TÜRK
07-23-2007, 23:50
XIX. yüzyıl, günümüz dünyasının siyasî, iktisadî ve sosyal temellerinin atıldığı değişme ve gelişmelerin yaşandığı bir çağ olmuştur. Temelinde Rönesans ve Reform hareketleri, coğrafî keşifler, ilmî ve teknik buluşların yattığı bu gelişmeler, XIX. yüzyılda geleneğe bağlı toplumları esaslı bir şekilde değişmeye zorlarken, tesirleri
XX. yüzyılda da devam etmiş, günümüz dünyasını da şekillendirmiştir.
Makalede; XIX. yüzyıldaki gelişme ve değişmelerin, özellikle milliyetçilik hareketlerinin sarstığı Osmanlı devletinin yıkılmak üzere olduğu Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bir tepki ve kendini bulma akımı olarak doğan ve gelişen Türk milliyetçiliğinin XX. yüzyıl başlarındaki durumu ve teşkilâtlanması ele alınacaktır. Kısaca imparatorluktan millî devlete dönüşüm sürecinde Türk milliyetçiliğinin fonksiyonu değerlendirilecektir.
Milliyetçilik Hareketleri ve Osmanlı Devletine Etkileri
Çağımızda toplumu bir arada tutma fonksiyonunu yerine getiren milliyetçilik geniş kapsamlı bir siyasî ideoloji olarak Fransız ihtilâli ile beraber gündeme gelmiştir. Fransız ihtilali ile beraber yükselen milliyetçiliğin temelinde, millî egemenlik, bağımsızlık (self determination), eşitlik ve lâiklik gibi genel prensipler yatmaktadır(1).
Fransız ihtilâli ve onu takip eden Napolyon'un askerî istila girişimleri sonucu, milliyetçilik ideolojisi ile birlikte, ihtilâlin getirdiği hürriyet, eşitlik, cumhuriyet ve laiklik gibi kavramlar bütün Avrupa'ya yayılmıştır(2). Napolyon Savaşları bir taraftan Avrpa sınırlarını altüst ederken diğer taraftan Avrupa'daki eski kurumları yıkmış, milliyetçi düşüncenin ve buna bağlı siyasî teşkilâtlanmanın yaygın ve etkili bir akım haline gelmesine yol açmıştır. Sonuçta XIX. yüzyılın kaderi millî devlet ve milliyetçi ideolojiler tarafından belirlenmeye başlamıştır.
Nitekim milliyetçiliğin yayılması, İngiltere, Fransa ve İspanya'nın ardından Avrupa'da İtalya ve Almanya gibi yeni güç merkezleri olarak millî devletlerin doğuşuna yol açarken, diğer taraftan doğrudan çok milletli imparatorlukları tehdit eden bir gelişme olmuştur. İşte bu sebeple Avrupa'daki gelişmelerin dışında düşünemeyeceğimiz çok milletli Osmanlı İmparatorluğunu da etkilemekte gecikmemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda milliyetçilik önce yabancı propagandası ve siyasî amaçlarla Hıristiyan unsurlar arasında yayılmaya başlamıştır. Sonuçta Fransız ihtilali ile tohumlanan ve hürriyet fikriyle desteklenen milliyetçiliğin Gayrimüslimler arasında yayılması, Osmanlı devletinde ayaklanmalara yol açarak devletin bütünlüğünü tehdit etmeye başlayacaktır.
Osmanlı devlet adamları Fransız ihtilali sonucu yayılan ideolojik vasıflı milliyetçilik cereyanını başlangıçta kendilerini rahatlatacak olan(3) batının bir iç problemi olarak görmüşlerdir. Ancak çok geçmeden XIX. yüzyıl dünyasında büyük değişiklikler yapacak olan milliyetçiliğin gücünü iç isyanlarda yavaş yavaş anladılar. Bu durum karşısında Osmanlı gayr-i müslimleri tarafından savunulmaya başlanan millet fikri İmparatorluktaki bütün unsurlar arasındaki bağları sağlamlaştırarak devletin dağılışını durdurmak isteyen Osmanlı aydınlarının dikkatini çekti(4). Ancak onlar bunu yaparken milliyetçiliğin ideolojik mahiyetini kasten ihmal ettiler veya görmezlikten geldiler(5). Çünkü batıda yayılan lâik, millhi egemenlik prensibi ve buna bağlı olarak gelişen kendi kaderini tayin prensibinin olduğu gibi kabul edilmesi açıkça devletin parçalanması demek olacaktı. Diğer taraftan batıdaki milliyetçilik anlayışının temeli, belli sınırlar içinde, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan ve birlikte yaşama duygusuna sahip olan millet kavramına dayanıyordu. Halbuki çok milletli Osmanlı devletinde böyle bir millet yapısı mevcut değildi. Çünkü geniş bir coğrafî alana yayılmış bulunan Osmanlı devleti çeşitli din, mezhep ve milliyetlerden meydana geliyordu. Çok milletli Osmanlı devletinde toplum düzenini oluşturanmekanizmaya "millet sistemi" denilmekteydi(6). Ancak bu sistemde millet tabiri etnik değil, dinî grupları belirtmek için, cemaat karşılığı olarak kullanılıyordu(7). Dolayısıyla Osmanlı devletinin içinde barındırdığı çok çeşitli unsurları yönetmek için kullandığı "millet sistemi" yani bu unsurların birer dinî cemaat olarak tasnifi milliyetçilik fikrinin yayılması ile fonksiyonunu yitirmeye başlamıştır. Nitekim imparatorluk tebaasının kendini Ortodoks olarak değil de, Yunanlı, Sırp, Bulgar vb. şeklinde tanımlanmaya başlaması, hatta yüzyılın sonlarına doğru bu çeşit kimlik kazanmanın Müslüman unsurlar arasında da yayılmaya başlaması sistemi, dolayısıyla Osmanlı devletini çökme tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir.
XIX. yüzyılda milliyetçiliğin yayılması sadece Osmanlıyı değil, diğer imparatorlukları da tehdit eden bir gelişmeydi. Bu sebeple milliyetçilik tehdidine karşı imparatorluklar bir yandan askerî-idarî tedbirlere başvururken, diğer yandan bir imparatorluk ideolojisi geliştirmeye çalışmışlardır(8). Bu bağlamda Osmanlı devleti de, Tanzimat hareketi ile bütün unsurların eşitliğine ve dayanışmacı bir anlayışa dayanan Osmanlıcılık ideolojisini geliştirmeye çalışmıştır. Bu hareket ile Tanzimat liderleri ve aydınları Osmanlı vatanı ve Osmanlı hanedanına bağlılık temeli üzerinde bir Osmanlı milleti yaratmayı amaçlamışlardır. "Devleti kurtarmak" noktasında siyasî bir tavır olarak da niteleyebileceğimiz Osmanlıcılık fikri Genç Osmanlılar tarafından bir ideoloji olarak geliştirilecektir. Onların amacı çeşitli din ve milliyetlere mensup grupları eşit siyasî haklara sahip, ortak bir vatan mefhumu etrafında, meşrutî bir idare altında yaşatmaktı(9). Böylece bütün Osmnlılar merkezi devletin eşit haklara sahip vatandaşları olarak görülecek, ana bünyeye birer Osmanlı olarak entegre olmaları sağlanacaktı.
Ancak gayrimüslimlerin isyanlarına devam etmesi sebebiyle Osmanlıcılık fikrinin imparatorluğun bütünlüğünü sağlama fonksiyonunu yerine getiremeyeceği anlaşılınca, Osmanlı devletinin yıkılışına kadar resmî yaklaşım Osmanlıcılık olarak kalmakla beraber -hiç değilse Müslüman unsurları bir arada tutmak amacıyla- 1870'lerden itibaren İmparatorlukta birlik odağı İslâmiyete doğru kaymaya başlamıştır. Bu gelişmenin tabiî bir sonucu olarak II. Abdülhamid döneminde İslâmcılık ön plâna çıkmıştır. Bu çerçevede "Osmanlı milleti" kavramının yanında "İslâm milleti", "İslâm ümmeti" şeklinde millet anlayışına yeni bir muhteva yüklenecektir. Diğer taraftan Osmanlı vatanı anlayışı, İslamî vatan kavramına dönüşecektir. Kısaca Osmanlı aydınları vatan savunması ile İslâm'ın müdafaasını özdeşleştirmişlerdir(10).
Osmanlı İmparatorluğunun yapısı gereği, kendi dönemi içinde tutarlı sayılabilecek bu ideolojik arayışlar devleti kurtarmaya kâfi gelmemiştir. Çünkü gayr-i müslimlerden sonra, imparatorluktaki Türklerin dışındaki Müslüman unsurlar da imparatorluktan ayrılma sürecine girmişlerdir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun dinî açıdan yapmaya çalıştığı organizasyon artık Müslüman unsurlar arasında da problemler yaratmaktaydı. Artık onlar da kendilerine İslâmiyetten öte, tamamen milliyet boyutuna dayanan kimlik vermeye başlamışlardı.
Ancak bu gelişen milliyetçilik hareketlerine karşı imparatorluğun Türk unsurunda benzeri bir davranışa en son olarak rastlamaktayız. Bunun sebebi, imparatorluğun çoğunluğunu ve yönetici kesimlerini oluşturan Türklerin onu sürdürmeyi ve kurtarmayı düşünmeleri ile ümmet yapısının etkisidir. Bu iki faktör Türklerin milliyetçilik fikrine yönelmesini önleyen fren mekanizmaları olmuştur. Ancak gayr-i müslimlerin bağımsızlık kazanarak devletten birer birer ayrılmaları, imparatorluktaki Türk olmayan Müslüman toplumların milliyetçi gayeleri sonucu, ileride üzerinde duracağımız birçok faktörün de etkisi ile Türk milliyetçiliği doğmaya ve gelişmeye başlamıştır.
Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Gelişmesi
Türk milletinin Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında büyük devletler kurmaları ve anavatanlarındang etirdikleri kültürleri uzak diyarlarda yaşatmalarının sırrını kuvvetli bir milliyetçilik şuuruna sahip olmalarında aramak gerekir. Fakat, XIX. yüzyılda Fransız ihtilalinden sonra yayılan ideolojik vasıflı modern milliyetçilik anlayışının eski Türk milliyet duygusu ile bağlantısının olduğunu söylemek mümkün değildir(11). Zaten Türklerde görülen milliyetçilik şuuru, Osmanlı döneminde, imparatorluk ve İslâm dininin tesiri altında küllenmişti(12). Bu sebeple milliyet şuuru dil hariç, Türk milleti olarak, değil Osmanlı olarak hissedilmişti. Nitekim, Avrupalıların Osmanlılar ve eyaletleri için kullandıkları Türk ve Türkiye tabirleri XIX. yüzyıla kadar Osmanlı eserlerinde kullanılmamıştır. Türk kelimesi mevcuttu, fakat daha çok "cahil Anadolu köylüsü" anlamında horlayıcı bir üslûpla kullanılmaktaydı(13). Diğer taraftan Türk millî özellikleri İslâmi pota içinde eridiğinden Türk ve Müslüman aynı mânâya gelmekteydi. Gerçekten de İslâmlığı kabul eden milletler arasında hiçbiri, kendi millî kimliğini İslâm ümmeti içinde eritmekte Türklerden daha ileri gitmemiştir. Bu gerçeği 1914'lerde Türkçülerin(14) temsilcilerinden Ahmet Ağaoğlu şöyle dile getirmektedir:
"İslâmiyet Türkün dinidir, din-i millîsidir, kavmisidir. Türk İslâmiyeti cebren, mahkûm, mağlûp olarak değil, hakim galip olarak kabul etmiştir. Bin seneden beridir ki İslâmiyetin en ağır yüklerini, omuzlarına alarak taşımaktadır. İslâmiyet yolunda Türk her şeyini unutmuştur. Lisanını, edebiyatını, iktisadiyatını ve hatta bazen mevcudiyet-i kavmiyesini bile."(15)
Türk toplumu İslâmiyetle bütünleşme sonucu tamamen dinî bağların hâkim olduğu ümmet haline gelmişti. Müslümanlık Türk milletinin ruhudur diyen Yahya Kemal Beyatlı, İslâmiyeti "millî din" olarak vasıflandırarak bu gerçeğe işaret etmektedir.
Türklerin Osmanlı hanedanından ve imparatorluktan ayrı bir millet sayılması fikri, XIX. yüzyılda batı tesiri altında ortaya çıkmış ve gelişmiştir(16). Bu sebeple Türk milliyetçiliğinin uyanışını çağdaşlaşma hareketi içinde değerlendirmemiz gerekir. Nitekim imparatorluğun Avrupa karşısında gerilemesine çözüm bulmak amacıyla XVIII. yüzyılda başlayan ve XIX. yüzyılda devam eden çağdaşlaşma hareketleri, Osmanlı devletinin temeli sayılan müesseseleri ve sosyal bünyesini sarsacak değişik kavram ve fikirleri de beraberinde getirmiştir. Avrupa'da Fransız ihtilalinden sonra yayılan vatan, millet, hürriyet ve eşitlik gibi kavramların Osmanlı tebâası arasında yayılmaya başlaması sonucu Hıristiyan tebâanın bağımsızlık kazanarak imparatorluktan birer birer ayrılmalarından sonra, buna tepki olarak Türk milliyetçiliği de doğmaya başlamıştır. Osmanlı gayr-i müslimleri arasında yayılan milliyet fikirleri çağdaşlaşma hareketleri sonucu batı ile kurulan Osmanlı elçilikleri, açılan yeni okullara davet edilen uzmanlar vb.) Türk aydınları arasında da yayılmaya başlamıştır(17). Bu faktörlerin yanı sıra II. Viyana yenilgisinden sonra başlayan toprak kayıpları, kapitülasyonlar, Avrupalılar'ın sömürgeci politikaları gittikçe Osmanlı devletini yıkılışa doğru götürmüştür. İşte Türk millî benliğinin gelişmesi için en kuvvetli faktör, hiç şüphe yok ki Türklerin devletlerini ayakta tutmak için gösterdikleri eşsiz dayanışma duygusu olmuştur.
Birçok milliyetçilik akımlarında olduğu gibi, Türk milliyetçiliğinin doğuşu da dil ve tarih gibi kültürel sahalardaki araştırmaların gelişmesiyle başlamıştır. Bu çalışmalar öncelikle Türk kavramının kazandığı yeni anlamda kendisini göstermiştir. Osmanlı resmî edebiyatında "kaba, cahil, göçbe" olarak horlayıcı bir üslûpla kullanılan Türk kavramı artık geçmişte şanl medeniyetlerin kurucusu olan asil bir millet anlamını kazanmaya başlamıştır. Bu çalışmalar aynı zamanda Avrupalılar'ın Türkler aleyhinde kullandıkları "barbarlar" kelimesine de karşı da savunma olarak başlamıştır(18). Türklerin tarihini Osmanlı tarihinden ibaret görmeyip İslâm öncesi devirlere kadar götüren milliyetçi anlayışın teşekkülünde batıdaki Türkoloji çalışmaları önemli rol oynamıştır.
XIX. yüzyıldan itibaren Çin, İslâm ve daha sonra Türk kaynakları üzerinde çalışan batılı şarkiyatçılar Türklerin Osmanlılardan önce büyük bir medeniyet kurduklarına ve dilleri ile tarihlerinin zenginliğine işaret etmişlerdir. Bu Türkologlar içinde özellikle Joseph de Guignes'in Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarihi, Arthur Lumley Davids'in Türk Dili Grameri, Polonyalı asıllı Mustafa Celaleddin Paşanın Eski ve Modern Türkler, Leon Cahûn'un Asya Tarihine Giriş adlı eserleri ideolojik boşluk içinde bulunan ve yıkılışa karşı çare arayan Türk aydınları arasında Türklük şuurunun uyanmasında önemli tesirler bırakmıştır(19). Nitekim Tanzimat döneminde dil sahasında İbrahim Şinasi, dilin edebiyat şubesinde Ziya Paşa ile başlayan Türkçülük batıdaki Türkoloji eserlerinin etkisi ile büyük bir gelişme göstermiştir.
Batıdaki Türkoloji çalışmalarından etkilenenlerin başında Ahmet Vefik Paşa gelir. Vefik Paşa Lehçe-i Osmanî adlı eserinin giriş kısmında Türklerin ve dillerin yalnız Osmanlı ve Osmanlıca olmayıp Asya'dan Avrupa'ya kadar uzanan büyük ve eski bir ailenin en batıdaki kolu olduğuna dikkati çeker(20).
Askerî okullar nazırı Süleyman Paşa 1876'da yayımlanan Tarih-i Alem adlı eserinin
bir bölümünü İslamiyetten önceki Türk tarihine ayırır. Esas itibariyle Davids ve Guignes'in eserlerine dayanan bu bölüm modern Türk tarihçiliğinde İslâmiyet'ten önceki Türkelr'e dair ilk yazıdır(21). Diğer önemli eserinde İlmi Sarfı Türkî adını veren Süleyman Paşanın en büyük hizmeti askerî okulların ders programına millî tarihi koymuş olmasıdır(22).
Genç Osmanlılar içinde yer alan Ali Suavi Muhbir ve Ulûm gazetelerinde Türkçülüğü ve Türkçe yazmayı devamlı sözkonusu eder. Suavi'ye göre, Osmanlılar diğer Türk boyları gibi Türk soyu idiler ve dilleri Osmanlıca değil Türkçeydi(23). O'nun diğer önemli özelliği pek açık olmasa da Türkçülük, İslâmcılık ve Batıcılık arasında hiçbir zıtlık görmeyerek üç fikir akımını da aynı zamanda savunması ve laiklik fikrini ortaya atmasıdır. Bu arada Çağataycayı ve Doğu Türklüğünü Osmanlı okuyucularına tanıtan Özbekler tekkesi şeyhi Süleyman Efendi ile Müslüman Türkler arasında kullanılan yazı sisteminin ıslah edilmesini Osmanlı devletinin yöneticilerine teklif eden Azerbaycanlı Mirza Feth Ahunzâde'den de bahsetmek gerekir(24).
Bu ilmî Türkçülerin yanında vatan ve hürriyet fikirlerini yeni kuşaklara aşılayan Namık Kemal konularını Osmanlı-İslâm tarihinden seçerek tarih şuuru ile milleti uyandırma yolunda önemli bir adım atmıştır. Namık Kemal yazılarında vatan, millet ve Türkistan gibi kavramları kullanmakta ise de Osmanlıcılık fikrinin en önemli savunucularındandır(25). Kısaca Namık Kemal, Hıristiyan kavimler dahil, Osmanlı sınırları içindeki bütün cemaat ve kavimleri Osmanlılık şuuru ile yoğurup bir "Osmanlı milleti" oluşturma gayreti içindedir. Namık Kemal Vatan adlı ünlü makalesinde "İnsan vatanını sever..." diye başlayan coşkulu cümlelerle, vatan sevgisinin gerekçelerini, derinliğini ve kutsallığını çok güzel anlatır. Ancak Osmanlı devletinin parçalanacağı korkusu ile, açıktan açığa Türklük davasını savunamıyordu. Halbuki milliyetçilik Türklerden başka bütün unsurların ruhunu sarmış, artık hiçbiri kendisini Osmanlı değli, Yunanlı, Sırp, Bulgar ve Ermeni olarak görmeye başlamışlardır. Bununla beraber başta Atatürk olmak üzere bir çok Türk aydınının fikrî yetişmesinde Namık Kemal'in büyük etkisi olmuştur.
Osmanlı devletinde bu ilk Türkçülük devresi, daha ziyade ilmî seviyede olup, batıdaki Türkoloji çalışmalarının tesiri altında gelişmiştir. Dil ve tarih çalışmalarıyla Osmanlı devletindeki Türk aydınları arasında Türklük şuurunun uyanmasında önemli rolleri olan bu ilk Türkçülerin milliyetçiliği büyük ölçüde kültüreldi. Bu nedenle siyasette "Osmanlı milliyeti" ve "İslâm birliği" gayelerine önem vermekteydiler(26).
II. Abdülhamit döneminde Osmanlı devletinin devamı için zarurî kabul edilen "Osmanlı Birliği" ve "İslâm Birliği" fikirleri yanında Türkçülük de aydınlar arasında gelişmeye devam etmiştir. Bu dönemde Türkçenin imparatorluk içindeki durumunu kuvvetlendirme ve yayma konusunda önemli bir adım atılmıştır. Osmanlı tarihinde ilk defa 1876 Anayasası ile devletin resmî dilinin Türkçe olduğu kabul edilmiştir. Özellikle II. Abdülhamit yönetiminin basında, siyasî konuların yazılmasını yasak etmesi üzerine dil; edebiyat ve tarih gibi görünüşte siyasî olmayan konular Sabah, Tercüman-ı Hakikat ve İkdam gazetelerinde tartışılmaya başlanmıştı. Böyle tarihî ve kültürel tartışmaların ardında Türk millî duygusu ifadesini bulmuş ve daha sonra ki milliyetçi harekete etkisi büyük olmuştur(27). Diğer taraftan bu dönemde Türk tarihine artan ilgi, Osmanlı Türklerinin de, Türk tarihinin gerçekte kendi tarihleri olduğu şuurunun uyanmasına yol açmıştır.
