesinin, birlik hükümlerinin yorumlanması ya da geçerliliği konusundaki talebi üzerine mütalâa serdetmek."

Karar ve yorumları ile Adalet Divanı, topluluk kurumlarına, üye ülkelere, millî mahkemelere, fertlere şamil gerçek bir Avrupa hukukunun oluşmasını teşvik etmektedir. Adalet Divanınca alınan kararlar üye ülkeler için bağlayıcı nitelik taşır. İlgili üye ülke, Adalet Divanı yargısının yerine getirilmesini sağlayacak önlemleri almak zorundadır.

Adalet Divanı bünyesinde ayrıca tek senet ile bir de "İlk Derece Mahkemesi (Court of First Instance)" kurulmuştur. Amacı divanın yükünü hafifletmektir. 15 yargıçtan oluşur; üç veya beş yargıçtan oluşan daireler halinde çalışır. Bakmaya yetkili olduğu davalar özetle şunlardır: AB kurumları ile çalışanları arasında ihtilâflar, AB rekabet hukukunun uygulanmasına yönelik olarak gerçek veya tüzel kişilerce açılan davalar, AB kurumlarının eylemlerinden veya eylemsizliklerinden doğan tazminat davaları (bir nevi idarî işlemlere karşı açılan davalar).

Bu kararlar aleyhine Adalet Divanı nezdinde temyiz mümkündür. Ancak temyiz, maddî olayların yorumlanması, değerlendirilmesi değil, ancak hukukî vakıalar bakımından mümkündür.

Avrupa Parlamentosu Yapısı:

Avrupa Parlamentosu 626 üyeden müteşekkildir. Bu üyeliklerin dağılımı şu şekildedir:
Almanya 626, Fransa, İtalya ve İngiltere 87'şer, İspanya 64, Hollanda 31, Belçika, Portekiz ve Yunanistan 25'er, İsveç 22, Avusturya 21, Finlandiya ve Danimarka 16'şar, İrlanda 15, Lüksemburg altı.

Her ne kadar adı parlamento olsa da esas itibariyle Avrupa Parlamentosunun genel anlamda yasama yetkisi yoktur. Kurucu andlaşmalarda başlangıçtan itibaren bu kuruma sadece asamble veya meclis adı verilmiştir. Zira bu kurum, bir yasama organı olarak değil, "istişarî" nitelikle öngörülmüştür. AB yasama işlemi tasarıları ("Regulation", "Directiva" tasarıları) kabul edilmeden önce, bu meclise danışılması ve görüşünün alınması öngörülmekteydi. Gerçekten de "Tek Avrupa Senedi" ve Maastricht Antlaşması ile yapılan değişikliklerden önce, genel kural Avrupa Parlamentosuna danışılmasıyda. Konsey, komisyondan gelen bir tasarı üzerinde ve Avrupa Parlamentosuna danışılması öngörülen konuların sayısını artırırken, konsey ile parlamento arasında bir iş birliği yöntemini de geliştirmiştir. Maastricht ile andlaşmaya eklenen madde 138/b; "andlaşmanın öngördüğü ölçüde, Avrupa Parlamentosunun topluluk tasarruflarının oluşturulması sürecinde 189/b ve 189/c maddelerinde belirlenen usuller çerçevesindeki yetkilerini kullanarak ve assent (muvafakat) veya istişarî görüş vererek katılacağını" belirtmektedir.

Avrupa Parlamentosunun yasama işlemlerine katkısını dört ana bölümde ele almak mümkündür: Danışma (consultation), işbirliği (cooperation), onay (Assent) ve birlikte karar (co-decision) prosedürleri (Kabaalioğlu: 215-223).

Yetkileri:

Avrupa Parlamentosu genel olarak şu yetkilere sahiptir:

1. AB mevzuatının (karar, direktif v.s.) tesbit edilmesinde görüş belirtme yetkisi,
2. AB'nin üçüncü ülkeler ile akdettiği çeşitli anlaşmalar konusunda da parlamentonun görüşünün alınması mecburiyeti,
3. Komisyonu kontrol yetkisi; Komisyon parlamentoya yıllık faaliyet raporları sunmakla ve çeşitli konularda parlamentoda görüşlerini izah etmekle ve savunmakla görevlidir. Parlamento, ayrıca bir güvensizlik oyu ile komisyonu istifaya zorlayabilir.
4. Bütçe yetkisi; AB faaliyetlerinin finansmanı için oluşturulan topluluk bütçesi konsey ile parlamentonun iş birliği hâlinde kesinleştirilir. Bunda, parlamentonun diğer topluluk mevzuatının oluşturulmasına kıyasla, yetkisi geniş olup bütçe tasarısına değişiklikler getirebilmektir. Hatta, 1979 yılında olduğu gibi Parlamentonun bütçeyi red yetkisi de bulunmaktadır.

Yeni Üye Kabulü ve Ortakları Anlaşmalarının Parlamento'da Onaylanması

AB'ne yeni üye kabulünü öngören "Katılma Andlaşmaları" ile "Ortaklık Andlaşmalarının" konsey tarafından kabul edilmesinden önce, Avrupa Parlamentosunun onayının alınması gerekir.

Tam üyelik başvurularında izlenecek yöntem ise şu şekilde belirlenmiştir:

Aday devletin başvurusu 26 üyeden oluşan ilgili parlamento komitesine gönderilir. Bu komite, aday ülke ile katılmaya ilişkin görüşmeler başlamadan önce, söz konusu başvurunun Parlamento Genel Kurulunda tartışılmasını önerebilir. Ayrıca, basit çoğunlukla alacağı kararlarla, konsey ile komisyonun da bu tartışmaya katılmasını isteyebilir. Bunlardan sonra, aday devlet ile komisyon ve konseyin katılma istemi hakkında yürüttüğü görüşmeler tamamlandıktan sonra parlamento konuyu tekrar tartışır ve parlamento komitesinin başvuruya ilişkin raporunu da dikkate alarak "onay" (assent) kararını verebilecektir (Kabaalioğlu: 170,171).

Ekonomik ve Sosyal Komite

İstişarî bir organ olan bu Komitede, büyük devletlere 24'er, en küçük ülke olan Lüksemburg'da ise altı üye verilmiştir. Bu üyeler işveren, işçi sendikaları, tarım ehli ve tüketicileri gibi pek çok diğer menfaat grupları temsilcilerinden oluşmaktadır.

Ekonomik ve sosyal alanlardaki AB mevzuatının çıkartılmasından önceki aşamalarda pek çok hâlde bu komitenin görüşüne başvurulması zorunludur. Komite kendi insiyatifi ile de görüş bildirebilir.

Komitenin görüşleri konsey ve komisyon açısından bağlayıcı olmamakla birlikte, bu görüşler ekonomik yaşamın her alanında faaliyet gösteren temsilcilerin düşüncelerini yansıttığından, çoğu kez mevzuatın oluşmasında etkili rol oynamaktadır.

Avrupa Yatırım Bankası

Kendine has karar organlarına sahip ve merkezi Lüksemburg'da bulunan Avrupa Yatırım Bankasının sermayesi üye ülkeler tarafından oluşturulmaktadır. Sermaye piyasasında da borçlanma yoluna giden banka, bölgesel, enerji, ulaştırma gibi alanlarda, öncelikli yatırımları teşvik için finansman imkânları sağlamaktadır.

Avrupa Yatırım Bankası tüzel kişiliği olan bir malî organdır. İşlemlerinde kâr amacı gütmez. Ekonominin her sektöründe daha az gelişmiş bölgeleri kapsayacak yeni iş imkânları yaratmaya yönelik olan ya da birden fazla üye ülkenin çıkarlarını ilgilendiren projelerden bir tek üye ülke tarafından finanse edilemeyecek projelere borç ve garanti sağlamak suretiyle, bunların gerçekleşmesine yardımcı olmak görevleri arasındadır.

Türkiye'nin AB ile Ortaklık İlişkisinin Kurulması

İkinci Dünya Savaşının bitimi ertesinde yeniden şekillenen dünya siyasî tablosunda tercihini Batıdan yana koyarak, demokrasilerin siyasî ve ekonomik alanlardaki temel forumları durumundaki Avrupa Konseyi ve OECD'nin kurucu üyeleri arasında yer alan ve Batı âleminin savunma ve güvenlik alanlarında kaderini bağladığı NATO'ya katılan Türkiye için Avrupa ailesinin içinde yer almak konusunda Tanzimattan beri süregelen siyasî ve sosyal tercihin yanında ekonomik yönlerin de bu tercihlerin önemli bir parçasını oluşturduğu kuşkusuzdur. İşte bu temel tercih ve buna bağlı olarak kurulan geliştirilmeye çalışılan ilişkiler ağı, ekonomik bütünleşmesinin yanı sıra, ileride siyasî bir birliğe de gidilmesini öngören Avrupa Ekonomik Topluluğuna müracaatı Türkiye için âdeta zorunlu hâle getirmiştir. Topluluğu kuran ve 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Andlaşmasının dibaçesinde, aynı ilkeleri paylaşan öteki Avrupa ülkelerinin de topluluğun çabalarına ortak olmaya çağrılması ile andlaşmanın 233. maddesinde, topluluğun üçüncü devletlere karşılıklı haklar ve yükümlülükler dâhilinde ortaklık kuran anlaşmalar akdedebilmesine imkân tanınması, Türkiye tarafından, kendisine tanınan bir hak olarak algılanmıştır.

Ankara Anlaşması

Türkiye, Roma Andlaşmasının yürürlüğe girişinin üzerinden henüz iki yıl geçmeden ve Yunanistan'ın ardından 31 Temmuz 1959 tarihinde AET ile bir ortaklık kurmak üzere resmen başvuruda bulunmuş (Manisalı: 165) ve yapılan müzakereler sonucunda 12 Eylül 1963 günü imzalanarak 1 Aralık 1964'te yürürlüğe giren Ankara Anlaşmasıyla Türkiye ile AET arasında ortaklık ilişkileri kurulmuştur.

