qaNSız
08-23-2007, 19:21
Geçerli bir evliliğin doğurduğu sonuçlar derken bu evlilikten karı ve koca için doğacak hak ve borçlar kastedilmektedir. Evlilikte eşlerin birbirlerine karşılıklı sevgi, saygı ve sadakat borcunun olduğu muhakkaktır. Ço-cukların bakım ve terbiyesi de eşlerin müşterek borçla-rındandır. Bunlar dışında karı ve kocanın evlilikten do-ğan birtakım hakları daha vardır ki hukuk düzeni daha çok bu haklar ve bunların ifası üzerinde durmaktadır. Tabiatıyla bir taraf için hak olan diğer taraf için borç teşkil etmektedir.
a) Kadının Hakları
1. Mehir
Erkeğin evlenirken karısına verdiği veya vermeyi ta-ahhüt ettiği para ve-ya sair bir mala mehir denmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de evlenen erkeğin ka-rısına vermek zo-runda olduğu mehirle ilgili olarak müteaddit âyetler vardır (en-Nisâ 4/4, 24). Birçok toplumda evlenme esna-sında eşlerden birinin diğe-rine veya diğerinin ailesine para ya da sair bir mal verme geleneği vardır. Hıristi-yanlardaki drahomada olduğu gibi zaman zaman aksi örnek-leri gö-rülmekte ise de umumiyetle kadın değil, erkek tarafı evleneceği kızın ailesine bazı hediyeler vermekte ve ödemelerde bulunmaktadır. Eski Türkler’de de bu an-lamda olmak üzere kalın uygulaması vardır. Kalın evlene-cek erkeğin müstakbel karısının ailesine yaptığı ödeme-ler anlamında kullanılmaktadır. Bu ödemeler mutlaka ev-lilikten önce yapılırdı. Benzer uygulamaya muhtelif ad-larda (meselâ mehir, dowry) diğer toplumlarda da rastlan-maktadır. Bu yönüne bakarak evlenme akdinin eski dönem-lerde bir satım akdi, erkeğin yaptığı edimin de bir sa-tış bedeli olarak kabul edilip edilmediği tartışılmıştır.
İslâm hukukundaki mehir uygulaması da bir yönüyle bu uygulamaya benzemektedir. Ancak yine de aralarında önem-li bir fark vardır. İslâm hukukundaki mehir evlenecek kızın ailesine değil, doğrudan kendisine verilmekte veya doğrudan ona borçlu olunmaktadır. Dolayısıyla İslâm hu-kukunda uygulandığı şekliyle mehirin satış bedeline, ev-lenmenin de satım akdine benzetilmesi mümkün değildir. Çünkü nikâh akdini satım akdine benzettiğimizde satım bedeli bizzat satımın konusu olan kimseye verilmiş olmaktadır. Öte yandan evlenecek kızın evlenme sözleşmesi-nin tarafı olduğunda hiç tereddüt yoktur. Bir kimsenin bir akdin hem konusu hem de tarafı olması ve satım bede-lini de bizzat alması hukuken mümkün değildir. Üstelik kadın almış olduğu bu mehir karşılığında Hanefîler’e gö-re herhangi bir çeyiz hazırlamak mecburiyetinde de de-ğildir. Diğer mallarında nasıl tasarruf edebiliyorsa bunda da aynı şekilde tasarruf etme hak ve yetkisine sa-hiptir. Ayrıca mehir nikâhın şartlarından değil sonuçla-rından biridir; nikâh esnasında belirtilmemiş bile olsa, hatta verilmeyeceği şart edilmiş bile bulunsa yine evlenen kadın mehire hak kazanır. Mehirin belirlenmemiş bu-lunması evlenmenin geçerliliğine halel getirmez. Bu yö-nüyle de mehir satım bedelinden ayrılmaktadır. Çünkü bir satım akdinde satım bedeli sonuç değil o akdin sıhhat şartlarından biridir. Satım bedeli belirlenmediğinde akid fâsid olur.