Tanzimat döneminde başlayan ilmî Türkçülük bu devirde tarih, dil ve kültürel sahalarda eserlerin yayımlanması ile gelişmeye devam etmiştir. AHmet Mithat Efendi, Mufassal Tarihî Kurun-i Cedide, Mizancı Murad, Tarih-i Umumî adlı eserleriyle Osmanlı ve İslâmiyetten önceki Türk tarihine dikkat çekmişlerdir(28). Dilci ve Ansiklopedist Şemseddin Sami Osmanlı Türkçesine dilbilim açısından en büyük yardımı yapmıştır. Şemseddin Sami Kamus-u Türkî adlı eseri ile açıkça Türkçecilik yapar(29). Necip Asım, Leon Cahun'un Asya Tarihine Giriş adlı eserini esas alarak yazdığı genel Türk Tarihi ile Türk millî şuurunun ve milliyetçiliğinin uyanmasına önemli katkılarda bulunmuştur(30). Bursalı Mehmed Tahir de Türklerin Ulûm ve Fünuna Hizmetleri adlı eseri ile Türklerin İslâm medeniyetinde oynadıkları rolü ortaya koymuştur(31). Gene bu dönemde Türkçülük hareketinin tek yayın organı durumunda olan İkdam gazetesinde Şemseddin Sami, Veled Çelebi ve Necip Asım Türk dilinin araştırılması ve yazı dilinin sadeleşmesi cereyanını başlatmışlar ve önemli mesafeler katetmişlerdir. İlk defa "Türk Gazetesidir" başlığıyla çıkan İkdam'ın kültürel Türkçülüğün gelişmesinde ve Türkiye'de milliyet fikrinin tanıtılmasında önemli bir yeri vardır(32).
Bu dönemde ilmî Türkçülüğün ardından 1897 Türk-Yunan savaşının doğurduğu milliyetçi galeyân Türkçülüğün edebî safhasını başlatmıştır. Bu yeni çığır Mehmed Emin (Yurdakul)'in kuvvetli vatanseverlik ve milliyetçilik duyguları ile yazılan ve 1899 yılında yayımlanan Türkçe şiirleri ile ilk örneğini verdi. Özellikle;
Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim.
mısralarıyla başlayan şiirleri Türk aydınları üzerinde büyük ilgi uyandırdı. Mehmed Emin'in Millî Mücadeleye katılmak üzere Anadolu'ya geçişi münasebetiyle Mustafa Kemal Paşa O'na çektiği telgrafta "Türk milliyet severliğinin ilâhi müjdecisi olan şiirleriniz bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku olmuştur" diyordu(33). Şiirde Mehmed Emin ile başlayan edebî Türkçülüğü düz yazı alanında Ahmed Hikmet (Müftüoğlu) devam ettirir(34).
Osmanlıların Kırım savaşından sonra Orta Asya Türkleri ile olan siyasî münasebetleri de Türkçülüğün canlanmasında önemli rol oynamıştır. İngiliz-Rus rekâbetinden etkilenen Orta Asya Türklerinin Osmanlı devletinden İslâm birliği adına yardım talepleri ile başlayan bu münasebetler, Osmanlılar'da; Osmanlı olmayan Türkler konusunda bir şuurlanmaya yol açmıştır. Ayrıca Rusya'da Çarlık yönetiminden kaçarak Osmanlı devletine sığınan Türk aydınları önce kültürel sonra siyasî Türkçülüğün gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır(35).
XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında siyasî Türkçülük Rusya Türkleri arasında hız kazandı. Kırım ve Kazan'da, batı liberalizmi, Rus romantizmi ve Genç Osmanlılar hareketinden etkilenen yaygın bir Türk aydın hareketi vardı. Bu aydınlar önce kültürel Türkçülüğü, daha sonra da Pan-Slavizme tepki olarak geliştirdikleri Pan-Türkizmi (Türk Birliği) savunuyorlardı(36). Türk siyaset ve fikir hayatında önemli roller oynayacak olan bu aydınların başında gelen İsmail Gaspıralı, 1873'te Kırım'da çıkardığı Tercüman gazetesinde "dilde, fikirde işte birlik" parolası ile bütün Türklerin anlayabileceği ortak bir edebî dilin geliştirilmesi lüzumu üzerinde durmuştur(37). Türk aydınları üzerinde tesirler bırakan Hüseyinzâde Ali (Turan) de İttihat ve Terakki'nin kuruluşunda ve diğer milliyetçi cemiyetlerin faaliyetlerinde önemli roller oynayacaktır. Türkçülüğü o günlerde anlaşılan en geniş mânâsı içinde yani, Turancılık olarak düşünen Hüseyinzâde Ali'nin, Ziya Gökalp'teki Türkçülük fikrinin uyanmasında tesiri büyüktür(38).
Türkiye'de siyasî Türkçülüğün yayılmasında önemli rol oynayan Ahmet Ağaoğlu'nun yanısıra, hiç şüphesiz Rusya'dan Türkiye'ye gelenler arasında en önemli aydınlardan birisi de Yusuf Akçura'dır(39). Paris'te ilişki kurduğu Jön Türklerin Osmanlıcılık eğilimlerine karşı tepki olarak, Rusya'ya dönüşünde Mısır'da yayımlanan Türk gazetesinde Üç Tarzı- Siyaset adlı meşhur makalesini yazmıştır(40). Akçura bu makalesinde Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük akımlarından hangisinin Osmanlı devletinde uygulama şansına sahip olabileceğini ortaya koymaya çalışır. Sonuçta; "... artık Osmanlı milleti vücuda getirmekle uğraşmak beyhûde bir yorgunluktur" diyen Akçura, makalesinin sonunda kesin hükme varmamasına rağmen, ancak Türkçülük oplitikasının uygulanabilirliğine işaret eder. Bu döneme kadar Türkçülük bir siyaset programı halinde ortaya konulmamıştı. Akçura'nın makalesi böyle birprogram mahiyetini taşıyordu41. C.W. Hoster'e göre, 1848 "Komünist Manifestosu" komünistler için nasıl bir rol oynamışsa, Akçura'nın makalesi de Türkçüler için benzer bir rol oynamıştır(42).
Bütün bu çalışmalar ve ortaya konulan eserlerin sonucunda, Türk kavramı artık şerefli ve gurur duyulan bir kavram olarak değişmiştir. Türk tarihinden bölümler gün ışığına çıkarılmış, Osmanlı devleti dışında Türkçe konuşan Müslümanlar ırkdaş olarak kabul edilmiş, Anadolu, Türklerin vatanı olarak önem kazanmaya başlamıştır. Türk milliyetçiliğinin temeli olarak dili ve kültürünün rolü ve bunları canlandırmak ve geliştirmek ihtiyacı da kuvvetlenmiştir.
Milliyetçi Teşkilâtlar ve Etkileri
Türk milliyetçiliğinin II. Meşrutiyet öncesinde dil, tarih ve edebiyat sahalarındaki çalışmalarla temelleri atılmış ve milletin hayatında din kadar önemli ikinci bir faktör olan milliyet duygusu da önem kazanmaya başlamıştır. Bununla beraber, II. Meşrutiyetten önce Türkçülük; siyasî bir akım haline getirilememişti. Bu sebeple II. Meşrutiyet ilân edildiği zaman ülkede Türkçülük akımı henüz kendini gösterememişti. Fakat bir taraftan Rusya'dan gelen Türk aydınlarının savunduğu siyasî Türkçülük, diğer taraftan temelleri atılan kültürel Türkçülük, Türk milliyetçiliğini sistem haline getirmeye ihtiyaç duyulan unsurları kısmen hazırlamıştır. Böylece temelleri atılan Türk milliyetçiliği fikri II. Meşrutiyetin getirdiği hürriyet ortamı içinde belli cemiyetler ve dergiler etrafında canlanmaya ve teşkilâtlanmaya başlamıştır. Türk milliyetçiliği gelişen iç ve dış olaylara bağlı olarak gittikçe güçlenen bir siyasî akım haline gelmiştir.
Türk Derneği
Osmanlı devletinde Türkçülük fikrine dayanan ilk teşkilât 25 Aralık 1908 tarihinde Türk Derneği adıyla kurulmuştur. Türk Derneği Yusuf Akçura, Necip Asım ve Veled Çelebi'nin öncülüğünde, Ahmed Mithat, Emrullah Efendi, Bursalı Mehmed Tahir, Ahmed Hikmet Bey, Korkmazoğlu Celal, Akyiğitzâde Musa, Fuad Raif Bey tarafından kurulmuştur(43). Daha sonra derneğe Mehmed Emin (Yurdakul), İsmail Gaspıralı, Ağaoğlu Ahmed gibi ünlü kişilerin yanı sıra, Martin Hartmann, Vladimir Gordlevskiy gibi Türkoloğlar ile Osmanlı vatandaşı gayr-i müslimler de üye olmuştur(44). Türk Derneği'nin fahri başkanı ve hamisi Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, Başkanı Fuad Raif Bey, sekreteri de Yusuf Akçura'dır. İstanbul'da faaliyete başlayan Türk Derneğinin yurt içinde Rusçuk, İzmir ve Kastamonu, yurt dışında ise Budapeşte şubeleri açılmıştır(45).
Çeşitli konferanslar düzenleyen ve birkaç kitap yayımlayan Türk Derneğinin en önemli faaliyeti kendi adıyla yedi sayı yayımlanabilen dergisidir. Türk Derneği dergisi, Türkiye'de Türkoloji çalışmalarının, sistemli olmasa bile, dağınıklıktan topluluğa giden önemli bir evresi sayılabilir.
Türk Derneğinin amaç ve faaliyetlerini topluca değerlendirdiğimiz zaman ağırlıklı olarak Türkoloji çalışmaları yapmak üzere kurulduğunu görmekteyiz. İdeolojik açıdan Türk Derneği mensupları kültürel mânâda Türkçü olmakla beraber, siyasî açıdan Osmanlıcılık geleneğini ağırlıklı olarak taşımaktadırlar. Derneğin nizamnamesi, beyannamesi ve dergideki yazılar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu bakımdan dernek içinde yer alan Yusuf Akçura gibi siyasî Türkçülüğü savunan bir kişinin fikirlerinin dernek faaliyetleri üzerinde fazla etkili olamadığı görülmekteidr. Türk Derneğindeki Türkçülerin Türkçeyi millî dil haline getirerek Osmanlı devletini teşkil eden unsurları dil yoluyla bütünleştirme amacını taşıdıkları açıkça anlaşılmaktadır.
Genç Kalemler Hareketi
İstanbul'daki Türk Derneği'nin faaliyetlerine paralel olarak Selanik'te çıkmaya başlayan Genç Kalemler Dergisi dilde Türkçülük akımına yeni bir hız vererek milliyetçi ideolojinin oluşması bakımından çok önemli bir gelişmeye öncülük etmiştir. Selanik'in Türk milliyetçiliğini teşvik eden kozmopolit yapısı içinde şekillenen Genç Kalemler Hareketinin temel amacı "yazı dilini sadeleştirmek ve halk diline yaklaştırmaktı". Bu, amacı "Yeni lisan" olarak savunan Genç Kalemler Hareketinin öncülüğünü ve birleştiriciliğini Ali Canip, Ömer Seyfettin ve daha sonra onlara katılan Ziya Gökalp yapar.
Genç Kalemler dergisinde başlatılan "yeni lisan" davası ile halk ve aydın kültürleri arasında birlik kurmak üzere millî kültürün temeli sayılan Türk dili yeni bir zihniyetle işlenmeye başlandı(46). Genç Kalemler dergisinde ağırlıklı olarak Türkçenin sadeleştirilmesi ve edebiyat yazılarına yer verilmesine rağmen, birçok makalede milliyetçilik apma dil akımının dışına taşmıştır. Dergide dilin sadece bir edebiyat problemi değil, aynı zamanda Türklerin hayatıyla yakından ilgili olduğu ve 100 milyon kan kardeşini birbirine bağlayan bir bağ olduğu, bu sebeple İstanbul Türkçesini bütün Türklere yaymak gerektiği vurgulanır(47). Gene bir başka makalede, içinde yaşanılan zamanın devrimler çağı olduğu vurgulanarak eski değerlerin kaybolduğu, yenilerinin geldiği belirtilerek, yenilik Türklük adı altında tanımlanır ve doğulu milletlerin batının sömürgeciliğinden Türklük sayesinde kurtulabileceği vurgulanır(48). Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin'in millî dil ve edebiyat anlayışının ürünleri olan "Pamuk İpliği", "Bomba" ve "Primo Türk Çocuğu" gibi hikâyelerinde gayrî müslimlerdeki milliyetçilik hareketlerine karşılık Türklük düşüncesini uyandırma ve millî benliğe dönüş gibi konular işlenir. Diğer taraftan Ziya Gökalp'in; Demirtaş, Tevfik Sedat ve Gökalp imzalarıyla yazdığı ideolojik şiir ve makaleleri önemli bir yer tutar. Bu yazıları içinde "Turan" şiiri Osmanlı devletinin bunalımlı döneminde Türk gençleri üzerinde derin tesirler yapmıştır. Ayrıca Gökalp'in en önemli makalesi olan "Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler" adlı yazısında, "Yeni Hayat"ı II. Meşrutiyetin ilânı ile gerçekleştirilen siyasî inkılâbı sosyal bir inkılâpla tamamlayacak ilkeler bütünü ve eski hayata alternatif bir model olarak görüyordu(49).
Genç Kalemlerde başlatılan ve daha sonra millî edebiyat cereyanının doğuşuna öncülük eden II. Meşrutiyet devri Türkçecilik hareketini Türk milliyetçiliğinin başarılı bir hamlesi olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü dil bir milletin en önemli yapıcı unsurudur. Bu sebeple toplumumuzun ümmet halinden millet haline geçiş sürecinde başlatılan bu hareketin önemi büyüktür.
Türkiye Dışında Kurulan Türk Yurdları
Osmanlı devletinde Türk milliyetçiliği esası üzerine kurulan derneklere paralel olarak, çeşitli Avrupa ülkelerine eğitim amacıyla giden Türk gençleri de aynı amaçla Türk Yurdu adı altında bir takım dernekler kurmuşlardır. Bu derneklerin önemlileri Lozan, Cenevre, Nöşatel, Paris ve Berlin gibi Avrupa şehirlerinde kurulmuştur(50).
Avrupa'nn çeşitli şehirlerinde kurulan Türk Yurdları arasındaki işbirliğini geliştirmek ve ortak bir mefkûre belirlemek amacıyla birincisi Lozan'da, ikincisi de Cenevre'de olmak üzere iki büyük kongre yapılmıştır. Bu kongrelerde yurdçuluğun mefkûresi "Türklük aleminde içtimaî inkılâp esasları hazırlamak ve onu mazisine, ananesine, milliyetine müdrik bir hale getirmeye çalışmak" olarak belirlenmiştir(51). Bu mefkûreye ulaşmak için, Türkçenin geliştirilmesi, eğitimin Türkler arasında yaygınlaştırılması, millî servetin muhafazası için Türklerin iktisadî faaliyetlere teşvik edilmesi, Avrupa'da okuyan bütün Türk öğrencileri millî maksada hizmet etmeye çağırmak, hanımları eğitime ve sosyal hayata çekmek, cahillikten kurtarmak ve aynı gayeye hizmet eden diğer derneklerle işbirliğine girişmek gibi hususlar tespit edilmiştir. Ayrıca Türk Yurdlarının hiçbir şekilde siyasetle uğraşmayacağı belirtilen yasada, Türklüğe büyük hizmetleri olmuş kişilere "bir ulu ad" verilmesi de kararlaştırılmıştır.
Avrupa'da kurulmuş bulunan bir çeşit Türk öğrenci organizasyonları olarak görebileceğimiz Türk Yurdları tamamen Türkçülük fikrini benimsemiş olup, İstanbul'da kurulan Türk Yurdu ve Türk Ocağı ile paralel çalışmalar içinde bulunmaktadırlar(52). Bu dernekler Avrupa'da okuyan Türk öğrencileri arasında Türklük şuurunun uyandırılması ve ülkeye dönüşlerinde birer idealist genç olarak hizmetlerde bulunmalarında rol oynamışlardır. Bu gençler içinde Yusuf Kemal (Tengirşenk) (Paris Türk yurdu), Mahmut Esat (Bozkurt) (Lozan Türk Yurdu), Şükrü (Saraçoğlu) (Cenevre Türk Yurdu) Bey vb. birçok ünlü isimlere rastlamaktayız(53).
Bu dernekler etrafında toplanan öğrenciler özellikle İsviçre'de Mondros Mütarekesinin imzalanmasına paralel olarak Türk milletinin haklılığını dünya kamuoyuna duyurmak ve Millî Mücadeleye yardımcı olmak amacıyla başta "Türk Menfaatlerini Koruma Cemiyeti" ve "İsviçre Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" olmak üzere çeşitli cemiyetler kurmuşlar ve yayınlar yapmışlardır(54).
Türk Yurdu Cemiyeti
Türk Yurdu Cemiyeti 31 Ağustos 1911 tarihinde Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Ahmed Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Akif Muhtar (Özden) ve Yusuf Akçura gibi Türkçülük hareketinin önde gelen kişileri tarafından kurulmuştur(55).
Türk Yurdu Cemiyeti; "... Türklerin zekâ ve irfanca seviyelerinin yükselmesine, varidat ve teşebbüs sahibi olmalarına hizmet etmek üzere" bir gazete çıkarmayı ve Türk çocukları için bir pansiyon açmayı amaçlamıştır. Bu cemiyet Türk Ocaklarının kuruluş hazırlıklarının yapıldığı bir zamanda ortaya çıktığı için, cemiyet olarak fazla bir varlık gösterememiş, kurucuları Türk Ocakları içinde yer almıştır. Ancak cemiyetin en büyük hizmeti daha sonra Türk Ocaklarının yayın organı haline gelecek olan Türk Yurdu Dergisi'ni çıkarmasıdır ki, bu dergi Türk milliyetçiliği fikrinin oluşturulması, sistemleştirilmesi ve yaygınlık kazanmasında çok önemli bir rol oynayacaktır.
Türk Yurdu Dergisi'nin imtiyazı Mehmed Emin (Yurdakul) üzerine alınmasına rağmen, kısa süre sonra O'nun Erzurum Valiliğine tayin edilmesi üzerine, derginin imtiyaz ve müdürlüğü Yusuf Akçura'ya devrolunmuştur(56). İlk çıkış sermayesi Orenburglu Mahmud Bay Hasanof tarafından sağlanan "Türklerin faidesine çalışır" serlevhası ile ilk sayısı 30 Kasım 1911'de yayımlanan Türk Yurdu Dergisi amacını şöyle açıklamaktadır:
"Türklüğe hizmet etmek, Türklere faide dokundurmak istiyoruz. Maksadımız işte budur. Maksada erişmek için hangi yollardan yürüyeceğimizi mecmuamızın münderecatı göstereceğinden, mesleğimizin teşrikini fazla buluyoruz. Tanrı yardımcımız olsun."(57)
1911 yılında yapılan toplantıda Türk Yurdunun yayın politikası da şu esaslar dahilinde belirlenmiştir.
1- Risale Türk ırkının mümkün olduğu kadar çoğunluğu tarafından okunup anlanarak istifade olunacak bir tarzda yazılacaktır. Dili sade olacaktır. Kavmin ekseriyetine faydalı mevzular seçilecektir.
2- Risale, bütün Türklerce makul olabilecek bir ideal ortaya koymaya çalışacaktır.
3- Risalede Türklerin tanışmalarına, iktisat ve ahlâkça yükselmelerine ve fen bilgileriyle zenginleşmelerine hizmet eden mevzular en ziyade yer alacak, siyaset bunlardan sonra gelecektir.
4- Risale Osmanlı devletinin iç siyasetinden bahsederken, hiçbir siyasî fırkaya taraftarlık etmeyecek, ancak Türklüğün, Türk unsurlarının siyasî ve iktisadî menfaatlerini müdafaa edecektir.
5- Risalenin devletlerarası siyasette esas fikri, Türk aleminin menfaatlerini müdafaa etmektir(58).
Bu amaç ve program doğrultusunda Yusuf Akçura'nın yönetiminde 32 sayfalık iki forma halinde 15 günde bir yayımlanan Türk Yurdu Dergisi büyük bir kültür dergisi olmasının yanı sıra, Türk fikir hayatının en uzun ömürlü yayın organı olma özelliğini de taşımaktadır. F. Georgeon'un deyimiyle temel çizgisi "Pantürkizm ve ilerlemecilik" olan Türk Yurdu Dergisi; milliyetçilik fikrine halkçı bir muhteva kazandırılmasında, millî iktisat fikrinin oluşmasına da öncülük etmiş, çağdaşlaşmayı Türkler için bir hayat davası olarak görmüştür. Ayrıca mümkün oldğu kadar Türklerin çoğu tarafından anlaşılabilecek sade bir Türkçeyi savunuyor ve kullanıyordu. Diğer taraftan eğitimin modernleşmesi, kadın haklarının geliştirilmesi, Türklerin kültürel mânâda birliğine önem vermesi, her sahada millî konuları ele almasıyla, bütün Türklerce makbul olabilecek bir ideal yaratmaya çalışmıştır(59).