Ankara Anlaşmasının ön sözünde, Türk halkının yaşam standardının yükseltilmesi amacıyla Avrupa Ekonomik Topluluğunun sağlayacağı desteğin ilerideki bir tarihte Türkiye'nin topluluğa katılmasına yardımcı olacağı belirtilmektedir. 28. maddede ise, "Anlaşmanın işleyişi, topluluğu kuran andlaşmadan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye'nin topluluğa katılması olanağını inceler" denmektedir (Manisalı:165). Bundan da görüleceği üzere Ankara Anlaşması uyarınca kurulan Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin nihaî hedefi Türkiye'nin topluluğa tam üyeliğidir. Anlaşma, hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihaî dönem olarak üç devre öngörmüştür. Geçiş döneminin sonunda ise Gümrük Birliğinin tamamlanması planlanmıştır. Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin sona ermesiyle birlikte, 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokole geçiş döneminin hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir.

"Onlar Ortak, Biz Pazar"

Ancak, gerek Ankara Anlaşması gerek Katma Protokol öngörüldüğü şekilde uygulanmamıştır. Bunda her iki tarafın da karşılıklı sorumluluğu bulunmaktadır. 1970'li yıllarda Türkiye, içinde bulunduğu ekonomik krizler ve bazı siyasî tercihlerle Katma Protokolden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmıştır. O tarihlerde yaygın olan kanaat, AET ile ilişkinin bir çeşit sömürü düzeni kurmakta olduğu, pazarımızı Topluluk ürünlerine açmanın sanayileşmemizi ve kalkınmamızı baltalayacağı, dolayısıyla koruma duvarlarının muhafaza edilmesi gerektiği yolundaydı. O günlerin "Onlar ortak, biz pazar" sloganı, bu düşüncenin bir ifadesi idi. AB ile ortaklık ilişkisinin ve Gümrük Birliğinin temsil ettiği kalkınma modeli dışarıya açık, bütünleşmeyi öngören bir model iken, 1970'li yılların tamamı boyunca bu modelin tam tersini sembolize eden içe dönük, ithalat ikamesine dayalı politikalar uygulanmıştır. Türkiye anlaşma ile kendine düşen kendi yükümlülüklerini yerine getirmeye ve Toplulukla ilişkilerine soğuk bakmaya başlayınca, topluluk da kendi yükümlülüklerini aksatmaya ve ortaklık ilişkisinin geliştirilmesi istikametinde çaba harcamaktan kaçınmaya başlamıştır. 1970 yılında Türkiye AT'den Gümrük Birliği ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesini talep ederek beş yıllık ek süre istemiştir. AT tarafından hoş karşılanmayan bu durum, esasen AT ile pek de iyi olmayan ilişkilerin askıya alınmasını gündeme getirmiştir. Bu zamana kadar Yunanistan ve Türkiye'nin AT karşısında paralel yürüyen yolları ayrılmaya başlamıştır. Yunanlılar, global Akdeniz politikasının icabı olarak diğer Akdeniz ülkelerine, Yunanistan'a tanınan ticarî kolaylıkların tanındığını, bu nedenle sorunların, ancak Yunanistan'ın tam üye olarak karar alma sürecine katılmasıyla çözümlenebileceğini belirtmişlerdir. Yani Yunanlılar, Gümrük Birliğinin yarattığı sorunları aşmak için 1975 yılında tam üyelik başvurusunda bulunurken, Türkiye aynı tür sorunları nedeniyle, Avrupa Topluluğu ile ilişkileri askıya alma yolunu seçmiştir. Bu anlamda 1970'ler, Avrupa'da Yunanistan'ın bulunduğu, başvurduğu her kuruluşta yer alma şeklinde özetlenebilecek klâsik Türkiye Cumhuriyeti dış politikasının ilk defa dışına çıkıldığı yıllar olmuştur. Yunanistan'ın tam üyelik sürecinde aldığı yol sonuçlanırken, 6 Şubat 1980 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyinde Türk Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen tam üyelik başvurusunda bulunmuş ise de çalkantılı dönemde bu girişim takip edilememiştir. Bu tarihlerde AT'nin artık ekonomik kriterler yanında, Yunanistan, İspanya ve Portekiz başvurularında olduğu gibi, demokrasi, insan hakları konularında, yani siyasî kriterler bakımından da yeni üyeleri değerlendirmeye başladığını görüyoruz.

Türkiye'nin AT ile başlangıçta sadece ekonomik olan sorunlarının, 12 Eylül döneminde ve Yunanistan'ın 1980'de topluluğa tam üye olmasıyla siyasî boyutlar da kazanmaya başladığı görülmektedir(Dağı 1997: 120-171). 12 Eylül ertesinde, topluluk, Türkiye ile ilişkilerini dondurmuş ve malî iş birliğine son vermiştir. Katma protokolün ise sadece ticarî hükümleri işlemeye devam etmiş, diğer bütün hükümleri atıl kalmıştır. Gümrük Birliği

1983 yılında Türkiye'de sivil idarenin yeniden kurulması ve 1984 yılından itibaren ithal ikamesi politikalarının hızla terkedilerek dışa açılma sürecinin başlatılması, Türkiye-AET ilişkilerini yeniden canlandırmıştır. Türkiye bir taraftan 14 Nisan 1987'de AB'ne tam üyelik müracaatında bulunurken, diğer taraftan da ertelenmiş bulunan gümrük vergileri uyum ve indirim takvimini 1988 yılından itibaren hızlandırılmış bir şekilde yeniden yürürlüğe konmuştur.

Türkiye'nin 14 Nisan 1987 tarihinde, Roma Anlaşmasının 237. maddesi, AKÇT'ni kuran Anlaşmanın 205. Maddesi, EURATOM'u kuran anlaşmanın 98. Maddesi ve 1963 Ankara Anlaşmasının umumî hükümleri uyarınca, -o günkü adıyla- Avrupa Topluluğuna (AT) tam üyelik müracaatını komisyon, olağandan çok daha uzun bir sürede incelemiş, iki buçuk yıl sonra 18 Aralık 1989'da raporunu açıklamıştır. Rapor iki kısımdır. 164 sayfalık raporun 150 sayfası ekonomik değerlendirmelerle ilgili olup Türk ekonomisinin olumlu ve olumsuz yönleri objektif bir şekilde yansıtılmıştır. Ekonomik engeller arasında, sanayi ve tarım alanında yapısal eşitsizlikler, sanayide aşırı koruma, makro ekonomik dengesizlikler ve toplumsal güvenliğin çok düşük bir düzeyde olması halleri sayılmaktadır. 14 sayfalık siyasal bölüm ise kararlarında etkili olan kısımdır. Buna göre, "Türkiye'nin hukuken tam üye olma hakkı vardır" denilmekte ve sonra AT bakımından olumsuz yönler sıralanmaktadır. Bugünkü halden farklı olmayan politik değerlendirmelerden ilki, "Kıbrıs ve bir ülke (isim vermiyor, ama Yunanistan olduğu açık) ile sorunlar Türkiye-AT ilişkilerini olumsuz etkilemektedir." İbarelerinde ifadesini bulan Kıbrıs ile Yunanistan'la Ege'deki sorunlar, diğeri de demokratikleşme ve Türkiye'de azınlık hakları (azınlık haklarından da Lozan Andlaşması dışında kalan zümrelere azınlık statüsü tanınması kastediliyor) meseleleri idi. Komisyon Raporunun (Avis) son cümlesi ile, Türkiye'ye bu aşamada olumlu veya olumsuz bir cevap verilmemesi ifade olunmuş ve başvurunun 1992 sonunda oluşacak "Tek Avrupa Pazarı" sonrasında yeniden değerlendirilmesinin uygun olacağı belirtilmiştir. İlişkilerin geliştirilmesi amacıyla da Matudes Paketi hazırlanarak bu yola gidilmiştir. Rapor, Türkiye'nin AB'ne üyelik konusundaki ehliyetini kabul etmekle birlikte, bunun gerçekleşebilmesi için gerekli ekonomik ve siyasal şartları saymıştır. Raporda, sonuç olarak Türkiye ile AB arasında tam üyelik için görüşme başlayamayacağı belirtilirken Türkiye'nin batıya dönük politikası ve AT ile tarihî ilişkisi göz önüne alınarak iş birliğinin sürdürüleceği karar altına alınmıştır. Bu iş birliğinin sürdürülebilmesi için de 1995 sonuna kadar Gümrük Birliğinin gerçekleştirilmesi önerilmiştir (Gönlübol 1996: 719). Bu öneri tarafımızdan da olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliğinin Katma Protokolde öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir (Gönlübol 1996: 722).

Gümrük Birliğinin tamamlanmasıyla Türkiye'nin AB ülkeleriyle ekonomik entegrasyon istikametinde çok önemli bir merhale katetmiştir. En azından, Türk ekonomisi ve sanayii Gümrük Birliğini tamamlayarak altından kalkılamayacak bir yük üstlenmediğini ispatlamış, dolayısıyla tam üyeliğin gerektireceği ekonomik yükümlülükleri de zaman içinde üstlenebileceğini göstermiştir. Türkiye, AB ile Gümrük Birliğine giren tek ülkedir. Ancak, Gümrük Birliğinin sorunsuz yürüdüğü de söylenemez. Öncelikle, AB, Gümrük Birliği ile birlikte Türkiye'ye karşı üstlendiği bazı yükümlülükleri yerine getirmemiştir. AB, Gümrük Birliği kararının kabul edildiği Ortaklık Konseyi toplantısında üstlendiği ve 4-5 yıllık bir dönem içinde 2,5 milyar Euroya varan malî yardım yapma yükümlülüğünü yerine getirmemiş, aynı şekilde kurumsal alanda entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla öngörülen bazı tedbirleri almamıştır. Bunlar Gümrük Birliği anlaşması paketinin bir parçasını teşkil etmekte olup, yerine getirilmemeleri ilişkinin dengesini bozma sonucunu doğurmaktadır.

