ölüm var ölüm
09-04-2007, 19:23
Tecirli Türkmen aşiret beylerinden Ali Bey oğlu Ömer hoca oğlu Hüseyin (Hössünce),oğlu Gökşen Kahya. 1868'de Haruniye Düzıçi'nde, Yazlamazlı köyünde doğmuş. 1933'de Osmaniye ilinin şimdiki Tüysüz kasabasında vefat etmiştir. Mezarı da aynı yerdedir. Rahmetullahı aleyh.
Torunlarına anlattığına göre Gökşen Kahya Yemen harbinde bulunmuş, dokuz sene askerlik yapmıştır. Orada yaşadığı bir olay, bize nasıl bir ders ve ibret olacak bakınız.
Anlattığına göre cephede bir Türk askeri yaralanmış. Arkadaşlarına “Beni kurtarın, veya bir kurşun sıkıp öldürün öyle gidin, beni esir ettirmeyin” diyormuş. Fakat kimse onun dediğine bakmadan basıp gidiyormuş. Herkes başının derdinde, sıtlayıp götüreceğine gözü kesmiyor. Bir kurşun sıkıp öldürmek ise hiç aklından geçmiyor tabi. Olacak şey mi bu!...
Gökşen Kahya bu manzara karşısında basıp gidemez, yaralı askeri ve silahını omuzlar, iki saat uzakta bulunan karargaha getirir..
Bundan başka daha önce de birçok asalet ve fedakarlıklarda bulunan Gökşen Kahya'nın komutanları takdir ve taltif etmişler. Çavuş sonra mülazimlik vermişler. Askeriyede kalmasını istemişler, kalırsa daha fazla terfi edip yüzbaşı, hatta binbaşı olabileceğini söylemişlerse de askerde kalmamış, terhisten sonra memleketine dönmüş. Eskiden yaptığı gibi yine hayvancılıkla uğraşmış.
Bir ara Düziçi Yazlamazlı’dan Tüysüz köyüne hayvancılık için gelmiş, burada köyler arası sınır kavgası olmuş. Bu kavgaya karışma sebebiyle kendisini de meşhur Payas Kalesi zindanına atmışlar. Suçsuz görülerek altı ay sonra tahliye olmuş.
Fakat hapis kaldığı altı ay boyunca çok acaip olaylar yaşamış. Kendisine özel muameleler yapılıyor, ikramlar görüyor, iyilikler yapılıyor, yedirilip içiriliyormuş. Bir zindanda olmayacak işler bunlar ve bir türlü bunun sebebini öğrenemiyormuş.
Tahliyesinden sonra bunu yapanın kim olduğunu merak edip araştırmış. Derken kalenin hapishane müdürüne kadar çıkmış. Müdür kendisini huzuruna almış:
-Beni tanıdınız mı? Diye sormuş.
-Hayır, diye cevap verince müdür:
-Ben Yemen'de cephede yaralı idim, sen beni omuzlayıp birliğimize kadar taşıyıp hayatımı kurtardın. Ben de sana burada bu iyilikleri bunun için yaptım, demiş.
Gökşen Kahya'nın evlatlarına şöyle vasiyet etmiş: “ Bana bakın evlatlarım, Yemen'de yaptığım iyilik, Payas zindanında beni buldu. En kötü günümde bana çok iyilikler edilmesine sebep oldu. Bundan ders alarak sizler de daima iyilik yapın, yardımsever ve misafir sahibi olın. Kim olursa olsun yedirin,içirin, iyilik edin ve iyi insanlar olun. Bunun karşılığını bu dünyada da ahirette de bulursunuz. Hem de Allah (azze ve celle) sizden razı olur.” [Yanlizca Kayitli Kullanicilar Linkleri Görebilir. Üye Olmak Için Tiklayiniz...]
Bu olay bir dostumun bana yıllar önce anlattıklarını hatırlattı: “Dedem nalbant idi. Bir gün bir ihtiyarın işini yaptı. O da şehirde bir yere gidecekmiş ve adresi bilmiyormuş. Dedem, “Çocuk seni götürür.” Dedi. Ben de hiç yüksünmeden memnuniyetle onu yerine götürdüm.
Aradan yıllar geçti. Ben hanımıma talip olup düğürcü yolladım. Meğer O ihtiyar onların yakını imiş ve hakkımda hüsn-ü şehadette bulunmuş. Nereden nereye…”
Evet, iyilik kaybolmaz. Ataların dediği gibi, “iyilik yap denize at; balık bilmezse Halik bilir.”