Türk Ocakları
XX. yüzyıl başlarında Türk milliyetçiliği esası üzerinde kurulan en önemli teşkilât hiç şüphesiz Türk Ocaklarıdır.
Kendisinden önce kurulan Türk Derneği, Genç Kalemler Hareketi ve Türk Yurdu Cemiyeti gibi kuruluşlar doğrudan aydınların öncülüğünde kültürel ve ilmî amaçlı oluşturulurken Türk Ocağının kurulma düşüncesi ve inisiyatifin Askerî Tıbbiye öğrencilerinden, yani gençlerden geldiği görülmektedir. Bunun temel sebebi, örgütlenme geleneğinin yanı sıra, tıbbiye öğrencilerinin modern eğitim görmesi sebebiyle müspet ilim zihniyetiyle yetişmeleri sonucu karşılaşılan siyasî ve sosyal meselelere rahatlıkla teşhis koyabilmeleri ve harekete geçmeleridir(60). Ayrıca okuldaki Türklerin dışındaki öğrencilerin beraber hareketlerine bir tepki olarak birleşmek gereğini hissetmeleridir(61). Öğrenciler arasında yapılan gizli toplantılarla milliyet esasına dayanan bir cemiyet kurma düşüncesi olgunlaşmış ve bir program hazırlamışlardır62. Bu program esasları dahilinde hazırladıkları 11 Mayıs 1911 tarihli bir bildiriyi, bu konuda kendilerine yardımcı olacağına inandıkları devrin önemli aydınlarına sunmuşlardır(63).
"190 Tıbbiyeli Türk Evladı"(64) adına kaleme alınan bu bildiride; 1908 siyasî reformunun ardından "hayatı inkıraz" yaşayan Türklerin her yönüyle geliştirilmesi için sosyal bir reform yapılması gereği dile getiriliyor ve bu amaçla çalışacak "millî ve içtimaî bir cemiyet teşkil etmek" lüzumu vurgulanıyordu. Tıbbiyeli öğrenciler bildiriyi verdikleri Türkçü aydınlarla yaptıkları görüşme ve toplantılardan sonra, Türk Ocakları 3 Temmuz 1911 (20 Haziran 1327) tarihinde fiilen, 25 Mart 1912'de resmen kurulmuştur(65).
Fiili kuruluşundan yaklaşık 9 ay sonra resmî kuruluşunu tamamlayan Türk Ocaklarının ilk yönetim kurulu şu kişilerden oluşmuştur. Ahmet Ferid (Tek) (Reis), Yusuf Akçura, (II. Reis), Mehmed Ali Tevfik (Umumî Katip), Dr. Fuad Sabit (Veznedar)'dır(66). İlk toplantılarını Akbıyık'ta Türk Yurdu Dergisi idarehanesinde yapan ve daha sonra Divanyolu'nda üç odalı bir binada faaliyete geçen Türk Ocağı 1912 sonbaharında önemli bir sarsıntı geçirmiştir. Bu sarsıntının birkaç sebebi vardır. Birincisi Balkan savaşlarının yarattığı kaos içinde Türk milliyetçiliğine karşı olanların Türk Ocağını imparatorluğun çeşitli unsurları arasına ayrılık sokmakla suçlamalarıdır. Halbuki bu sıralarda, Arnavutların, Arapların, Yahudilerin, Rumların ve Ermenilerin gizli ya da açık bir çok cemiyetleri çoktan faaliyete geçmişlerdi. İkinci önemli sebep de maddî imkânsızlık ve Ahmed Ferid Bey'in Millî Meşrutiyet Fırkasını kurmak üzere ocağın başkanlığından ayrılmış olmasıdır.
Kuruluşundan sonra tepkilerle karşılaşan Türk Ocakları 18 Mayıs 1913'de Hamdullah Suphi (Tanrıöver)'in başkan seçilmesi ile sarsıntıları atlatmış ve büyük bir canlılık içine girmiştir. Bu canlanmayı devrin şartları içinde aramak gerekir. Her şeyden önce bu sırada yaşanmakta olan balkanf elaketinin yarattığı şok, Türk aydınları ve gençliğinde bir ümid ve azim doğurmuş, imparatorluk içinde Türklüğe dönüşü hızlandırmıştır(67). İşte böyle bir ortamda Türk Ocakları devrin ihtiyaç ve heyecanlarını temsil etmiştir. Diğer bir ifade ile devletin Osmanlıcı politikası gereği siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan birçok bunaltıcı olaylar yaşayan Türk unsurunun kimlik bunalımına cevap vermeye çalışmıştır. Diğer taraftan Balkan yenilgisi sonucu İttihat Terakkinin Türkçülük politikasını benimsemeye başlaması da Türk Ocaklarının faaliyetlerini artırabilmesi için uygun bir ortam hazırladığı gibi, maddî problemlerinin çözümüne de yardımcı olmuştur(68). Ayrıca, başta Ziya Gökalp olmak üzere, Selanik'teki Genç Kalemler Hareketini yürütenlerin de İstanbul'a gelerek Türk Ocağına katılmaları fikri açıdan büyük bir güç kaynağı olmuştur. Türk Ocaklarının gerçek doğuşu ve imparatorluktaki fonksiyonlarını yerine getirmeye başlaması bu gelişmelerden sonra başlamıştır. Türk Ocaklarının Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı arasında üye sayısı arttığı gibi; İstanbul dışında da şubeler açılmıştır(69).
Türk Ocaklarının amacı; 1912 Nizamnamesinin 2. maddesinde "... Akvam-ı İslâmiye'nin bir rükn-ü mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, içtimaî, iktisadî seviyelerinin terakki ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktadır"(70) şeklinde ifade edilirken, 1918 yılında yapılan değişiklikle "Ocağın maksadı Türklerin harsi birliğine ve medeni kemaline çalışmaktır"(71) şeklinde değiştirilmiştir. Ayrıca ocağın amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırken "sırf millî ve içtimaî bir vaziyette" kalacağı asla siyasetle uğraşmayacağı da vurgulanmaktadır.
Nizamnamedeki amaç maddesinden de anlaşılacağı gibi, Türk Ocaklarını kuran aydın ve gençler Türkleri gelişmiş ve sağlam bir millet haline getirmeyi hedeflemektedirler. Kısaca bu aydınlar Ziya Gökalp'in "Yeni Hayat" olarak adlandırdığı toplumun tüm kıymet sahalarında milliyet esasına dayanan, siyasî reformu tamamlayacak sosyal bir reform yapmayı amaçlamışlardır.
Bu amaç doğrultusunda Türk Ocaklarının devrin şartları gereği temelde millî duygulardan kaynaklanan milliyetçilik fikrini "heyecan ve telkin" yoluyla uyandırmak ve canlı tutmak faaliyetlerinin odak noktasını oluşturmaktadır. Özellikle ocağın başta İstanbul olmak üzere, yürüttüğü organize faaliyetler çerçevesinde yapılan sistemli konferanslar, sohbeler, müsamereler, konser ve serbest derslerle bir halk üniversitesi gibi çalışmıştır(72). Bu faaliyetlerde işlenen konuların hemen hemen tamamını Türklüğe ait meselelerin teşkil etmesi millî ruhun etkili bir kaynağı olmuştur(73). Türk Ocakları bu faaliyetler sonucu ülkede Türklük-Türk milliyetçiliği şuuruna sahip geniş bir kadro oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Nitekim Türk Ocağı çevresindeki düşünce atmosferi içinde yetişen veya bu düşüncelerden etkilenen asker-sivil Türk aydınları I. Dünya Savaşı sonunda Anadolu'daki Millî Mücadeleyi yürüten ve Türkiye Cumhuriyetini kuran kadroların önemli bir bölümünü oluşturmuşlardır.
Türk Ocaklarının fiili olarak yürüttüğü faaliyetlerden birisi de bünyesinde çeşitli dernekler kurması veya benzer amaçlar doğrultusunda kurulmuş olan derneklerle işbirliği yapmasıdır. Bunlar içinde doğrudan Türk Ocakları bünyesinde gençler için kurulan Türk Gücü Derneği(74), halka doğru hareketini fiilen uygulama safhasına koymak için kurulan Köycüler Cemiyeti(75) İhtiyat Zabitleri Teavün Cemiyeti ve Darülfünun Talebe Cemiyetini sayabiliriz.
Diğer taraftan kitap yayıncılığında pek başarılı olamayan Türk Ocakları, dergi yayıncılığında oldukça başarılıdır. Bu dergiler içinde daha önce bahsedilen Türk Yurdu Cemiyeti tarafından 1911 yılında yayımlanmaya başlayan ve Türk Ocaklarının kuruluşundan itibaren onun yayın organı haline gelen Türk Yurdu şüphesiz en önemlisidir. Bu dergi Türkçülük fikrini oluşturulması, sistemleştirilmesi ve yaygınlık kazanmasında çok önemli bir rol oynayacaktır. Türk Yurdunun yanı sıra, Türk halkı ile aydınlar arasında bağ kurmayı amaçlayan Halka Doğru Dergisi ile Türk Sözü Dergisi doğrudan Türk Ocakları tarafından yayımlanmışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki çeşitli unsurların milliyetçilik hareketleri karşısında Türk milliyetçiliğinin öncüsü olma gibi bir fonksiyonu üstlenen Türk Ocakları kısa zamanda devrin önemli birçok ilim ve fikir adamını bünyesinde toplamıştır. Ocak çevresinde toplanan bu aydınlar günlük siyasî çekişmelerin dışında kalmaya çaba sarfederek çalışmalarını Türk milliyetçiliğinin teorisini kurma konusunda yoğunlaştırmışlardır. Bu sebeple Türk Ocağı çevresindeki aydınların çalışmaları sayesinde Türkçülük akımı siyasî, sosyal, iktisadî ve kültürel hayata bakışlar getirmiş, dönemin etkili fikir akımı haline gelmiştir.
Türk Ocakları çevresinde savunulan milliyetçilik anlayışının temeli, millî kültür yaratma ve bu yolla mütecanis bir millet oluşturma yönündedir. Böylece İmparatorluk içindeki Türkler her bakımdan gelişmiş, sağlam bir millet haline gelecek ondan sonra da dağınık bir şekilde yaşayan bütün Türkler arasında kültürel birlik sağlanacaktı(76). Bu temel yaklaşıma rağmen, Türk Ocakları, Türkçülerin bütün eğilimlerinin toplandığı bir merkez görünümündedir. Bütün aydınlar Tanzimatın "İttihad-ı Anasır" politikası ile Osmanlı milleti yaratmanın mümkün olamayacağı konusunda hemfikir olup temel bağlılık odağı olarak Türklüğü görmektedirler. Ancak bu konuda takip edilmesi gereken politikada farklı yaklaşımlar ileri sürmektedirler. Bu temel farklılığın devleti koruma endişesi ile hareket eden Osmanlı Türkçüleri ile Rusya'dan gelen Türk aydınlarının soydaşlarının bağımsızlık kazanması ve Türk birliğinin gerçekleşmesi yolundaki fikirlere öncelik vermesinden kaynaklandığı söylenebilir.
Başta Ziya Gökalp olmak üzere, Osmanlı Türkçüleri kültürel mânâda Türkçülüğü savunurken, siyasî anlamda Osmanlıcılık(77) geleneğini belirli bir süre aşamamışlar ve milliyetçilik anlayışlarını Osmanlılık ve İslâmcılıkla uyumlu göstermeye özen göstermişlerdir. Çünkü onların esas davası yeni bir devlet kurmak değil, yapısı çok değişmiş olmakla beraber, Türk-Müslüman benliğini muhafaza eden ve halen ayakta duran Osmanlı devletini millî bir devlet haline getirmektir. Bu sebeple Osmanlı Türkçüleri başlangıçta Osmanlıcılık ve daha sonra ağırlıklı olarak İslâmiyete bağlı milliyetçilik anlayışı ortaya koymuşlardır. Ortaya koydukları milliyetçilik anlayışının Osmanlılık ve İslâm'ın zararna olmadığını aksine bu iki unsuru da güçlendirici mahiyette olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre bir Türk ve İslâm devleti olan Osmanlının ayakta kalabilmesi ve diğer unsurları idaresi ancak, millî benliğe sahip bir Türklüğün onun merkezinde bulunması ile mümkün olabilirdi." Aynı şekilde milliyetçiliğin İslâmiyete yeni bir canlılık kazandıracağını savunmuşlardır(78). Bu tartışmaları bilindiği gibi Ziya Gökalp "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" şeklinde formüle etmiştir(79). İmparatorluğun dağılmanın eşiğine geldiği bir sırada, siyasî endişelerin de ağır bastığı bu üçlü formülde asıl yapıcı unsurun Türk kültürü olduğunu belirtmek gerekir.
Buna karşılık Osmanlı devletine Rusya'dan gelen Türk aydınları Türk milliyetçiliğinin siyasî düşünce bilincine içinde yaşadıkları siyasî, ekonomik ve kültürel ortamın etkisiyle daha çabuk varmışlardır(80)". Bu aydınlari çinde Yusuf Akçura, Türklüğün daha çok siyasî yönü ile ilgilenmiş, 1904 gibi erken bir tarihte yayımladığı Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi ile Türklüğe yeni bakış açıları getirmiştir. Akçura, Türk dünyası için öngördüğü siyasî projenin merkezine tek bağımsız siyasî bütünü temsil eden Osmanlı devletini yerleştirir. Bu sebeple bütün Türklerin millî menfaatlerini Osmanlı devletinin istikbali ve muhafazasında görür(81)". Bir bakıma Osmanlı devletini Türklerin çıkarlarını koruyacak bir araç olarak gören Akçura, aynı zamanda Rusya Türkleri'nin birlik sağlama isteği ile Osmanlılar'ın devleti koruma çabalarını bir senteze ulaştırmaya çalışmıştır."(82)
Diğer taraftan Akçura'nın Türk birliği fikrini Osmanlı anlayışının dışında Türk-Tatar ortak mirasına da yönelttiği dikkati çekmektedir. Ayrıca Türklerin büyük çoğunluğunun Müslüman olması sebebiyle ortak bir bağlılık temeli oluşturan Halife-Sultanın karizmatik gücünü ön plâna çıkarmak ister(83).
Genel olarak başta Ziya Gökalp olmak üzere Osmanlı Türkçüleri Balkan Savaşları sırasında çok milletli imparatorluğa taraftardırlar. Ancak çok milletli imparatorluk apısından hakim nüfusu Türklerin oluşturmaya başladığı millet yapısına geçişte, Bakan savaşlarının dönüm noktası olması Anadolu Türklüğünün önemini artırmıştır. Diğer taraftan Osmanlı tarihinin Türklük öğesine göre yeniden yorumlanmasına ve gittikçe küçülme psikolojisinin verdiği telaşla da I. Dünya Savaşına paralel olarak, Osmanlı sınırları dışındaki Türklerle de yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Böylece Osmanlı devletinin sınırlarından vazgeçmeksizin milliyetçilik anlayışlarını siyasî anlamda Osmanlılık ve İslâmcılığın dışında temellendirmeye başlamışlardır. Böylece Osmanlı devletinin sınırlarından vazgeçmeksizin milliyetçilik anlayışlarını siyasî anlamda Osmanlılık ve İslâmcılığın dışında temellendirmeye başlamışlardır. Kısaca Türk Ocağı çevresindeki aydınların milliyetçilik anlayışlarının Osmanlı topluluğunun Türk millî topluluğu haline gelmesine paralel olarak değiştiğini söylemek mümkündür. Bu değişmeye paralel olarak Türkçülerde etnik-linguistik bir milliyetçilik anlayışının belirginleşmeye başladığını görüyoruz. Bu milliyetçilik anlayışı başta Yusuf Akçura olmak üzere özellikle Rusya kökenli Türkçülerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.
Diğer taraftan milletin coğrafî ve siyasî sınırlara bağlı olmadığını savunan bu aydınlar Türklüğü bir bütün olarak görmektedirler. Bu sebeple ister kültürel, ister siyasî anlamda ele alınsın bütün Türklük anlayışı Türk Ocaklarının temel dinamik fikirlerinin birini teşkil etmektedir. Bu anlayışa bağlı olarak Turancılık-Pantürkizm
Rusya'dan gelen Türk aydınları vasıtasıyla Osmanlı Türk kamuoyuna tanıtılmıştır. Ancak Turan fikrinin tarih şuuru ile yoğrulmuş bir mefkure şeklinde yaygınlaşmasında Ziya Gökalp'in büyük rolü olmuştur. Turancılığın siyasî manâda dünya kamuoyuna yayımasında ise asıl adı Moiz Cohen olan Tekin Alp'in etkisini belirtmek gerekir(84). Böylece Türkçülük cereyanı, I. Dünya savaşı başlarında Turancılık heyecanı ile bütünleşerek aydınlar ve gençleri derinden etkilemiş(85), hatta İttihat ve Terakki liderleri nezdinde de ciddi anlamda itibar kazanmıştır.
Ancak Türk Ocakları içinde bazı aydınların Turancılık konusuna son derece ihtiyatlı yaklaştıklarını da görmekteyiz. Bunlar içinde Türk Ocaklarının ilk başkanı Ahmet Ferit (Tek) daha I. Dünya Savaşının başlarında Türklük ile uğraşanların ihtiyat ve basireti elden bırakmamalarını, hele genç ve delikanlı ocaklıların doğuya mahsus hayalperverlikle Turana uçuvermemeleri gerektiğini vurgular. "Edirne, Rize, Rodos, Süleymaniye! Bu dört kale Türkün ilk hududunun demir kazıklarıdır" diyen Ahmet Ferit "hayal-ı muhal" olarak tanımladığı Turandan ziyade bu sınırların içinde kalan yerlerin imarına çalışılmasını tavsiye eder(86). Ahmet Ferit'in bu yaklaşımı Misak-ı Millî ile paralellik arzetmektedir. Aynı şekilde İzmir Türk Ocağı Başkanı Necip Türkçü de Ziya Gökalp'in Turan anlayışına karşı çıkarak Anadolu ve Rumeli Türklüğünü ön plâna çıkarır. Diğer taraftan Rusya'nın çözüldüğü, Türkçülük heyecanının en yüksek noktasına ulaştığı 1981 yılında yapılan Türk Ocakları kongresinde (14 Haziran 1918-11 Temmuz 1918) nizamname değişikliği çerçevesinde hazırlanan bir teklifte, "Türk Ocaklarının faaliyet sahasının bilhassa Türkiye" olması teklif edilmiş, ancak büyük çoğunluğu gençlerden oluşan delegeler tarafından kabul edilmemiştir(87). Teklifi hazırlayan encümende Ziya Gökalp, Halide Edip, Ahmet Ferit, Hasan Ferit ve Nüzhet Sabit gibi önemli kişilerin bulunduğu dikkate alınırsa bu aydınların I. Dünya Savaşının ağır kayıpları ve yaşanmakta olan yoksulluğun da etkisiyle Anadolu Türklüğü üzerinde daha ihtimamla durulması noktasına geldiklerinin bir sonucu olarak görmek gerekir. Nitekim I. Dünya Savaşı sonlarında Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü, Turancılık anlayışlarının siyasî boyutu bulunmadığını tamamen kültürel bir amacı olduğunu vurgularlarken(88) Yusuf Akçura 1916 yazı gibi erken bir tarihte Pantürkizmden Rusya Türkleri için kültürel özerkliği hedefleyen bir fikri dönüşüm geçirmiş(89), 1919 yılında da demokratik Türkçülüğü savunmaya başlamıştır(90).
Türk Ocakları çevresindeki aydınlarda meydana gelen bu fikri dönüşüme rağmen, vatan edinilecek topraklar konusunda somut bir tanım birliğine varamadan Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Çünkü Türkçülere göre, Ziya Gökalp'in deyimi ile "millet vatanı" veya "vatan harsi toprak"tı. Dolayısıyla onların millet anlayışları toprak esasına dayanmamak gibi bir özelliğe sahipti. Siyasî sınırların milletleri bölemeyeceği fikrini savunuyorlardı91. Ancak vatanı milletle birleştirme M. Kemal Paşa'nın Misak-ı Millî ile sınırladığı toprağa dayalı bir millî devlet fikrinin ortaya çıkması ile mümkün olabilmiştir. Türk Ocakları çevresindeki aydınlarda bu millî devleti Türkçülük anlayışlarının somut bir ifadesi olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda yeni Türk devletinin kuruluşuna paralel olarak yeniden teşkilâtlanan Türk Ocakları temel konularda yeni rejime tam destek vermişlerdir. Bu işbirliği kısa zamanda ideolojik kaynaşmayı da beraberinde getirmiş, 1927 yılında yapılan kongrede Türk Ocaklarının faaliyet sahası Türkiye ile sınırlandırılarak bütün Türklük anlayışından dönüşüm resmileştirilmiştir(92).
Türk Ocakları çevresindeki aydınlar önelikle milliyetçilik anlayışlarına halkçı bir muhteva kazandırmaya çalışmışlardır. Onlar aydın ile halk arasındaki uçurumu ortadan kaldırılarak bu yolla bütünleşmeyi hedefliyorlardı. Bu sebeple halka doğru gitmeyi Türkçülüğün temel ilkelerinden birisi kabul ediyorlardı. Halkçılık anlayışı konusunda Yusuf Akçura, devletin ayakta kalabilmesini millî bir burjuva sınıfının yaratılmasında görürken(93); Ziya Gökalp toplumda çatışma yerine uyumu, sosyal sınıflar yerine meslek zümrelerini esas alır. Bu dönemde uygulamaya konulan millî iktisat politikasını solidarizmle bütünleştiren Ziya Gökalp, sosyalist ve liberal çözümlerin alternatifleri olarak tesanütçülük ve içtimaî halkçılık anlayışı ortaya koyar. Bu konuda Fransız solidarist düşüncesinin etkisinde kalan Gökalp, bu düşünceyi Osmanlı lonca geleneği ile uyumlu hale getirir(94). Böylece milleti, menfaatlerini birbiriyle çelişmeyen bir bütün olarak gören Ziya Gökalp'in bu anlayışının Cumhuriyet döneminde "sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" şiarı ile aynen devam ettirildiğini vurgulamak gerekir. Diğer taraftan Türkçülerdeki milliyetçilik ve halkçılığın iktisadî düşünceye yansıması millî iktisat biçiminde olmuş; millî iktisat politikasını savunmuşlardır. Onlar imparatorluğun aslî unsuru olan Türk köylüsünün üretken hale getirilmesini, esnafların şirketlenmesini, ticaret ve sanayinin Türklerin elinde toplanmasını savunmuşlardır. Türkçü aydınlar tarafından savunulan millî iktisat anlayışı, I. Dünya Savaşından sonra devletçilik çizgisine oturmuştur. Bu konuda Yusuf Akçura, 1919 yılında devletçilik ilkesini savunurken(95) Gökalp 1923 yılında devletin ekonmide düzenleyici bir rol üstlenmesinden yana olduğunu belirtiyordu(96).