Avrupa Birliğinin Genişleme Süreci ve Türkiye Gündem 2000

Avrupa Birliği 1993 Kopenhag zirve toplantısında aldığı kararlar uyarınca eski Varşova Paktı ülkeleri olan merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan bir genişleme süreci başlatmıştır. AB Komisyonunun genişlemeye ilişkin stratejisine esas teşkil etmek üzere hazırladığı öneriler 16 Temmuz 1997 tarihinde "Gündem 2000" başlıklı bir raporda açıklanmıştır. Raporda MDAÜ (Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri) ve GKRY'nin iki dalga şeklinde 2000'li yıllarda AB'ne tam üye olmaları öngörülmüştür. İlk dalga ülkeleri arasına, Kopenhag Kriterleri dediğimiz kriterlere (demokrasi, insan hakları, ekonomik gelişme, topluluk müktesebatını benimseme) en fazla uyum gösterebilme yeteneğine sahip olduğu değerlendirilen Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Estonya dahil olurken, söz konusu kriterlere göre daha geri bir durumda bulunan ikinci dalgaya ise Slovak Cumhuriyeti, Litvanya, Letonya, Bulgaristan ve Romanya girmiştir. GKRY de daha önce alınan bir kararla söz konusu genişlemenin içinde dahil edilmiştir. Türkiye ise genişlemenin kapsamına alınmamıştır. Gündem 2000 raporunda Türkiye ile ilgili olarak, tatmin edici şekilde işleyen Gümrük Birliğinin, Türkiye ile AB arasında ilişkilerin geliştirilmesi için sağlam bir dayanak teşkil etmekle birlikte, siyasî durumun, malî iş birliği ve siyasî diyaloğun -6 Mart 1995 tarihinde kararlaştırıldığı şekilde- sürdürülmesine imkân vermediği; Gümrük Birliğinin uygulanmasının Türkiye'nin birçok alanda AB müktesebatını başarıyla üstlenebileceğini gösterdiğini, buna karşılık ekonomisinin makro ekonomik istikrarsızlık kıskacını kıramadığı ifade edilmiştir. Siyasî konularda ise insan hakları ve Güney-doğu sorunu ile ilgili bilinen görüşler tekrar edilmiş ve bu soruna askerî değil, siyasî bir çözüm bulunması gerektiği ifade edilmiştir.
Gündem 2000 raporunun açıklanmasını izleyen dönemde Türkiye AB üyesi ülkeler ve AB komisyonu düzeyinde yoğun ikili temaslar gerçekleştirmiştir. Bütün bu görüşmelerde Türkiye, komisyonun kendisini AB'nin hâlihazır genişleme sürecinden dışlayan Gündem 2000'deki önerileri hakkında olumsuz görüşlerini ortaya koyarak, AB'nin bu yönde bir tutum almasının Türkiye-AB ilişkilerinin müktesebatıyla ciddî biçimde çelişeceğini vurgulamış ve Lüksemburg Zirve toplantısından beklentilerini aşağıdaki biçimde ortaya koymuştur:
-Türkiye'nin AB'nin genişleme sürecine dahil olduğunun resmen ilânı.
-Türkiye'nin uygun bir katılma öncesi stratejisi ile desteklenmesi.
-Türkiye'nin Avrupa Daimî Konferansına diğer adaylarla eşit statüde katılması.

Lüksemburg Zirvesi

12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg'da yapılan Avrupa Birliği zirvesinde kabul edilen sonuç bildirisinin en önemli bölümü genişleme konusuna ayrılmıştır. Bu bildiri, genelde Komisyonun Gündem 2000 raporunda yaptığı önerileri benimsemekle birlikte, Türkiye için bunun ötesine giden bir içerik taşımıştır.
Lüksemburg zirvesi sonrasında varılmış bulunan noktaya bakıldığında Türkiye açısından şu unsurlar göze çarpmaktadır:

- Hukuksal açıdan Türkiye'nin tam üyeliğe ehliyeti bir kez daha teyid edilmiştir.
- Avrupa Birliği, Türkiye'yi tam üyeliğe hazırlamak için bir strateji tespitini imkânların geliştirilmesi, Gümrük Birliğinin güçlendirilmesi, malî işbirliği ve mevzuat uyumu gibi unsurlara yer verilmesi ve gelişmelerin düzenli olarak Ankara Anlaşmasının 28. maddesi, Kopenhag Kriterleri ve AB'nin 29 Nisan 1997 tarihli deklarasyonu çerçevesinde gözden geçirilmesi öngörülmüştür.
- Bunlara karşılık, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesinin aynı zamanda ülkedeki siyasî ve ekonomik reformların sürmesine, Yunanistan ile iyi ve istikrarlı ilişkilere sahip olunmasına ve Kıbrıs sorununa çözüm bulunması amacıyla BM gözetimindeki müzakerelerin desteklenmesine bağlı olduğu vurgulanmıştır. Bu paragraftaki ilişkilerin özünü siyasî şartlar teşkil etmektedir. İleride Kıbrıs ile ilişkiler kısmında ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Lüksemburg Zirvesi Sonraki Türkiye'nin Tutumu

Lüksemburg zirvesinin ertesi günü 14 Aralık 1997 tarihinde Türk hükûmeti tarafından yapılan bir açıklama ile, AB'nin Türkiye'ye yönelik yanlı ve ayırımcı tutumu kınanmıştır. Ancak AB ile köprüler tamamen atılmayarak, tam üyelik hedefinin muhafaza edildiği ve AB ile mevcut ortaklık ilişkilerinin sürdürüleceği, ancak bu ilişkilerin geliştirilmesinin AB'nin yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olacağı, AB'nin mevcut zihniyet ve yaklaşımı değişmedikçe ilişkilerin ahdi çerçevesi dışındaki konuların AB ile ele alınamayacağı da aynı açıklamada ilâve edilmiştir. Müteakiben yapılan açıklamalarda, AB ile siyasî diyaloğun, -ilişkilerin gelişmesine engel oldukları iddia edilen,-Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan ilişkileri ve insan hakları dahil olmak üzere Türkiye'nin iç meselelerini bundan böyle kapsamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca, ilk oturumunu 12 Mart 1998 tarihinde Londra'da yapan Avrupa Konferansına katılınmayacağı, bu arada Gümrük Birliğinin, ortaklık anlaşmalarında öngörüldüğü şekilde sürdürüleceği, AB tarafının Lüksemburg zirvesinin sonuç bildirisinde yapmayı üstlendiği, Gümrük Birliğinin derinleştirilmesine ve Ankara Anlaşmasının sağladığı imkânların kullanılmasına yönelik tekliflerin beklendiği ifade edilmiştir. Bu suretle ilişkilerin içinde bulunduğu durumdan çıkış yolunun AB'nin göstereceği siyasî iradeye bağlı olduğu karşı tarafa ifade edilmiştir.
Avrupa Birliği ile ilişkiler Lüksemburg zirvesinden sonraki dönemde yukarıda belirtilen hükûmet açıklaması çerçevesinde yürütülmüştür. Bu dönemde komisyon, Lüksemburg zirvesinde kendisine verilen yönerge gereğince 4 Mart 1998 tarihinde Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesini konu alan bir strateji belgesini açıklamıştır. Söz konusu raporun giriş bölümünde, bu stratejinin uygulanmasıyla Türkiye'nin AB'nin genişleme sürecinde yer alacağı bildirilmiştir. Aynı bölümde, Türkiye tarafından eleştiri konusu yapılan, malî iş birliği alanındaki AB taahhütlerine de değinilmiş ve stratejide yer alan unsurların gerçekleşmesinin AB'nin Türkiye'ye taahhüt ettiği malî yardımların yürürlüğe konması ile mümkün olabileceğine dikkat çekilerek, bu konuda yetkili bulunan Konseyin söz konusu yardımları gecikmeksizin kullanılabilir hale getirecek düzenlemeyi yapması istenmiştir.

Cardiff ve Viyana Zirveleri

15-16 Haziran 1998 tarihinde gerçekleşen AB Cardiff Zirvesi sonunda yayınlanan Başkanlık Sonuç Belgesinin "genişleme" ile ilgili bölümünde, Türkiye'nin Avrupa Birliğinin genişleme sürecindeki konumunu nispî şekilde iyileştiren bir üsluba yer verildiği görülmüştür. Belgede, bu kere Türkiye'nin "üyelik için ehil" olduğu ifadesinden vazgeçildiği, bunun yerine zımnen, "üyelik adayı" tanımlanmasının getirildiği gözlenmektedir. Bu çerçevede, adayların tüm üyeliğe hazırlanma durumunu incelemek üzere kurulmuş bulunan ve AB komisyonunun her aday için 1998 yılı sonunda bir rapor sunmasını öngören dönemsel gözden geçirme mekanizmasına Türkiye de dahil edilmiş ve Türkiye için hazırlanacak raporun, 1963 Ankara Ortaklık Anlaşmasının tam üyeliğin öngörüldüğü 28. maddesi ile Lüksemburg başkanlık kararlarını temel alması öngörülmüştür. Belgede ayrıca, Komisyon tarafından Türkiye'yi tam üyeliğe hazırlamak için sunulan "Avrupa Stratejisi" onaylanmış, bu stratejinin Türkiye'nin önerileriyle de zenginleştirilebileceği vurgulanarak, hayata geçirilmesi için komisyondan, gerekli malî desteğin sağlanması amacıyla çözüm yolları bulunması istenmiştir.