İslâm dünyasının önemli bir kısmında uygulanma imkânı bulan Hanefî görüşünü dikkate alırsak İslâm hukukunda mehirin kadını hem evliliğe ısındırmak hem de ona belli bir malî güç kazandırmak düşüncesiyle getirilmiş olduğu-nu söylememiz gerekir. Özellikle kocanın sahip olduğu tek taraflı irade beyanıyla boşama yetkisini kötüye kul-lanması durumunda kadın böyle bir malî imkâna fazlasıyla ihtiyaç duyacaktır. Boşanma hakkının suistimal edildiği bölgelerde mehir miktarının yüksek tutularak bu suistimale belirli ölçüde engel olunması da mehirin ka-dına ve evlilik birliğine kazandırdığı bir başka avantaj olmaktadır.
Mehirin mahiyeti ve çeyiz konusunda Mâlikîler Hanefî-ler’den farklı düşünmekte ve mehiri âdeta evliliğin ku-ruluş harcamalarına kocanın önceden yapmış olduğu bir ödeme olarak kabul etmektedirler. Çünkü onlara göre kadın almış olduğu mehir karşılığında ve onunla orantılı bir çeyiz hazırlamak mecburiyetindedir.
Mehir olarak her türlü mal veya parasal değeri olan her türlü menfaat tesbit edilebilir. Mehirin en az mikta-rı Hanefîler’e göre 10 (ilk asırda 10 dirhem yaklaşık iki koyun bedeli idi), Mâlikîler’e göre ise 3 dirhem gümüş-tür. Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre ise mehirin bir alt sınırı yoktur, tıpkı bir üst sınırı olmadığı gibi. Mehirin üst sınırının olmadığı konusunda Hanefî ve Mâlikîler de diğer iki mezhep gibi düşünmektedir. Hz. Ömer kendi halifeliği döneminde evlilikleri kolaylaştırmak i-çin mehire üst sınır getirmek istemiş, fakat bir kadının “Onlara kantarla vermiş olsanız da hiçbir şeyi geri alma-yın” (en-Nisâ 4/20) âyetini delil getirmesi karşısında bu düşüncesinden vazgeçmiştir.
Mehir nikâh anında belirlenip belirlenmemesine göre ikiye ayrılmaktadır. Eğer nikâh anında belirlenmişse bu-na mehr-i müsemmâ, belirlenmemişse buna da mehr-i misil denir. Misil mehir evlenen kızın akrabaları arasında her bakımdan kendi konumundaki kızlara ödenen mehir demek-tir. Bir anlamda rayiç mehir olmaktadır. Evlilik sıra-sında mehir belirlenmemişse veya bir sebeple belirlenen mehir geçersiz sayılırsa o zaman evlenen kadın misil mehire hak kazanır. Mehir, ödenme zamanına göre de muac-cel veya müeccel mehir diye ikiye ayrılmaktadır. Muaccel mehir evlilik anında peşin olarak ödenen mehir demektir. Ödenmesi sonraya bırakılan mehire de veresiye mehir an-lamında müeccel mehir denmektedir. Ödenmesi sonraya bı-rakılan mehir için bir ödeme zamanı belirlenmişse o za-man ödenir. Ancak genellikle yapıldığı üzere bir vade belirtilmemişse mehirin vadesi boşanma anında veya ta-raflardan birinin ölmesi durumunda gelmiş kabul edilir.
Sahih bir evliliğin ardından mehirin ödenmesinin ge-rekli olması, bir başka ifadeyle mehir borcunun doğması için ya evlenen kadın zifaf için hazır olmalı ve arala-rında sahih halvet vuku bulmalı veya taraflardan birisi nikâhtan sonra ve zifaf veya sahih halvetten önce ölmüş bulunmalıdır. Sahih halvet eşlerin izni olmadan kimsenin giremeyeceği, erkek ve kadının, kimsenin göremeyeceği, uğrayıp rahatsız edemeyeceği bir mekânda baş başa olma-ları anlamına gelmekte ve bazı bakımdan zifafla aynı hu-kukî sonuçları doğurmaktadır. Nikâh akdi yapıldıktan sonra, fakat zifaf veya sahih halvetten önce bir ayrılık vuku bulursa ayrılığa kimin sebep olduğuna bakılır. Eğer ayrılığa erkek sebep olmuşsa mehirin yarısını karısına ödemelidir. Ayrılığa kadın sebep olmuşsa veya erkek ve-lisinin kendisi adına yapmış olduğu evliliği bulûğ mu-hayyerliği denilen seçim hakkını kullanarak bozmuşsa es-ki karısına mehir adına herhangi bir ödeme yapması gerekmez.
