Orta Asyadan Insan Manzaralari [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Orta Asyadan Insan Manzaralari


TÜRK
07-24-2007, 00:47
Orta Asya'da yaşayan insanları anlayabilmek ve onlarla ilgili düşüncelerimizi doğru bir çerçeveye oturtabilmek için önce sistemin yaratmak istediği insan yapısını anlamak, burada yaşanan hayatı târihî gelişimi içinde bilmek ve insan davranışlarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Hissî yaklaşmak, tavır ve davranışlarımızı duygularımıza ve ideolojik bakış açılarına göre belirlemek yanıltıcı sonuçlar doğurur. Meseleye ne Orta Asya romantizmi ile ne de kendi şartlarımızda bakmak doğru değildir. Aksi halde ortaya çıkan tablo bizi hayal kırıklığına uğratmakta, ilişkilerimize de aşırı ölçüde tesir etmektedir. Halbuki bölgenin tarihini, sosyal şartlarını ve bölge insanının psikolojisini bilmek, bizleri aşırı iyimser ve aşırı kötümser olmaktan alıkoyarak daha dengeli, ölçülü ve gerçekçi ilişkiler kurmamızı sağlayacaktır.

Orta Asya'da yaşayan insan kimliğini etnik yapısıyla değil, teşekkül eden karakter yapısı ile ilgili olarak tahlil etmek ve anlamak gerekiyor. Orta Asya insanı; etnik menşei ne olursa olsun, yüzelli sene Çarlık Rusyasının egemenliği altında yaşamış, yetmiş sene komünist terbiye ve ahlak sistemi içinde yetişmiştir. Bu sistem içinde "Ateizm" eğitimi görmüş, "kollektivist" bir üretim ve tüketim tarzını yaşamıştır. Tabiidir ki, hakim olan yönetim ve onun kültürü, alınan eğitim, toplumda kendi ahlak tarzını teşekkül ettirecek, insan karakteri de bu anlayışların tesiri altında şekillenecektir.

Orta Asya'da yaşayan Türk topluluklarının Çarlık Rusyasının hakimiyeti altına girmeleri, kendi aralarındaki anlaşmazlıkların ve savaşların sonucudur. Kabile savaşları öyle acımasız hale gelmiştir ki; birbirlerini yok etmecesine bir mücadele içindedirler. Bundan istifade eden Ruslar, bölgede yaşayan Türk kabilelerini hakimiyetleri altına almakta fazla zorlanmazlar. Çarlık Rusyasının egemenliği altına girdikten sonra yaşama biçimleri Rus ve Hıristiyan ahlâkına göre şekillenmeye başlar. Yoğun Rus kültürü karşısında özellikle yerleşik hayata geçerek Ruslarla birlikte şehirlerde yaşayanlar yeni ve farklı bir hayat tarzına alışmak zorunda kalırlar. Önceleri savaştıkları insanlarla komşuluk münasebetleri kurmak, aynı işyerlerinde çalışmak, âmir-memur ilişkisi içinde bulunmak durumundadırlar. Bir süre sonra evlilik münasebetleri de kurulur. Kentlileşmenin getirdiği bu değişime, sanayileşme ve hizmetler sektörlerinde karşılaşılan yeni hayat tarzı ve Rusların okullarda uyguladıkları asimilasyon esaslı eğitim sistemi de eklenince geleneksel hayat tarzına göre çok farklı bir yaşama biçimi ortaya çıkar.

Şehirlerde bu süreç işlerken, taşrada da okullarda sistemli olarak verilen eğitim ve müşterek hayat tarzının tesiri ile Rus kültürünün etkisi istikametinde bir değişim yaşanır. Ancak kentlerden farklı olarak, bu değişime rağmen içine kapanma, dışarıdan gelen herşeye karşı tavır alma şeklinde bir davranış da ortaya çıkar. Bu tavır, yanlışla birlikte doğru olanın da reddi sonucunu doğurur, böylece toplum, "medeniyet" kelimesinde ifadesini bulan gelişmenin büyük ölçüde dışında kalır. Bunlar daha çok geleneksel göçebe hayatı yaşayan, hayatlarını dağlarda sürüleri ile birlikte geçiren köylülerdir. Şehir hayatı bu insanlara sıkıcı gelir. Bu kesim insanları neticede düşünce olarak muhafazakar, ancak, tavır ve davranış olarak kaba ve nobran bir kişiliğe bürünürler.

Sosyal değişim hızlanmış, geleneksel değerler yerini yeni değerlere terketmeye başlamıştır. "Ateizm" eğitiminin de etkisiyle "din" hayattan yavaş yavaş kovulur. Bir süre sonra İslamiyet, sadece şeklen yaşayan bazı davranış kalıplarından ibaret kalmıştır. Özü, verdiği terbiye ve kültür kaybolur. Kalan; kuru, şekilden ibaret bir şeydir. Zaman içinde İslâmı anlayacak, anlatacak ve yorumlayacak ilim adamı kalmaz. Gerek Çarlık Rusyası, gerekse Komünist yönetim dönemlerinde yenisinin de yetişme iklimi kaybolduğu için ibadetleri dahi doğru öğretecek insan bulunmaz hale gelir. Bilgi ile birlikte iman da geçen zaman içinde küllenmeye başlar. Din hayattan atıldığı için insanları murakabe eden iç denetim mekanizması yok olur... Dinlerin önem verdiği mukaddes değerler; haram, helâl, hak, hukuk, namus, ahlak, vicdan, insaf, merhamet gibi kavramlar hayattan çekilir. Ahlâki değerler ve onları ifade eden kelimelere verilen mânalar o sistem içinde bir anlam ifade etmez. Bunların yerini Komünist ahlak anlayışı ve onun terminolojisi alır. Sosyalist veya komunist ahlak, hak ve hukuk anlayışına göre bu kavramlara verilen mânâlar insanlar için önemli hale gelmiştir. Artık kelimeler farklı manalar kazandıkları için onlara ve bizlere aynı şeyleri ifade etmezler. Temel anlayış farkı da bu noktada ortaya çıkıyor. Bu önemli farkın gözden kaçırılması arada doğacak sağırlar diyaloğunun başlıca sebebidir. Meselâ hırsızlık, rüşvet, suistimal ahlâkî bir tavır değil, ideolojik ve hukukî bir tavırdır. Yakalanmadığı sürece "meşru"dur, hiç de utanılacak birşey değildir.