Belgede yer alan bu olumlu unsurların, Türkiye'nin genişleme sürecindeki konumunda nispî nitelikte bir iyileşme yaptığı, ancak bunun Lüksemburg'da Türkiye'ye karşı yapılan ayrımcı muameleyi izale edecek bir düzeyde olmadığı ve adaylığının kabul edilmesinin ilâve siyasî koşullara bağlanmasının kabul edilemeyeceği, 17 Haziran 1998 tarihli bir açıklama ile bildirilmiştir. Türk hükûmetinin söz konusu açıklamasında ayrıca, (Lüksemburg zirvesinin ertesi günü olan) 14 Aralık 1997 tarihli hükûmet açıklamasında ortaya konulan parametrelerin hâlen geçerli olduğu da vurgulanmıştır.

Öte yandan AB Komisyonu, Cardiff kararları doğrultusunda, diğer aday ülkelerle birlikte Türkiye için de hazırladığı ilerleme raporunu 4 Kasım 1998 tarihinde Türkiye'ye tevdi etmiştir. Bazı ön yargılı ifade ve tespitler içeren rapor her ne kadar Komisyonun Türkiye'yi aday ülke olarak algıladığına dair zımnî ibareler içermiş ise de, bu konuda 11-12 Aralık 1998 tarihlerinde yapılan Viyana zirvesinde en önemli bir gelişme kaydedilmemiştir.

Cardiff zirvesinde Türkiye'ye ilişkin olarak alınan kararların, Lüksemburg ile Türkiye'yi tamamen kaybederek, adaylık kapısında istediklerini yaptıramama tehlikesi ile karşı karşıya gelen AB'nin, Helsinki Sonuç Belgesinin girizgâhı olduğu anlaşılmaktadır.
Köln Zirvesi

Almanya'da Ekim 1998'de iş başına gelen Sosyal Demokrat-Yeşiller Koalisyonu, Türkiye-AB ilişkileri konusunda bir önceki hükûmete kıyasla daha olumlu bir görüntü vermiştir. Bu husus, Köln Zirvesi öncesinde, İngiltere ve Avusturya dönem başkanlıkları sırasında uygulanandan farklı olarak, Alman Dönem Başkanlığı ile daha yakın temaslar kurulmasını sağlamıştır. Bu çerçevede, Başbakan Bülent Ecevit ile Almanya Başbakanı Schroeder arasında Köln zirvesinde Türkiye'nin adaylığının tescili konusunda bir mektup teatisinde bulunulmuş ve Türkiye'nin AB'den beklentileri, ayrıntıları ve gerekçeleriyle ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, 3-4 Haziran 1999 tarihlerinde Köln'de yapılan AB hükûmet ve devlet başkanları zirvesinde Almanya tarafından hazırlanan ve Türkiye'nin beklentilerini karşılayabilecek nitelikteki taslak metin, İngiltere ve Fransa'nın desteğine rağmen, Yunanistan'ın ve diğer bazı üye ülkelerin olumsuz tutumları neticesinde kabul edilmemiştir. Bu gelişme üzerine Dışişleri Bakanlığı tarafından, 4 Haziran 1999 günü yapılan açıklamada, Alman dönem başkanlığının gayretlerinin memnuniyetle karşılandığı, ancak AB'nin Türkiye'ye yönelik ayrımcı politikasında herhangi bir değişiklik meydana gelmemesi sebebiyle, Türkiye'nin de AB ile ilişkilerinde, hükûmet tarafından 14 Aralık 1997 tarihinde yapılan açıklama ile belirlenen yaklaşımın değişmeyeceği bildirilmiştir.

17 Ağustos Depremi Ertesindeki Gelişmeler

Deprem Yardımları

İzmit depreminin ardından AB ülkelerinden münferiden ve Komisyon aracılığıyla gelen yardımlar ile Yunanistan'ın davranışı, Türkiye-AB ilişkilerinin de yumuşamasına yol açmıştır. Fin Dışişleri Bakanı Halonen, Komiser Van der Broek ile 27 Ağustos 1999 tarihinde Ankara'ya gelerek, yardımlar bakımından somut bir gösteride bulunmuştur.
4-5 Eylül 1999 tarihlerinde Finlandiya'nın Saariselka kasabasında yapılan Avrupa Birliği Dışişleri Bakanlığı Gayriresmî toplantısında, deprem vesilesiyle tekrar gündeme gelen Türkiye ile malî iş birliği konusu ve ayrıca AB'nin genişlemesi bağlamında Türkiye'nin adaylığı ele alınmıştır. Ancak bu konuda Saariselka'dan herhangi bir karar çıkmamıştır. Aynı toplantıda deprem felâketi nedeniyle verilmiş bulunan 4 milyon Euro tutarındaki acil yardıma ilâveten, Türkiye'ye insanî yardım ve yeniden yapılanma için 30 milyon Euro ve Avrupa Yatırım Bankasından 500-600 milyon Euro kredi sağlanması kararlaştırılmıştır.

Deprem ve Yunanistan

Türkiye'nin uğradığı bu deprem felâketinin diğer yandan Yunanistan ile ilişkilerinin sıcaklaşmasına vesile olduğuna şüphe bulunmamaktadır. Bir kısım Yunanlının depreme yardım için koştukları da malûmdur. Ancak bu ikili ilişkilerde bazı noktaların göz ardı edilerek her şeyin toz pembe gösterilmesi de doğru değildir. Önce, deprem öncesi Yunanistan'ın Avrupa'daki durumu incelenmelidir:

Eski Yugoslavya topraklarında Sırpların önce Bosnalı Müslümanları, daha sonra Kosovalı Arnavutları katletmesi sonucunda NATO'nun müdahalesi ve Sırbistan'a uygulanan ambargolar sırasında AB ve NATO ülkeleri ile birlikte hareket etmeyen, ambargoları deldiği yetmezmiş gibi Sırplara her türlü yardımda bulunan Yunanistan önemli derecede prestij kaybına uğramıştı. Makedonya Cumhuriyetinin ismine, bayrağına itirazları, Makedon ulusunun varlığını inkârı ile milletler camiasında sevimsiz bir hâle gelmişti. Aynı zamanda terör ile içiçeliği ayyuka çıkmış, Suriye ve Libya'nın yer aldığı ABD'nin, terörist ülkeler listesine (bu ülkedeki güçlü lobisi ve eski Yunan medeniyetinin bitmeyen mirası nedeniyle) girmese de adı terörle birlikte anılır hâle gelmişti. Birçok Türk diplomatının katili olan 17 Kasım örgütünün Yunan devletinin bir kolu olduğuna dair bulgular batı basınında sık sık çıkmaya başlamıştı. Yunanistan'da PKK'lılara sadece sığınma imkânı ile yetinilmemiş, Yunan subayları tarafından bomba başta olmak üzere, bunlara eğitim verildiği açığa çıkmıştı. En son Abdullah Öcalan'a Yunanistan'da ve Kenya'daki sefaretinde resmî görevlileri vasıtasıyla melce görevi üstlenen Yunan hükûmeti diğer taraftan da AB ile Türkiye'nin ilişkilerinde çıban başı olmaya devam ediyordu. Her ne kadar Türkiye'nin AB'ne adaylığına karşı çıkanlar, ortaya çıkmadan topu Yunanistan'a atıyolar ise de asıl maksatları, Türkiye'yi kızdırmadan, küstürmeden AB'ne almamaktı. Yani Türkiye'nin AB'ne girme ümidini taze tutacaklar, 65 milyonluk Türkiye pazarını kaçırmayacaklar, Kafkasya, Ortadoğu bölgelerinde bir tampon bölge olarak kalmasını sağlayacaklar, tamamen küstürüp yönünü başka tarafa çevirmesine engel olacaklarken, Yunanistan'ın küçük hesaplarla AB'nin ödemek zorunda kaldığı meblağların dahi vetosu cihetine gitmesi AB ülkelerince hoş karşılanmıyordu. Diğer taraftan Yunanistan'ın önündeki en önemli hedef, "Ortak Avrupa Para Birimine" geçmekti. Ancak, uzlaşmaz tutumu, AB ülkelerinden ayrı bir dış politika izlemesi, terör ile işbirliği onu AB içinde yalnızlığa itiyordu. Yunanistan'da siyasetin en önemli parametresi, Türk ve Türkiye düşmanlığı idi.