İşte size bir başka askerin iyilik hikaysi… Şefik Can merhumla bir mülakat yaparlar. Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendiyi anlatırken Ladikli Ahmet ağanın adı geçer. Hemen orada soruyu yapıştırırlar:
—Efendim, Sami Efendi ile ilgili hatıralarınıza devam edeceğiz ama Ladikli Ahmet Ağa’nın ismi geçti. Ladikli Ahmet Ağa ile ilgili de eminiz ki ilginç hatıralarınız vardır. Biraz kendisinden bahsetmek ister misiniz?
—Tabi. Dedim ya nerede bir Allah dostunun ismini duysam hep gidip kendileriyle tanışmak dualarına nail olmak isterdim. Konya’da görevli olarak bulunduğum sıralarda, meclislerde ismini duyduğum, garip hallerinden bahsedilen Ladikli Ahmet Ağa’yı da bir vesile ile ziyaret etme imkanı buldum. Konya’nın Ladik ilçesinde ikamet ediyordu. İlçede herkes tanıyor. Dedim ya garip halleri dilden dile dolaşıyor. Ricâlü’-gayb’dan olduğu, Hızır (a.s) arkadaşlığı bulunduğu söyleniyor. Evi ilçenin kenar mahallelerinde, mütevazı bir evdi. Ziyaretine gittik, hoş geldiniz safhasından sonra sohbet esnasında bendeniz;
-Ahmet ağa, Allah aşkına sendeki bu hallere nasıl eriştin? Bize biraz bahset, dedim.
-Yavrum bende ne var ki, garip bir adamım, falan dedi. Ben ısrar edince anlatmaya başladı ve dedi ki;
-Ben köyde çobanlık yapıyordum. Askerlik çağım geldi. Beni askere aldılar. Biz askerde iken Cihan Harbi çıktı ve bizi Filistin Cephesi’ne gönderdiler. Savaşın en ateşli anlarında biz orada bir bölük düşman askerlerinin ablukası altında kaldık. Birliğimizle irtibatımız kesildi. Bir haftadan fazladır, abluka altındayız. Tayınlarımız, yani yiyeceklerimiz bitti. Açlıktan otları çöpleri yiyoruz. Çok zor bir durumdayız.
Bir ara cephe yarıldı ve bize herkese bir ekmek parçası düşecek kadar tayın ulaştı. Asker arasında payları dağıtıldı. Herkes aç. Tayınını alan yemeye başladı. Ben de ekmeğimi aldım, bir parça kopardım, ağzıma götürecektim ki bir köpek geldi. Halinden aç olduğu ve yavrularının olduğu anlaşılan bir köpek. Geldi ayaklarıma sürünmeye başladı. Lisân-ı hali ile adeta benden ekmek istiyordu.
Ben de elimdeki ekmekten bir parça ben yedimse, bir parça da ona verdim. Bu yaptığımı gören arkadaşlarım;
-Oğlum, Ahmet ne yapıyorsun? Bir haftadır açız. Bir parça ekmek… Bununla doymak bile mümkün değil. Sen köpeğe veriyorsun. gibi sözlerle beni uyardılar. Ben dinlemedim. Köpekle ekmeğimi yarı yarıya paylaştım. İşte o gece rüyama Hz. Peygamber girdi ve;
-“Oğlum Ahmet biz seni pek sevdik, diyerek sırtımı sıvazladı.
Uyandığımda içimde müthiş bir ferahlık ve bende önceden tatmadığım değişik bir hal vardı. Yine aynı günlerde düşman üzerimize taarruza geçti ve ben savaş esnasında yaralandım. Kan kaybediyordum ki, hayal meyal hatırlıyorum. Siyah at üzerinde biri geldi beni aldı götürdü. Gözlerimi açtığımda kendimi bir hastanede buldum. Yaralarım sarılmıştı. Daha sonra bizi memleketlerimize gönderdiler ve ben de köyüme döndüm. O hal hala benimle beraber…”
Ladikli Ahmet Ağa bize bunları anlattı. Bilenler onun zaman zaman kaybolduğunu, evinin kapısından çıkınca nereye gittiğinin bilinmediğinden falan bahsederlerdi. “
İşte böyle… Peygamber Efendimiz (Aleyhi's Salatu ve's Selam)ınhadis-i şeriflerinde geçen eski ümmetlerden bir fahişeyi hatırladınız mı? Hani kuyudan su içmişti. Sonra orada susuz bir köpek gördü. Yerleri yalıyordu susuzluktan.”Bu da can taşıyor” diyerek onu da suladı zahmet çekerek. Amma Allah (azze ve celle) ne muamele buyurmuştu ona karşılığında?...