Diğer taraftan Türkçülerin çağdaşlaşma, kadın hakları, din işleri ile devlet işlerinin ayrılması konusundaki fikirleri batıcı akım kadar radikal özellik göstermese de, Türk toplumunun imparatorluktan millete, doğu medeniyetlerden batı medeniyetine, dinî hayattan laikliğe geçiş sürecinde önemli bir dönemeç teşkil etmektedir.
Dili, milleti oluşturan temel faktör olarak gören Türkçü aydınlar İstanbul Türkçesini esas alarak dilde sadeleşmeyi savunmuşlardır. Dilde sadeleşme hareketi ile Türkçüler ortak bir yazı dili oluşturmaya çalışırken, aynı zamanda aydın-halk kopukluğunun önüne geçmek gibi sosyal bir amaç da güdüyorlardı. Türkçülerin milliyetçiliğe kazandırdığı halka doğru ilkesi kısa zamanda etkisini göstermiş, millî edebiyat akımını doğurmuştur. Millî edebiyat akımı Türk kültürü ve Anadolu'yu esas alan eserleri ile Türk millî şuurunu güçlendirmek ve milliyet duygusunu uyandırmayı da amaçlamıştır. Türkçü aydınlar halk kültürünün kaynaklarının araştırılıp ortaya konulmasını milliyetçiliğin dayanacağı taban açısından çok önemli görmekteydi. Böylece Türk kültürünün kaynaklarına yönelik, aynı zamanda Türk tarihine olan ilgiyi artırmış, yaşanan buhranların da etkisi ile millî tarih anlayışı doğmuştur. Millî tarih görüşü ile artık Türk tarihi bir hanedanın veya dinin tarihi değil, esas itibariyle milletin tarihi olarak ele alınmaya başlamış, Türk tarihi zaman ve mekan itibariyle yaygınlık kazanmıştır(97). Türk Ocağı çevresindeki aydınların dil, edebiyat ve tarih başta olmak üzere Türk kültürüne yönelen çalışmaları uzun süre ümmet potasında şekillenen toplumun milletleşme sürecine geçişte bir katalizör rolü oynamıştır.
Sonuç
Türk milliyetçiliğinin ve başta Türk Ocakları olmak üzere, bu fikir temelinde kurulan teşkilâtların; Türk milletinin XX. yüzyıl başlarında çok milletli imparatorluk yapısından millî devlete dönüşüm sürecinde kaderini belirlemede hâkim bir rol oynadığını söylemek mümkündür. Zira XX. yüzyıl başlarında Türk milliyetçiliğini savunan aydınlar, imparatorluk yapısı içindeki Türklere millî bilinç ve Türklük gururu kazandırmak için yoğun çaba sarfetmişler, Türk unsuruna dayalı sosyal ve siyasî kimliğin anahatlarını çizmişler ve bu kimilği yeni bir sosyo-politik oluşumun temeli olacak şekilde olgunlaştırmışlardır. Bu dönemde savunulan milliyetçilik geçiş döneminin izlerini taşımasına rağmen, Türk toplumunu modern milliyetçiliğin eşiğine getirmesi açısından son derece önemli bir merhale olmuştur. Böylece II. Meşrutiyet döneminde temelleri atılan Türk milliyetçiliği fikri, Millî Mücadele döneminde Misak-ı Millî sınırları ile belirlenen anavatan kavramı ile bütünleşerek açıklık kazanmış, millî bir Türk devleti kurulması şeklinde tecelli etmiştir. Yani Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı dönemindeki Türkçülük-Milliyetçilik hareketinin birikiminden millî devlet fikrine ulaşmış, milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden biri haline getirmiştir.
Diğer taraftan II. Meşrutiyet devrindeki milliyetçi kuruluşlarda yürütülen organize ve sistemli faaliyetler ülkede milliyetçilik şuuruna sahip geniş bir kadro oluşmasını da sağlamıştır. Bu milliyetçi düşünce atmosferi içinde yetişen ve bu düşüncelerden etkilenen asker-sivil Türk aydınları, Anadolu'daki Millî Mücadeleyi yürüten ve Türkiye Cumhuriyetini kuran kadroların önemli bir bölümünü oluşturmuşlardır.
Dipnotları
1 Geniş bilgi için bkz. Elie Kedouire, Avrupa'da Milliyetçilik, Çev.: M. Haluk Timurtaş, Ankara 1971, s. 1R3; Eric I. Hobbawm, Devrim Çağı (1789-1848), Çev.: J. Ergüder, A. Şenel, Ankara 1989, s. 101-241; Server Tanilli, Dünyayı Değiştiren On Yıl Fransız Devrimi Üstüne (1789-1799), 3.B., İstanbul 1990, s. 85 vd; Janko Muslin (Der.), Hürriyet Bildirgeleri, Çev.: Necmi Zeko, İstanbul 1983, s. 23-96.
2 Geniş bilgi için bkz. Kedourie, a.g.e., s. 84-130; Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih (1789-1960), 2. B., Ankara 1973, s. 8-30; A. Haluk Ülman, Birinci Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş, 2.8.. Ankara 1973, s. 16-24.
3 Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, 2. B, Ankara 1984, s. 66; Bernard Lewis, "The Impact of the French Revolution on Turkey", Journal of World History, V.1, (Octobre 1953), s. 119.
4 David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), Çev.: S.S. türet, R. Ertem, F. Erdem, İstanbul 1979, s. 9.
5 Kemal Karpat, "Modern Türkiye", İslam Tarihi, Kültür ve Medeniyeti, (Ed. P.M. halt, S. Lambton, B. Lewis), Çev.: Kurul, 11. Cilt, İstanbul 1989, s. 95.
6 Cevdet Küçük, "Osmanlı İmparatorluğunda 'Millet Sistemi' ve Tanzimat", Mustafa Reşit Paşa ve Dönemi Semineri Bildirileri, Ankara 13-14 Mart 1985, Ankara 1987, s. 13-23.
7 Roderic Davison "Nationalism as a Ottoman Problem and the Ottoman Response" Nationalism in a Non National State, The Dissolution of the Ottoman Empire, Ed: W.W. haddad and W. Ochsenwald, Columbus 1977.
8 Hugh Seton-Watson, "Milliyetçilik ve Çok Milletli imparatorluklar", Çev.: Y.T. Kurat, Belleten, C. XXVIII, Sayı: 109-112, (Temmuz 1964), s. 525-542.
9 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, 2. B., VII. Cilt, Ankara 1977, s. 308-309.
10 Mümtaz-er Türkiye, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu (1867-1873), (Ankara Üniv. Sos. Bil. Ens. Yay. Dok. Tezi) Ankara 1990, s. 204.
11 İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, İstanbul 1970, s. 11-13.
12 Ercümed Kuran, "Türk Milliyetçiliğinin Gelişmesi ve Yusuf Akçura", Türk Kültürü, C. IV, Sayı: 42, s. 529.
13 Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, 2.8. Ankara, 1984, s. 330.
14 Lewis, a.g.e., s. 1.
15 Ahmet Agayef (Ağaoğlu), "İslam'da Dava-yı Milliyet", Türk yurdu, (1914), Yıl: 3, C. 7, Sayı: 11, s. 2388.
16 Bernard Lewis, "Türkiye'de Tarihçilik ve Milli Uyanış", Türk yurdu, Sayı: 2 (19607, s. 10.
17 Faktörler için bkz. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII, 2. B., Ankara 1977, s. 288-296.
18 Kushner, a.g.e., s. 12.
19 Geniş bilgi için bkz. Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, 1928 Yılı Yazıları, (Haz. Nejat Sefercioğlu), Ankara 1981, s. 29-30; Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Çev.: Mehmet Hrmancı, C. 2, İstanbul 1983, s. 316-317; Kushner, a.g.e., s. 12-14.
20 Akçura, a.g.e., s. 18-19; Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı-Tarihi, C. III, İstanbul 1971, s. 1069.
21 Lewis, a.g.m.., s. 1; Akçura, a.g.e., s. 43-44.
22 Sadık Tural, Osmanlı İmparatorluğunun Son Yıllarında Edebiyatımızda Türkçülük Akımı, (H.Ü. Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1978, s.2 1.
23 İsmail Hami Danişmend, Ali Suavi'nin Türkçülüğü, Ankara 1942, s. 26.
24 Fevziye Abdullah Tansel, "Arap Harflerinin Islahı Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri (1861-1884)", Belleten, C. 17; Sayı: 66, s. 224; Agah Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, 3. B., Ankara 1972, s. 155.
25 Kuran, "19. Asırda Milliyetçiliğin...", s. 21.
26 Akçura, a.g.e., s. 54.
27 Kushner, a.g.e., s. 22.
28 Kushner, a.g.e., s. 44-45; Mizancı Murad çıkardığı Mizan gazetesinde Osmanlılık ve İslâmın yanıbaşında Türklüğe değer verme çabası içinde olduğu gibi, millî kültürün de korunmasından yanadır: Şerif Mardin, Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), 2. B., İstanbul 1983, s. 86-91.
29 Bu eserin ifade-î Meram kısmında Türkçeyi savunur. Agâh Sırrı Levend, Şemseddin Sami, Ankara 1969, s. 172-185; Tural, a.g.e., s. 19-20.
30 Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi, 2. B., Ankara, 1977, s. 58-59; Jacop M. Landau, Pan-Türkizm In Turkey, London, 1981, s. 29; Akçura, a.g.e., s. 87-92.
31 Kushner, a.g.e., s. 54-55; Akçura, a.g.e., s. 100-103.
32 Mardin, a.g.e., s. 53; geniş bilgi için bkz. Kushner, a.g.e., s. 95-125.
33 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi (1918-1938), G. Yeni B. Ankara 1983, s. 248.
34 Geniş bilgi için bkz. Fethi Tevetoğlu, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ankara 1986.
35 Geniş bilgi için bkz. Ülken, a.g.e., s. 203-213; Orkun, a.g.e., s. 69-78.
36 Geniş bilgi için bkz. Landau, a.g.e., s. 203-213; Orkun, a.g.e., s. 69-78.
37 Akçura, a.g.e., s. 64-75; Mehmet Saray, Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara 1987, s. 24-26.
38 A. Canip Yöntem, "Ziya Gökalp'e Türkçülüğü Aşılayan Adam", Yakın Tarihimiz, C. 1, Sayı: 9, (Nisan 1962), s. 259.
39 Akçura hakkında geniş bilgi için bkz. François Georgen, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçuar (1876-1935), Çev.:Alev Er, Ankara 1986.
40 Yusuf Akçura, Uç Tarz-ı Siyaset, T.T.T. Yay.; Ankara 1976.
41 Kuran, "Türk Milliyetçiliğinin...", s. 530.
42 C.W. Hoster, Turkizm and the Soviets, London 1957, s. 145.
43 Akçura, a.g.e., s. 189; Tural, a.g.e., s. 80; Tunaya, Siyasal Partiler, C. I, s. 414.
44 Türk Derneği, Yıl: 1, Sayı: 3, s. 103-104.
45 "Şubelerimiz", Türk Derneği, Yıl: 1, Sayı: 5, s. 164-166.
46 Ali Canip Yöntem, "Gençlerin Yeni Dil Davacısı", Yakın Tarihimiz, C. II, Sayı: 12, s. 371-373.
47 "Yeni Lisan", Genç Kalemler, C: II, Sayı: 2, s. 25-28.
"Yeni Lisan-Vatan Çocuklarına", Genç Kalemler, C. III, Sayı: 24-25, s. 32-33.
48 Yekta Bahir, "Gençlik Kavgası: Milli Daha Doğrusu Kavmi Edebiyat Ne Demektir", Genç Kalemler, C. II, Sayı: 4, s. 72-77.
49 Demirtaş "Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler", Genç Kalemler, C. II, Sayı: 8, s. 138-141.
50 Yurtçular Yasası: İkinci Yurdçular Derneği'nin Muzakerat ve Mukavveratı Dersaadet, (Tarihsiz), s. 25-59.
51 Yurtçular Yasası, s. 2.
52 Türk Yurdu, Yıl: 1, Sayı: 7, s. 214; Nail Moralı, Mütareke'de İzmir Olayları, Ankara 1973, s. 63.
53 Türk Yurdları Üye Kayıt Defteri, Türk Tarih Kurumu Yazmalar Y/654. Bu defterde üçyüzün üzerinde isim kayıtlıdır.
54 İkdam, 25 Teşrin-i Sanî 1335, A. Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücadele, İstanbul 1956, s. 696-697, London, Pan-Turkizm in Turkey, London 1981, s. 39.
55 Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları (1912-1931), İstanbul 1994, s. 112.
56 Hüseyin Tuncer, Türk Yurdu Üzerine Bir İnceleme, Ankara 1990, s. 15.
57 "Maksad ve Meslek", Türk yurdu, Yıl: 1, Sayı: 1, s. 1.
58 Sarınay, a.g.e., s. 113-114.
59 Geniş bilgi için bkz. Mehmet Özden, Türk Yurdu Dergisi ve İkinci Meşrutiyet Devri Türkçülük Akımı 1911-1918, (H.Ü. Doktora Tezi), Ankara 1994.
60 Şükrü Hainoğlu, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler (1889-1902), C. I, İstanbul 1985, s. 8-17. Şerif Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset Makaleleri I, İstanbul 1990, s. 189.
61 Hüseyin Enver Sarp "Türk Ocağı Nasıl Kurulmuştur", Türk yurdu, Sayı: 242 (Mart 1955), s. 665-670.
62 Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi, Ankara 1977, s. 99-100.
63 H. Cahit Yalçın, Y. Akçura, Ahmet İhsan, Ahmet Ferit (Tek), Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Fuat Sabit gibi kişilere bildiri sunulmuştur.
64 Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin..., s. 195-196.
65 Fiili kuruluşunda Ocağın Başkanı Mehmed Emin (Yurdakul), II. Başkanı Yusuf Akçura'dır. Akçura a.g.e., s. 198-199; Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., C. I., İstanbul 1984, s. 432.
66 Sarınay, a.g.e., s. 127.
67 Köprülüzade Mehmed Fuad "Ümit ve Azim", Türk yurdu, Yıl: 2, Sayı: 8, C (32), s. 240; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, 7. Baskı, İstanbul 1979, s. 56-60; Halide (Edip), "Padişah ve Şehzadelerimize", Türk Yurdu, C. III, Sayı: 2, s. 33-36.
68 Mehmet Emin (Erişirgil), Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, 2. Baskı, İstanbul 1984, s. 92-94.
69 İstanbul Merkez Ocağının üye sayısı 2743'e çıkmış, Tunaya, a.g.e., s. 435, Landau, a.g.e., s. 43'de üye sayısının 3000'i geçtiğini belirtmektedir. Şube sayısı da resmen 35'e çıkmıştır. "Türk Ocağı İdare Raporu", Türk yurdu, C. XIV, Sayı: 9 (159), s. 4264.
70 Türk Ocağının Nizamname-i Esasi ve Dahilisi, Tanin Matbaası, İstanbul 1912 (1328), s. 3.
71 Türk Ocağı Esas Nizamı, İstanbul, 1918, s. 1.
72 Burhanettin Develioğlu, "Hamdullah Suphi İle Elli Beş Sene", Türk Yurdu, C. 6, Sayı: 2 (Şubat 1967), s. 12, François Georgeon, "Les Foyers Turcs A Lépoquee Kemaliste (1923-1931)" Turcuca Tome, XIV, 1982, s. 170.
73 1918 yılına kadar İstanbul'da 500'ü aşkın konferans verilmiştir. Türk Ocağı İdare Raporu (1918), s. 4247.
74 Kurucuları arasında, Dr. Tevfik Rüştü (Aras), Falih Rıfkı (Atay), Kuzucuoğlu Tahsing ibi kişilerin bulunduğu dernek için bkz. Türk Gücünün Umumi Nizamı, Matbaa-i Hayriyye ve Şürekası, İstanbul 1913, (1329), s. 12.
75 Füsun Üstel, Türk Ocakları (1912-1931), Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, Ankara 1986, s. 114-126.
76 Ziya Gökalp, "Türkçülük Türkiyecilik", Y.M., C. II, Sayı: 51, s. 482; Mehmed Fuad, "Türkçülüğün Gayeleri", Vakit, 16 Temmuz 1918 (1334).
77 M. Fuad Köprülüzade, "Türklük, Osmanlıcılık", Türk Yurdu, C. IV, Sayı: 21 (45), s. 695-698; İzzet Ulvi, "Türklük Duygusu Osmanlılık Fikrine Mani mi", Türk yurdu, C. II, Sayı: 4 (16), s. 493.
78 Ahmed Ağaoğlu, "İslam'da Davay-ı Milliyet", 1, Türk Yurdu, C. VI, Sayı: 10, s. 2324-2328; Ağaoğlu "İslam'da Davay-ı Millet", II, Türk Yurdu, C. VI, Sayı: 11, s. 2388, Ağaoğlu "Türk Alemi", Türk yurdu, C. I, Sayı: 7, s. 196-197; A. Ağaoğlu, "Sabık Trabzon Valisi Nazif Beyefendiye" Türk yurdu, Yıl: 2, Sayı: 21 (45), s. 713-714; "Türklük Şuuru", Türk Yurdu, Yıl: 3, Sayı 7 (55), s. 1070; Mehmed Fuad "Türklük İslamlık...", s. 698-699.
79 Ziya Gökalp'in bu yazısı Türk Yurdu'nda 9 ayrı makale olarak yayımlanmış, 1918'de kitap haline gelmiştir. Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, (Haz.: İbrahim Kutluğ), Ankara 1976.
80 Özellikle Yusuf Akçura'nın fikri şekillenmesinde Ziya Gökalp'in durumu ile karşılaştırmalı bir şekilde bkz. François Georgen, "Ziya Gökalp et Yusuf Akçura", Ümit Doğanay'ın Anısına Armağan, I, İstanbul 1982, s. 67-381.
81 A.Y. "Türk Alemi", Türk yurdu, C. II, Sayı: 9, s. 599.
82 François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri ve Yusuf Akçura (1876-1935), Çev.: Alev Er, Ankara 1984, s. 44.
83 Özden, a.g.e..
84 Tekin Alp hakkında bkz. Jacop M. Landau; "Tekin Alp: Osmanlı İmparatorluğunun Son Devrinde Bir Aydın", IX. TT Kongresi, Ankara 1988, s. 1129-1139.
85 Ocak bünyesinde kurulan Türk Gücüne mensup gençlerin Turan'ın akıncısı olacaklarını vurgulamaları, Türk Ocağı marşının "Mabedimiz Türk Ocağı Kâbemiz de yüce parlak, Turandır hem ancak" şeklinde olması bu genel havanın bir yansımasıdır. Ali Hadi Okan, "Türk'ün ve Türk Ocaklarının Hamdullahı", Türk Yurdu, C. VII, Sayı: 2 (HST Özel Sayısı), s. 55.
86 Ahmed Ferid (Tek), "Türk Ocakları", Nevsal-i Milli, İstanbul 1914, s. 189-191.
87 "Türk Ocağı Kongresi", Türk Yurdu, C. XIV, Sayı: 10 (159), s. 4299-4300.
88 Ziya Gökalp, "Türkçülük Türkiyecilik", Yeni Mecmua, C. II, Sayı: 51, s. 482, Köprülü, "Türkçülüğün Gayeleri", Vakit, 16 Temmuz 1918.
89 Georgeon, a.g.e., s. 101-102.
90 Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisad Hakkında Birkaç Hitabe ve Makale, İstanbul 1924, s. 7-19.
91 Bu anlayışı hemen hemen bütün Türkçülerde görmek mümkündür. Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi. 30 Nisan 1925 tarihinde Kurultay veda toplantısında siyasi sınırların milletleri bölemeyeceğini ifade etmektedir. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dağ Yolu I, Ankara 1987, s. 97.
92 Türk Ocakları 1927 Senesi Kurultayı Zabıtları, Ankara 1928, s. 396.
93 Georgeon, a.g.e., s. 78-79.
94 Zafer Toprak, "II. Meşrutiyette Solidarist Düşünce: Halkçılık", Toplum ve Bilim, I, (Bahar 1977), s. 94-96.
Georgeon'a göre bu ilginç bir bilgiydi. Çünkü o güne kadar Türkiye'de devletçilik diye bir kavram hemen hemen hiç duyulmamıştı. Georgeon, a.g.e., s. 109.
95 Ziya Gökalp, "İktisadi İnkılap İçin Nasıl Çalışmalıyız", Küçük Mecmua, Sayı: 33 (5 Mart 1923), s. 3-6.
96 Ziya Gökalp, "İktisadi İnkılap İçin Nasıl Çalışmalıyız", Küçük Mecmua, Sayı: 33 (5 Mart 1923), s. 3-6.
97 Ercüment Kuran, "Milli Tarih Görüşümüz", Türk Kültürü, C. VIII, Sayı: 85, s. 15-16; Nejat Kaymaz, "Türkçü Tarih Görüşü", Felsefe Kurumu Semineri, Ankara 1977, s. 433-443.