Seçimlerde Türk düşmanlığı oy getiriyordu. Oyu veren halk olduğuna göre politikacılara rağmen halkın dost olduğunu söylemenin mantığının olmadığı bir tarafa, bu tutum birbirini beslemekteydi. Yani halkın düşmanlığı devam ettikçe politikacı oy kaygısı ile düşmanlığı körükleyecek, politikacı Türk düşmanlığı yaptıkça halk daha fazla düşman olacaktı. Bu durum Yunanistan'ın savunma giderleri nedeniyle ekonomisine de olumsuz tesir icra etmekteydi. AB'nin istediği ekonomik standartlar özellikle bu nedenle bir türlü yakalanamıyordu. Yunanistan Topluluğa kabul edilirken de kötü ekonomik durumu nedeniyle komisyon olumsuz rapor vermiş, ancak Konsey'in siyasî kararı ile kabulü mümkün olmuştu. O tarihte raporda, ekonomisi kötü olan Yunanistan'ın AB kaynaklarını eriteceği belirtilmişti. Yani Yunanistan, kendisine verilen onca krediyi, yardımı uygun bir şekilde kullanamamıştı. Ayrıca Batı Trakya'daki Türk azınlığa yapılan zulüm, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar intikal etmiş, mahkûmiyet kararları çıkmaya başlamıştı. Kuzey Yunanistan'da bulunan ve Yunanlılaştırılmaya çalışılan Makedon, Ulah ve Arnavut azınlık da Avrupa Konseyinin ve Avrupa Birliğinin kurumlarından istifade ile haklarını istemeye başlamıştı. AİHM'de, Yunan vatandaşı Sidiropulos isimli Makedonun, Makedon kimliği ile ilgili olarak açtığı ve kazandığı dava, Yunanlıların bu inkâr politikasını sürdürmesi hâlinde azınlıkları perçinlemekten ve Avrupa kurumları içinde yalnızlığa itilmekten başka bir şeye yaramayacağının göstergesi idi. Ancak sürekli düşmanlık ve kinle beslenmiş Yunan toplumunun girdiği kısır döngüyü yıkmak hiçbir politikacının göze alabileceği bir husus değildi. İşte bu noktada Türkiye'ye felâket getiren deprem, Yunanistan'a ise bir açılım sağlamıştır. Diğer ülkeler ile birlikte Yunanlar tarafından başlatılan yardım, Türk medyasında fazlasıyla öne çıkarılmış, bu öne çıkarma, Yunanistan medyasının övünme ile başlasa da bu yardımı daha da benimsemesine yol açmış, Türk halkının geleneksel minnet ifadeleri, Yunanistan'daki birçok şartlanmış zihniyeti bertaraf ederek, ilk defa Türklerin her zaman Yunanistan'a saldırmaya hazır insanlar olmadığının farkına varılmıştır. Bu dostluk münasebetleri Türkiye'nin evvelden beri arzusu idi. Değişen Yunanistan olmuştur. Ama ne derecede? Depremin ertesi günü Kıbrıs Rum basınında depremden bahsedilirken, Türkiye'nin köhneliği, Yunanlıların, "Küçük Asya"dan sökülüp atılmalarına rağmen Yunan medeniyetine has insanlık, âlicenaplık örneği verdiği, Türkiye'de çürük yapıların, bu ülkenin orduya ve cezaevine para harcamaktan normal binalara aldırılmadığından kaynaklandığı, "Türkiye'nin en sefil ve faşist ülke" olduğu gibi ifadeler yer almıştır. Günlerce bu felâket, Türklere sövgü için bir yeni vesile edilmiştir

Kısaca Türkiye'nin maruz kaldığı deprem Türkiye ile birlikte Yunanistan'ın Avrupa politikalarında yeni bir iklim yaratmıştır. Bu iklim her ne kadar Yunanistan'a yaramış, Yunanistan'da halk ile politikacılar arasında Türk düşmanlığını körükleyen kısır döngüyü kırmış ise de, Yunanistan Avrupa Ortak Para Birimi "Euro"ya geçtikten ve Kıbrıs'ı Elen adası yapma isteğine kavuşamayacağını ve Ege'de istediği tavizleri alamayacağını anladıktan sonra düşmanca tutum ve davranışlarının çok çabuk geri geleceğinden emin bulunmaktayız.

AB Komisyonunca Açıklanan İkinci İlerleme Raporu

AB Komisyonu'nun, Cardiff zirvesi kararları uyarınca, aday ülkeler hakkında hazırladığı raporlardan ikincisi, 13 Ekim 1999 tarihinde Komisyon Başkanı Romano Prodi tarafından açıklanmıştır. Türkiye, bu raporda, bu kez tam üyeliğe aday gösterilmiş ve Lüksemburg zirvesinde diğer ülkeler için yapılmış olduğu gibi, somut bir katılma ortaklığı stratejisi önerilmiştir.

AB Devlet ve Hükümet Başkanları Tampere Özel Zirvesi

Adalet ve iç işleri konularının ele alındığı AB devlet ve hükûmet başkanlarının özel zirve toplantısı 15-16 Ekim 1999 tarihlerinde Finlandiya'da Tampere kentinde yapılmıştır. Zirvede ayrıca, genişleme ve bu kapsamda Türkiye'nin AB'ne adaylığı, konusu da gayriresmî olarak ele alınmıştır.

AB ile Münasebetlerde AGİT Zirvesi

İstanbul'da 18-19 Kasım 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen AGİT Zirvesi'nin ardından Türk Dışişleri Bakanı tarafından AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına İstanbul'da verilen bir öğle yemeğinde, 10-11 Aralık 1999- Helsinki AB devlet ve hükûmet başkanları zirvesinde Türkiye'nin AB'ne adaylık statüsü konusu ile Türkiye'de son dönemde kaydedilen gelişmeler ele alınmıştır.

AB Helsinki Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki'de yapılan AB devlet ve hükûmet başkanları zirvesinde oy birliği ile Avrupa Birliğine aday ülke olarak kabul ve ilân edilmiş, diğer aday ülkelerle eşit konumda olacağı ifade edilmiştir. Helsinki zirvesi kararlarına göre, Türkiye, diğer aday ülkeler gibi bir katılım öncesi stratejisinden yararlanacaktır. Böylece, Türkiye topluluk programları ve ajansları ile, aday ülkeler ile birlik arasında, katılım süreci çerçevesinde yapılan toplantılara katılma imkânına sahip olacaktır. Zirve sonuç bildirisi ayrıca, önceki AB konseyi kararları çerçevesinde bir katılım ortaklığı hazırlanmasını öngörmektedir. Bu ortaklığın aynı zamanda, siyasî ve ekonomik kriterleri ile, üye ülke olmanın gerektirdiği yükümlülükler ışığında ve AB müktesebatının üstlenilmesine ilişkin ulusal program ile bir arada, katılım hazırlıkları üzerinde yoğunlaşacağı belirtilmiştir. Komisyon ayrıca, Türk mevzuatının topluluk müktesebatıyla uyumlaştırılması amacıyla, müktesebatın analitik incelenmesi sürecini hazırlamakla görevlendirilmiş, öte yandan, katılım öncesine yönelik malî kaynakların eş güdümü için tek bir çerçeve sunmaya çağrılmıştır.

AB Lüksemburg ve Helsinki Kararları - Kıbrıs

Londra ve Zürih anlaşmalarına göre "Kıbrıs"ın bir uluslararası kuruluşa katılabilmesi için garantör devletlerin (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) muvafakatı gerekli bulunmaktadır.

GKRY, AB'ne üyelik için başvurusunu 3 Temmuz 1990 tarihinde yapmıştır. İçinde garantör Yunanistan ve İngiltere'nin de bulunduğu AB'nin, GKRY'nin üyeliğe kabulünde, Türkiye'nin muvafakatını aramaması, Londra ve Zürih andlaşmalarının ihlâli anlamındadır.

-10/11 Aralık 1999 tarihli Helsinki zirvesinde GKRY'ne, Kıbrıs konusunun çözümü konusunda GKRY ile ilgili hüküm, Sonuç belgesinin 9. maddesindedir. Bu maddenin (a) bendinde, Kıbrıs konusunda BMGS'nin 3 aralıkta başlattığı dolaylı görüşmelere destek ile başarılı sonuç alınmasına "temenni" yer almaktadır. (b) bendinde "siyasal çözümün, GKRY'nin AB'ne girmesini kolaylaştıracağı" belirtilmektedir. (b) bendinin ikinci cümlesinde ise, bir anlaşmaya varılamaması halinde, birinci cümledeki ön şartın kalkacağı hüküm altına alınmakta, ancak bunu yaparken konseyin tüm ilgili faktörleri dikkate alacağı (üçüncü cümle) kararlaştırılmaktadır.

Görüleceği üzere, burada GKRY'nin üyeliğini engelleyebilecek kuvvetli bir hüküm bulunmamaktadır. Niyet GKRY'ni AB'ne almak ise, -ki öyle görünüyor- aksine kolaylaştırıcıdır.

Türkiye ile ilgili 12. maddede ise, 4. ve 9 (a) maddelerine de yapılan atıflarla daha somut istekler bulunmaktadır. 4. Madde, her aday ülke için geçerli ve genel bir madde iken, 12. maddede yapılan atıfla Türkiye için özel bir madde hâline gelmiştir.

Londra ve Zürih anlaşmaları açısından baktığımızda GKRY'nin AB'ne girmesi için zımnî muvafakat alınmış olmaktadır. Zira Türkiye bu belgeyi kabul etmiştir. "Kıbrıs"ın üyeliğe alınmasının Londra ve Zürih anlaşmaları nedeniyle mümkün olamayacağına dair Türkiye tarafından bugüne kadar net bir beyanda maalesef bulunulmamıştır. Yani Türkiye açısından GKRY'nin AB'ne üye olarak alınmasına engel, 9. maddede belirtilen şarta indirgenmiştir (yalnız Londra ve Zürih anlaşmaları bakımından). 9. Maddede belirtildiği üzere anlaşmazlık çözümlenemediği takdirde AB, tüm ilişkili faktörleri de gözönüne alarak, GKRY'yi üye alabilecektir. Bu durumda Türkiye, gerekli gördüğü siyasî girişimlerini yapacaktır. Ama, Londa ve Zürih anlaşmalarının ihlâl edildiğine dair bir hukukî dayanaktan yoksun kalmıştır. Bu anlaşmalara atıfta bulunan beyanlarda bulunulması gereklidir.

Diğer taraftan 12. ve 4. maddeler birlikte mütalaâ edildiğinde, Türkiye'nin diğer aday ülkelerle eşit konumda bulunmadığı görülmektedir. Zira Türkiye'nin, üyelik sürecinde diğer adaylarla "equal footing" konumunda olabilmesi için en geç 2004 yılına kadar Uluslar arası Adalet Divanı (UAD) kanalı ile komşularıyla (yani Yunanistan ile) uyuşmazlıklarını çözecektir. Önce aralarındaki "sınır uyuşmazlıkları ve onunla ilintili diğer konuları" çözmek için elinden gelen her çabayı gösterecek, makûl bir sürede bu yerine getirilmez ise U.A.D.'na gidilecektir. Yani Yunanistan, "karşılıklı anlaşmayı sağlayamıyoruz" derse, UAD'na gitmekten başka yapacak bir şey kalmayacaktır. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinde, özellikli denizler dikkate alınmadığından ve UAD uyuşmazlığı bu sözleşmeye göre çözümleyeceğinden, adaların kıta sahanlığı ile 12 mil kara suyu konularında olumlu sonuç alabilmemiz mümkün olamayacaktır.

