Cengiz Han
09-08-2007, 09:36
ZELZELE SURESİ-99
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا (1) وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا (2)
وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا (3) يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا (4)
بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا (5) يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ (6)
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (7)
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (8)
Meâl
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman,
2. Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman,
3. İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman,
4. İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır:
5. Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.
6. İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.
7. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur,
8. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur,
Bu sûreye, yerin sarsılmasını tasvîr ettiği için Zilzâl Sûresi denir. Ayrıca “Zelzele Sûresi” ve “İzâ Zülzileti’l-Erdu” Sûresi de denilir. Zelzele Sûresi Medine’de inmiş olup 8 ayettir. Ancak üs*lûp bakımından Mekke’de inen sûrelere benzediği için Mek*ke’de indiğini söyleyen de vardır. Sûre adını, birinci âyetinde geçin fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmek*tedir. Kıyâmet*ten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap verecek*lerinden bah*seder.
İbn Abbas’dan merfû olarak rivayet edilen sahih bir hadiste, Zilzâl Sûresi “Kur’an’ın yarısına denktir.”[1][37] diye, diğer bir hadiste de “dörtte biridir” diye buyurulmuştur. Birincisi şöyle açıklan*mıştır: Kur’an’ın hükümleri, dünya hükümleri ve âhiret hükümleri olmak üzere iki kısımdır. Bu sûre de kısaca âhiret hükümlerini içermiştir. Diğeri de şöyle açıklanmıştır: Bu sûrenin açıkladığı öl*dükten sonra dirilmeye îman bir hadis-i şerifte rivayet olunan îmanın dörtte biridir. Tirmizî’nin rivayet ettiği üzere hadis-i şerif şöyledir: “Bir kul şu dörde îman etmedikçe mü’min olmaz: Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın hak ile gönderdiği Resûlü olduğuma şâhitlik eder ve ölüme îman eder ve ölümden sonra dirilmeye îman eder ve kadere îman eder.”[2][38]
Tefsir
إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا
1. Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman,
زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا Yerin, hareket-i arz (yer hareketi) dediğimiz zangır zangır sarsıntısıdır. “Zell”, hareket mânâsı ifade ettiği için zelzele ve zilzâl onun daha şiddetlisi olarak tekrar etmeyi ifade eder. Yani yeryüzünün şiddetle arka arkaya sarsıntısına ve yer*yüzünün bir kısmının değil, bütün olarak sallanacağına işa*rettir. Bilhassa izafetle ifade edilmesi, yerin mümkün olabilen bütün şid*det ve dehşetiyle sarsıntısına işarettir ki, maksat Hac sûresinde geçtiği üzere يَآأَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının, gerçekten kıyâmet saatinin depremi müthiş bir olaydır.” (Hac, 22/1). Vâkıa Sûre*sinde ve daha bir çok sûrelerde “Yer şiddetle sarsıldığı dağlar parçalandığı dağılıp toz duman haline geldiği zaman.” (Vâkıa, 56/4-5) gibi âyetlerde açıklanmış ve haber verilmiş olan kıyâmet depremidir. Yani bütün mahluk helak olacak ve dünyanın mev*cut düzeni yıkılarak alt üst olacaktır.
وَأَخْرَجَتِ اْلأَرْضُ أَثْقَالَهَا
2. Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman,
Eskâl, sekal’in çoğuludur, ağır şey mânâsınadır. Ölüler ve hazineler mânâsında kullanılması teşbih ve istiare şekliyledir.
Yerin ağırlıklarını çıkarmasında iki rivayet vardır. Birisi: Ölüleri kabirlerinden fırlatıp çıkarmasıdır ki,وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman.” (İnfitar, 82/4) âyetinin mef*humudur. Bu ise dirilmek demek olacağından ikinci sûr’un üflen*mesine işaret olur. Diğeri de içindeki definelerin, hazinelerin, ma*denlerin meydana çıkarılmasıdır ki, bunun da ilk sûr’a üflenme*de, yani ilk zelzelede olması açıktır.