2. Nafaka
Evlilik içinde kadının her türlü normal masrafı koca-ya aittir. Kur’ân-ı Kerîm’de (et-Talâk 65/6) ve Hz. Pey-gamber’in hadislerinde nafakanın kocaya ait olduğu, erke-ğin yediğinden karısına da yedirmesi, giydiğinden giy-dirmesi açıkça belirtilmiştir. Kocanın karısının nafaka-sını karşılamakla yükümlü olması için zengin olması ge-rekmediği gibi kadının fakir olması da gerekmez. Kadın zengin de olsa masrafları kocaya aittir.
Karı kocanın oturacakları evin temini, döşenip tefriş edilmesi kocaya aittir. İslâm toplumlarındaki örf ve â-detler genellikle kadına yeni evine belirli bir çeyiz getirmesi mecburiyetini getirmiştir. Ancak özellikle Ha-nefîler’ce kadının dinen ve hukuken buna mecbur olmadığı bilinmelidir. Bunun dışında kocanın karşılamakla yükümlü olduğu diğer masrafların kapsamı ve seviyesi daha çok örfe ve karı kocanın sosyal konumuna göre belirlenmekte-dir. Meselâ sosyal ve malî konumu hizmetçi tutmayı ge-rektirdiği durumlarda koca yiyecek, giyecek, mesken mas-raflarına ilâve olarak evine bir de hizmetçi tutmak mec-buriyetindedir.
Nafakanın normal yerine getirilme şekli kocanın evi-nin her türlü masraflarını üstlenmesidir. Kocanın bu gö-revini yerine getirmediği durumlarda kadın mahkemeye başvurarak kendisine nafaka takdir ettirebilir. Nafaka-nın miktarını tesbitte karı kocanın malî ve sosyal ko-numları birlikte dikkate alınır. Yalnız kocanın konumu dikkate alınır diyen hukukçular da vardır. Takdir edil-diği halde karısının nafakasını ödemeyen kocanın bu bor-cu zorla icra yoluyla tahsil edilir. Hatta gücü yettiği halde nafaka borcunu ödemeyen kocayı ödemeye zorlamak için hapsetmek dahi mümkündür. Ancak koca fakirse bu du-rumda ödemeye zorlamak için hapsetmek âdil olmadığı ve pratik bir yararı da dokunmayacağı için fakir kocaya ha-pis cezası verilmez. Kur’an’da borçlunun darlık içinde olması halinde eli genişleyinceye kadar ona mühlet ve-rilmesi tavsiye edilir (el-Bakara 2/280).
Hanefîler’e göre hâkim tarafından nafaka takdiri sa-dece miktarının belirlenmesi bakımından değil, nafaka borcunun kuvvetli bir borç haline gelmesi bakımdan önem-lidir. Eğer karı koca nafaka borcu ve miktarı üzerinde anlaşmamışlarsa veya hâkim tarafından takdir edilmemişse taraflardan birinin ölümü ile, boşanma ile veya kadının “nâşize” duruma düşmesi ile bu borç düşer. Kadının nâşize olması evlilik hukukuna riayet etmemesi ve kocasının rızâsını almadan evini terketmesi anlamına gel-mektedir. Nâşize durumdaki kadının o andan itibaren esa-sen nafaka hakkı yoktur. Her üç halde de geriye dönük bir nafaka talebinin mümkün olmaması, mahkemeye başvurulmadığına göre nafakanın ödenmekte olduğu var sayı-mına dayanmaktadır. Hâkim tarafından nafaka takdir edil-mesi ödenmiş olma faraziyesini ortadan kaldırmaktadır. Diğer üç mezhebe göre ise nafaka hâkimin takdirine muh-taç olmaksızın kuvvetli bir borç olarak doğar; ancak ö-denmekle veya ibrâ ile düşer.