Torunlarına anlattığına göre Gökşen Kahya Yemen harbinde bulunmuş, dokuz sene askerlik yapmıştır. Orada yaşadığı bir olay, bize nasıl bir ders ve ibret olacak bakınız.
Anlattığına göre cephede bir Türk askeri yaralanmış. Arkadaşlarına “Beni kurtarın, veya bir kurşun sıkıp öldürün öyle gidin, beni esir ettirmeyin” diyormuş. Fakat kimse onun dediğine bakmadan basıp gidiyormuş. Herkes başının derdinde, sıtlayıp götüreceğine gözü kesmiyor. Bir kurşun sıkıp öldürmek ise hiç aklından geçmiyor tabi. Olacak şey mi bu!...
Gökşen Kahya bu manzara karşısında basıp gidemez, yaralı askeri ve silahını omuzlar, iki saat uzakta bulunan karargaha getirir..
Bundan başka daha önce de birçok asalet ve fedakarlıklarda bulunan Gökşen Kahya'nın komutanları takdir ve taltif etmişler. Çavuş sonra mülazimlik vermişler. Askeriyede kalmasını istemişler, kalırsa daha fazla terfi edip yüzbaşı, hatta binbaşı olabileceğini söylemişlerse de askerde kalmamış, terhisten sonra memleketine dönmüş. Eskiden yaptığı gibi yine hayvancılıkla uğraşmış.
Bir ara Düziçi Yazlamazlı’dan Tüysüz köyüne hayvancılık için gelmiş, burada köyler arası sınır kavgası olmuş. Bu kavgaya karışma sebebiyle kendisini de meşhur Payas Kalesi zindanına atmışlar. Suçsuz görülerek altı ay sonra tahliye olmuş.
Fakat hapis kaldığı altı ay boyunca çok acaip olaylar yaşamış. Kendisine özel muameleler yapılıyor, ikramlar görüyor, iyilikler yapılıyor, yedirilip içiriliyormuş. Bir zindanda olmayacak işler bunlar ve bir türlü bunun sebebini öğrenemiyormuş.
Tahliyesinden sonra bunu yapanın kim olduğunu merak edip araştırmış. Derken kalenin hapishane müdürüne kadar çıkmış. Müdür kendisini huzuruna almış:
-Beni tanıdınız mı? Diye sormuş.
-Hayır, diye cevap verince müdür:
-Ben Yemen'de cephede yaralı idim, sen beni omuzlayıp birliğimize kadar taşıyıp hayatımı kurtardın. Ben de sana burada bu iyilikleri bunun için yaptım, demiş.
Gökşen Kahya'nın evlatlarına şöyle vasiyet etmiş: “ Bana bakın evlatlarım, Yemen'de yaptığım iyilik, Payas zindanında beni buldu. En kötü günümde bana çok iyilikler edilmesine sebep oldu. Bundan ders alarak sizler de daima iyilik yapın, yardımsever ve misafir sahibi olın. Kim olursa olsun yedirin,içirin, iyilik edin ve iyi insanlar olun. Bunun karşılığını bu dünyada da ahirette de bulursunuz. Hem de Allah (azze ve celle) sizden razı olur.” [Yanlizca Kayitli Kullanicilar Linkleri Görebilir. Üye Olmak Için Tiklayiniz...]
Bu olay bir dostumun bana yıllar önce anlattıklarını hatırlattı: “Dedem nalbant idi. Bir gün bir ihtiyarın işini yaptı. O da şehirde bir yere gidecekmiş ve adresi bilmiyormuş. Dedem, “Çocuk seni götürür.” Dedi. Ben de hiç yüksünmeden memnuniyetle onu yerine götürdüm.
Aradan yıllar geçti. Ben hanımıma talip olup düğürcü yolladım. Meğer O ihtiyar onların yakını imiş ve hakkımda hüsn-ü şehadette bulunmuş. Nereden nereye…”
Evet, iyilik kaybolmaz. Ataların dediği gibi, “iyilik yap denize at; balık bilmezse Halik bilir.”
