türkçü_militan
09-04-2007, 05:19
KEHANET, İHANET, FESAT
Şüphesiz ki; bütün milletlerin arzuladığı ve bu arzularını ancak kirletmeye çalışmakla bastırma gayretinde olduğu şanlı bir tarihe sahibiz ve bu büyük tarihimizin en mukaddes olaylarından biri de 1453 yılında gerçekleşen İstanbul'un fethi hadisesidir. Bu fetih dünya da öyle bir yankı uyandırmıştır ki kimi milletler bu hadiseden övgü ve hatta milletimize minnet duygularıyla bahsederken kimi milletler ise Dünya tarihine damgasını vuran bu olayı küçültmeye çalışmaktadırlar. Fakat bu olaydan ne kadar yaralı olduklarını da fethin gerçekleştiği günü kendileri için uğursuz gün olarak ilan etmelerinden anlamaktayız.
Muzaffer ecdadımızın kazandığı bu büyük zaferin en ilginç noktalarından biri de fetih sırasında ve hemen sonrasında yaşanan olağanüstü olaylardır. Hoca Akşemseddin hazretlerinin Eyüp Sultan’ın kabrini tereddütsüz bulması; devasa gemilerin karadan, kızaklarla insan gücünün ulaşabileceği en son nokta kullanılarak Haliç’e indirilmesi gibi daha sayısını arttırabileceğimiz hadiseler fethin ne kadar mukaddes bir olay olduğunu gözlerimiz önüne sermektedir. Fakat öyle bir hadise daha var ki yaşanan bu olağanüstülüklerden ziyade günümüze vermiş olduğu mesajlar itibariyle farklılık arz etmektedir, işte pek bahsedilmeyen o olay;
Fatih Sultan Mehmet Han, fetihten sonra İstanbul’u dolaşmaya çıktığı sırada harabeye dönmüş viran halde bir ev görür. Bu evin yakınından geçerken evden acı çığlık ve yalvarışların geldiğini fark eder ve hemen yanında bulunan askerlerine emir vererek yalvarışların sahibi olan Bizanslıyı huzuruna çağırtır. Bizanslıya ne olduğunu sorar. Bizanslı; kendisinin bir kâhin olduğunu, Türk kuşatması sırasında Bizans İmparatoru’nun kendisini yanına çağırdığını ve kendisine İstanbul’un Türkler tarafından fetholunup olunmayacağını sorduğunu arz eder. Fatih dikkatle dinlemektedir, verdiği cevabı sorduğunda ise kâhin İstanbul’un Türkler tarafından fethedileceğini bildiğini ve bu yüzden uğursuz sayılarak o viran haneye hapsedildiğini söylemiştir. Büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet Han büyük bir şaşkınlıkla kâhine “Bir gün İstanbul bizim elimizden de çıkar mı? Diye sorar. Bu soru üzerine kâhin “Eğer sizler arasında da fesat hainlik çıktığı takdirde bu güzel şehir İstanbul elinizden çıkacaktır” der. Bu cevabı alan Fatih Sultan Mehmet Han ellerini arşa kaldırarak “ Ya Rabbim! Sen milletimi bu hastalıklardan esirge” diye duada bulunur ve kâhine ömrü boyunca kendi şahsi hazinesinden maaş bağlar.
İşte büyük Türk hakanı Fatih Sultan Mehmet Han’ın dahi korktuğu ve esirgemesi için Tanrıya dua ettiği husus budur. Peki, bu günümüze baktığımızda bu hastalıkların milletimizin iliklerine kadar işlediğini göremiyor muyuz?
Ülkemize içte kendisini devlet zanneden küstahların tehditleri, dışta bağımlı bir Türkiye hayalini kuran ve bu hayalleri uğruna her şeyi göze almış Avrupa’nın yarattığı olumsuzluklar, diğer bir yandan dünyanın jandarması olma hevesindeki küresel teröristler… Ve bunlar gibi daha birçok sorun ülkemizi buhranlar anaforuna itmekte fakat milletimiz özellikle de gençliğimiz milli bilincinin kaybı gibi ülkemizin dinamosu olma özelliğine sahip konularda bir hayli zayıflatılmaktadır. Bunların yanında kâhinin bahsettiği kişi ve kurumlar arası fesat günümüz Türkiye’sinde hat safhaya ulaşmıştır.
Hainlik hususunda ise söylenecek söz dahi yoktur. Yine herkesin bildiği üzere maalesef ülkemiz kendi eliyle kendisine hainlik yapan insanları beslemektedir. Elbette yüce Türk milletinin garantisi noktasında yer alan bazı kurumlarımız bunun farkındadır ve bu hususun çözümü mevzuunda milletimizi bilinçlendirmekte ve onlardan sadece yetki istemektedir. Milletimiz gerçekleri artık görmüş ve bütün bunlara sebep olan kişi ve oluşumların önüne geçecektir.
Bütün samimiyetimle buna inanıyor yüce milletimiz bir gün bize bunları yaşatan vasıfsız iktidarlardan, hantallaşmış kurumlardan hesap soracaktır.
TANRI TÜRK’Ü ASIL ŞİMDİ KORUSUN!