Eşin ihtiyaçlarının normal yollardan karşılanmaması durumunda mahkemece nafaka takdir edilmesi her zaman ka-dının problemini çözmemektedir. Kocasının nafaka borcunu eda etmemesi sebebiyle kadının ayrıca bir boşanma hakkı-nın bulunup bulunmadığı tartışmalıdır. Hanefî hukukçular bu durumda kadının bir boşanma hakkının var olduğunu ka-bul etmezler. Diğer mezheplerde ise ileride görüleceği üzere kadının belirli şartlarla boşanma hakkı bulunmak-tadır.
b) Kocanın Hakları
Kocanın karısı üzerinde –mirası dışında- herhangi bir malî hakkı bulunmamaktadır. Karı kocanın birbirlerine karşı sevgi ve saygı ile davranması her iki tarafın bir-birine karşı karşılıklı borçlarındandır.
Kadının ev işlerini yapması kocasına karşı bir borcu mudur sorusu dönemlere, sosyal yapıya, kadının ev dışın-da çalışıp çalışmamasına göre çözümlenecek bir mesele-dir. Burada bütün dönemlere, bütün bölgelere ve bütün ailelere yönelik değişmez bir kuralın konması söz konusu değildir. Belki her dönemde ailenin, sosyal çevrenin du-rumuna göre bunu belirlemek söz konusu olacaktır. Hz. Peygamber’in kızı Fâtıma’ya bir öğüt olarak evin içindeki işlerin kızına, dışarıdaki işlerin damadı Ali’ye ait olacağını söylemesi bize genel davranış biçimini be-lirlemede yardımcı olabilir. Buna göre çalışmayan kadı-nın evin işlerini mâkul sınırlar içinde yerine getirmesi normal eşlik görevleri arasında sayılmak gerekir. Genel olarak vazife paylaşımında yaratılıştan gelen özellik ve farklılıkların da öncelik için bir ölçü olduğu söylenebilir.
__________________
a) Kadının Hakları
1. Mehir
Erkeğin evlenirken karısına verdiği veya vermeyi ta-ahhüt ettiği para ve-ya sair bir mala mehir denmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de evlenen erkeğin ka-rısına vermek zo-runda olduğu mehirle ilgili olarak müteaddit âyetler vardır (en-Nisâ 4/4, 24). Birçok toplumda evlenme esna-sında eşlerden birinin diğe-rine veya diğerinin ailesine para ya da sair bir mal verme geleneği vardır. Hıristi-yanlardaki drahomada olduğu gibi zaman zaman aksi örnek-leri gö-rülmekte ise de umumiyetle kadın değil, erkek tarafı evleneceği kızın ailesine bazı hediyeler vermekte ve ödemelerde bulunmaktadır. Eski Türkler’de de bu an-lamda olmak üzere kalın uygulaması vardır. Kalın evlene-cek erkeğin müstakbel karısının ailesine yaptığı ödeme-ler anlamında kullanılmaktadır. Bu ödemeler mutlaka ev-lilikten önce yapılırdı. Benzer uygulamaya muhtelif ad-larda (meselâ mehir, dowry) diğer toplumlarda da rastlan-maktadır. Bu yönüne bakarak evlenme akdinin eski dönem-lerde bir satım akdi, erkeğin yaptığı edimin de bir sa-tış bedeli olarak kabul edilip edilmediği tartışılmıştır.