Bir hayli tefsir bilgininin de her iki rivayeti toplamak suretiyle “eskâl” (ağırlıklar), hem ölüleri, hem hazineleri, ikisini de içer*diğini söylemişlerdir.
وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا
3. İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman,
Böyle denilmesi, korkunun büyüklüğünü tasvir içindir. Yani o zelzele ve yerin altındakilerin çıkarılmasını gören her insan, deh*şetin büyüklüğünden şaşırarak, “bu yere ne oluyor?”, “nedir bu hal?” diye şaşkınlık ve telaşa düştüğü o belalı zaman.
Bu âyete göre ölmüş olan insanlar nerede ve hangi halde olursa olsunlar hepsi yer altından dışarıya atılacaklardır. Sonraki ayet, o an onların cisimlerinin tüm parçalarının yeniden bir araya getirilerek dünyadaki ilk şekilleri gibi diriltileceklerine delâlet etmektedir. Çünkü eğer böyle olmayacaksa onlar, “bu yeryüzüne ne oluyor?” sözünü nasıl söyleyeceklerdi?
“İnsan”dan maksat, her insan olabileceği gibi, âhireti inkâr eden insan da olabilir. Çünkü onun imkansız zannettiği şey önü*ne getirilecek, onu görerek hayret ve şaşkınlık içinde kala*caktır. Ehl-i İmân, bu olay karşısında ne hayret içinde kalacak ne de bu onun için perişanlık sebebi olacaktır. Çünkü onlar akîdeleri gereği böyle bir günü beklemekteydiler.
O olaylar olduğu gün o yer:
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا (4) بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا (5)
4-5. İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.
Havadislerini hal ile ve sözlü olarak haber verip anlatır. Rabbi haber vermesini süratle emir ve telkin etmiştir de o sebeple yer o haberleri söyler, anlatır. Yerin haber vermesi ve söylemesi mecazdır. Yani Allah Teâlâ yerde öyle durumlar meydana getirir ki, onlar dil ile konuşma yerine geçerler. Bununla beraber bir de denilmiştir ki, Allah Teâlâ yeri, o zaman gerçekten konuştura*caktır da, o üzerinde işlenmiş olan hayır ve şerri haber verecektir. Peygamberimizden de rivayet olunmuştur ki, herkese karşı, üzerinde ne amel yaptığına şahitlik edecektir[3][39].
Mevdudî’ye göre: Yeryüzü, Kıyâmet günü üzerinde olup biten olayları açıklayacaktır. Yeryüzünün nasıl konuşacağı, eski insan*lar için hayret verici bir şey olabilir. Tabiat ilminin bu kadar iler*lediği, mesela radyo, sinema, hoparlör, televizyon ve elek*tronik alanda çeşitli icatları gören bu devir insanı için bunu anlamak hiç de zor değildir. İnsanın ağzında çıkan kelimeler havada nakşol*maktadır. Radyo dalgaları ile, evdeki duvarlarda, tavanda, yolda, meydanda ya da tarlada konuştuklarının zerresi korunmaktadır. Allah istediği zaman bu sesleri, insanın ağzından ilk çıktığı şekilde aynen tekrarlatabilir. İnsan bu seslerin kendisine ait olduğunu kulaklarıyla duyacak ve anlayacaktır. Onu tanı*yanlar da bunu duyunca o şahsın ses ve lehçesinden anla*yacaktır. Ayrıca insan yeryüzünde nerede, ne zaman ve nasıl hareket etmişse, onun her hareketinin aksi, çevresindeki eşyalar üzerinde korunmaktadır, tıpkı fotoğraf gibi. Karanlıkta bile bir hareket yapsa, bu durumda mevcut olan bazı dalgalar aracılığıyla aydınlıkta olduğu gibi resminin aksini alır. Bu bütün fotoğraflar kıyâmet günü hareketli bir film gibi insanın önünden geçecektir. Onun dünya hayatında nerede ve ne iş yaptığı gösterilecektir.