Amaç yaşamak, nasıl ve ne pahasına olursa olsun yaşamaktır. "Yaşamak için de herşeyi yapmak meşrudur." "Hiçkimsenin hiçbirşeyin sahibi olmaması" anlayışı etkisini her yerde hissettirir. Maddeci, muhteris, açgözlü ama doymak bilmeyen bir insan tipi ortaya çıkar. Bu tip hükmedebildiği herşeyi alabildiğine istismar etmeye hazırdır. Elinde devlet gücü varsa onu, silah, para ne varsa herşeyi hiçbir ölçü tanımadan kullanmaya teşnedir. Kısaca bizim kültürümüzde mevcut olan; tarihi birikimimiz ve İslam terbiyesinden kaynaklanan "ölçü" kaybolmuştur. Bu insan tipi sistemin yarattığı insan tipidir. Kapitalist insan tipiyle de bu noktada birleşir.

1917 ihtilali olduğunda Orta Asya'da yaşayan toplulukların çoğu "Çarlık Rusyasından kurtuluşu sağladığı için" yeni yönetimi bir kurtarıcı kabul ederek samimiyetle sahiplenmişlerdir. Bu anlayış, o toplumların "yeni" rejimi de benimsemelerine yol açar. Çünkü Çarlık döneminde gördükleri baskılar ortadan kalkmış, daha rahat ve müreffeh bir hayata kavuşmuşlardır. Meselâ Kırgızistanda o dönemle ilgili olarak: "Komünist dönem birçok Kırgız için tartışmasız önceki dönemlerden daha iyi ve daha parlak olmuştur" ifadeleri 1994 te yayınlanan Kırgız ansiklopedisinin özel yayınında yer almaktadır. O dönemle alâkalı olarak yazılan ve söylenenler -resmî, gayrı resmî- birbirinden çok farklı değildir. Lenin heykellerinin niye hâlâ ayakta durduğunu da bu anlayış açıklar. Sadece bazı yazarların roman ve hikayeleriyle, şairlerin şiirlerinde farklı ifadelere raslanır.

Yaşanmış olan komünizm döneminin benimsenmesi bu dönemin hayat tarzının da, ahlâkının da benimsenmesi sonucunu doğurur. Böylece sistem kendi insan tipini yaratır ve geçmişte yaşadıkları hayata ve rejime sahip çıkan insanlar ortaya çıkar. Bu, çok önemli sonuçları olan bir anlayışın tesbitidir. Bu zihniyeti dikkatle ve hassasiyetle tesbit etmez ve anlamaz isek bu toplumları ve insanları anlamamız mümkün olmaz.

İşte bu yüzden Orta Asya'da yaşayan insanların büyük bir kısmı, bizim kendi değer yargılarımıza göre kurtulduklarına sevindiğimiz komünizmden "kurtulmaktan" çok da memnun değiller. Hele vaktiyle yönetimde bulunanlar, orta yaşın üstündeki makam ve mevki sahipleri, o dönemde bulundukları mevkileri kullanarak bugün işadamı olanlar "kurtulmaktan" hiç de memnun görünmüyorlar. Kentlileşerek kentin hayat tarzını benimseyenlerin yanında, kırsal kesimde yaşayan muhafazakarlarda da aynı tavrı görmek şaşırtıcı gelmiyor. Rejimin, ferdî inisiyatifi yok etmesi, geçiş döneminde yaşanan bazı maddi sıkıntılar karşısında insanları o kadar korkutmuş ki, neye uğradıklarını şaşıran insanların, sahip olduklarını kaybetme endişesi geleceğe ait ümit besleme kabiliyetini dahi yok etmiş. Özgürlük, milliyetçilik ve din gibi manevi değerler; serbest pazar, çalıştığı kadar kazanmak gibi ekonomik kavramlar, "önlerine gelen kuru ekmeği kaybetme" ve "maaşsız hayat" korkusu yanında bir mana ifade etmiyor. Sadece alıştığı hayat tarzını muhafaza etmek de başlı başına bir ideoloji haline geliyor zamanla.

1944 Kafkasya sürgünü bu toplumlarda hiç umulmayan bir hadiseye sebep olur. Kırım ve Kafkasya'dan sürgün olarak bu bölgelere gönderilen çeşitli Türk boylarına mensup insanlar Osmanlıda kalma hâtırâların, Türk ve İslâm kültürünün bu ülkelere taşıyıcısı olurlar. İlâhi mucizelerden birisi tahakkuk etmiş, "Hak şerleri hayreyler" kerameti gerçekleşmiştir. Sürgünün ilk yılları geçip de insanlar birbirini tanımaya başladıktan sonra benzerliklerini farkederler. Aralarında gizli de olsa bir dayanışma ve kültür alışverişi meydana gelir. Sonradan bu "hata"sını anlayan devlet, bu boylar arasına fitne sokmakta, çatışmalar çıkarmakta gecikmez ama aradan geçen zaman küllenmiş olan ateşin tekrar yanmasına yetmiştir.


HÜSEYİN ERDEM