İslâm hukukundaki mehir uygulaması da bir yönüyle bu uygulamaya benzemektedir. Ancak yine de aralarında önem-li bir fark vardır. İslâm hukukundaki mehir evlenecek kızın ailesine değil, doğrudan kendisine verilmekte veya doğrudan ona borçlu olunmaktadır. Dolayısıyla İslâm hu-kukunda uygulandığı şekliyle mehirin satış bedeline, ev-lenmenin de satım akdine benzetilmesi mümkün değildir. Çünkü nikâh akdini satım akdine benzettiğimizde satım bedeli bizzat satımın konusu olan kimseye verilmiş olmaktadır. Öte yandan evlenecek kızın evlenme sözleşmesi-nin tarafı olduğunda hiç tereddüt yoktur. Bir kimsenin bir akdin hem konusu hem de tarafı olması ve satım bede-lini de bizzat alması hukuken mümkün değildir. Üstelik kadın almış olduğu bu mehir karşılığında Hanefîler’e gö-re herhangi bir çeyiz hazırlamak mecburiyetinde de de-ğildir. Diğer mallarında nasıl tasarruf edebiliyorsa bunda da aynı şekilde tasarruf etme hak ve yetkisine sa-hiptir. Ayrıca mehir nikâhın şartlarından değil sonuçla-rından biridir; nikâh esnasında belirtilmemiş bile olsa, hatta verilmeyeceği şart edilmiş bile bulunsa yine evlenen kadın mehire hak kazanır. Mehirin belirlenmemiş bu-lunması evlenmenin geçerliliğine halel getirmez. Bu yö-nüyle de mehir satım bedelinden ayrılmaktadır. Çünkü bir satım akdinde satım bedeli sonuç değil o akdin sıhhat şartlarından biridir. Satım bedeli belirlenmediğinde akid fâsid olur.
İslâm dünyasının önemli bir kısmında uygulanma imkânı bulan Hanefî görüşünü dikkate alırsak İslâm hukukunda mehirin kadını hem evliliğe ısındırmak hem de ona belli bir malî güç kazandırmak düşüncesiyle getirilmiş olduğu-nu söylememiz gerekir. Özellikle kocanın sahip olduğu tek taraflı irade beyanıyla boşama yetkisini kötüye kul-lanması durumunda kadın böyle bir malî imkâna fazlasıyla ihtiyaç duyacaktır. Boşanma hakkının suistimal edildiği bölgelerde mehir miktarının yüksek tutularak bu suistimale belirli ölçüde engel olunması da mehirin ka-dına ve evlilik birliğine kazandırdığı bir başka avantaj olmaktadır.
Mehirin mahiyeti ve çeyiz konusunda Mâlikîler Hanefî-ler’den farklı düşünmekte ve mehiri âdeta evliliğin ku-ruluş harcamalarına kocanın önceden yapmış olduğu bir ödeme olarak kabul etmektedirler. Çünkü onlara göre kadın almış olduğu mehir karşılığında ve onunla orantılı bir çeyiz hazırlamak mecburiyetindedir.
Mehir olarak her türlü mal veya parasal değeri olan her türlü menfaat tesbit edilebilir. Mehirin en az mikta-rı Hanefîler’e göre 10 (ilk asırda 10 dirhem yaklaşık iki koyun bedeli idi), Mâlikîler’e göre ise 3 dirhem gümüş-tür. Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre ise mehirin bir alt sınırı yoktur, tıpkı bir üst sınırı olmadığı gibi. Mehirin üst sınırının olmadığı konusunda Hanefî ve Mâlikîler de diğer iki mezhep gibi düşünmektedir. Hz. Ömer kendi halifeliği döneminde evlilikleri kolaylaştırmak i-çin mehire üst sınır getirmek istemiş, fakat bir kadının “Onlara kantarla vermiş olsanız da hiçbir şeyi geri alma-yın” (en-Nisâ 4/20) âyetini delil getirmesi karşısında bu düşüncesinden vazgeçmiştir.