Allah’ın her insanın yaptığını doğrudan bildiği bir gerçektir. Ama âhirette mahkeme kurulduğu zaman Allah eğer bir kimseye ceza verecekse, adaletinin bütün şartlarının gereğini yerine getirir. O’nun mahkemesinde her suçlu insan için mahkeme açıldığında, suç işlediğine dair eksiksiz ve mükemmel şehadetler gösterilerek, suç son noktasına kadar ispatlanacak ki suçunu inkar etmeye kalkışmasın.
Ebu Hüreyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (sav): “İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır.” âyetini okudu ve: “Yerin ne haber vereceğini biliyor musunuz?” dedi. Ashâp (ra): “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Resûlullah (sav) buyurdu ki: “Yerin vereceği haberler, her erkek ve kadının üzerinde neler işlediklerini haber verip şahitlik etmesidir. “Şu ve şu günlerde şunu, şunu işlediniz.” demesidir. İşte bunlar, yerin vereceği haberlerdir.”[4][40]
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ
6. İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.
يَصْدُر Yasduru; fiil-i muzârîdir. Masdarı Sudûr ise, vürûdun zıd*dıdır. Vürûd, suya gitmek olduğu gibi, sudûr da sudan dönmek*tir. Yani varmış oldukları yerden dönüp çıkacaklar, kabirlerinden mevkıfa (durağa), mahşere doğru çeşitli şekilde fırlayacaklar. Kimisi yüz aklığıyla, kimisi yüz karasıyla, kimisi selâmet, kimisi korkular ve dehşetler içinde, kimisi binitli, kimisi yaya, kimisi ser*best, kimisi zincirlerle bağlı, hâsılı kimisi mesût, kimisi bedbaht.
لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ Amelleri kendilerine gösterilmek için. Ki hayır veya şer her ne işlemişlerse ona göre cezasını almak üzere amellerini hakkıyla görsünler, defterleriyle, ölçüleriyle hesaplarına vakıf olsunlar.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ(7) وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ(8)
7-8. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur,
ذَرَّةٍ Zerra, görülür görünmez derecede, gayet küçük karıncadır. Güneşin ışığında sezilebilen zerreciklere de denilir. Burada asıl maksat, beşer duyusunun ilgilenebileceği en küçük şeyle, sorum*luluğun asgarisini bildirmektir. Asıl maksat ise, en küçük bir hayır veya şerrin bile Allah katında kaybolmayacağını açıklamaktır.
Bu hususta Kur’an-ı Kerim usûl olarak birkaç temel ilkeyi açık olarak şöyle beyan etmiştir:
Birincisi: Kâfir, müşrik ve münafıkların amelleri (yani iyi sayılan amelleri) zayi edilmiştir. Âhirette onlara mükafattan hiç bir pay verilmeyecektir. Eğer bir mükafatları varsa da bu dün*yada verilmiştir. Mesela bkz. A’râf, 7/147; Tevbe, 9/17, 67-69; Hûd, 11/15-16; İbrahim, 14/18; Kehf, 18/104-105; Nûr, 24/39; Furkân, 25/23; Zümer, 39/65; Ahkaf, 46/20.
İkincisi: Kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadar verilecektir. Ama iyililiğin karşılığı, yaptığından daha faylasıyla verilecektir. Hatta bazı yerlerde her iyiliğin karşılığının on kat verileceği açık*lanmıştır. Bazı yerlerde de Allah’ın ne kadar isterse o kadar vere*ceği buyurulmuştur. bkz. Bakara, 2/261; En’âm, 6/160; Yunus, 10/26-27; Nur, 24/38; Kasas, 28/84; Sebe’, 34/37; Mü’min, 40/40.
Üçüncüsü: Mü’min eğer büyük günahlardan sakınırsa küçük günahları affedilecektir. bkz. Nisa, 4/31; Şura, 42/37; Necm, 53/32.