DOÇ.DR. YUSUF SARINAY
XX. yüzyılda da devam etmiş, günümüz dünyasını da şekillendirmiştir.
Makalede; XIX. yüzyıldaki gelişme ve değişmelerin, özellikle milliyetçilik hareketlerinin sarstığı Osmanlı devletinin yıkılmak üzere olduğu Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bir tepki ve kendini bulma akımı olarak doğan ve gelişen Türk milliyetçiliğinin XX. yüzyıl başlarındaki durumu ve teşkilâtlanması ele alınacaktır. Kısaca imparatorluktan millî devlete dönüşüm sürecinde Türk milliyetçiliğinin fonksiyonu değerlendirilecektir.
Milliyetçilik Hareketleri ve Osmanlı Devletine Etkileri
Çağımızda toplumu bir arada tutma fonksiyonunu yerine getiren milliyetçilik geniş kapsamlı bir siyasî ideoloji olarak Fransız ihtilâli ile beraber gündeme gelmiştir. Fransız ihtilali ile beraber yükselen milliyetçiliğin temelinde, millî egemenlik, bağımsızlık (self determination), eşitlik ve lâiklik gibi genel prensipler yatmaktadır(1).
Fransız ihtilâli ve onu takip eden Napolyon'un askerî istila girişimleri sonucu, milliyetçilik ideolojisi ile birlikte, ihtilâlin getirdiği hürriyet, eşitlik, cumhuriyet ve laiklik gibi kavramlar bütün Avrupa'ya yayılmıştır(2). Napolyon Savaşları bir taraftan Avrpa sınırlarını altüst ederken diğer taraftan Avrupa'daki eski kurumları yıkmış, milliyetçi düşüncenin ve buna bağlı siyasî teşkilâtlanmanın yaygın ve etkili bir akım haline gelmesine yol açmıştır. Sonuçta XIX. yüzyılın kaderi millî devlet ve milliyetçi ideolojiler tarafından belirlenmeye başlamıştır.
Nitekim milliyetçiliğin yayılması, İngiltere, Fransa ve İspanya'nın ardından Avrupa'da İtalya ve Almanya gibi yeni güç merkezleri olarak millî devletlerin doğuşuna yol açarken, diğer taraftan doğrudan çok milletli imparatorlukları tehdit eden bir gelişme olmuştur. İşte bu sebeple Avrupa'daki gelişmelerin dışında düşünemeyeceğimiz çok milletli Osmanlı İmparatorluğunu da etkilemekte gecikmemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda milliyetçilik önce yabancı propagandası ve siyasî amaçlarla Hıristiyan unsurlar arasında yayılmaya başlamıştır. Sonuçta Fransız ihtilali ile tohumlanan ve hürriyet fikriyle desteklenen milliyetçiliğin Gayrimüslimler arasında yayılması, Osmanlı devletinde ayaklanmalara yol açarak devletin bütünlüğünü tehdit etmeye başlayacaktır.
Osmanlı devlet adamları Fransız ihtilali sonucu yayılan ideolojik vasıflı milliyetçilik cereyanını başlangıçta kendilerini rahatlatacak olan(3) batının bir iç problemi olarak görmüşlerdir. Ancak çok geçmeden XIX. yüzyıl dünyasında büyük değişiklikler yapacak olan milliyetçiliğin gücünü iç isyanlarda yavaş yavaş anladılar. Bu durum karşısında Osmanlı gayr-i müslimleri tarafından savunulmaya başlanan millet fikri İmparatorluktaki bütün unsurlar arasındaki bağları sağlamlaştırarak devletin dağılışını durdurmak isteyen Osmanlı aydınlarının dikkatini çekti(4). Ancak onlar bunu yaparken milliyetçiliğin ideolojik mahiyetini kasten ihmal ettiler veya görmezlikten geldiler(5). Çünkü batıda yayılan lâik, millhi egemenlik prensibi ve buna bağlı olarak gelişen kendi kaderini tayin prensibinin olduğu gibi kabul edilmesi açıkça devletin parçalanması demek olacaktı. Diğer taraftan batıdaki milliyetçilik anlayışının temeli, belli sınırlar içinde, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan ve birlikte yaşama duygusuna sahip olan millet kavramına dayanıyordu. Halbuki çok milletli Osmanlı devletinde böyle bir millet yapısı mevcut değildi. Çünkü geniş bir coğrafî alana yayılmış bulunan Osmanlı devleti çeşitli din, mezhep ve milliyetlerden meydana geliyordu. Çok milletli Osmanlı devletinde toplum düzenini oluşturanmekanizmaya "millet sistemi" denilmekteydi(6). Ancak bu sistemde millet tabiri etnik değil, dinî grupları belirtmek için, cemaat karşılığı olarak kullanılıyordu(7). Dolayısıyla Osmanlı devletinin içinde barındırdığı çok çeşitli unsurları yönetmek için kullandığı "millet sistemi" yani bu unsurların birer dinî cemaat olarak tasnifi milliyetçilik fikrinin yayılması ile fonksiyonunu yitirmeye başlamıştır. Nitekim imparatorluk tebaasının kendini Ortodoks olarak değil de, Yunanlı, Sırp, Bulgar vb. şeklinde tanımlanmaya başlaması, hatta yüzyılın sonlarına doğru bu çeşit kimlik kazanmanın Müslüman unsurlar arasında da yayılmaya başlaması sistemi, dolayısıyla Osmanlı devletini çökme tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir.
XIX. yüzyılda milliyetçiliğin yayılması sadece Osmanlıyı değil, diğer imparatorlukları da tehdit eden bir gelişmeydi. Bu sebeple milliyetçilik tehdidine karşı imparatorluklar bir yandan askerî-idarî tedbirlere başvururken, diğer yandan bir imparatorluk ideolojisi geliştirmeye çalışmışlardır(8). Bu bağlamda Osmanlı devleti de, Tanzimat hareketi ile bütün unsurların eşitliğine ve dayanışmacı bir anlayışa dayanan Osmanlıcılık ideolojisini geliştirmeye çalışmıştır. Bu hareket ile Tanzimat liderleri ve aydınları Osmanlı vatanı ve Osmanlı hanedanına bağlılık temeli üzerinde bir Osmanlı milleti yaratmayı amaçlamışlardır. "Devleti kurtarmak" noktasında siyasî bir tavır olarak da niteleyebileceğimiz Osmanlıcılık fikri Genç Osmanlılar tarafından bir ideoloji olarak geliştirilecektir. Onların amacı çeşitli din ve milliyetlere mensup grupları eşit siyasî haklara sahip, ortak bir vatan mefhumu etrafında, meşrutî bir idare altında yaşatmaktı(9). Böylece bütün Osmnlılar merkezi devletin eşit haklara sahip vatandaşları olarak görülecek, ana bünyeye birer Osmanlı olarak entegre olmaları sağlanacaktı.
Ancak gayrimüslimlerin isyanlarına devam etmesi sebebiyle Osmanlıcılık fikrinin imparatorluğun bütünlüğünü sağlama fonksiyonunu yerine getiremeyeceği anlaşılınca, Osmanlı devletinin yıkılışına kadar resmî yaklaşım Osmanlıcılık olarak kalmakla beraber -hiç değilse Müslüman unsurları bir arada tutmak amacıyla- 1870'lerden itibaren İmparatorlukta birlik odağı İslâmiyete doğru kaymaya başlamıştır. Bu gelişmenin tabiî bir sonucu olarak II. Abdülhamid döneminde İslâmcılık ön plâna çıkmıştır. Bu çerçevede "Osmanlı milleti" kavramının yanında "İslâm milleti", "İslâm ümmeti" şeklinde millet anlayışına yeni bir muhteva yüklenecektir. Diğer taraftan Osmanlı vatanı anlayışı, İslamî vatan kavramına dönüşecektir. Kısaca Osmanlı aydınları vatan savunması ile İslâm'ın müdafaasını özdeşleştirmişlerdir(10).
Osmanlı İmparatorluğunun yapısı gereği, kendi dönemi içinde tutarlı sayılabilecek bu ideolojik arayışlar devleti kurtarmaya kâfi gelmemiştir. Çünkü gayr-i müslimlerden sonra, imparatorluktaki Türklerin dışındaki Müslüman unsurlar da imparatorluktan ayrılma sürecine girmişlerdir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun dinî açıdan yapmaya çalıştığı organizasyon artık Müslüman unsurlar arasında da problemler yaratmaktaydı. Artık onlar da kendilerine İslâmiyetten öte, tamamen milliyet boyutuna dayanan kimlik vermeye başlamışlardı.
Ancak bu gelişen milliyetçilik hareketlerine karşı imparatorluğun Türk unsurunda benzeri bir davranışa en son olarak rastlamaktayız. Bunun sebebi, imparatorluğun çoğunluğunu ve yönetici kesimlerini oluşturan Türklerin onu sürdürmeyi ve kurtarmayı düşünmeleri ile ümmet yapısının etkisidir. Bu iki faktör Türklerin milliyetçilik fikrine yönelmesini önleyen fren mekanizmaları olmuştur. Ancak gayr-i müslimlerin bağımsızlık kazanarak devletten birer birer ayrılmaları, imparatorluktaki Türk olmayan Müslüman toplumların milliyetçi gayeleri sonucu, ileride üzerinde duracağımız birçok faktörün de etkisi ile Türk milliyetçiliği doğmaya ve gelişmeye başlamıştır.
Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Gelişmesi
Türk milletinin Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında büyük devletler kurmaları ve anavatanlarındang etirdikleri kültürleri uzak diyarlarda yaşatmalarının sırrını kuvvetli bir milliyetçilik şuuruna sahip olmalarında aramak gerekir. Fakat, XIX. yüzyılda Fransız ihtilalinden sonra yayılan ideolojik vasıflı modern milliyetçilik anlayışının eski Türk milliyet duygusu ile bağlantısının olduğunu söylemek mümkün değildir(11). Zaten Türklerde görülen milliyetçilik şuuru, Osmanlı döneminde, imparatorluk ve İslâm dininin tesiri altında küllenmişti(12). Bu sebeple milliyet şuuru dil hariç, Türk milleti olarak, değil Osmanlı olarak hissedilmişti. Nitekim, Avrupalıların Osmanlılar ve eyaletleri için kullandıkları Türk ve Türkiye tabirleri XIX. yüzyıla kadar Osmanlı eserlerinde kullanılmamıştır. Türk kelimesi mevcuttu, fakat daha çok "cahil Anadolu köylüsü" anlamında horlayıcı bir üslûpla kullanılmaktaydı(13). Diğer taraftan Türk millî özellikleri İslâmi pota içinde eridiğinden Türk ve Müslüman aynı mânâya gelmekteydi. Gerçekten de İslâmlığı kabul eden milletler arasında hiçbiri, kendi millî kimliğini İslâm ümmeti içinde eritmekte Türklerden daha ileri gitmemiştir. Bu gerçeği 1914'lerde Türkçülerin(14) temsilcilerinden Ahmet Ağaoğlu şöyle dile getirmektedir:
"İslâmiyet Türkün dinidir, din-i millîsidir, kavmisidir. Türk İslâmiyeti cebren, mahkûm, mağlûp olarak değil, hakim galip olarak kabul etmiştir. Bin seneden beridir ki İslâmiyetin en ağır yüklerini, omuzlarına alarak taşımaktadır. İslâmiyet yolunda Türk her şeyini unutmuştur. Lisanını, edebiyatını, iktisadiyatını ve hatta bazen mevcudiyet-i kavmiyesini bile."(15)
Türk toplumu İslâmiyetle bütünleşme sonucu tamamen dinî bağların hâkim olduğu ümmet haline gelmişti. Müslümanlık Türk milletinin ruhudur diyen Yahya Kemal Beyatlı, İslâmiyeti "millî din" olarak vasıflandırarak bu gerçeğe işaret etmektedir.
Türklerin Osmanlı hanedanından ve imparatorluktan ayrı bir millet sayılması fikri, XIX. yüzyılda batı tesiri altında ortaya çıkmış ve gelişmiştir(16). Bu sebeple Türk milliyetçiliğinin uyanışını çağdaşlaşma hareketi içinde değerlendirmemiz gerekir. Nitekim imparatorluğun Avrupa karşısında gerilemesine çözüm bulmak amacıyla XVIII. yüzyılda başlayan ve XIX. yüzyılda devam eden çağdaşlaşma hareketleri, Osmanlı devletinin temeli sayılan müesseseleri ve sosyal bünyesini sarsacak değişik kavram ve fikirleri de beraberinde getirmiştir. Avrupa'da Fransız ihtilalinden sonra yayılan vatan, millet, hürriyet ve eşitlik gibi kavramların Osmanlı tebâası arasında yayılmaya başlaması sonucu Hıristiyan tebâanın bağımsızlık kazanarak imparatorluktan birer birer ayrılmalarından sonra, buna tepki olarak Türk milliyetçiliği de doğmaya başlamıştır. Osmanlı gayr-i müslimleri arasında yayılan milliyet fikirleri çağdaşlaşma hareketleri sonucu batı ile kurulan Osmanlı elçilikleri, açılan yeni okullara davet edilen uzmanlar vb.) Türk aydınları arasında da yayılmaya başlamıştır(17). Bu faktörlerin yanı sıra II. Viyana yenilgisinden sonra başlayan toprak kayıpları, kapitülasyonlar, Avrupalılar'ın sömürgeci politikaları gittikçe Osmanlı devletini yıkılışa doğru götürmüştür. İşte Türk millî benliğinin gelişmesi için en kuvvetli faktör, hiç şüphe yok ki Türklerin devletlerini ayakta tutmak için gösterdikleri eşsiz dayanışma duygusu olmuştur.
Birçok milliyetçilik akımlarında olduğu gibi, Türk milliyetçiliğinin doğuşu da dil ve tarih gibi kültürel sahalardaki araştırmaların gelişmesiyle başlamıştır. Bu çalışmalar öncelikle Türk kavramının kazandığı yeni anlamda kendisini göstermiştir. Osmanlı resmî edebiyatında "kaba, cahil, göçbe" olarak horlayıcı bir üslûpla kullanılan Türk kavramı artık geçmişte şanl medeniyetlerin kurucusu olan asil bir millet anlamını kazanmaya başlamıştır. Bu çalışmalar aynı zamanda Avrupalılar'ın Türkler aleyhinde kullandıkları "barbarlar" kelimesine de karşı da savunma olarak başlamıştır(18). Türklerin tarihini Osmanlı tarihinden ibaret görmeyip İslâm öncesi devirlere kadar götüren milliyetçi anlayışın teşekkülünde batıdaki Türkoloji çalışmaları önemli rol oynamıştır.
XIX. yüzyıldan itibaren Çin, İslâm ve daha sonra Türk kaynakları üzerinde çalışan batılı şarkiyatçılar Türklerin Osmanlılardan önce büyük bir medeniyet kurduklarına ve dilleri ile tarihlerinin zenginliğine işaret etmişlerdir. Bu Türkologlar içinde özellikle Joseph de Guignes'in Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarihi, Arthur Lumley Davids'in Türk Dili Grameri, Polonyalı asıllı Mustafa Celaleddin Paşanın Eski ve Modern Türkler, Leon Cahûn'un Asya Tarihine Giriş adlı eserleri ideolojik boşluk içinde bulunan ve yıkılışa karşı çare arayan Türk aydınları arasında Türklük şuurunun uyanmasında önemli tesirler bırakmıştır(19). Nitekim Tanzimat döneminde dil sahasında İbrahim Şinasi, dilin edebiyat şubesinde Ziya Paşa ile başlayan Türkçülük batıdaki Türkoloji eserlerinin etkisi ile büyük bir gelişme göstermiştir.
Batıdaki Türkoloji çalışmalarından etkilenenlerin başında Ahmet Vefik Paşa gelir. Vefik Paşa Lehçe-i Osmanî adlı eserinin giriş kısmında Türklerin ve dillerin yalnız Osmanlı ve Osmanlıca olmayıp Asya'dan Avrupa'ya kadar uzanan büyük ve eski bir ailenin en batıdaki kolu olduğuna dikkati çeker(20).
Askerî okullar nazırı Süleyman Paşa 1876'da yayımlanan Tarih-i Alem adlı eserinin
bir bölümünü İslamiyetten önceki Türk tarihine ayırır. Esas itibariyle Davids ve Guignes'in eserlerine dayanan bu bölüm modern Türk tarihçiliğinde İslâmiyet'ten önceki Türkelr'e dair ilk yazıdır(21). Diğer önemli eserinde İlmi Sarfı Türkî adını veren Süleyman Paşanın en büyük hizmeti askerî okulların ders programına millî tarihi koymuş olmasıdır(22).
Genç Osmanlılar içinde yer alan Ali Suavi Muhbir ve Ulûm gazetelerinde Türkçülüğü ve Türkçe yazmayı devamlı sözkonusu eder. Suavi'ye göre, Osmanlılar diğer Türk boyları gibi Türk soyu idiler ve dilleri Osmanlıca değil Türkçeydi(23). O'nun diğer önemli özelliği pek açık olmasa da Türkçülük, İslâmcılık ve Batıcılık arasında hiçbir zıtlık görmeyerek üç fikir akımını da aynı zamanda savunması ve laiklik fikrini ortaya atmasıdır. Bu arada Çağataycayı ve Doğu Türklüğünü Osmanlı okuyucularına tanıtan Özbekler tekkesi şeyhi Süleyman Efendi ile Müslüman Türkler arasında kullanılan yazı sisteminin ıslah edilmesini Osmanlı devletinin yöneticilerine teklif eden Azerbaycanlı Mirza Feth Ahunzâde'den de bahsetmek gerekir(24).
Bu ilmî Türkçülerin yanında vatan ve hürriyet fikirlerini yeni kuşaklara aşılayan Namık Kemal konularını Osmanlı-İslâm tarihinden seçerek tarih şuuru ile milleti uyandırma yolunda önemli bir adım atmıştır. Namık Kemal yazılarında vatan, millet ve Türkistan gibi kavramları kullanmakta ise de Osmanlıcılık fikrinin en önemli savunucularındandır(25). Kısaca Namık Kemal, Hıristiyan kavimler dahil, Osmanlı sınırları içindeki bütün cemaat ve kavimleri Osmanlılık şuuru ile yoğurup bir "Osmanlı milleti" oluşturma gayreti içindedir. Namık Kemal Vatan adlı ünlü makalesinde "İnsan vatanını sever..." diye başlayan coşkulu cümlelerle, vatan sevgisinin gerekçelerini, derinliğini ve kutsallığını çok güzel anlatır. Ancak Osmanlı devletinin parçalanacağı korkusu ile, açıktan açığa Türklük davasını savunamıyordu. Halbuki milliyetçilik Türklerden başka bütün unsurların ruhunu sarmış, artık hiçbiri kendisini Osmanlı değli, Yunanlı, Sırp, Bulgar ve Ermeni olarak görmeye başlamışlardır. Bununla beraber başta Atatürk olmak üzere bir çok Türk aydınının fikrî yetişmesinde Namık Kemal'in büyük etkisi olmuştur.
Osmanlı devletinde bu ilk Türkçülük devresi, daha ziyade ilmî seviyede olup, batıdaki Türkoloji çalışmalarının tesiri altında gelişmiştir. Dil ve tarih çalışmalarıyla Osmanlı devletindeki Türk aydınları arasında Türklük şuurunun uyanmasında önemli rolleri olan bu ilk Türkçülerin milliyetçiliği büyük ölçüde kültüreldi. Bu nedenle siyasette "Osmanlı milliyeti" ve "İslâm birliği" gayelerine önem vermekteydiler(26).
II. Abdülhamit döneminde Osmanlı devletinin devamı için zarurî kabul edilen "Osmanlı Birliği" ve "İslâm Birliği" fikirleri yanında Türkçülük de aydınlar arasında gelişmeye devam etmiştir. Bu dönemde Türkçenin imparatorluk içindeki durumunu kuvvetlendirme ve yayma konusunda önemli bir adım atılmıştır. Osmanlı tarihinde ilk defa 1876 Anayasası ile devletin resmî dilinin Türkçe olduğu kabul edilmiştir. Özellikle II. Abdülhamit yönetiminin basında, siyasî konuların yazılmasını yasak etmesi üzerine dil; edebiyat ve tarih gibi görünüşte siyasî olmayan konular Sabah, Tercüman-ı Hakikat ve İkdam gazetelerinde tartışılmaya başlanmıştı. Böyle tarihî ve kültürel tartışmaların ardında Türk millî duygusu ifadesini bulmuş ve daha sonra ki milliyetçi harekete etkisi büyük olmuştur(27). Diğer taraftan bu dönemde Türk tarihine artan ilgi, Osmanlı Türklerinin de, Türk tarihinin gerçekte kendi tarihleri olduğu şuurunun uyanmasına yol açmıştır.