ARMAĞAN DİKİCİ
Şüphesiz ki; bütün milletlerin arzuladığı ve bu arzularını ancak kirletmeye çalışmakla bastırma gayretinde olduğu şanlı bir tarihe sahibiz ve bu büyük tarihimizin en mukaddes olaylarından biri de 1453 yılında gerçekleşen İstanbul'un fethi hadisesidir. Bu fetih dünya da öyle bir yankı uyandırmıştır ki kimi milletler bu hadiseden övgü ve hatta milletimize minnet duygularıyla bahsederken kimi milletler ise Dünya tarihine damgasını vuran bu olayı küçültmeye çalışmaktadırlar. Fakat bu olaydan ne kadar yaralı olduklarını da fethin gerçekleştiği günü kendileri için uğursuz gün olarak ilan etmelerinden anlamaktayız.
Muzaffer ecdadımızın kazandığı bu büyük zaferin en ilginç noktalarından biri de fetih sırasında ve hemen sonrasında yaşanan olağanüstü olaylardır. Hoca Akşemseddin hazretlerinin Eyüp Sultan’ın kabrini tereddütsüz bulması; devasa gemilerin karadan, kızaklarla insan gücünün ulaşabileceği en son nokta kullanılarak Haliç’e indirilmesi gibi daha sayısını arttırabileceğimiz hadiseler fethin ne kadar mukaddes bir olay olduğunu gözlerimiz önüne sermektedir. Fakat öyle bir hadise daha var ki yaşanan bu olağanüstülüklerden ziyade günümüze vermiş olduğu mesajlar itibariyle farklılık arz etmektedir, işte pek bahsedilmeyen o olay;
Fatih Sultan Mehmet Han, fetihten sonra İstanbul’u dolaşmaya çıktığı sırada harabeye dönmüş viran halde bir ev görür. Bu evin yakınından geçerken evden acı çığlık ve yalvarışların geldiğini fark eder ve hemen yanında bulunan askerlerine emir vererek yalvarışların sahibi olan Bizanslıyı huzuruna çağırtır. Bizanslıya ne olduğunu sorar. Bizanslı; kendisinin bir kâhin olduğunu, Türk kuşatması sırasında Bizans İmparatoru’nun kendisini yanına çağırdığını ve kendisine İstanbul’un Türkler tarafından fetholunup olunmayacağını sorduğunu arz eder. Fatih dikkatle dinlemektedir, verdiği cevabı sorduğunda ise kâhin İstanbul’un Türkler tarafından fethedileceğini bildiğini ve bu yüzden uğursuz sayılarak o viran haneye hapsedildiğini söylemiştir. Büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet Han büyük bir şaşkınlıkla kâhine “Bir gün İstanbul bizim elimizden de çıkar mı? Diye sorar. Bu soru üzerine kâhin “Eğer sizler arasında da fesat hainlik çıktığı takdirde bu güzel şehir İstanbul elinizden çıkacaktır” der. Bu cevabı alan Fatih Sultan Mehmet Han ellerini arşa kaldırarak “ Ya Rabbim! Sen milletimi bu hastalıklardan esirge” diye duada bulunur ve kâhine ömrü boyunca kendi şahsi hazinesinden maaş bağlar.
İşte büyük Türk hakanı Fatih Sultan Mehmet Han’ın dahi korktuğu ve esirgemesi için Tanrıya dua ettiği husus budur. Peki, bu günümüze baktığımızda bu hastalıkların milletimizin iliklerine kadar işlediğini göremiyor muyuz?
Ülkemize içte kendisini devlet zanneden küstahların tehditleri, dışta bağımlı bir Türkiye hayalini kuran ve bu hayalleri uğruna her şeyi göze almış Avrupa’nın yarattığı olumsuzluklar, diğer bir yandan dünyanın jandarması olma hevesindeki küresel teröristler… Ve bunlar gibi daha birçok sorun ülkemizi buhranlar anaforuna itmekte fakat milletimiz özellikle de gençliğimiz milli bilincinin kaybı gibi ülkemizin dinamosu olma özelliğine sahip konularda bir hayli zayıflatılmaktadır. Bunların yanında kâhinin bahsettiği kişi ve kurumlar arası fesat günümüz Türkiye’sinde hat safhaya ulaşmıştır.
Hainlik hususunda ise söylenecek söz dahi yoktur. Yine herkesin bildiği üzere maalesef ülkemiz kendi eliyle kendisine hainlik yapan insanları beslemektedir. Elbette yüce Türk milletinin garantisi noktasında yer alan bazı kurumlarımız bunun farkındadır ve bu hususun çözümü mevzuunda milletimizi bilinçlendirmekte ve onlardan sadece yetki istemektedir. Milletimiz gerçekleri artık görmüş ve bütün bunlara sebep olan kişi ve oluşumların önüne geçecektir.
Bütün samimiyetimle buna inanıyor yüce milletimiz bir gün bize bunları yaşatan vasıfsız iktidarlardan, hantallaşmış kurumlardan hesap soracaktır.
TANRI TÜRK’Ü ASIL ŞİMDİ KORUSUN!
ARMAĞAN DİKİCİ