Dördüncüsü: Salih mü’minden hafif hesap sorulacaktır. Onun kötülükleri affedilecek, yaptığı en iyi amellere göre mükafat verilecektir. bkz. Ankebût, 29/7; Zümer, 39/35; Ahkaf, 46/16; İnşikak, 84/8.
Bu âyet insanı önemli bir gerçek hakkında uyarmaktadır. O gerçek şudur: her küçük iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Aynı şey kötülük için de geçerlidir. Onlar hesaplanacaklardır. Onun için onlardan gafil olmamalı, küçük iyiliği terketmemelidir. Bunlar toplandığında daha büyük bir iyilik olurlar. Küçük kötülükleri de irtikap etmemelidir. Çünkü küçük kötülükler de birikebilir. İyilik*lerin, küçüğünün bile terkedilmemesi hususunda Hz. Pey*gamber (sav): “Bir yarım hurma ile, bir güzel sözle olsun, ateşten korun*maya çalışın.”[5][41] buyurmuştur. Hz. Aişe (rh) bir gün, bir üzüm tâ*nesini sadaka olarak vermiş ve: “Bunda bile nice zerre ağırlığı vardır!” demiştir. Hz.Aişe, bu sözüyle küçük bir sadakanın, bir üzüm tânesi sadaka vermenin dahi, insana yarar sağlayacağını anlatmak istemiştir ki, Peygamberimizin bir yarım hurma, bir gü*zel sözle olsun iyilik etmeyi emreden hadisi de sadakanın küçük görülmemesini, insanın elinden ne kadar gelirse o kadar iyilik etmekten geri durmamasını anlatmaktadır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1][37].Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’an 10.
[2][38].Tirmizi, Kader 10; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmet İbn Hanbel, I/97, 133.
[3][39].Tirmizi, Kıyamet 7, Tefsiru Sure 99; Ahmet İbn Hanbel, 2/374.
[4][40].Tirmizi, Kıyame 7.
[5][41].Buhari, Edeb 34, Zekât 10, Tevhît 36; Müslim, Zekât 66-68; Tirmizi, Kıyamet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekat 63, 64; Ahmet İbn Hanbel, 1/388.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا (1) وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا (2)
وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا (3) يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا (4)
بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا (5) يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ (6)
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (7)
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (8)
Meâl
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman,
2. Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman,
3. İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman,
4. İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır:
5. Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.
6. İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.
7. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur,
8. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur,
Bu sûreye, yerin sarsılmasını tasvîr ettiği için Zilzâl Sûresi denir. Ayrıca “Zelzele Sûresi” ve “İzâ Zülzileti’l-Erdu” Sûresi de denilir. Zelzele Sûresi Medine’de inmiş olup 8 ayettir. Ancak üs*lûp bakımından Mekke’de inen sûrelere benzediği için Mek*ke’de indiğini söyleyen de vardır. Sûre adını, birinci âyetinde geçin fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmek*tedir. Kıyâmet*ten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap verecek*lerinden bah*seder.