Tanzimat döneminde başlayan ilmî Türkçülük bu devirde tarih, dil ve kültürel sahalarda eserlerin yayımlanması ile gelişmeye devam etmiştir. AHmet Mithat Efendi, Mufassal Tarihî Kurun-i Cedide, Mizancı Murad, Tarih-i Umumî adlı eserleriyle Osmanlı ve İslâmiyetten önceki Türk tarihine dikkat çekmişlerdir(28). Dilci ve Ansiklopedist Şemseddin Sami Osmanlı Türkçesine dilbilim açısından en büyük yardımı yapmıştır. Şemseddin Sami Kamus-u Türkî adlı eseri ile açıkça Türkçecilik yapar(29). Necip Asım, Leon Cahun'un Asya Tarihine Giriş adlı eserini esas alarak yazdığı genel Türk Tarihi ile Türk millî şuurunun ve milliyetçiliğinin uyanmasına önemli katkılarda bulunmuştur(30). Bursalı Mehmed Tahir de Türklerin Ulûm ve Fünuna Hizmetleri adlı eseri ile Türklerin İslâm medeniyetinde oynadıkları rolü ortaya koymuştur(31). Gene bu dönemde Türkçülük hareketinin tek yayın organı durumunda olan İkdam gazetesinde Şemseddin Sami, Veled Çelebi ve Necip Asım Türk dilinin araştırılması ve yazı dilinin sadeleşmesi cereyanını başlatmışlar ve önemli mesafeler katetmişlerdir. İlk defa "Türk Gazetesidir" başlığıyla çıkan İkdam'ın kültürel Türkçülüğün gelişmesinde ve Türkiye'de milliyet fikrinin tanıtılmasında önemli bir yeri vardır(32).
Bu dönemde ilmî Türkçülüğün ardından 1897 Türk-Yunan savaşının doğurduğu milliyetçi galeyân Türkçülüğün edebî safhasını başlatmıştır. Bu yeni çığır Mehmed Emin (Yurdakul)'in kuvvetli vatanseverlik ve milliyetçilik duyguları ile yazılan ve 1899 yılında yayımlanan Türkçe şiirleri ile ilk örneğini verdi. Özellikle;
Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim.
mısralarıyla başlayan şiirleri Türk aydınları üzerinde büyük ilgi uyandırdı. Mehmed Emin'in Millî Mücadeleye katılmak üzere Anadolu'ya geçişi münasebetiyle Mustafa Kemal Paşa O'na çektiği telgrafta "Türk milliyet severliğinin ilâhi müjdecisi olan şiirleriniz bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku olmuştur" diyordu(33). Şiirde Mehmed Emin ile başlayan edebî Türkçülüğü düz yazı alanında Ahmed Hikmet (Müftüoğlu) devam ettirir(34).
Osmanlıların Kırım savaşından sonra Orta Asya Türkleri ile olan siyasî münasebetleri de Türkçülüğün canlanmasında önemli rol oynamıştır. İngiliz-Rus rekâbetinden etkilenen Orta Asya Türklerinin Osmanlı devletinden İslâm birliği adına yardım talepleri ile başlayan bu münasebetler, Osmanlılar'da; Osmanlı olmayan Türkler konusunda bir şuurlanmaya yol açmıştır. Ayrıca Rusya'da Çarlık yönetiminden kaçarak Osmanlı devletine sığınan Türk aydınları önce kültürel sonra siyasî Türkçülüğün gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır(35).
XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında siyasî Türkçülük Rusya Türkleri arasında hız kazandı. Kırım ve Kazan'da, batı liberalizmi, Rus romantizmi ve Genç Osmanlılar hareketinden etkilenen yaygın bir Türk aydın hareketi vardı. Bu aydınlar önce kültürel Türkçülüğü, daha sonra da Pan-Slavizme tepki olarak geliştirdikleri Pan-Türkizmi (Türk Birliği) savunuyorlardı(36). Türk siyaset ve fikir hayatında önemli roller oynayacak olan bu aydınların başında gelen İsmail Gaspıralı, 1873'te Kırım'da çıkardığı Tercüman gazetesinde "dilde, fikirde işte birlik" parolası ile bütün Türklerin anlayabileceği ortak bir edebî dilin geliştirilmesi lüzumu üzerinde durmuştur(37). Türk aydınları üzerinde tesirler bırakan Hüseyinzâde Ali (Turan) de İttihat ve Terakki'nin kuruluşunda ve diğer milliyetçi cemiyetlerin faaliyetlerinde önemli roller oynayacaktır. Türkçülüğü o günlerde anlaşılan en geniş mânâsı içinde yani, Turancılık olarak düşünen Hüseyinzâde Ali'nin, Ziya Gökalp'teki Türkçülük fikrinin uyanmasında tesiri büyüktür(38).
Türkiye'de siyasî Türkçülüğün yayılmasında önemli rol oynayan Ahmet Ağaoğlu'nun yanısıra, hiç şüphesiz Rusya'dan Türkiye'ye gelenler arasında en önemli aydınlardan birisi de Yusuf Akçura'dır(39). Paris'te ilişki kurduğu Jön Türklerin Osmanlıcılık eğilimlerine karşı tepki olarak, Rusya'ya dönüşünde Mısır'da yayımlanan Türk gazetesinde Üç Tarzı- Siyaset adlı meşhur makalesini yazmıştır(40). Akçura bu makalesinde Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük akımlarından hangisinin Osmanlı devletinde uygulama şansına sahip olabileceğini ortaya koymaya çalışır. Sonuçta; "... artık Osmanlı milleti vücuda getirmekle uğraşmak beyhûde bir yorgunluktur" diyen Akçura, makalesinin sonunda kesin hükme varmamasına rağmen, ancak Türkçülük oplitikasının uygulanabilirliğine işaret eder. Bu döneme kadar Türkçülük bir siyaset programı halinde ortaya konulmamıştı. Akçura'nın makalesi böyle birprogram mahiyetini taşıyordu41. C.W. Hoster'e göre, 1848 "Komünist Manifestosu" komünistler için nasıl bir rol oynamışsa, Akçura'nın makalesi de Türkçüler için benzer bir rol oynamıştır(42).
Bütün bu çalışmalar ve ortaya konulan eserlerin sonucunda, Türk kavramı artık şerefli ve gurur duyulan bir kavram olarak değişmiştir. Türk tarihinden bölümler gün ışığına çıkarılmış, Osmanlı devleti dışında Türkçe konuşan Müslümanlar ırkdaş olarak kabul edilmiş, Anadolu, Türklerin vatanı olarak önem kazanmaya başlamıştır. Türk milliyetçiliğinin temeli olarak dili ve kültürünün rolü ve bunları canlandırmak ve geliştirmek ihtiyacı da kuvvetlenmiştir.
Milliyetçi Teşkilâtlar ve Etkileri
Türk milliyetçiliğinin II. Meşrutiyet öncesinde dil, tarih ve edebiyat sahalarındaki çalışmalarla temelleri atılmış ve milletin hayatında din kadar önemli ikinci bir faktör olan milliyet duygusu da önem kazanmaya başlamıştır. Bununla beraber, II. Meşrutiyetten önce Türkçülük; siyasî bir akım haline getirilememişti. Bu sebeple II. Meşrutiyet ilân edildiği zaman ülkede Türkçülük akımı henüz kendini gösterememişti. Fakat bir taraftan Rusya'dan gelen Türk aydınlarının savunduğu siyasî Türkçülük, diğer taraftan temelleri atılan kültürel Türkçülük, Türk milliyetçiliğini sistem haline getirmeye ihtiyaç duyulan unsurları kısmen hazırlamıştır. Böylece temelleri atılan Türk milliyetçiliği fikri II. Meşrutiyetin getirdiği hürriyet ortamı içinde belli cemiyetler ve dergiler etrafında canlanmaya ve teşkilâtlanmaya başlamıştır. Türk milliyetçiliği gelişen iç ve dış olaylara bağlı olarak gittikçe güçlenen bir siyasî akım haline gelmiştir.
Türk Derneği
Osmanlı devletinde Türkçülük fikrine dayanan ilk teşkilât 25 Aralık 1908 tarihinde Türk Derneği adıyla kurulmuştur. Türk Derneği Yusuf Akçura, Necip Asım ve Veled Çelebi'nin öncülüğünde, Ahmed Mithat, Emrullah Efendi, Bursalı Mehmed Tahir, Ahmed Hikmet Bey, Korkmazoğlu Celal, Akyiğitzâde Musa, Fuad Raif Bey tarafından kurulmuştur(43). Daha sonra derneğe Mehmed Emin (Yurdakul), İsmail Gaspıralı, Ağaoğlu Ahmed gibi ünlü kişilerin yanı sıra, Martin Hartmann, Vladimir Gordlevskiy gibi Türkoloğlar ile Osmanlı vatandaşı gayr-i müslimler de üye olmuştur(44). Türk Derneği'nin fahri başkanı ve hamisi Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, Başkanı Fuad Raif Bey, sekreteri de Yusuf Akçura'dır. İstanbul'da faaliyete başlayan Türk Derneğinin yurt içinde Rusçuk, İzmir ve Kastamonu, yurt dışında ise Budapeşte şubeleri açılmıştır(45).
Çeşitli konferanslar düzenleyen ve birkaç kitap yayımlayan Türk Derneğinin en önemli faaliyeti kendi adıyla yedi sayı yayımlanabilen dergisidir. Türk Derneği dergisi, Türkiye'de Türkoloji çalışmalarının, sistemli olmasa bile, dağınıklıktan topluluğa giden önemli bir evresi sayılabilir.
Türk Derneğinin amaç ve faaliyetlerini topluca değerlendirdiğimiz zaman ağırlıklı olarak Türkoloji çalışmaları yapmak üzere kurulduğunu görmekteyiz. İdeolojik açıdan Türk Derneği mensupları kültürel mânâda Türkçü olmakla beraber, siyasî açıdan Osmanlıcılık geleneğini ağırlıklı olarak taşımaktadırlar. Derneğin nizamnamesi, beyannamesi ve dergideki yazılar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu bakımdan dernek içinde yer alan Yusuf Akçura gibi siyasî Türkçülüğü savunan bir kişinin fikirlerinin dernek faaliyetleri üzerinde fazla etkili olamadığı görülmekteidr. Türk Derneğindeki Türkçülerin Türkçeyi millî dil haline getirerek Osmanlı devletini teşkil eden unsurları dil yoluyla bütünleştirme amacını taşıdıkları açıkça anlaşılmaktadır.
Genç Kalemler Hareketi
İstanbul'daki Türk Derneği'nin faaliyetlerine paralel olarak Selanik'te çıkmaya başlayan Genç Kalemler Dergisi dilde Türkçülük akımına yeni bir hız vererek milliyetçi ideolojinin oluşması bakımından çok önemli bir gelişmeye öncülük etmiştir. Selanik'in Türk milliyetçiliğini teşvik eden kozmopolit yapısı içinde şekillenen Genç Kalemler Hareketinin temel amacı "yazı dilini sadeleştirmek ve halk diline yaklaştırmaktı". Bu, amacı "Yeni lisan" olarak savunan Genç Kalemler Hareketinin öncülüğünü ve birleştiriciliğini Ali Canip, Ömer Seyfettin ve daha sonra onlara katılan Ziya Gökalp yapar.
Genç Kalemler dergisinde başlatılan "yeni lisan" davası ile halk ve aydın kültürleri arasında birlik kurmak üzere millî kültürün temeli sayılan Türk dili yeni bir zihniyetle işlenmeye başlandı(46). Genç Kalemler dergisinde ağırlıklı olarak Türkçenin sadeleştirilmesi ve edebiyat yazılarına yer verilmesine rağmen, birçok makalede milliyetçilik apma dil akımının dışına taşmıştır. Dergide dilin sadece bir edebiyat problemi değil, aynı zamanda Türklerin hayatıyla yakından ilgili olduğu ve 100 milyon kan kardeşini birbirine bağlayan bir bağ olduğu, bu sebeple İstanbul Türkçesini bütün Türklere yaymak gerektiği vurgulanır(47). Gene bir başka makalede, içinde yaşanılan zamanın devrimler çağı olduğu vurgulanarak eski değerlerin kaybolduğu, yenilerinin geldiği belirtilerek, yenilik Türklük adı altında tanımlanır ve doğulu milletlerin batının sömürgeciliğinden Türklük sayesinde kurtulabileceği vurgulanır(48). Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin'in millî dil ve edebiyat anlayışının ürünleri olan "Pamuk İpliği", "Bomba" ve "Primo Türk Çocuğu" gibi hikâyelerinde gayrî müslimlerdeki milliyetçilik hareketlerine karşılık Türklük düşüncesini uyandırma ve millî benliğe dönüş gibi konular işlenir. Diğer taraftan Ziya Gökalp'in; Demirtaş, Tevfik Sedat ve Gökalp imzalarıyla yazdığı ideolojik şiir ve makaleleri önemli bir yer tutar. Bu yazıları içinde "Turan" şiiri Osmanlı devletinin bunalımlı döneminde Türk gençleri üzerinde derin tesirler yapmıştır. Ayrıca Gökalp'in en önemli makalesi olan "Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler" adlı yazısında, "Yeni Hayat"ı II. Meşrutiyetin ilânı ile gerçekleştirilen siyasî inkılâbı sosyal bir inkılâpla tamamlayacak ilkeler bütünü ve eski hayata alternatif bir model olarak görüyordu(49).
Genç Kalemlerde başlatılan ve daha sonra millî edebiyat cereyanının doğuşuna öncülük eden II. Meşrutiyet devri Türkçecilik hareketini Türk milliyetçiliğinin başarılı bir hamlesi olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü dil bir milletin en önemli yapıcı unsurudur. Bu sebeple toplumumuzun ümmet halinden millet haline geçiş sürecinde başlatılan bu hareketin önemi büyüktür.
Türkiye Dışında Kurulan Türk Yurdları
Osmanlı devletinde Türk milliyetçiliği esası üzerine kurulan derneklere paralel olarak, çeşitli Avrupa ülkelerine eğitim amacıyla giden Türk gençleri de aynı amaçla Türk Yurdu adı altında bir takım dernekler kurmuşlardır. Bu derneklerin önemlileri Lozan, Cenevre, Nöşatel, Paris ve Berlin gibi Avrupa şehirlerinde kurulmuştur(50).
Avrupa'nn çeşitli şehirlerinde kurulan Türk Yurdları arasındaki işbirliğini geliştirmek ve ortak bir mefkûre belirlemek amacıyla birincisi Lozan'da, ikincisi de Cenevre'de olmak üzere iki büyük kongre yapılmıştır. Bu kongrelerde yurdçuluğun mefkûresi "Türklük aleminde içtimaî inkılâp esasları hazırlamak ve onu mazisine, ananesine, milliyetine müdrik bir hale getirmeye çalışmak" olarak belirlenmiştir(51). Bu mefkûreye ulaşmak için, Türkçenin geliştirilmesi, eğitimin Türkler arasında yaygınlaştırılması, millî servetin muhafazası için Türklerin iktisadî faaliyetlere teşvik edilmesi, Avrupa'da okuyan bütün Türk öğrencileri millî maksada hizmet etmeye çağırmak, hanımları eğitime ve sosyal hayata çekmek, cahillikten kurtarmak ve aynı gayeye hizmet eden diğer derneklerle işbirliğine girişmek gibi hususlar tespit edilmiştir. Ayrıca Türk Yurdlarının hiçbir şekilde siyasetle uğraşmayacağı belirtilen yasada, Türklüğe büyük hizmetleri olmuş kişilere "bir ulu ad" verilmesi de kararlaştırılmıştır.
Avrupa'da kurulmuş bulunan bir çeşit Türk öğrenci organizasyonları olarak görebileceğimiz Türk Yurdları tamamen Türkçülük fikrini benimsemiş olup, İstanbul'da kurulan Türk Yurdu ve Türk Ocağı ile paralel çalışmalar içinde bulunmaktadırlar(52). Bu dernekler Avrupa'da okuyan Türk öğrencileri arasında Türklük şuurunun uyandırılması ve ülkeye dönüşlerinde birer idealist genç olarak hizmetlerde bulunmalarında rol oynamışlardır. Bu gençler içinde Yusuf Kemal (Tengirşenk) (Paris Türk yurdu), Mahmut Esat (Bozkurt) (Lozan Türk Yurdu), Şükrü (Saraçoğlu) (Cenevre Türk Yurdu) Bey vb. birçok ünlü isimlere rastlamaktayız(53).
Bu dernekler etrafında toplanan öğrenciler özellikle İsviçre'de Mondros Mütarekesinin imzalanmasına paralel olarak Türk milletinin haklılığını dünya kamuoyuna duyurmak ve Millî Mücadeleye yardımcı olmak amacıyla başta "Türk Menfaatlerini Koruma Cemiyeti" ve "İsviçre Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" olmak üzere çeşitli cemiyetler kurmuşlar ve yayınlar yapmışlardır(54).
Türk Yurdu Cemiyeti
Türk Yurdu Cemiyeti 31 Ağustos 1911 tarihinde Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Ahmed Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Akif Muhtar (Özden) ve Yusuf Akçura gibi Türkçülük hareketinin önde gelen kişileri tarafından kurulmuştur(55).
Türk Yurdu Cemiyeti; "... Türklerin zekâ ve irfanca seviyelerinin yükselmesine, varidat ve teşebbüs sahibi olmalarına hizmet etmek üzere" bir gazete çıkarmayı ve Türk çocukları için bir pansiyon açmayı amaçlamıştır. Bu cemiyet Türk Ocaklarının kuruluş hazırlıklarının yapıldığı bir zamanda ortaya çıktığı için, cemiyet olarak fazla bir varlık gösterememiş, kurucuları Türk Ocakları içinde yer almıştır. Ancak cemiyetin en büyük hizmeti daha sonra Türk Ocaklarının yayın organı haline gelecek olan Türk Yurdu Dergisi'ni çıkarmasıdır ki, bu dergi Türk milliyetçiliği fikrinin oluşturulması, sistemleştirilmesi ve yaygınlık kazanmasında çok önemli bir rol oynayacaktır.
Türk Yurdu Dergisi'nin imtiyazı Mehmed Emin (Yurdakul) üzerine alınmasına rağmen, kısa süre sonra O'nun Erzurum Valiliğine tayin edilmesi üzerine, derginin imtiyaz ve müdürlüğü Yusuf Akçura'ya devrolunmuştur(56). İlk çıkış sermayesi Orenburglu Mahmud Bay Hasanof tarafından sağlanan "Türklerin faidesine çalışır" serlevhası ile ilk sayısı 30 Kasım 1911'de yayımlanan Türk Yurdu Dergisi amacını şöyle açıklamaktadır:
"Türklüğe hizmet etmek, Türklere faide dokundurmak istiyoruz. Maksadımız işte budur. Maksada erişmek için hangi yollardan yürüyeceğimizi mecmuamızın münderecatı göstereceğinden, mesleğimizin teşrikini fazla buluyoruz. Tanrı yardımcımız olsun."(57)
1911 yılında yapılan toplantıda Türk Yurdunun yayın politikası da şu esaslar dahilinde belirlenmiştir.
1- Risale Türk ırkının mümkün olduğu kadar çoğunluğu tarafından okunup anlanarak istifade olunacak bir tarzda yazılacaktır. Dili sade olacaktır. Kavmin ekseriyetine faydalı mevzular seçilecektir.
2- Risale, bütün Türklerce makul olabilecek bir ideal ortaya koymaya çalışacaktır.
3- Risalede Türklerin tanışmalarına, iktisat ve ahlâkça yükselmelerine ve fen bilgileriyle zenginleşmelerine hizmet eden mevzular en ziyade yer alacak, siyaset bunlardan sonra gelecektir.
4- Risale Osmanlı devletinin iç siyasetinden bahsederken, hiçbir siyasî fırkaya taraftarlık etmeyecek, ancak Türklüğün, Türk unsurlarının siyasî ve iktisadî menfaatlerini müdafaa edecektir.
5- Risalenin devletlerarası siyasette esas fikri, Türk aleminin menfaatlerini müdafaa etmektir(58).
Bu amaç ve program doğrultusunda Yusuf Akçura'nın yönetiminde 32 sayfalık iki forma halinde 15 günde bir yayımlanan Türk Yurdu Dergisi büyük bir kültür dergisi olmasının yanı sıra, Türk fikir hayatının en uzun ömürlü yayın organı olma özelliğini de taşımaktadır. F. Georgeon'un deyimiyle temel çizgisi "Pantürkizm ve ilerlemecilik" olan Türk Yurdu Dergisi; milliyetçilik fikrine halkçı bir muhteva kazandırılmasında, millî iktisat fikrinin oluşmasına da öncülük etmiş, çağdaşlaşmayı Türkler için bir hayat davası olarak görmüştür. Ayrıca mümkün oldğu kadar Türklerin çoğu tarafından anlaşılabilecek sade bir Türkçeyi savunuyor ve kullanıyordu. Diğer taraftan eğitimin modernleşmesi, kadın haklarının geliştirilmesi, Türklerin kültürel mânâda birliğine önem vermesi, her sahada millî konuları ele almasıyla, bütün Türklerce makbul olabilecek bir ideal yaratmaya çalışmıştır(59).
Türk Ocakları
XX. yüzyıl başlarında Türk milliyetçiliği esası üzerinde kurulan en önemli teşkilât hiç şüphesiz Türk Ocaklarıdır.
Kendisinden önce kurulan Türk Derneği, Genç Kalemler Hareketi ve Türk Yurdu Cemiyeti gibi kuruluşlar doğrudan aydınların öncülüğünde kültürel ve ilmî amaçlı oluşturulurken Türk Ocağının kurulma düşüncesi ve inisiyatifin Askerî Tıbbiye öğrencilerinden, yani gençlerden geldiği görülmektedir. Bunun temel sebebi, örgütlenme geleneğinin yanı sıra, tıbbiye öğrencilerinin modern eğitim görmesi sebebiyle müspet ilim zihniyetiyle yetişmeleri sonucu karşılaşılan siyasî ve sosyal meselelere rahatlıkla teşhis koyabilmeleri ve harekete geçmeleridir(60). Ayrıca okuldaki Türklerin dışındaki öğrencilerin beraber hareketlerine bir tepki olarak birleşmek gereğini hissetmeleridir(61). Öğrenciler arasında yapılan gizli toplantılarla milliyet esasına dayanan bir cemiyet kurma düşüncesi olgunlaşmış ve bir program hazırlamışlardır62. Bu program esasları dahilinde hazırladıkları 11 Mayıs 1911 tarihli bir bildiriyi, bu konuda kendilerine yardımcı olacağına inandıkları devrin önemli aydınlarına sunmuşlardır(63).