Bu durumda, Lüksemburg'da önümüze kaba bir şekilde dayatılan Ege ve Kıbrıs konuları, Helsinki'de cilâlanarak zamana yayılmaktan başka bir değişikliğe uğramamıştır. Lüksemburg'da "aday olmak için" getirilen bu şartlar, Helsinki'de "diğer 12 aday ile aynı konuma gelebilmek için" getirilen şartlar olarak değişmiştir. Tüm bunlara karşılık AB, Türk itirazını kaldırarak GKRY'ni uluslar arası hukuka aykırı olmayan bir şekilde (Londra ve Zürih anlaşmalarının ihlâl etmeden) alacak, Türkiye'ye adaylık teklif etmek suretiyle de, bir Hristiyan kulübü olmadığını isbat etmiş olacaktır. Coğrafî olarak tamamen Asya kıtasına bağlı olan Kıbrıs adası için de, Türkiye'ye teklif edilen adaylık ile birlikte coğrafî mazeret bulunmuş olmaktadır.

Fin Başbakanı Lipponen'in mektubu da ileride açıkladığımız üzere, Sonuç Belgesini değiştirebilecek nitelikte olmaktan uzaktır.

Diğer taraftan, 8. ve 10. maddelerle Türkiye dışındaki aday ülkeler ikiye ayrılmıştır. İlk grupta (8. maddede) sırasıyla, GKRY, Macaristan, Polonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya sayılmış, ikinci grubu teşkil eden Romanya, Slovakya, Latvia, Litvanya, Bulgaristan ve Malta ile 2000 Şubat'ında ikili hükûmetler arası görüşmelerin başlatılması kararlaştırılmıştır. Türkiye ise 12.madde ile bu 12'nin dışında ayrı bir muameleye tâbi tutulmuştur. Kıbrıs ve Ege dışında Türkiye için ayrıca, Kopenhag kriterlerine uyum sağlamak için reformlar yapmaya niyetli olduğunun anlaşıldığı belirtilmiştir. Diğer ülkelerin bu aşamayı geçtiği anlaşılıyor.

"Equal footing" meselesine gelince; 1997 Lüksemburg zirvesinde de (Sonuç Belgesinin 31. maddesinde) Türkiye'nin diğer müracaatçı ülkelerle aynı kriterler altında değerlendirileceği belirtilmişti. Bu "aynı kriterler altında değerlendirme" esasen, somut bir kavram olmaktan uzak bulunmaktadır. Lüksemburg'da da aynı şekilde "equal footing" söz konusudur. Oysa gerçekte, yukarıda da belirttiğimiz gibi 12+1 formülü işletilmiştir.
Helsinki Zirvesi, Lüksemburg Zirvesinden Çok mu Farklı?

Lüksemburg Sonuç Belgesinde Türkiye'yi en fazla rahatsız eden kısmın 35. maddede idi. Bu maddede, öngörülen şartlar şöyleydi:

1- Azınlıklara saygı ve onların korunması,
2- Yunanistan ile kalıcı ve tatmin edici ilişkiler kurulması ve uyuşmazlıkların, UAD dâhil olmak üzere hukuk yoluyla çözülmesi,
3- Kıbrıs konusunda, ilgili BM kararları esas alınarak, siyasal çözüm için BM himayesindeki müzakerelerin devamı.

Türkiye'nin AB ile bağları bu şartlara bağlı olacaktı.

Adaylığın kabul edildiği Helsinki zirvesinde azınlıklar çıkmış, insan hakları konusunda bir ilerleme sağlandığı belirtilmiştir. Ancak 12. madde delâletiyle 4. maddenin son cümlesinde, Kopenhag kriterlerinin takip edileceği vurgulanmıştır.

Lüksemburg Sonuç Belgesi 35. maddede yer alan diğer iki şart Helsinki belgesinde şu şekilde yer almıştır:

Ege Sorunu

Sonuç belgesinin 4. maddesi tüm aday ülkeler için hazırlanmış görünen bir maddedir. Ancak 12. madde ile Türkiye için özel hâle getirilmiştir. Söz konusu 4. maddeye göre Ege sorunu (yani Yunanistan ile ilişkiler) şu şekilde yer almıştır:

"Aday devletler (yani Türkiye) sınır uyuşmazlıkları ve buna ilişkin meseleleri çözmek için tüm çabalarını göstereceklerdir. Buna rağmen makûl bir sürede çözüm sağlanamazsa, uyuşmazlığı U.A.D.'nın önüne getireceklerdir." Bunun için de 2004 yılına kadar -dolaylı- bir süre verilmiştir. AB bu tarihte durumu tekrar gözden geçirecektir. Burada gözden kaçan bir önemli nokta, U.A.D.'na gitmeden önce tüm gayretini ortaya koyacak olan, "aday" devlettir. Yani Türkiye'dir. Karşılıklı gayret istenmiyor; aday ülkenin çaba sarfetmesi isteniyor. 2004 yılına kadar bir anlaşma sağlanamazsa, muhtemel gelişme şu şekilde olabilecektir: Türkiye, Ege'deki sorunları çözmek için ikili müzakereler başlatmak isteyecek, Yunanistan elinden geldiğince ayak sürüyecektir. Müzakerelerde de sonuç alınmasını engellemek için uğraşacaktır. 2004 yılı geldiğinde Türkiye tüm gayretini sarfettiğini gösterecektir. Ancak bu durumu değerlendirecek olan AB kimdir? Tabi ki Yunanistan'ın karar mekanizmalarında yer aldığı Birlik'tir. Ayrıca ihtilâf konusu sınır, AB'nin sınırları ve AB'nin (Yunanistan vasıtasıyla) adalarının kıta sahanlığıdır.
Kıta sahanlığındaki ekonomik değerler, AB'ne aittir.

İhtilâf U.A.D.'na gittiğinde ise, maalesef 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümleri, adaların kıta sahanlığını tanıdığından ve bilhassa takım adaları denizden de birleştirdiğinden, bu hukuku uygulayacak olan Lahey'deki U.A.D. Türkiye aleyhine karar verecektir. Türkiye lehine, karar verebileceği konular ancak (Lozan andlaşması uyarınca) adaların silâhsızlaştırılması ve (eğer Yunan kara suları 10 milin altına indirilirse) hava sahası konuları ile sınırlı olabilecektir.

Helsinki Belgesi ile Lüksemburg kararı karşılaştırıldığında, Ege'deki sorunun Lahey'e taşınması ile ilgili olarak bir fark bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yani esas itibariyle bir değişiklik yoktur. Biri doğrudan, diğeri dolaylı olarak götürmektedir. Zaten 4. maddede uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi konusunda BM şartına yapılan atıf da aynı sonuca götürmektedir. BM şartına göre uyuşmazlıklar önce müzakerelerle çözülmeye çalışılacak, sonuç alınamaz ise U.A.D.'na gidilecektir.

Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs meselesinde de 12. madde delâletiyle 9. maddenin (a) bendinde Lüksemburg'un 35. maddesiyle aynı paralelde ifadeler yer almış, (b) bendinde ise GKRY'nin üyelik için yolu açılmıştır. GKRY'nin üyeliği için, siyasal çözümün bu süreci kolaylaştıracağı vurgulanırken, bir çözüm bulunamaması hâlinde konseyin; bu çözüm şartını aramayacağı belirtilmiştir. Son cümlede belirtilen, "ilişkili tüm faktörlerin göz önüne alınacağının" bir önemi bulunmamaktadır.

Netice itibariyle, AB'ne adaylığın geri çekilmesini düşündürecek kadar kategorik olarak karşı çıkılan Lüksemburg sonuç belgesi ile Helsinki Sonuç Belgesinin, Kıbrıs ve Ege sorunu bakımından bir farkı bulunmamaktadır. Birinde aday olmak için bu şartlar öne sürülmüştür; diğerinde aday kabul edilip diğer adaylarla eşit hâle gelmek için aynı şartlar dayatılmıştır. Alman Dışişleri Bakanı da sayısını tam olarak hatırlamamakla birlikte 2000 yılının ilk 4 ayından birindeki İstanbul'da münteşir Aydınlık gazetesindeki bir haberde, "Lüksemburg ve Helsinki'nin Türkiye açısından bir farkı olmamasına rağmen, Türkiye'nin birincisine karşı çıkarken, ikincisinden memnun olmasının nedenini anlayamadığını" ifade etmektedir.

Zirve Başkanı Lipponen'in Mektubu
Fin Başbakanı Lipponen'in mektubu, sonuç belgesini değiştirir nitelikte bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Ecevit'e gönderilen mektupta Fin Başbakanının imzasını ne şekilde attığı da bilinmemektedir. Sn. Lipponen'in imzasını, AB dönem başkanı olarak atması ile Finlandiya Başbakanı olarak atması farklı neticeler doğurur. İleri sürüldüğü gibi, yalnız ad ve soyadını yazarak imzalaması da onun AB Dönem Başkanı sıfatıyla imzaladığı anlamına getirilemez. Diğer taraftan, mektupta da sonuç belgesini Türkiye lehine çevirebilecek bir unsura rastlanılmamıştır. Mektubun 4. paragrafında, Sonuç belgesinin 4. paragrafına atıf yapılarak, 2004 tarihinin, UAD'da uyuşmazlıkların çözüleceği son tarih olmadığı, AB konseyinin durumu yeniden gözden geçireceği tarih olduğu belirtilmekte, 5. paragrafta da Kıbrıs'ta politik çözümde tüm ilgili faktörlerin göz önüne alınacağı ifade olunmaktadır ki tüm bunlar, Sonuç Belgesinde yer alan rahatsızlık verici unsurları yok etmemektedir. O hâlde, sonuç belgesinden duyulan endişe, mektupla nasıl giderilmiştir? Mektup, hiçbir düzeltme yapabilir nitelikte değildir. Ayrıca maalesef Yunan Başbakanı Simitis'in, Fin başbakanının mektubunun bağlayıcılığı konusunda söyledikleri de önemlidir. Mektubun bağlayıcılığı nedir? Konseyin belgesi, dönem başkanının mektubuyla nasıl değişebilir? Kaldı ki mektupla, sonuç belgesinde önemli bir değişiklik getirilmiş değildir.

