Minik
07-24-2007, 11:50
.Edirne şeyhi Hasan Sezayi-i Gülşenî, “İçmişiz vahdet meyinden aşk ile mestâneyüz” der. Yunus da “Vahdet meyinin cür’asın / Ma’şûk elinden içmişem” buyurur. Mey ki şaraptır, tasavvufta vahdete (Allah’ın birliğine) uzanan aşkı temsil eder ve insana elbette sarhoşluk verir.
Ve tasavvuf sözlüklerine göre (1) aşk sarhoşu vahdet yolculuğunu üç kademede tamamlar.
1. Vahdet-i kusûd: Kast edilen şeyde vahdettir ki kulun istediği ile Allah’ın irade ettiği şeyin aynı olması hâlidir. Kulun maksadı ve muradı ile Allah’ın kulu hakkında irade ettiği şeyin örtüşmesi, böylece iki iradenin birleşip tek iradeye dönüşmesi. Burada kul kendi irade ve isteklerinden vazgeçerek (nefsanî arzularını ve Allah’ın emrettiğinin dışındaki taleplerini yok ederek) Allah’a yönelir ve onların yerine Allah’ın irade ve isteklerini koyar. Vahdet-i kusud, kul ile Hakk’ın ortak bir yerde buluşmaları değil; kulun, Allah iradesinde kendini konumlandırmasıdır. Allah’ın iradesinin kul üzerinde etkili ve geçerli olması yani.
Vahdet-i kusud, vahdetin en aşağı derecesi, belki avamcasıdır. Bütün müminlerin bu vahdet anlayışı içinde kulluk etmeleri gerekir. Bu yüzden eskiler “Lâ maksûde illallah (Allah’tan başka maksat yoktur)” derler. Fuzuli’nin,
Oldur bana murâd ki oldu Sana murâd
Hâşâ ki Senden özge ola müddeâ bana
demesi bu yüzdendir. Yani “Benim murad edindiğim şey, ancak Senin muradına uygun olandır. Hâşâ! Senden başka bir murad taşımak, böyle bir iddiada bulunmak bana yakışmaz!”
2. Vahdet-i şühûd: Görülen şeyde vahdettir ki daha ziyade tasavvuf ehli tarafından müridlere, saliklere telkin edilir. Burada sıradan insanlardan öte bir tarikatın terbiyesi söz konusudur ve salikin her şeyi Allah olarak görmesi ve O’ndan başka şeyi görmemesi halidir. Neye bakılsa, nasıl bakılsa hep Allah’ın görüldüğü bir vecd ve istiğrak, bir tür hayret makamı. Vahdet-i şühûd saliki öyle sarhoş eder ki artık orada ne yaptığını, nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmez, belki vecd ve istiğrak içinde kendini kaybeder, kendini de bilmez (nefsinden fanidir) ve hatta kendini görmez. Bu durumda söylediği sözler de aslında kendi iradî sözleri değildir. Hallac’ın “Ene’l-Hak” demesi, Yunus’un “Ete kemiğe büründü / Yunus diye göründü” demesi, Nesimi’nin “Cübbemin altındaki Allah’tan gayrısı değildir” demesi hep bu vecd ve istiğrak halinin tecellileridir.
Vahdet-i şühûd vahdetin bir üst derecesidir ama yine de geçicidir. Sufi belli bir süre sonra eski hâline, beşeriyet sıfatlarının hakim olduğu haline döner. “Lâ meşhûde illallah (Görünen her şeyde Allah’tan başkasını görmedim)!” ifadesi bunun dil pelesengidir. Burada kula düşen şey Hayalî Bey’in
Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
beytindeki gibi, cihanın içinde kendini gizleyen Allah’ı aramayı bilmektir. Yoksa denizin içinde ömür tüketip de denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi yaşanmaz.
3. Vahdet-i vücûd: Bilgide vahdet, yani Allah’tan başka varlık olmadığını idrak ve bilgi edinme halidir. Evvelce görünen şey burada bilgi ve idrake dönüşür. Böylece gerçek varlığın bir tane olduğu, Allah’ın varlığından ve tecellilerinden gayrı bir şeyin olmadığı nazarî olarak değil yaşayarak ve manevi tecrübe ile imana dönüşmüş olur ve şühûdda geçici olan şey burada bakî kılınır.
Allah’ın dışında bir hakiki varlık olmaması vahdet-kesret düşüncesini gündeme getirir. Tıpkı deniz ve damlaları gibi. Her damla denizdendir, deniz özellikleri taşır, ama damlalar asla deniz değildir, ama denizde yok olmaya da hazırdırlar. Çünkü nerede bir damla varsa, elbette denize koşmak ister ve her damla bir denizin varlığına işaret eder. Vahdet-i vücûd vahdetin en üst derecesidir ve daimidir. Sufinin bütün hedefi işte bu vahdete erişebilmektir. “Lâ mevcûde illallah (Allah’tan başka hiçbir şey yoktur)!” ifadesi bunu dillendirir. Cemaleddin Uşşakî’nin, “Her yerde oldur görünen / Her gözden oldur gören / Her şeye oldur bürünen / Her anda an içindedir” demesi işte bu yüzdendir.