"190 Tıbbiyeli Türk Evladı"(64) adına kaleme alınan bu bildiride; 1908 siyasî reformunun ardından "hayatı inkıraz" yaşayan Türklerin her yönüyle geliştirilmesi için sosyal bir reform yapılması gereği dile getiriliyor ve bu amaçla çalışacak "millî ve içtimaî bir cemiyet teşkil etmek" lüzumu vurgulanıyordu. Tıbbiyeli öğrenciler bildiriyi verdikleri Türkçü aydınlarla yaptıkları görüşme ve toplantılardan sonra, Türk Ocakları 3 Temmuz 1911 (20 Haziran 1327) tarihinde fiilen, 25 Mart 1912'de resmen kurulmuştur(65).
Fiili kuruluşundan yaklaşık 9 ay sonra resmî kuruluşunu tamamlayan Türk Ocaklarının ilk yönetim kurulu şu kişilerden oluşmuştur. Ahmet Ferid (Tek) (Reis), Yusuf Akçura, (II. Reis), Mehmed Ali Tevfik (Umumî Katip), Dr. Fuad Sabit (Veznedar)'dır(66). İlk toplantılarını Akbıyık'ta Türk Yurdu Dergisi idarehanesinde yapan ve daha sonra Divanyolu'nda üç odalı bir binada faaliyete geçen Türk Ocağı 1912 sonbaharında önemli bir sarsıntı geçirmiştir. Bu sarsıntının birkaç sebebi vardır. Birincisi Balkan savaşlarının yarattığı kaos içinde Türk milliyetçiliğine karşı olanların Türk Ocağını imparatorluğun çeşitli unsurları arasına ayrılık sokmakla suçlamalarıdır. Halbuki bu sıralarda, Arnavutların, Arapların, Yahudilerin, Rumların ve Ermenilerin gizli ya da açık bir çok cemiyetleri çoktan faaliyete geçmişlerdi. İkinci önemli sebep de maddî imkânsızlık ve Ahmed Ferid Bey'in Millî Meşrutiyet Fırkasını kurmak üzere ocağın başkanlığından ayrılmış olmasıdır.
Kuruluşundan sonra tepkilerle karşılaşan Türk Ocakları 18 Mayıs 1913'de Hamdullah Suphi (Tanrıöver)'in başkan seçilmesi ile sarsıntıları atlatmış ve büyük bir canlılık içine girmiştir. Bu canlanmayı devrin şartları içinde aramak gerekir. Her şeyden önce bu sırada yaşanmakta olan balkanf elaketinin yarattığı şok, Türk aydınları ve gençliğinde bir ümid ve azim doğurmuş, imparatorluk içinde Türklüğe dönüşü hızlandırmıştır(67). İşte böyle bir ortamda Türk Ocakları devrin ihtiyaç ve heyecanlarını temsil etmiştir. Diğer bir ifade ile devletin Osmanlıcı politikası gereği siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan birçok bunaltıcı olaylar yaşayan Türk unsurunun kimlik bunalımına cevap vermeye çalışmıştır. Diğer taraftan Balkan yenilgisi sonucu İttihat Terakkinin Türkçülük politikasını benimsemeye başlaması da Türk Ocaklarının faaliyetlerini artırabilmesi için uygun bir ortam hazırladığı gibi, maddî problemlerinin çözümüne de yardımcı olmuştur(68). Ayrıca, başta Ziya Gökalp olmak üzere, Selanik'teki Genç Kalemler Hareketini yürütenlerin de İstanbul'a gelerek Türk Ocağına katılmaları fikri açıdan büyük bir güç kaynağı olmuştur. Türk Ocaklarının gerçek doğuşu ve imparatorluktaki fonksiyonlarını yerine getirmeye başlaması bu gelişmelerden sonra başlamıştır. Türk Ocaklarının Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı arasında üye sayısı arttığı gibi; İstanbul dışında da şubeler açılmıştır(69).
Türk Ocaklarının amacı; 1912 Nizamnamesinin 2. maddesinde "... Akvam-ı İslâmiye'nin bir rükn-ü mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, içtimaî, iktisadî seviyelerinin terakki ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktadır"(70) şeklinde ifade edilirken, 1918 yılında yapılan değişiklikle "Ocağın maksadı Türklerin harsi birliğine ve medeni kemaline çalışmaktır"(71) şeklinde değiştirilmiştir. Ayrıca ocağın amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırken "sırf millî ve içtimaî bir vaziyette" kalacağı asla siyasetle uğraşmayacağı da vurgulanmaktadır.
Nizamnamedeki amaç maddesinden de anlaşılacağı gibi, Türk Ocaklarını kuran aydın ve gençler Türkleri gelişmiş ve sağlam bir millet haline getirmeyi hedeflemektedirler. Kısaca bu aydınlar Ziya Gökalp'in "Yeni Hayat" olarak adlandırdığı toplumun tüm kıymet sahalarında milliyet esasına dayanan, siyasî reformu tamamlayacak sosyal bir reform yapmayı amaçlamışlardır.
Bu amaç doğrultusunda Türk Ocaklarının devrin şartları gereği temelde millî duygulardan kaynaklanan milliyetçilik fikrini "heyecan ve telkin" yoluyla uyandırmak ve canlı tutmak faaliyetlerinin odak noktasını oluşturmaktadır. Özellikle ocağın başta İstanbul olmak üzere, yürüttüğü organize faaliyetler çerçevesinde yapılan sistemli konferanslar, sohbeler, müsamereler, konser ve serbest derslerle bir halk üniversitesi gibi çalışmıştır(72). Bu faaliyetlerde işlenen konuların hemen hemen tamamını Türklüğe ait meselelerin teşkil etmesi millî ruhun etkili bir kaynağı olmuştur(73). Türk Ocakları bu faaliyetler sonucu ülkede Türklük-Türk milliyetçiliği şuuruna sahip geniş bir kadro oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Nitekim Türk Ocağı çevresindeki düşünce atmosferi içinde yetişen veya bu düşüncelerden etkilenen asker-sivil Türk aydınları I. Dünya Savaşı sonunda Anadolu'daki Millî Mücadeleyi yürüten ve Türkiye Cumhuriyetini kuran kadroların önemli bir bölümünü oluşturmuşlardır.
Türk Ocaklarının fiili olarak yürüttüğü faaliyetlerden birisi de bünyesinde çeşitli dernekler kurması veya benzer amaçlar doğrultusunda kurulmuş olan derneklerle işbirliği yapmasıdır. Bunlar içinde doğrudan Türk Ocakları bünyesinde gençler için kurulan Türk Gücü Derneği(74), halka doğru hareketini fiilen uygulama safhasına koymak için kurulan Köycüler Cemiyeti(75) İhtiyat Zabitleri Teavün Cemiyeti ve Darülfünun Talebe Cemiyetini sayabiliriz.
Diğer taraftan kitap yayıncılığında pek başarılı olamayan Türk Ocakları, dergi yayıncılığında oldukça başarılıdır. Bu dergiler içinde daha önce bahsedilen Türk Yurdu Cemiyeti tarafından 1911 yılında yayımlanmaya başlayan ve Türk Ocaklarının kuruluşundan itibaren onun yayın organı haline gelen Türk Yurdu şüphesiz en önemlisidir. Bu dergi Türkçülük fikrini oluşturulması, sistemleştirilmesi ve yaygınlık kazanmasında çok önemli bir rol oynayacaktır. Türk Yurdunun yanı sıra, Türk halkı ile aydınlar arasında bağ kurmayı amaçlayan Halka Doğru Dergisi ile Türk Sözü Dergisi doğrudan Türk Ocakları tarafından yayımlanmışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki çeşitli unsurların milliyetçilik hareketleri karşısında Türk milliyetçiliğinin öncüsü olma gibi bir fonksiyonu üstlenen Türk Ocakları kısa zamanda devrin önemli birçok ilim ve fikir adamını bünyesinde toplamıştır. Ocak çevresinde toplanan bu aydınlar günlük siyasî çekişmelerin dışında kalmaya çaba sarfederek çalışmalarını Türk milliyetçiliğinin teorisini kurma konusunda yoğunlaştırmışlardır. Bu sebeple Türk Ocağı çevresindeki aydınların çalışmaları sayesinde Türkçülük akımı siyasî, sosyal, iktisadî ve kültürel hayata bakışlar getirmiş, dönemin etkili fikir akımı haline gelmiştir.
Türk Ocakları çevresinde savunulan milliyetçilik anlayışının temeli, millî kültür yaratma ve bu yolla mütecanis bir millet oluşturma yönündedir. Böylece İmparatorluk içindeki Türkler her bakımdan gelişmiş, sağlam bir millet haline gelecek ondan sonra da dağınık bir şekilde yaşayan bütün Türkler arasında kültürel birlik sağlanacaktı(76). Bu temel yaklaşıma rağmen, Türk Ocakları, Türkçülerin bütün eğilimlerinin toplandığı bir merkez görünümündedir. Bütün aydınlar Tanzimatın "İttihad-ı Anasır" politikası ile Osmanlı milleti yaratmanın mümkün olamayacağı konusunda hemfikir olup temel bağlılık odağı olarak Türklüğü görmektedirler. Ancak bu konuda takip edilmesi gereken politikada farklı yaklaşımlar ileri sürmektedirler. Bu temel farklılığın devleti koruma endişesi ile hareket eden Osmanlı Türkçüleri ile Rusya'dan gelen Türk aydınlarının soydaşlarının bağımsızlık kazanması ve Türk birliğinin gerçekleşmesi yolundaki fikirlere öncelik vermesinden kaynaklandığı söylenebilir.
Başta Ziya Gökalp olmak üzere, Osmanlı Türkçüleri kültürel mânâda Türkçülüğü savunurken, siyasî anlamda Osmanlıcılık(77) geleneğini belirli bir süre aşamamışlar ve milliyetçilik anlayışlarını Osmanlılık ve İslâmcılıkla uyumlu göstermeye özen göstermişlerdir. Çünkü onların esas davası yeni bir devlet kurmak değil, yapısı çok değişmiş olmakla beraber, Türk-Müslüman benliğini muhafaza eden ve halen ayakta duran Osmanlı devletini millî bir devlet haline getirmektir. Bu sebeple Osmanlı Türkçüleri başlangıçta Osmanlıcılık ve daha sonra ağırlıklı olarak İslâmiyete bağlı milliyetçilik anlayışı ortaya koymuşlardır. Ortaya koydukları milliyetçilik anlayışının Osmanlılık ve İslâm'ın zararna olmadığını aksine bu iki unsuru da güçlendirici mahiyette olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre bir Türk ve İslâm devleti olan Osmanlının ayakta kalabilmesi ve diğer unsurları idaresi ancak, millî benliğe sahip bir Türklüğün onun merkezinde bulunması ile mümkün olabilirdi." Aynı şekilde milliyetçiliğin İslâmiyete yeni bir canlılık kazandıracağını savunmuşlardır(78). Bu tartışmaları bilindiği gibi Ziya Gökalp "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" şeklinde formüle etmiştir(79). İmparatorluğun dağılmanın eşiğine geldiği bir sırada, siyasî endişelerin de ağır bastığı bu üçlü formülde asıl yapıcı unsurun Türk kültürü olduğunu belirtmek gerekir.
Buna karşılık Osmanlı devletine Rusya'dan gelen Türk aydınları Türk milliyetçiliğinin siyasî düşünce bilincine içinde yaşadıkları siyasî, ekonomik ve kültürel ortamın etkisiyle daha çabuk varmışlardır(80)". Bu aydınlari çinde Yusuf Akçura, Türklüğün daha çok siyasî yönü ile ilgilenmiş, 1904 gibi erken bir tarihte yayımladığı Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi ile Türklüğe yeni bakış açıları getirmiştir. Akçura, Türk dünyası için öngördüğü siyasî projenin merkezine tek bağımsız siyasî bütünü temsil eden Osmanlı devletini yerleştirir. Bu sebeple bütün Türklerin millî menfaatlerini Osmanlı devletinin istikbali ve muhafazasında görür(81)". Bir bakıma Osmanlı devletini Türklerin çıkarlarını koruyacak bir araç olarak gören Akçura, aynı zamanda Rusya Türkleri'nin birlik sağlama isteği ile Osmanlılar'ın devleti koruma çabalarını bir senteze ulaştırmaya çalışmıştır."(82)
Diğer taraftan Akçura'nın Türk birliği fikrini Osmanlı anlayışının dışında Türk-Tatar ortak mirasına da yönelttiği dikkati çekmektedir. Ayrıca Türklerin büyük çoğunluğunun Müslüman olması sebebiyle ortak bir bağlılık temeli oluşturan Halife-Sultanın karizmatik gücünü ön plâna çıkarmak ister(83).
Genel olarak başta Ziya Gökalp olmak üzere Osmanlı Türkçüleri Balkan Savaşları sırasında çok milletli imparatorluğa taraftardırlar. Ancak çok milletli imparatorluk apısından hakim nüfusu Türklerin oluşturmaya başladığı millet yapısına geçişte, Bakan savaşlarının dönüm noktası olması Anadolu Türklüğünün önemini artırmıştır. Diğer taraftan Osmanlı tarihinin Türklük öğesine göre yeniden yorumlanmasına ve gittikçe küçülme psikolojisinin verdiği telaşla da I. Dünya Savaşına paralel olarak, Osmanlı sınırları dışındaki Türklerle de yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Böylece Osmanlı devletinin sınırlarından vazgeçmeksizin milliyetçilik anlayışlarını siyasî anlamda Osmanlılık ve İslâmcılığın dışında temellendirmeye başlamışlardır. Böylece Osmanlı devletinin sınırlarından vazgeçmeksizin milliyetçilik anlayışlarını siyasî anlamda Osmanlılık ve İslâmcılığın dışında temellendirmeye başlamışlardır. Kısaca Türk Ocağı çevresindeki aydınların milliyetçilik anlayışlarının Osmanlı topluluğunun Türk millî topluluğu haline gelmesine paralel olarak değiştiğini söylemek mümkündür. Bu değişmeye paralel olarak Türkçülerde etnik-linguistik bir milliyetçilik anlayışının belirginleşmeye başladığını görüyoruz. Bu milliyetçilik anlayışı başta Yusuf Akçura olmak üzere özellikle Rusya kökenli Türkçülerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.
Diğer taraftan milletin coğrafî ve siyasî sınırlara bağlı olmadığını savunan bu aydınlar Türklüğü bir bütün olarak görmektedirler. Bu sebeple ister kültürel, ister siyasî anlamda ele alınsın bütün Türklük anlayışı Türk Ocaklarının temel dinamik fikirlerinin birini teşkil etmektedir. Bu anlayışa bağlı olarak Turancılık-Pantürkizm
Rusya'dan gelen Türk aydınları vasıtasıyla Osmanlı Türk kamuoyuna tanıtılmıştır. Ancak Turan fikrinin tarih şuuru ile yoğrulmuş bir mefkure şeklinde yaygınlaşmasında Ziya Gökalp'in büyük rolü olmuştur. Turancılığın siyasî manâda dünya kamuoyuna yayımasında ise asıl adı Moiz Cohen olan Tekin Alp'in etkisini belirtmek gerekir(84). Böylece Türkçülük cereyanı, I. Dünya savaşı başlarında Turancılık heyecanı ile bütünleşerek aydınlar ve gençleri derinden etkilemiş(85), hatta İttihat ve Terakki liderleri nezdinde de ciddi anlamda itibar kazanmıştır.
Ancak Türk Ocakları içinde bazı aydınların Turancılık konusuna son derece ihtiyatlı yaklaştıklarını da görmekteyiz. Bunlar içinde Türk Ocaklarının ilk başkanı Ahmet Ferit (Tek) daha I. Dünya Savaşının başlarında Türklük ile uğraşanların ihtiyat ve basireti elden bırakmamalarını, hele genç ve delikanlı ocaklıların doğuya mahsus hayalperverlikle Turana uçuvermemeleri gerektiğini vurgular. "Edirne, Rize, Rodos, Süleymaniye! Bu dört kale Türkün ilk hududunun demir kazıklarıdır" diyen Ahmet Ferit "hayal-ı muhal" olarak tanımladığı Turandan ziyade bu sınırların içinde kalan yerlerin imarına çalışılmasını tavsiye eder(86). Ahmet Ferit'in bu yaklaşımı Misak-ı Millî ile paralellik arzetmektedir. Aynı şekilde İzmir Türk Ocağı Başkanı Necip Türkçü de Ziya Gökalp'in Turan anlayışına karşı çıkarak Anadolu ve Rumeli Türklüğünü ön plâna çıkarır. Diğer taraftan Rusya'nın çözüldüğü, Türkçülük heyecanının en yüksek noktasına ulaştığı 1981 yılında yapılan Türk Ocakları kongresinde (14 Haziran 1918-11 Temmuz 1918) nizamname değişikliği çerçevesinde hazırlanan bir teklifte, "Türk Ocaklarının faaliyet sahasının bilhassa Türkiye" olması teklif edilmiş, ancak büyük çoğunluğu gençlerden oluşan delegeler tarafından kabul edilmemiştir(87). Teklifi hazırlayan encümende Ziya Gökalp, Halide Edip, Ahmet Ferit, Hasan Ferit ve Nüzhet Sabit gibi önemli kişilerin bulunduğu dikkate alınırsa bu aydınların I. Dünya Savaşının ağır kayıpları ve yaşanmakta olan yoksulluğun da etkisiyle Anadolu Türklüğü üzerinde daha ihtimamla durulması noktasına geldiklerinin bir sonucu olarak görmek gerekir. Nitekim I. Dünya Savaşı sonlarında Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü, Turancılık anlayışlarının siyasî boyutu bulunmadığını tamamen kültürel bir amacı olduğunu vurgularlarken(88) Yusuf Akçura 1916 yazı gibi erken bir tarihte Pantürkizmden Rusya Türkleri için kültürel özerkliği hedefleyen bir fikri dönüşüm geçirmiş(89), 1919 yılında da demokratik Türkçülüğü savunmaya başlamıştır(90).
Türk Ocakları çevresindeki aydınlarda meydana gelen bu fikri dönüşüme rağmen, vatan edinilecek topraklar konusunda somut bir tanım birliğine varamadan Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Çünkü Türkçülere göre, Ziya Gökalp'in deyimi ile "millet vatanı" veya "vatan harsi toprak"tı. Dolayısıyla onların millet anlayışları toprak esasına dayanmamak gibi bir özelliğe sahipti. Siyasî sınırların milletleri bölemeyeceği fikrini savunuyorlardı91. Ancak vatanı milletle birleştirme M. Kemal Paşa'nın Misak-ı Millî ile sınırladığı toprağa dayalı bir millî devlet fikrinin ortaya çıkması ile mümkün olabilmiştir. Türk Ocakları çevresindeki aydınlarda bu millî devleti Türkçülük anlayışlarının somut bir ifadesi olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda yeni Türk devletinin kuruluşuna paralel olarak yeniden teşkilâtlanan Türk Ocakları temel konularda yeni rejime tam destek vermişlerdir. Bu işbirliği kısa zamanda ideolojik kaynaşmayı da beraberinde getirmiş, 1927 yılında yapılan kongrede Türk Ocaklarının faaliyet sahası Türkiye ile sınırlandırılarak bütün Türklük anlayışından dönüşüm resmileştirilmiştir(92).
Türk Ocakları çevresindeki aydınlar önelikle milliyetçilik anlayışlarına halkçı bir muhteva kazandırmaya çalışmışlardır. Onlar aydın ile halk arasındaki uçurumu ortadan kaldırılarak bu yolla bütünleşmeyi hedefliyorlardı. Bu sebeple halka doğru gitmeyi Türkçülüğün temel ilkelerinden birisi kabul ediyorlardı. Halkçılık anlayışı konusunda Yusuf Akçura, devletin ayakta kalabilmesini millî bir burjuva sınıfının yaratılmasında görürken(93); Ziya Gökalp toplumda çatışma yerine uyumu, sosyal sınıflar yerine meslek zümrelerini esas alır. Bu dönemde uygulamaya konulan millî iktisat politikasını solidarizmle bütünleştiren Ziya Gökalp, sosyalist ve liberal çözümlerin alternatifleri olarak tesanütçülük ve içtimaî halkçılık anlayışı ortaya koyar. Bu konuda Fransız solidarist düşüncesinin etkisinde kalan Gökalp, bu düşünceyi Osmanlı lonca geleneği ile uyumlu hale getirir(94). Böylece milleti, menfaatlerini birbiriyle çelişmeyen bir bütün olarak gören Ziya Gökalp'in bu anlayışının Cumhuriyet döneminde "sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz" şiarı ile aynen devam ettirildiğini vurgulamak gerekir. Diğer taraftan Türkçülerdeki milliyetçilik ve halkçılığın iktisadî düşünceye yansıması millî iktisat biçiminde olmuş; millî iktisat politikasını savunmuşlardır. Onlar imparatorluğun aslî unsuru olan Türk köylüsünün üretken hale getirilmesini, esnafların şirketlenmesini, ticaret ve sanayinin Türklerin elinde toplanmasını savunmuşlardır. Türkçü aydınlar tarafından savunulan millî iktisat anlayışı, I. Dünya Savaşından sonra devletçilik çizgisine oturmuştur. Bu konuda Yusuf Akçura, 1919 yılında devletçilik ilkesini savunurken(95) Gökalp 1923 yılında devletin ekonmide düzenleyici bir rol üstlenmesinden yana olduğunu belirtiyordu(96).