Sonuç

Yirminci yüzyılı bitirerek ikinci binyıla başladığımız bu yılda geriye, son yarım asıra baktığımızda, şöyle bir Avrupa görüyoruz: Yirminci yüzyıla, Fransız İhtilâli ile aristokrasinin yerini ulus-devletler almış, ulusal kimlikler ön plâna çıkmış, ideolojiler, büyük toplumsal projeler olarak toplumsal hayata egemen olmuştur. Kapitalizm, sosyalizm gibi ana büyük toplumsal projeler, Nazizm, Faşizm, Komünizm gibi ikincil büyük toplumsal projeler ile ulusları yönlendirmeye başlamıştır. Her projenin sahibi kendi ideolojisini egemen kılmak için öncelikle bu düşünceyi diğer toplumlara da empoze etmeye çalışmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak savaşları getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayan vahşî Hitler rejimi, Mussolini ile ittifak yapmış ve Avrupa'yı kana bulamıştır. Kıtayı bunlardan korumaya çalışan Batı demokrasileri ile iş birliğine giren SSCB, savaş sonrasında, vahşetin âdeta uzatmalarını oynatmış, Stalin döneminde öldürülen, yerlerinden edilen milyonlardan sonra baskıcı rejimini, bu yüzyılın son on yılına kadar sürdürmüştür. Teorisinde tüm insanları kucaklayan rejim, Rus ırkçılığının bir maşası olmaktan öteye gitmemiştir. İkinci Dünya Savaşına giden yıllarda kendi devrimini tamamlamak ile meşgul olan Türkiye her ne kadar içerideki toplumsal hayatın da bu toplumsal projelerden etkilenmiş ise de esas itibariyle bu çekişme ve didişmelerin dışında kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalan Türkiye'yi her iki kutup kendi safına çekmeye çalışmış ise de muvaffak olamamışlardır. Ancak kutup kendi safına çekmeye çalışmış ise de muvaffak olamamışlardır. Ancak savaştan sonra, tarafsız kalınarak tahribattan kurtulma kazanımını devam ettirmek mümkün olmamıştır. Savaşta kader birliği yapmış ülkelerin birliğine girmekte güçlük çekilmiştir.

İkinci Dünya Savaşının bitmesi ile iki kutuplu dünya sona ermemiş, Nazi kutbu yerine bu sefer SSCB'nin başında olduğu "Demir Perde" kutbu gelmiştir. ABD ise Truman Doktrini ile Avrupa'daki yerini almış, bir diğer kutbun patronluğunu üstlenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, coğrafî konumu itibariyle, SSCB'nin önünü kesici bir rol üstlenmiştir. Engelleyici niteliğin yanında, Ortadoğu'ya bir köprü başı oluşturması da ayrı bir önem getirmiştir.

Batı ile ittifak arayışı içinde, batının kuruluşlarına katılmak cumhuriyet için vazgeçilmez bir istikamet olmuştur. Böylelikle, NATO dışındaki üye olunan kuruluşlar ekonomik ağırlıklı da olsa Türkiye için ana saik siyasî olmuştur.

Bu kuruluşlara katılmak için ne şekilde mücadeleler verildiği ayrı bir yazı konusudur. Ancak bu kuruluşlara bir bütün olarak da ayrıca bakmakta yarar olacaktır:

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde insan hakları kavramları ileri çıkmaya başlamıştır. Kendi içindeki ırk ayrımlarını, özellikle asimilasyon yoluyla önemli derecede halleden ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler ile homojen yapısını hiç değiştirmeyen Almanya gibi ülkeler için artık ulusal diller azınlık hakları gibi kavramlar o kadar önemli yer tutmamaya başlamışlardı. Ülkesindeki birçok dili tek dile indiren Fransa, zencilerin haklarını teslim eden ve zenginlikten yararlanmanın alt kültürlerinden daha önemli olduğu sonucuna varan Amerikalılar için artık, 1948 İnsan Hakları Bildirgesi ile koruma altına alma çabaları başlayan temel hak ve özgürlüklerin savunulmasının bir zararı kalmamıştı. BM İnsan Hakları Komisyonu, AK, AB, AGİT çabalarını bu yönde yoğunlaştırmıştı. Türkiye bir yandan Avrupa içinde yer almak isterken, diğer yandan yaşadığı 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 (aralardaki 22 mayıs, 22 şubat hareketleri de dâhil olmak üzere) tecrübeleri ile Avrupa'da şekillenen demokratik yapıya ve insan haklarına uyumda zorlanıyordu. NATO'nun güneydoğu kanadındaki geopolitik yeri, askerî gücündeki ayrıcalıklı hâli, onu dışarıda bırakmamakla birlikte, içeride olmasını engelliyordu. 1960 yılında Kıbrıs'ın İngilizlerden bağımsızlığını kazanması öncesinde Londra ve Zürih anlaşmalarına katılarak Türk varlığının teminat altına alınmasında, bu adanın NATO'nun sadık müttefiki Türkiye ve oradaki Türkler sayesinde komünist bloka geçmesini önleyici işlevinin rol oynadığı, İngilizlerin bu nedenle Kıbrıs konusunda Türkiye'yi engelleyici davranmadığı düşünülmektedir.

Kıbrıs devletinin kurulmasıyla adada iki egemen üs bulundurma hakkını alan İngilizler, Ortadoğu'ya açılan köprü başını tutmuşlar, NATO üyesi Türklerin garantörlüğü ile de bu üslerini ayrıca garanti altına almış oluyorlardı. Rumların 1963 yılında Türkleri hükûmetten atarak başlattığı ve 1974 Kıbrıs harekâtı öncesinde zirveye çıkan katliamları o tarihlerde batı basınında yer bulmuş ise de, engelleyici bir tavır içine de girmemişlerdi. Türkiye'nin uluslar arası hukuka ve insanlığa uygun müdahalesi ise ilk günlerde, Rum katliamlarının etkisiyle fazla bir reaksiyonu celbetmemiş ise de adayı kuzey ve güney olarak ikiye ayırıp, Türklerin emniyetini sağlayan Türkiye suçlu sandalyesine oturtulmaya başlanmıştı. ABD bunun üzerine Türkiye'ye silâh ambargosu başlatacaktır. Ancak tepkiler bunlarla sınırlı kalmıştır. Zaten daha fazlasını yapmaları da mümkün değildi. Zarar verici ambargo, uzun vadede kendi savunma sanayiini geliştirme mecburiyetinin görülmesi ve bunun başarılması bakımından Türkiye'ye yarar da sağlamıştır.

12 Eylül 1980 ile Avrupa'da demokrasi bakımından imaj kaybına uğrayan Türkiye, 1990'lı yıllara kadar siyasî açıdan batıdan yakınlık görmemiş ise de 1983 sonrası ekonomide serbest piyasa ekonomisine geçmedeki arzusu ve uygulamaları ve askerî rejimden çok partili siyasî hayata geçiş, sonrası batının uzak duruşu önemli nisbette değişmiştir. 1990 yılı yaz aylarına gelinceye kadar Türkiye'nin batının lokomotifi ABD ile ilişkilerinin çok sıcak olduğu söylenemez. Bilhassa Rum ve Ermeni lobilerinin faaliyetleri, ABD'de etkin Yahudi lobisi ile karşılanmaya çalışılmış ise de Türkiye aleyhine önemli kazanımlar elde etmişlerdi. Doğu Berlin duvarının çöküşü ile sembolize edilen, SSCB'nin başı çektiği doğu blokunda başlayan çözülme, artık Türkiye'ye ihtiyaç kalmadığı yönünde bir yargıyı batı Avrupa toplumuna getirmekteydi. Ancak Irak'ın 8 Ağustos 1991'de işgal etmesiyle başlayan Körfez krizinde ilk günden itibaren ABD ile aynı paralelde yer alan ve 17 Ocak 1991'de ABD önderliğindeki koalisyon güçlerince başlatılan "Çöl Fırtınası" harekâtında (savaşan güç olarak yer almamakla birlikte), lojistik destek bakımından önemli rol oynayan Türkiye, bölgenin en güçlü devlet olması ve Kerkük-Yumurtalık boru hattının kapatılması başta olmak üzere büyük ekonomik kayıplara rağmen BM'nin ambargosuna tam riayet ederek Amerikan ve batı kamuoyunda önemli bir sempati kazanmıştı. Irak ordularının önüne kattığı Kürt mültecilerin Türkiye'ye sığınması ve Türkiye'nin tüm imkânları ile onlara kucak açmasındaki insanî yaklaşım bir yana bırakılıp, uygulamalardaki kimi aksaklıklar, her ne kadar batı kamuoyunca istismar edilmiş ise de olayları objektif değerlendirmek durumunda olan ve kendileri bu mültecilerin yarattığı güçlükleri yüklenmek istemeyen batılı hükûmetler tarafından olumlu karşılanmıştı. Körfez savaşından sonra Dünya durulmamış, doğu blokunun çözülmesi ve Varşova Paktının çökmesiyle Avrupa'da kaynaşmalar başlamıştır. Almanya'nın birleşmesi ile güçlü ekonomisi ile Avrupa'da önde olan Almanya, siyasette ve dolayısıyla Dünya politikasında da önemli rol oynayan bir ülke konumuna gelmiştir. Slav ırkından olmakla birlikte tarih boyunca Rusya'ya uzak durmuş ve Avrupa tarihi içinde yer almış bulunan ve Lâtin alfabesi kullanan Katolik Polonya, tarihi öteden beri Almanya ile iç içe olan Çeklerin Slovaklardan ayrılmalarıyla Çek Cumhuriyeti ve Avusturyalılarla uzun yüzyıllar birliktelik gösteren ve ayrı bir ırk ve dil grubundan olan Macarlar, diğer Varşova Paktı üyelerinden daha iyi durumda olan ekonomilerinin ve sosyal hayatlarının da etkisiyle ilk plânda Batıyla bütünleşme sürecine girmişlerdir. İşgalleri, başta ABD olmak üzere Batı tarafından hiçbir zaman tanınmamış olan Baltık ülkeleri de batı ile bütünleşme sürecine girmekte gecikmemişti.