İbn Abbas’dan merfû olarak rivayet edilen sahih bir hadiste, Zilzâl Sûresi “Kur’an’ın yarısına denktir.”[1][37] diye, diğer bir hadiste de “dörtte biridir” diye buyurulmuştur. Birincisi şöyle açıklan*mıştır: Kur’an’ın hükümleri, dünya hükümleri ve âhiret hükümleri olmak üzere iki kısımdır. Bu sûre de kısaca âhiret hükümlerini içermiştir. Diğeri de şöyle açıklanmıştır: Bu sûrenin açıkladığı öl*dükten sonra dirilmeye îman bir hadis-i şerifte rivayet olunan îmanın dörtte biridir. Tirmizî’nin rivayet ettiği üzere hadis-i şerif şöyledir: “Bir kul şu dörde îman etmedikçe mü’min olmaz: Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın hak ile gönderdiği Resûlü olduğuma şâhitlik eder ve ölüme îman eder ve ölümden sonra dirilmeye îman eder ve kadere îman eder.”[2][38]
Tefsir
إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا
1. Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman,
زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا Yerin, hareket-i arz (yer hareketi) dediğimiz zangır zangır sarsıntısıdır. “Zell”, hareket mânâsı ifade ettiği için zelzele ve zilzâl onun daha şiddetlisi olarak tekrar etmeyi ifade eder. Yani yeryüzünün şiddetle arka arkaya sarsıntısına ve yer*yüzünün bir kısmının değil, bütün olarak sallanacağına işa*rettir. Bilhassa izafetle ifade edilmesi, yerin mümkün olabilen bütün şid*det ve dehşetiyle sarsıntısına işarettir ki, maksat Hac sûresinde geçtiği üzere يَآأَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının, gerçekten kıyâmet saatinin depremi müthiş bir olaydır.” (Hac, 22/1). Vâkıa Sûre*sinde ve daha bir çok sûrelerde “Yer şiddetle sarsıldığı dağlar parçalandığı dağılıp toz duman haline geldiği zaman.” (Vâkıa, 56/4-5) gibi âyetlerde açıklanmış ve haber verilmiş olan kıyâmet depremidir. Yani bütün mahluk helak olacak ve dünyanın mev*cut düzeni yıkılarak alt üst olacaktır.
وَأَخْرَجَتِ اْلأَرْضُ أَثْقَالَهَا
2. Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman,
Eskâl, sekal’in çoğuludur, ağır şey mânâsınadır. Ölüler ve hazineler mânâsında kullanılması teşbih ve istiare şekliyledir.
Yerin ağırlıklarını çıkarmasında iki rivayet vardır. Birisi: Ölüleri kabirlerinden fırlatıp çıkarmasıdır ki,وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman.” (İnfitar, 82/4) âyetinin mef*humudur. Bu ise dirilmek demek olacağından ikinci sûr’un üflen*mesine işaret olur. Diğeri de içindeki definelerin, hazinelerin, ma*denlerin meydana çıkarılmasıdır ki, bunun da ilk sûr’a üflenme*de, yani ilk zelzelede olması açıktır.
Bir hayli tefsir bilgininin de her iki rivayeti toplamak suretiyle “eskâl” (ağırlıklar), hem ölüleri, hem hazineleri, ikisini de içer*diğini söylemişlerdir.
وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا
3. İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman,
Böyle denilmesi, korkunun büyüklüğünü tasvir içindir. Yani o zelzele ve yerin altındakilerin çıkarılmasını gören her insan, deh*şetin büyüklüğünden şaşırarak, “bu yere ne oluyor?”, “nedir bu hal?” diye şaşkınlık ve telaşa düştüğü o belalı zaman.
Bu âyete göre ölmüş olan insanlar nerede ve hangi halde olursa olsunlar hepsi yer altından dışarıya atılacaklardır. Sonraki ayet, o an onların cisimlerinin tüm parçalarının yeniden bir araya getirilerek dünyadaki ilk şekilleri gibi diriltileceklerine delâlet etmektedir. Çünkü eğer böyle olmayacaksa onlar, “bu yeryüzüne ne oluyor?” sözünü nasıl söyleyeceklerdi?
“İnsan”dan maksat, her insan olabileceği gibi, âhireti inkâr eden insan da olabilir. Çünkü onun imkansız zannettiği şey önü*ne getirilecek, onu görerek hayret ve şaşkınlık içinde kala*caktır. Ehl-i İmân, bu olay karşısında ne hayret içinde kalacak ne de bu onun için perişanlık sebebi olacaktır. Çünkü onlar akîdeleri gereği böyle bir günü beklemekteydiler.
O olaylar olduğu gün o yer:
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا (4) بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا (5)
4-5. İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.