Diğer taraftan Türkçülerin çağdaşlaşma, kadın hakları, din işleri ile devlet işlerinin ayrılması konusundaki fikirleri batıcı akım kadar radikal özellik göstermese de, Türk toplumunun imparatorluktan millete, doğu medeniyetlerden batı medeniyetine, dinî hayattan laikliğe geçiş sürecinde önemli bir dönemeç teşkil etmektedir.
Dili, milleti oluşturan temel faktör olarak gören Türkçü aydınlar İstanbul Türkçesini esas alarak dilde sadeleşmeyi savunmuşlardır. Dilde sadeleşme hareketi ile Türkçüler ortak bir yazı dili oluşturmaya çalışırken, aynı zamanda aydın-halk kopukluğunun önüne geçmek gibi sosyal bir amaç da güdüyorlardı. Türkçülerin milliyetçiliğe kazandırdığı halka doğru ilkesi kısa zamanda etkisini göstermiş, millî edebiyat akımını doğurmuştur. Millî edebiyat akımı Türk kültürü ve Anadolu'yu esas alan eserleri ile Türk millî şuurunu güçlendirmek ve milliyet duygusunu uyandırmayı da amaçlamıştır. Türkçü aydınlar halk kültürünün kaynaklarının araştırılıp ortaya konulmasını milliyetçiliğin dayanacağı taban açısından çok önemli görmekteydi. Böylece Türk kültürünün kaynaklarına yönelik, aynı zamanda Türk tarihine olan ilgiyi artırmış, yaşanan buhranların da etkisi ile millî tarih anlayışı doğmuştur. Millî tarih görüşü ile artık Türk tarihi bir hanedanın veya dinin tarihi değil, esas itibariyle milletin tarihi olarak ele alınmaya başlamış, Türk tarihi zaman ve mekan itibariyle yaygınlık kazanmıştır(97). Türk Ocağı çevresindeki aydınların dil, edebiyat ve tarih başta olmak üzere Türk kültürüne yönelen çalışmaları uzun süre ümmet potasında şekillenen toplumun milletleşme sürecine geçişte bir katalizör rolü oynamıştır.
Sonuç
Türk milliyetçiliğinin ve başta Türk Ocakları olmak üzere, bu fikir temelinde kurulan teşkilâtların; Türk milletinin XX. yüzyıl başlarında çok milletli imparatorluk yapısından millî devlete dönüşüm sürecinde kaderini belirlemede hâkim bir rol oynadığını söylemek mümkündür. Zira XX. yüzyıl başlarında Türk milliyetçiliğini savunan aydınlar, imparatorluk yapısı içindeki Türklere millî bilinç ve Türklük gururu kazandırmak için yoğun çaba sarfetmişler, Türk unsuruna dayalı sosyal ve siyasî kimliğin anahatlarını çizmişler ve bu kimilği yeni bir sosyo-politik oluşumun temeli olacak şekilde olgunlaştırmışlardır. Bu dönemde savunulan milliyetçilik geçiş döneminin izlerini taşımasına rağmen, Türk toplumunu modern milliyetçiliğin eşiğine getirmesi açısından son derece önemli bir merhale olmuştur. Böylece II. Meşrutiyet döneminde temelleri atılan Türk milliyetçiliği fikri, Millî Mücadele döneminde Misak-ı Millî sınırları ile belirlenen anavatan kavramı ile bütünleşerek açıklık kazanmış, millî bir Türk devleti kurulması şeklinde tecelli etmiştir. Yani Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı dönemindeki Türkçülük-Milliyetçilik hareketinin birikiminden millî devlet fikrine ulaşmış, milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden biri haline getirmiştir.
Diğer taraftan II. Meşrutiyet devrindeki milliyetçi kuruluşlarda yürütülen organize ve sistemli faaliyetler ülkede milliyetçilik şuuruna sahip geniş bir kadro oluşmasını da sağlamıştır. Bu milliyetçi düşünce atmosferi içinde yetişen ve bu düşüncelerden etkilenen asker-sivil Türk aydınları, Anadolu'daki Millî Mücadeleyi yürüten ve Türkiye Cumhuriyetini kuran kadroların önemli bir bölümünü oluşturmuşlardır.
Dipnotları
1 Geniş bilgi için bkz. Elie Kedouire, Avrupa'da Milliyetçilik, Çev.: M. Haluk Timurtaş, Ankara 1971, s. 1R3; Eric I. Hobbawm, Devrim Çağı (1789-1848), Çev.: J. Ergüder, A. Şenel, Ankara 1989, s. 101-241; Server Tanilli, Dünyayı Değiştiren On Yıl Fransız Devrimi Üstüne (1789-1799), 3.B., İstanbul 1990, s. 85 vd; Janko Muslin (Der.), Hürriyet Bildirgeleri, Çev.: Necmi Zeko, İstanbul 1983, s. 23-96.
2 Geniş bilgi için bkz. Kedourie, a.g.e., s. 84-130; Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih (1789-1960), 2. B., Ankara 1973, s. 8-30; A. Haluk Ülman, Birinci Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş, 2.8.. Ankara 1973, s. 16-24.
3 Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, 2. B, Ankara 1984, s. 66; Bernard Lewis, "The Impact of the French Revolution on Turkey", Journal of World History, V.1, (Octobre 1953), s. 119.
4 David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), Çev.: S.S. türet, R. Ertem, F. Erdem, İstanbul 1979, s. 9.
5 Kemal Karpat, "Modern Türkiye", İslam Tarihi, Kültür ve Medeniyeti, (Ed. P.M. halt, S. Lambton, B. Lewis), Çev.: Kurul, 11. Cilt, İstanbul 1989, s. 95.
6 Cevdet Küçük, "Osmanlı İmparatorluğunda 'Millet Sistemi' ve Tanzimat", Mustafa Reşit Paşa ve Dönemi Semineri Bildirileri, Ankara 13-14 Mart 1985, Ankara 1987, s. 13-23.
7 Roderic Davison "Nationalism as a Ottoman Problem and the Ottoman Response" Nationalism in a Non National State, The Dissolution of the Ottoman Empire, Ed: W.W. haddad and W. Ochsenwald, Columbus 1977.
8 Hugh Seton-Watson, "Milliyetçilik ve Çok Milletli imparatorluklar", Çev.: Y.T. Kurat, Belleten, C. XXVIII, Sayı: 109-112, (Temmuz 1964), s. 525-542.
9 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, 2. B., VII. Cilt, Ankara 1977, s. 308-309.
10 Mümtaz-er Türkiye, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu (1867-1873), (Ankara Üniv. Sos. Bil. Ens. Yay. Dok. Tezi) Ankara 1990, s. 204.
11 İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, İstanbul 1970, s. 11-13.
12 Ercümed Kuran, "Türk Milliyetçiliğinin Gelişmesi ve Yusuf Akçura", Türk Kültürü, C. IV, Sayı: 42, s. 529.
13 Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, 2.8. Ankara, 1984, s. 330.
14 Lewis, a.g.e., s. 1.
15 Ahmet Agayef (Ağaoğlu), "İslam'da Dava-yı Milliyet", Türk yurdu, (1914), Yıl: 3, C. 7, Sayı: 11, s. 2388.
16 Bernard Lewis, "Türkiye'de Tarihçilik ve Milli Uyanış", Türk yurdu, Sayı: 2 (19607, s. 10.
17 Faktörler için bkz. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII, 2. B., Ankara 1977, s. 288-296.
18 Kushner, a.g.e., s. 12.
19 Geniş bilgi için bkz. Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, 1928 Yılı Yazıları, (Haz. Nejat Sefercioğlu), Ankara 1981, s. 29-30; Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Çev.: Mehmet Hrmancı, C. 2, İstanbul 1983, s. 316-317; Kushner, a.g.e., s. 12-14.
20 Akçura, a.g.e., s. 18-19; Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı-Tarihi, C. III, İstanbul 1971, s. 1069.
21 Lewis, a.g.m.., s. 1; Akçura, a.g.e., s. 43-44.
22 Sadık Tural, Osmanlı İmparatorluğunun Son Yıllarında Edebiyatımızda Türkçülük Akımı, (H.Ü. Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1978, s.2 1.
23 İsmail Hami Danişmend, Ali Suavi'nin Türkçülüğü, Ankara 1942, s. 26.
24 Fevziye Abdullah Tansel, "Arap Harflerinin Islahı Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri (1861-1884)", Belleten, C. 17; Sayı: 66, s. 224; Agah Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, 3. B., Ankara 1972, s. 155.
25 Kuran, "19. Asırda Milliyetçiliğin...", s. 21.
26 Akçura, a.g.e., s. 54.
27 Kushner, a.g.e., s. 22.
28 Kushner, a.g.e., s. 44-45; Mizancı Murad çıkardığı Mizan gazetesinde Osmanlılık ve İslâmın yanıbaşında Türklüğe değer verme çabası içinde olduğu gibi, millî kültürün de korunmasından yanadır: Şerif Mardin, Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), 2. B., İstanbul 1983, s. 86-91.
29 Bu eserin ifade-î Meram kısmında Türkçeyi savunur. Agâh Sırrı Levend, Şemseddin Sami, Ankara 1969, s. 172-185; Tural, a.g.e., s. 19-20.
30 Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi, 2. B., Ankara, 1977, s. 58-59; Jacop M. Landau, Pan-Türkizm In Turkey, London, 1981, s. 29; Akçura, a.g.e., s. 87-92.
31 Kushner, a.g.e., s. 54-55; Akçura, a.g.e., s. 100-103.
32 Mardin, a.g.e., s. 53; geniş bilgi için bkz. Kushner, a.g.e., s. 95-125.
33 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi (1918-1938), G. Yeni B. Ankara 1983, s. 248.
34 Geniş bilgi için bkz. Fethi Tevetoğlu, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ankara 1986.
35 Geniş bilgi için bkz. Ülken, a.g.e., s. 203-213; Orkun, a.g.e., s. 69-78.
36 Geniş bilgi için bkz. Landau, a.g.e., s. 203-213; Orkun, a.g.e., s. 69-78.
37 Akçura, a.g.e., s. 64-75; Mehmet Saray, Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara 1987, s. 24-26.
38 A. Canip Yöntem, "Ziya Gökalp'e Türkçülüğü Aşılayan Adam", Yakın Tarihimiz, C. 1, Sayı: 9, (Nisan 1962), s. 259.
39 Akçura hakkında geniş bilgi için bkz. François Georgen, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçuar (1876-1935), Çev.:Alev Er, Ankara 1986.
40 Yusuf Akçura, Uç Tarz-ı Siyaset, T.T.T. Yay.; Ankara 1976.
41 Kuran, "Türk Milliyetçiliğinin...", s. 530.
42 C.W. Hoster, Turkizm and the Soviets, London 1957, s. 145.
43 Akçura, a.g.e., s. 189; Tural, a.g.e., s. 80; Tunaya, Siyasal Partiler, C. I, s. 414.
44 Türk Derneği, Yıl: 1, Sayı: 3, s. 103-104.
45 "Şubelerimiz", Türk Derneği, Yıl: 1, Sayı: 5, s. 164-166.
46 Ali Canip Yöntem, "Gençlerin Yeni Dil Davacısı", Yakın Tarihimiz, C. II, Sayı: 12, s. 371-373.
47 "Yeni Lisan", Genç Kalemler, C: II, Sayı: 2, s. 25-28.
"Yeni Lisan-Vatan Çocuklarına", Genç Kalemler, C. III, Sayı: 24-25, s. 32-33.
48 Yekta Bahir, "Gençlik Kavgası: Milli Daha Doğrusu Kavmi Edebiyat Ne Demektir", Genç Kalemler, C. II, Sayı: 4, s. 72-77.
49 Demirtaş "Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler", Genç Kalemler, C. II, Sayı: 8, s. 138-141.
50 Yurtçular Yasası: İkinci Yurdçular Derneği'nin Muzakerat ve Mukavveratı Dersaadet, (Tarihsiz), s. 25-59.
51 Yurtçular Yasası, s. 2.
52 Türk Yurdu, Yıl: 1, Sayı: 7, s. 214; Nail Moralı, Mütareke'de İzmir Olayları, Ankara 1973, s. 63.
53 Türk Yurdları Üye Kayıt Defteri, Türk Tarih Kurumu Yazmalar Y/654. Bu defterde üçyüzün üzerinde isim kayıtlıdır.
54 İkdam, 25 Teşrin-i Sanî 1335, A. Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücadele, İstanbul 1956, s. 696-697, London, Pan-Turkizm in Turkey, London 1981, s. 39.
55 Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları (1912-1931), İstanbul 1994, s. 112.
56 Hüseyin Tuncer, Türk Yurdu Üzerine Bir İnceleme, Ankara 1990, s. 15.
57 "Maksad ve Meslek", Türk yurdu, Yıl: 1, Sayı: 1, s. 1.
58 Sarınay, a.g.e., s. 113-114.
59 Geniş bilgi için bkz. Mehmet Özden, Türk Yurdu Dergisi ve İkinci Meşrutiyet Devri Türkçülük Akımı 1911-1918, (H.Ü. Doktora Tezi), Ankara 1994.
60 Şükrü Hainoğlu, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler (1889-1902), C. I, İstanbul 1985, s. 8-17. Şerif Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset Makaleleri I, İstanbul 1990, s. 189.
61 Hüseyin Enver Sarp "Türk Ocağı Nasıl Kurulmuştur", Türk yurdu, Sayı: 242 (Mart 1955), s. 665-670.
62 Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi, Ankara 1977, s. 99-100.
63 H. Cahit Yalçın, Y. Akçura, Ahmet İhsan, Ahmet Ferit (Tek), Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Fuat Sabit gibi kişilere bildiri sunulmuştur.
64 Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin..., s. 195-196.
65 Fiili kuruluşunda Ocağın Başkanı Mehmed Emin (Yurdakul), II. Başkanı Yusuf Akçura'dır. Akçura a.g.e., s. 198-199; Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., C. I., İstanbul 1984, s. 432.
66 Sarınay, a.g.e., s. 127.
67 Köprülüzade Mehmed Fuad "Ümit ve Azim", Türk yurdu, Yıl: 2, Sayı: 8, C (32), s. 240; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, 7. Baskı, İstanbul 1979, s. 56-60; Halide (Edip), "Padişah ve Şehzadelerimize", Türk Yurdu, C. III, Sayı: 2, s. 33-36.
68 Mehmet Emin (Erişirgil), Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, 2. Baskı, İstanbul 1984, s. 92-94.
69 İstanbul Merkez Ocağının üye sayısı 2743'e çıkmış, Tunaya, a.g.e., s. 435, Landau, a.g.e., s. 43'de üye sayısının 3000'i geçtiğini belirtmektedir. Şube sayısı da resmen 35'e çıkmıştır. "Türk Ocağı İdare Raporu", Türk yurdu, C. XIV, Sayı: 9 (159), s. 4264.
70 Türk Ocağının Nizamname-i Esasi ve Dahilisi, Tanin Matbaası, İstanbul 1912 (1328), s. 3.
71 Türk Ocağı Esas Nizamı, İstanbul, 1918, s. 1.
72 Burhanettin Develioğlu, "Hamdullah Suphi İle Elli Beş Sene", Türk Yurdu, C. 6, Sayı: 2 (Şubat 1967), s. 12, François Georgeon, "Les Foyers Turcs A Lépoquee Kemaliste (1923-1931)" Turcuca Tome, XIV, 1982, s. 170.
73 1918 yılına kadar İstanbul'da 500'ü aşkın konferans verilmiştir. Türk Ocağı İdare Raporu (1918), s. 4247.
74 Kurucuları arasında, Dr. Tevfik Rüştü (Aras), Falih Rıfkı (Atay), Kuzucuoğlu Tahsing ibi kişilerin bulunduğu dernek için bkz. Türk Gücünün Umumi Nizamı, Matbaa-i Hayriyye ve Şürekası, İstanbul 1913, (1329), s. 12.
75 Füsun Üstel, Türk Ocakları (1912-1931), Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, Ankara 1986, s. 114-126.
76 Ziya Gökalp, "Türkçülük Türkiyecilik", Y.M., C. II, Sayı: 51, s. 482; Mehmed Fuad, "Türkçülüğün Gayeleri", Vakit, 16 Temmuz 1918 (1334).
77 M. Fuad Köprülüzade, "Türklük, Osmanlıcılık", Türk Yurdu, C. IV, Sayı: 21 (45), s. 695-698; İzzet Ulvi, "Türklük Duygusu Osmanlılık Fikrine Mani mi", Türk yurdu, C. II, Sayı: 4 (16), s. 493.
78 Ahmed Ağaoğlu, "İslam'da Davay-ı Milliyet", 1, Türk Yurdu, C. VI, Sayı: 10, s. 2324-2328; Ağaoğlu "İslam'da Davay-ı Millet", II, Türk Yurdu, C. VI, Sayı: 11, s. 2388, Ağaoğlu "Türk Alemi", Türk yurdu, C. I, Sayı: 7, s. 196-197; A. Ağaoğlu, "Sabık Trabzon Valisi Nazif Beyefendiye" Türk yurdu, Yıl: 2, Sayı: 21 (45), s. 713-714; "Türklük Şuuru", Türk Yurdu, Yıl: 3, Sayı 7 (55), s. 1070; Mehmed Fuad "Türklük İslamlık...", s. 698-699.
79 Ziya Gökalp'in bu yazısı Türk Yurdu'nda 9 ayrı makale olarak yayımlanmış, 1918'de kitap haline gelmiştir. Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, (Haz.: İbrahim Kutluğ), Ankara 1976.
80 Özellikle Yusuf Akçura'nın fikri şekillenmesinde Ziya Gökalp'in durumu ile karşılaştırmalı bir şekilde bkz. François Georgen, "Ziya Gökalp et Yusuf Akçura", Ümit Doğanay'ın Anısına Armağan, I, İstanbul 1982, s. 67-381.
81 A.Y. "Türk Alemi", Türk yurdu, C. II, Sayı: 9, s. 599.
82 François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri ve Yusuf Akçura (1876-1935), Çev.: Alev Er, Ankara 1984, s. 44.
83 Özden, a.g.e..
84 Tekin Alp hakkında bkz. Jacop M. Landau; "Tekin Alp: Osmanlı İmparatorluğunun Son Devrinde Bir Aydın", IX. TT Kongresi, Ankara 1988, s. 1129-1139.
85 Ocak bünyesinde kurulan Türk Gücüne mensup gençlerin Turan'ın akıncısı olacaklarını vurgulamaları, Türk Ocağı marşının "Mabedimiz Türk Ocağı Kâbemiz de yüce parlak, Turandır hem ancak" şeklinde olması bu genel havanın bir yansımasıdır. Ali Hadi Okan, "Türk'ün ve Türk Ocaklarının Hamdullahı", Türk Yurdu, C. VII, Sayı: 2 (HST Özel Sayısı), s. 55.
86 Ahmed Ferid (Tek), "Türk Ocakları", Nevsal-i Milli, İstanbul 1914, s. 189-191.
87 "Türk Ocağı Kongresi", Türk Yurdu, C. XIV, Sayı: 10 (159), s. 4299-4300.
88 Ziya Gökalp, "Türkçülük Türkiyecilik", Yeni Mecmua, C. II, Sayı: 51, s. 482, Köprülü, "Türkçülüğün Gayeleri", Vakit, 16 Temmuz 1918.
89 Georgeon, a.g.e., s. 101-102.
90 Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisad Hakkında Birkaç Hitabe ve Makale, İstanbul 1924, s. 7-19.
91 Bu anlayışı hemen hemen bütün Türkçülerde görmek mümkündür. Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi. 30 Nisan 1925 tarihinde Kurultay veda toplantısında siyasi sınırların milletleri bölemeyeceğini ifade etmektedir. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dağ Yolu I, Ankara 1987, s. 97.
92 Türk Ocakları 1927 Senesi Kurultayı Zabıtları, Ankara 1928, s. 396.
93 Georgeon, a.g.e., s. 78-79.
94 Zafer Toprak, "II. Meşrutiyette Solidarist Düşünce: Halkçılık", Toplum ve Bilim, I, (Bahar 1977), s. 94-96.
Georgeon'a göre bu ilginç bir bilgiydi. Çünkü o güne kadar Türkiye'de devletçilik diye bir kavram hemen hemen hiç duyulmamıştı. Georgeon, a.g.e., s. 109.
95 Ziya Gökalp, "İktisadi İnkılap İçin Nasıl Çalışmalıyız", Küçük Mecmua, Sayı: 33 (5 Mart 1923), s. 3-6.
96 Ziya Gökalp, "İktisadi İnkılap İçin Nasıl Çalışmalıyız", Küçük Mecmua, Sayı: 33 (5 Mart 1923), s. 3-6.
97 Ercüment Kuran, "Milli Tarih Görüşümüz", Türk Kültürü, C. VIII, Sayı: 85, s. 15-16; Nejat Kaymaz, "Türkçü Tarih Görüşü", Felsefe Kurumu Semineri, Ankara 1977, s. 433-443.
DOÇ.DR. YUSUF SARINAY