Varşova Paktı sonrasında tahakkümden kurtulan Merkezî Avrupa ve Doğu Avrupa ülkeleri ilk önce NATO şemsiyesi altına girmeye çalışmışlar ve bu amaçla 1994 yılında NATO bünyesinde bu ülkeler ile birlikte "Barış İçin Ortaklık" (BİO) Projesi başlatılmıştır. Bu arada Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya, NATO üyeliğine de kabul edilmişlerdir. Bu üç ülke ayrıca Avrupa Birliğinin genişleme sürecinde birliğe ilk alınacak ülkelerdir. Son on yılda vuku bulan bir diğer önemli gelişme ise Yugoslavya'nın dağılmasıdır. İlk olarak kendi soyu olan Slavlardan daha fazla Almanlarla çok yakın tarihî ilişkisi olan Hırvatistan ile Avusturyalılarla aynı derecede ilişkili Slovenya birlikten ayrılmıştır. Bu süreçle başlayan kanlı hadiseler, yüzbinlerce Boşnak'ın katledilmesi, yerlerinden edilmesi ile sürmüş ve uzun zaman buna seyirci kalan BM, AB ve tüm batı dünyası başta Türkiye olmak üzere İslâm Konferansı Örgütünün (İKÖ) pek az sayıda üyesinin zorlamasıyla müdahale etmeye karar vermiş ve soy kırımdan kurtulan Boşnakları, bu kez Bosna-Hersek Cumhuriyetinin Bosnalı Sırp, Bosnalı Hırvat ve
Boşnaklardan ibaret bir federasyon altında toplanmasına önayak olmuştur.

Bugünkü Avrupa'nın ana aktörü AB'dir. "Para birliğini" önemli ölçüde sağlayan birlik, "Batı Avrupa Birliği" ve "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" ile ortak savunmasını da hallederek siyasal birliği gerçekleştirme yolundadır. 15 AB üyesi dışındaki Avrupa ülkeleri ise hedeflerini bu birliğe üye olmaya kilitlemiş bulunmaktadırlar. AK bir anlamda AB'nin bekleme odası görevini yapmaktadır. AK'nin 41 üyesinden 15'i AB üyesi olup, politikaların tekillenmesinde birinci derecede rol oynamaktadırlar.

Şimdilik tek kutuplu olarak yeniden şekillenmekte olan dünyada öne çıkan kavram
"insan hakları ve özgürlükleri" olmuştur. Bu özgürlüklerin tanınması aşaması çok gerilerde kalmış, ana tema bunların korunması olmuştur. BM şartının "Uluslararası Barış ve Güvenliğin Korunması"nı düzenleyen ve tehdit hâlinde BM Güvenlik Konseyi tarafından yaptırımlar uygulanmasını mümkün kılan VII. bölümü, Somali ve Haiti örneğinde olduğu gibi yeniden yorumlanarak, insan hak ve özgürlüklerinin ihlâli halinde de, ihlâllerin vuku bulduğu devletlere askerî müdahalede bulunulmuş ve gelecekte de uygulanabilmesi için emsal yaratılmıştır. Ancak hemen her zaman olduğu gibi bu yetki, ancak gücün yettiğine karşı uygulanmıştır. Çeçenistan'da vuku bulan soy kırımda BM nezdinde ciddi bir adım atılmamıştır. Çeçenistan'da vuku bulan soy kırımda BM nezdinde ciddî bir adım atılmamıştır. AB de Kopenhag kriterlerinde söz konusu edilen hak ve özgürlükleri ilişkilerinde ön plâna çıkarmaktadır. Türkiye'nin bu hususta AK ve AB ile karşılıklı durumu ilgili bahislerde sunulmuştu. Ancak 50 yıl önce Türkiye'nin NATO'ya girmek için çabalarını hatırladığımızda bugün AB'ne girmek için sarfedilen çabaları da hatırlamadan edememekteyiz. Bu çabaların evveliyatının ise Osmanlı İmparatorluğundaki batılaşma hareketlerine kadar gittiği hatırlardan çıkmamalıdır.
Kısaltmalar

AB= Avrupa Birliği
ABD= Amerika Birleşik Devletleri
AET= Avrupa Ekonomik Topluluğu
AGİK= Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı
AGİT= Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı
AİHD= Avrupa İnsan Hakları Derneği
AİHK= Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
AİHM= Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
AİHS= İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)
AK= Avrupa Konseyi
AKÇT= Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu
AKKA= Avrupa'da Konvansiyonel Silâhlı Kuvvetler Andlaşması
AKPM= Avrupa Konseyi Parlamenter Assamblesi
AT= Avrupa Toplulukları
BM= Birleşmiş Milletler
CEEC= Committee on European Economic Cooperation = Avrupa Ekonomik İşbirliği Komitesi
COMECON= Council of Mutual Assistance = Karşılıklı Yardım
COREPER= Daimî Temsilciler Komitesi
ECSC= European Coal and Steel Community = İngilizce'de AKÇT
EEC= European Economic Community = İngilizce'de AET
EURATOM= Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
GGAÖ= Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler
İHD= İnsan Hakları Derneği Konseyi
KHRP= Kurdish Human Rights Project
KOMİNFORM= Communist Information Bureau = Komünist Enformasyon Bürosu
MAI= Multilateral Agreement on Investment = Çok Taraflı Yatırım Anlaşması
MDAÜ= Merkezî ve Doğu Avrupa Ülkeleri
NATO= North Atlantic Treaty Organization = Kuzey Atlantik Andlaşması
NGO= Non Governmental Organizations
OECD= Organization of European Economic Cooperation and Development = Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü
OEEC= Organization of European Economic Cooperation = Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü
SSCB= Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
UAD= Uluslar arası Adalet Divanı
UNRRA= United Nations Relief and Rehabilition Administration = Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi
UNESCO= Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü= United Nations Educational Scientific and Cultural Organization.
WTO= Warsaw Treaty Organization-Varşova Andlaşması Örgütü. Genelde kullanılan adı ile "Varşova Paktı"
Kaynaklar

Alithia, 16.08.1999; 19.08.1999 Takis AGATHOKLEUS (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
ALTUĞ, Ömer, (1971). "Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Türkiye-AET İlişkileri", Dışişleri Akademisi V. Eğitim Dönemi Çalışmaları, Birinci Kitap, Ankara.
ARMAOĞLU, Fahir, (1991). 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Cilt.I., Ankara: T. İş Bankası Kültür Yayınları
BA?CI, Hüseyin, (1990). Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, Ankara.
DA?I, İhsan D., (1997). "İnsan Hakları ve Demokratikleşme: Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Siyasal Boyut", Türkiye ve Avrupa, Ankara.
DIXON, Martin, (1990). Textbook on International Law, London.
ERKİN, Feridun Cemal, (1968). Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Ankara.
Filelefthoros, 22.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, dergi).
GAZİOĞLU, Ahmet, (2000). İngiliz Yönetiminde Kıbrıs; Son İki Yıl (1958-60), Lefkoşa.
GİRGİN, Kemal, (1998). T.C. Hükûmetleri Programlarında Dış Politikamız (75 Yılın Panaroması 1923-1989), Ankara.
GÖKTUĞ, Güner, (1990). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Hazırlayan Siyasal Nedenler, Kıbrıs.
GÖNLÜBOL, Mehmet, (1996). Olaylarla Türk Dış Politikası, 9.Baskı, Ankara: Siyasal Kitabevi.
---, (Tarihsiz). International Organizations, Law 353, KKTC: Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayını.
İSMAİL, Sabahattin, (1992a). Kıbrıs Cumhuriyetinin Doğuşu, Çöküşü ve Unutulan Yıllar, İstanbul.
---, (1992b). Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisi Nasıl İşgal Edildi, Lefkoşa.
---, (1998). 150 Soruda Kıbrıs Sorunu, İstanbul.
KABAALİOĞLU, Haluk, (Tarihsiz). Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu, İstanbul.
LAGAND, Donald, Steven OSMENT, Frank M TURNER, (1995). The Western Heriage Since 1300, 5th Edition, New Jersey.
LOEWENSTEIN, K., "The Union of Western Europe: Illusion and Reality", 52 Columbia Law Review,
Mahi, 20.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
MALANCZUK, Peter, (1987). Akethurst's Modern Introduction to International Law, 6th Edition, New York.
MANİSALI, Erol, (1988). Türkiye-Avrupa İlişkileri, 2.Baskı, İstanbul: Çağdaş Yayınları.
---, (Tarihsiz). Türkiye-AET İlişkileri, Ankara: Avrupa Topluluğu Yayınları.
Periodiko, 27.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, haftalık dergi).
Politis, Yiorgos Tzivas 19.08.1999 (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, günlük gazete).
Simerini, 25.08.1999 Marios Dimitriu (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, gazete).
ŞAHİNBAŞ, Faruk, (1968). "Türkiye ABD ilişkileri", Dışişleri Akademisi 1. Eğitim Dönemi Çalışmaları, Ankara.
TACAR, Pulat, (1999). "Lüksemburg'a Giden Yollar ve Sonrası", Avrupa Siyasî Birliği ve Türkiye, Ankara: TCMB Yayını.
AYDIN SAFA AKAY