Havadislerini hal ile ve sözlü olarak haber verip anlatır. Rabbi haber vermesini süratle emir ve telkin etmiştir de o sebeple yer o haberleri söyler, anlatır. Yerin haber vermesi ve söylemesi mecazdır. Yani Allah Teâlâ yerde öyle durumlar meydana getirir ki, onlar dil ile konuşma yerine geçerler. Bununla beraber bir de denilmiştir ki, Allah Teâlâ yeri, o zaman gerçekten konuştura*caktır da, o üzerinde işlenmiş olan hayır ve şerri haber verecektir. Peygamberimizden de rivayet olunmuştur ki, herkese karşı, üzerinde ne amel yaptığına şahitlik edecektir[3][39].
Mevdudî’ye göre: Yeryüzü, Kıyâmet günü üzerinde olup biten olayları açıklayacaktır. Yeryüzünün nasıl konuşacağı, eski insan*lar için hayret verici bir şey olabilir. Tabiat ilminin bu kadar iler*lediği, mesela radyo, sinema, hoparlör, televizyon ve elek*tronik alanda çeşitli icatları gören bu devir insanı için bunu anlamak hiç de zor değildir. İnsanın ağzında çıkan kelimeler havada nakşol*maktadır. Radyo dalgaları ile, evdeki duvarlarda, tavanda, yolda, meydanda ya da tarlada konuştuklarının zerresi korunmaktadır. Allah istediği zaman bu sesleri, insanın ağzından ilk çıktığı şekilde aynen tekrarlatabilir. İnsan bu seslerin kendisine ait olduğunu kulaklarıyla duyacak ve anlayacaktır. Onu tanı*yanlar da bunu duyunca o şahsın ses ve lehçesinden anla*yacaktır. Ayrıca insan yeryüzünde nerede, ne zaman ve nasıl hareket etmişse, onun her hareketinin aksi, çevresindeki eşyalar üzerinde korunmaktadır, tıpkı fotoğraf gibi. Karanlıkta bile bir hareket yapsa, bu durumda mevcut olan bazı dalgalar aracılığıyla aydınlıkta olduğu gibi resminin aksini alır. Bu bütün fotoğraflar kıyâmet günü hareketli bir film gibi insanın önünden geçecektir. Onun dünya hayatında nerede ve ne iş yaptığı gösterilecektir.
Allah’ın her insanın yaptığını doğrudan bildiği bir gerçektir. Ama âhirette mahkeme kurulduğu zaman Allah eğer bir kimseye ceza verecekse, adaletinin bütün şartlarının gereğini yerine getirir. O’nun mahkemesinde her suçlu insan için mahkeme açıldığında, suç işlediğine dair eksiksiz ve mükemmel şehadetler gösterilerek, suç son noktasına kadar ispatlanacak ki suçunu inkar etmeye kalkışmasın.
Ebu Hüreyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (sav): “İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır.” âyetini okudu ve: “Yerin ne haber vereceğini biliyor musunuz?” dedi. Ashâp (ra): “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Resûlullah (sav) buyurdu ki: “Yerin vereceği haberler, her erkek ve kadının üzerinde neler işlediklerini haber verip şahitlik etmesidir. “Şu ve şu günlerde şunu, şunu işlediniz.” demesidir. İşte bunlar, yerin vereceği haberlerdir.”[4][40]
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ
6. İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.
يَصْدُر Yasduru; fiil-i muzârîdir. Masdarı Sudûr ise, vürûdun zıd*dıdır. Vürûd, suya gitmek olduğu gibi, sudûr da sudan dönmek*tir. Yani varmış oldukları yerden dönüp çıkacaklar, kabirlerinden mevkıfa (durağa), mahşere doğru çeşitli şekilde fırlayacaklar. Kimisi yüz aklığıyla, kimisi yüz karasıyla, kimisi selâmet, kimisi korkular ve dehşetler içinde, kimisi binitli, kimisi yaya, kimisi ser*best, kimisi zincirlerle bağlı, hâsılı kimisi mesût, kimisi bedbaht.
لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ Amelleri kendilerine gösterilmek için. Ki hayır veya şer her ne işlemişlerse ona göre cezasını almak üzere amellerini hakkıyla görsünler, defterleriyle, ölçüleriyle hesaplarına vakıf olsunlar.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ(7) وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ(8)
7-8. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur,
ذَرَّةٍ Zerra, görülür görünmez derecede, gayet küçük karıncadır. Güneşin ışığında sezilebilen zerreciklere de denilir. Burada asıl maksat, beşer duyusunun ilgilenebileceği en küçük şeyle, sorum*luluğun asgarisini bildirmektir. Asıl maksat ise, en küçük bir hayır veya şerrin bile Allah katında kaybolmayacağını açıklamaktır.
Bu hususta Kur’an-ı Kerim usûl olarak birkaç temel ilkeyi açık olarak şöyle beyan etmiştir:
Birincisi: Kâfir, müşrik ve münafıkların amelleri (yani iyi sayılan amelleri) zayi edilmiştir. Âhirette onlara mükafattan hiç bir pay verilmeyecektir. Eğer bir mükafatları varsa da bu dün*yada verilmiştir. Mesela bkz. A’râf, 7/147; Tevbe, 9/17, 67-69; Hûd, 11/15-16; İbrahim, 14/18; Kehf, 18/104-105; Nûr, 24/39; Furkân, 25/23; Zümer, 39/65; Ahkaf, 46/20.
İkincisi: Kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadar verilecektir. Ama iyililiğin karşılığı, yaptığından daha faylasıyla verilecektir. Hatta bazı yerlerde her iyiliğin karşılığının on kat verileceği açık*lanmıştır. Bazı yerlerde de Allah’ın ne kadar isterse o kadar vere*ceği buyurulmuştur. bkz. Bakara, 2/261; En’âm, 6/160; Yunus, 10/26-27; Nur, 24/38; Kasas, 28/84; Sebe’, 34/37; Mü’min, 40/40.
Üçüncüsü: Mü’min eğer büyük günahlardan sakınırsa küçük günahları affedilecektir. bkz. Nisa, 4/31; Şura, 42/37; Necm, 53/32.
Dördüncüsü: Salih mü’minden hafif hesap sorulacaktır. Onun kötülükleri affedilecek, yaptığı en iyi amellere göre mükafat verilecektir. bkz. Ankebût, 29/7; Zümer, 39/35; Ahkaf, 46/16; İnşikak, 84/8.
Bu âyet insanı önemli bir gerçek hakkında uyarmaktadır. O gerçek şudur: her küçük iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Aynı şey kötülük için de geçerlidir. Onlar hesaplanacaklardır. Onun için onlardan gafil olmamalı, küçük iyiliği terketmemelidir. Bunlar toplandığında daha büyük bir iyilik olurlar. Küçük kötülükleri de irtikap etmemelidir. Çünkü küçük kötülükler de birikebilir. İyilik*lerin, küçüğünün bile terkedilmemesi hususunda Hz. Pey*gamber (sav): “Bir yarım hurma ile, bir güzel sözle olsun, ateşten korun*maya çalışın.”[5][41] buyurmuştur. Hz. Aişe (rh) bir gün, bir üzüm tâ*nesini sadaka olarak vermiş ve: “Bunda bile nice zerre ağırlığı vardır!” demiştir. Hz.Aişe, bu sözüyle küçük bir sadakanın, bir üzüm tânesi sadaka vermenin dahi, insana yarar sağlayacağını anlatmak istemiştir ki, Peygamberimizin bir yarım hurma, bir gü*zel sözle olsun iyilik etmeyi emreden hadisi de sadakanın küçük görülmemesini, insanın elinden ne kadar gelirse o kadar iyilik etmekten geri durmamasını anlatmaktadır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1][37].Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’an 10.
[2][38].Tirmizi, Kader 10; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmet İbn Hanbel, I/97, 133.
[3][39].Tirmizi, Kıyamet 7, Tefsiru Sure 99; Ahmet İbn Hanbel, 2/374.
[4][40].Tirmizi, Kıyame 7.
[5][41].Buhari, Edeb 34, Zekât 10, Tevhît 36; Müslim, Zekât 66-68; Tirmizi, Kıyamet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekat 63, 64; Ahmet İbn Hanbel, 1/388.