Mehir nikâh anında belirlenip belirlenmemesine göre ikiye ayrılmaktadır. Eğer nikâh anında belirlenmişse bu-na mehr-i müsemmâ, belirlenmemişse buna da mehr-i misil denir. Misil mehir evlenen kızın akrabaları arasında her bakımdan kendi konumundaki kızlara ödenen mehir demek-tir. Bir anlamda rayiç mehir olmaktadır. Evlilik sıra-sında mehir belirlenmemişse veya bir sebeple belirlenen mehir geçersiz sayılırsa o zaman evlenen kadın misil mehire hak kazanır. Mehir, ödenme zamanına göre de muac-cel veya müeccel mehir diye ikiye ayrılmaktadır. Muaccel mehir evlilik anında peşin olarak ödenen mehir demektir. Ödenmesi sonraya bırakılan mehire de veresiye mehir an-lamında müeccel mehir denmektedir. Ödenmesi sonraya bı-rakılan mehir için bir ödeme zamanı belirlenmişse o za-man ödenir. Ancak genellikle yapıldığı üzere bir vade belirtilmemişse mehirin vadesi boşanma anında veya ta-raflardan birinin ölmesi durumunda gelmiş kabul edilir.
Sahih bir evliliğin ardından mehirin ödenmesinin ge-rekli olması, bir başka ifadeyle mehir borcunun doğması için ya evlenen kadın zifaf için hazır olmalı ve arala-rında sahih halvet vuku bulmalı veya taraflardan birisi nikâhtan sonra ve zifaf veya sahih halvetten önce ölmüş bulunmalıdır. Sahih halvet eşlerin izni olmadan kimsenin giremeyeceği, erkek ve kadının, kimsenin göremeyeceği, uğrayıp rahatsız edemeyeceği bir mekânda baş başa olma-ları anlamına gelmekte ve bazı bakımdan zifafla aynı hu-kukî sonuçları doğurmaktadır. Nikâh akdi yapıldıktan sonra, fakat zifaf veya sahih halvetten önce bir ayrılık vuku bulursa ayrılığa kimin sebep olduğuna bakılır. Eğer ayrılığa erkek sebep olmuşsa mehirin yarısını karısına ödemelidir. Ayrılığa kadın sebep olmuşsa veya erkek ve-lisinin kendisi adına yapmış olduğu evliliği bulûğ mu-hayyerliği denilen seçim hakkını kullanarak bozmuşsa es-ki karısına mehir adına herhangi bir ödeme yapması gerekmez.
2. Nafaka
Evlilik içinde kadının her türlü normal masrafı koca-ya aittir. Kur’ân-ı Kerîm’de (et-Talâk 65/6) ve Hz. Pey-gamber’in hadislerinde nafakanın kocaya ait olduğu, erke-ğin yediğinden karısına da yedirmesi, giydiğinden giy-dirmesi açıkça belirtilmiştir. Kocanın karısının nafaka-sını karşılamakla yükümlü olması için zengin olması ge-rekmediği gibi kadının fakir olması da gerekmez. Kadın zengin de olsa masrafları kocaya aittir.
Karı kocanın oturacakları evin temini, döşenip tefriş edilmesi kocaya aittir. İslâm toplumlarındaki örf ve â-detler genellikle kadına yeni evine belirli bir çeyiz getirmesi mecburiyetini getirmiştir. Ancak özellikle Ha-nefîler’ce kadının dinen ve hukuken buna mecbur olmadığı bilinmelidir. Bunun dışında kocanın karşılamakla yükümlü olduğu diğer masrafların kapsamı ve seviyesi daha çok örfe ve karı kocanın sosyal konumuna göre belirlenmekte-dir. Meselâ sosyal ve malî konumu hizmetçi tutmayı ge-rektirdiği durumlarda koca yiyecek, giyecek, mesken mas-raflarına ilâve olarak evine bir de hizmetçi tutmak mec-buriyetindedir.