Yukarıda aşk meyinin insana sarhoşluk verdiğini söylemiştik; doğrudur, aşk badesi insanı sarhoş eder, ne ki şarap sarhoşu biri iki görürken aşk sarhoşu ikiyi bir görerek bahtiyarlığa erer
Ve tasavvuf sözlüklerine göre (1) aşk sarhoşu vahdet yolculuğunu üç kademede tamamlar.
1. Vahdet-i kusûd: Kast edilen şeyde vahdettir ki kulun istediği ile Allah’ın irade ettiği şeyin aynı olması hâlidir. Kulun maksadı ve muradı ile Allah’ın kulu hakkında irade ettiği şeyin örtüşmesi, böylece iki iradenin birleşip tek iradeye dönüşmesi. Burada kul kendi irade ve isteklerinden vazgeçerek (nefsanî arzularını ve Allah’ın emrettiğinin dışındaki taleplerini yok ederek) Allah’a yönelir ve onların yerine Allah’ın irade ve isteklerini koyar. Vahdet-i kusud, kul ile Hakk’ın ortak bir yerde buluşmaları değil; kulun, Allah iradesinde kendini konumlandırmasıdır. Allah’ın iradesinin kul üzerinde etkili ve geçerli olması yani.
Vahdet-i kusud, vahdetin en aşağı derecesi, belki avamcasıdır. Bütün müminlerin bu vahdet anlayışı içinde kulluk etmeleri gerekir. Bu yüzden eskiler “Lâ maksûde illallah (Allah’tan başka maksat yoktur)” derler. Fuzuli’nin,
Oldur bana murâd ki oldu Sana murâd
Hâşâ ki Senden özge ola müddeâ bana
demesi bu yüzdendir. Yani “Benim murad edindiğim şey, ancak Senin muradına uygun olandır. Hâşâ! Senden başka bir murad taşımak, böyle bir iddiada bulunmak bana yakışmaz!”
2. Vahdet-i şühûd: Görülen şeyde vahdettir ki daha ziyade tasavvuf ehli tarafından müridlere, saliklere telkin edilir. Burada sıradan insanlardan öte bir tarikatın terbiyesi söz konusudur ve salikin her şeyi Allah olarak görmesi ve O’ndan başka şeyi görmemesi halidir. Neye bakılsa, nasıl bakılsa hep Allah’ın görüldüğü bir vecd ve istiğrak, bir tür hayret makamı. Vahdet-i şühûd saliki öyle sarhoş eder ki artık orada ne yaptığını, nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmez, belki vecd ve istiğrak içinde kendini kaybeder, kendini de bilmez (nefsinden fanidir) ve hatta kendini görmez. Bu durumda söylediği sözler de aslında kendi iradî sözleri değildir. Hallac’ın “Ene’l-Hak” demesi, Yunus’un “Ete kemiğe büründü / Yunus diye göründü” demesi, Nesimi’nin “Cübbemin altındaki Allah’tan gayrısı değildir” demesi hep bu vecd ve istiğrak halinin tecellileridir.
Vahdet-i şühûd vahdetin bir üst derecesidir ama yine de geçicidir. Sufi belli bir süre sonra eski hâline, beşeriyet sıfatlarının hakim olduğu haline döner. “Lâ meşhûde illallah (Görünen her şeyde Allah’tan başkasını görmedim)!” ifadesi bunun dil pelesengidir. Burada kula düşen şey Hayalî Bey’in
Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
beytindeki gibi, cihanın içinde kendini gizleyen Allah’ı aramayı bilmektir. Yoksa denizin içinde ömür tüketip de denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi yaşanmaz.
3. Vahdet-i vücûd: Bilgide vahdet, yani Allah’tan başka varlık olmadığını idrak ve bilgi edinme halidir. Evvelce görünen şey burada bilgi ve idrake dönüşür. Böylece gerçek varlığın bir tane olduğu, Allah’ın varlığından ve tecellilerinden gayrı bir şeyin olmadığı nazarî olarak değil yaşayarak ve manevi tecrübe ile imana dönüşmüş olur ve şühûdda geçici olan şey burada bakî kılınır.
Allah’ın dışında bir hakiki varlık olmaması vahdet-kesret düşüncesini gündeme getirir. Tıpkı deniz ve damlaları gibi. Her damla denizdendir, deniz özellikleri taşır, ama damlalar asla deniz değildir, ama denizde yok olmaya da hazırdırlar. Çünkü nerede bir damla varsa, elbette denize koşmak ister ve her damla bir denizin varlığına işaret eder. Vahdet-i vücûd vahdetin en üst derecesidir ve daimidir. Sufinin bütün hedefi işte bu vahdete erişebilmektir. “Lâ mevcûde illallah (Allah’tan başka hiçbir şey yoktur)!” ifadesi bunu dillendirir. Cemaleddin Uşşakî’nin, “Her yerde oldur görünen / Her gözden oldur gören / Her şeye oldur bürünen / Her anda an içindedir” demesi işte bu yüzdendir.
Yukarıda aşk meyinin insana sarhoşluk verdiğini söylemiştik; doğrudur, aşk badesi insanı sarhoş eder, ne ki şarap sarhoşu biri iki görürken aşk sarhoşu ikiyi bir görerek bahtiyarlığa erer