İşte size bir başka askerin iyilik hikaysi… Şefik Can merhumla bir mülakat yaparlar. Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendiyi anlatırken Ladikli Ahmet ağanın adı geçer. Hemen orada soruyu yapıştırırlar:
—Efendim, Sami Efendi ile ilgili hatıralarınıza devam edeceğiz ama Ladikli Ahmet Ağa’nın ismi geçti. Ladikli Ahmet Ağa ile ilgili de eminiz ki ilginç hatıralarınız vardır. Biraz kendisinden bahsetmek ister misiniz?
—Tabi. Dedim ya nerede bir Allah dostunun ismini duysam hep gidip kendileriyle tanışmak dualarına nail olmak isterdim. Konya’da görevli olarak bulunduğum sıralarda, meclislerde ismini duyduğum, garip hallerinden bahsedilen Ladikli Ahmet Ağa’yı da bir vesile ile ziyaret etme imkanı buldum. Konya’nın Ladik ilçesinde ikamet ediyordu. İlçede herkes tanıyor. Dedim ya garip halleri dilden dile dolaşıyor. Ricâlü’-gayb’dan olduğu, Hızır (a.s) arkadaşlığı bulunduğu söyleniyor. Evi ilçenin kenar mahallelerinde, mütevazı bir evdi. Ziyaretine gittik, hoş geldiniz safhasından sonra sohbet esnasında bendeniz;
-Ahmet ağa, Allah aşkına sendeki bu hallere nasıl eriştin? Bize biraz bahset, dedim.
-Yavrum bende ne var ki, garip bir adamım, falan dedi. Ben ısrar edince anlatmaya başladı ve dedi ki;
-Ben köyde çobanlık yapıyordum. Askerlik çağım geldi. Beni askere aldılar. Biz askerde iken Cihan Harbi çıktı ve bizi Filistin Cephesi’ne gönderdiler. Savaşın en ateşli anlarında biz orada bir bölük düşman askerlerinin ablukası altında kaldık. Birliğimizle irtibatımız kesildi. Bir haftadan fazladır, abluka altındayız. Tayınlarımız, yani yiyeceklerimiz bitti. Açlıktan otları çöpleri yiyoruz. Çok zor bir durumdayız.
Bir ara cephe yarıldı ve bize herkese bir ekmek parçası düşecek kadar tayın ulaştı. Asker arasında payları dağıtıldı. Herkes aç. Tayınını alan yemeye başladı. Ben de ekmeğimi aldım, bir parça kopardım, ağzıma götürecektim ki bir köpek geldi. Halinden aç olduğu ve yavrularının olduğu anlaşılan bir köpek. Geldi ayaklarıma sürünmeye başladı. Lisân-ı hali ile adeta benden ekmek istiyordu.
Ben de elimdeki ekmekten bir parça ben yedimse, bir parça da ona verdim. Bu yaptığımı gören arkadaşlarım;
-Oğlum, Ahmet ne yapıyorsun? Bir haftadır açız. Bir parça ekmek… Bununla doymak bile mümkün değil. Sen köpeğe veriyorsun. gibi sözlerle beni uyardılar. Ben dinlemedim. Köpekle ekmeğimi yarı yarıya paylaştım. İşte o gece rüyama Hz. Peygamber girdi ve;
-“Oğlum Ahmet biz seni pek sevdik, diyerek sırtımı sıvazladı.
Uyandığımda içimde müthiş bir ferahlık ve bende önceden tatmadığım değişik bir hal vardı. Yine aynı günlerde düşman üzerimize taarruza geçti ve ben savaş esnasında yaralandım. Kan kaybediyordum ki, hayal meyal hatırlıyorum. Siyah at üzerinde biri geldi beni aldı götürdü. Gözlerimi açtığımda kendimi bir hastanede buldum. Yaralarım sarılmıştı. Daha sonra bizi memleketlerimize gönderdiler ve ben de köyüme döndüm. O hal hala benimle beraber…”
Ladikli Ahmet Ağa bize bunları anlattı. Bilenler onun zaman zaman kaybolduğunu, evinin kapısından çıkınca nereye gittiğinin bilinmediğinden falan bahsederlerdi. “
İşte böyle… Peygamber Efendimiz (Aleyhi's Salatu ve's Selam)ınhadis-i şeriflerinde geçen eski ümmetlerden bir fahişeyi hatırladınız mı? Hani kuyudan su içmişti. Sonra orada susuz bir köpek gördü. Yerleri yalıyordu susuzluktan.”Bu da can taşıyor” diyerek onu da suladı zahmet çekerek. Amma Allah (azze ve celle) ne muamele buyurmuştu ona karşılığında?...