Nafakanın normal yerine getirilme şekli kocanın evi-nin her türlü masraflarını üstlenmesidir. Kocanın bu gö-revini yerine getirmediği durumlarda kadın mahkemeye başvurarak kendisine nafaka takdir ettirebilir. Nafaka-nın miktarını tesbitte karı kocanın malî ve sosyal ko-numları birlikte dikkate alınır. Yalnız kocanın konumu dikkate alınır diyen hukukçular da vardır. Takdir edil-diği halde karısının nafakasını ödemeyen kocanın bu bor-cu zorla icra yoluyla tahsil edilir. Hatta gücü yettiği halde nafaka borcunu ödemeyen kocayı ödemeye zorlamak için hapsetmek dahi mümkündür. Ancak koca fakirse bu du-rumda ödemeye zorlamak için hapsetmek âdil olmadığı ve pratik bir yararı da dokunmayacağı için fakir kocaya ha-pis cezası verilmez. Kur’an’da borçlunun darlık içinde olması halinde eli genişleyinceye kadar ona mühlet ve-rilmesi tavsiye edilir (el-Bakara 2/280).
Hanefîler’e göre hâkim tarafından nafaka takdiri sa-dece miktarının belirlenmesi bakımından değil, nafaka borcunun kuvvetli bir borç haline gelmesi bakımdan önem-lidir. Eğer karı koca nafaka borcu ve miktarı üzerinde anlaşmamışlarsa veya hâkim tarafından takdir edilmemişse taraflardan birinin ölümü ile, boşanma ile veya kadının “nâşize” duruma düşmesi ile bu borç düşer. Kadının nâşize olması evlilik hukukuna riayet etmemesi ve kocasının rızâsını almadan evini terketmesi anlamına gel-mektedir. Nâşize durumdaki kadının o andan itibaren esa-sen nafaka hakkı yoktur. Her üç halde de geriye dönük bir nafaka talebinin mümkün olmaması, mahkemeye başvurulmadığına göre nafakanın ödenmekte olduğu var sayı-mına dayanmaktadır. Hâkim tarafından nafaka takdir edil-mesi ödenmiş olma faraziyesini ortadan kaldırmaktadır. Diğer üç mezhebe göre ise nafaka hâkimin takdirine muh-taç olmaksızın kuvvetli bir borç olarak doğar; ancak ö-denmekle veya ibrâ ile düşer.
Eşin ihtiyaçlarının normal yollardan karşılanmaması durumunda mahkemece nafaka takdir edilmesi her zaman ka-dının problemini çözmemektedir. Kocasının nafaka borcunu eda etmemesi sebebiyle kadının ayrıca bir boşanma hakkı-nın bulunup bulunmadığı tartışmalıdır. Hanefî hukukçular bu durumda kadının bir boşanma hakkının var olduğunu ka-bul etmezler. Diğer mezheplerde ise ileride görüleceği üzere kadının belirli şartlarla boşanma hakkı bulunmak-tadır.
b) Kocanın Hakları
Kocanın karısı üzerinde –mirası dışında- herhangi bir malî hakkı bulunmamaktadır. Karı kocanın birbirlerine karşı sevgi ve saygı ile davranması her iki tarafın bir-birine karşı karşılıklı borçlarındandır.
Kadının ev işlerini yapması kocasına karşı bir borcu mudur sorusu dönemlere, sosyal yapıya, kadının ev dışın-da çalışıp çalışmamasına göre çözümlenecek bir mesele-dir. Burada bütün dönemlere, bütün bölgelere ve bütün ailelere yönelik değişmez bir kuralın konması söz konusu değildir. Belki her dönemde ailenin, sosyal çevrenin du-rumuna göre bunu belirlemek söz konusu olacaktır. Hz. Peygamber’in kızı Fâtıma’ya bir öğüt olarak evin içindeki işlerin kızına, dışarıdaki işlerin damadı Ali’ye ait olacağını söylemesi bize genel davranış biçimini be-lirlemede yardımcı olabilir. Buna göre çalışmayan kadı-nın evin işlerini mâkul sınırlar içinde yerine getirmesi normal eşlik görevleri arasında sayılmak gerekir. Genel olarak vazife paylaşımında yaratılıştan gelen özellik ve farklılıkların da öncelik için bir ölçü olduğu söylenebilir.
__________________