Değişim bizde başlamadan hiçbir şey değişmeyecek [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Değişim bizde başlamadan hiçbir şey değişmeyecek


Minik
07-24-2007, 11:51
Kötümser, yalnız tüneli görür; iyimser, tünelin
sonundaki ışığı görür; gerçekçi, tünelle birlikte
hem ışığı hem de gelecek treni görür…….
J. Haris

İnsanız, sosyal bir varlığız. Her birimiz farklı farklı bir işle, bir duruşla yaşamdayız. Kimimiz öğrenci, kimimiz esnaf, kimimiz çiftçi, kimimiz memur kısaca her birimiz değişik tabiatlarımızla ve meşguliyetlerimizle bir bütünü/toplumu oluşturuyoruz. Kimse bu bütünden ayrı olduğunu iddia edemez, Yani ben bu bütün dışıyım, toplum dışıyım diyemez. Zaten her birimiz bu ayrı ayrı varlıklarımız ile bu bütünü; toplumu oluşturuyoruz. Kendimizi bu bütünün dışında görmek akıldışı bir görüş olsa gerek.
Yeryüzündeki tüm varlıkların ihtiyaçlarının bir birine sıkı sıkıya bağımlı olduğunu düşündüğümüzde, senin kendini havadan, sudan, organizmalardan, minerallerden, hayvanlardan, insandan bağımsız görmen mümkün olmaz.
Düşünüyorum da Dünyanın dört bir yanında uyurken kapıları kırılarak açılan aileleri, yataklarından zorla sürüklenen çocukları. Üstelik bir noktada değil, yüzlerce farklı köşede. Bizler uyurken, insanlar, çocuklar uyandırılıyorlar. Zencisi, beyazı, Müslümanı, Hristiyanı. Bizler eşimize sarılırken, bir başka yerde eşlere tecavüz ediliyor, kocalar öldürülüyorken her şey tozpembe diyemeyiz herhalde.
Ceset yığınları kokuyor. Yağmur kanla karışık yağıyor. Milyarlarca sözcük kulaklarımıza ve yüzümüze çarpıyor. Anlamını yitiriyor öğrendiğimiz duyduğumuz birçok ideolojiler, vaatler ve de politikalar.
Lübnan’da eşarbından sadece ela gözleri gözüken kız çocuğu. Tel Aviv’de masmavi gözleriyle objektife bakan lüle lüle sarı saçlı kız. İkisinin de korkuları aynı. Ya bir füze evlerinin yakınına düşerse. Ya bi canlı bomba okul servisinin yanında pimini çekerse...
Korkan bir insanlık. En büyük ortak paydamız korku. Hepimiz korkuyoruz. Savaştan, doğal afetlerden, ölmekten, kaybetmekten, malımızı kaybetmekten, işimizi yitirmekten, beğenilmemekten, aldatılmaktan, özgür olamamaktan. Yaşadığımız bölgeye, coğrafyaya, koşullarımıza göre kaçınılmaz olarak bizi saran korku. En büyük güdümüz korkmak. Etkiye tepki veren, sesini çıkartamayan, yarınını korkuyla bekleyen bir insanlık. Lübnan’da füzeyi ateşleyen kadar, dünyanın bir başka köşesinde elinde çereziyle haberleri seyredenler de, borsa binasında endişeyle son gelişmeleri izleyenler de suçlu. Ve hepsi korkunun pençesindeler.
Bunları hiç düşündünüz mü. Bir kutu AIDS ilacının, bir Afrika ülkesi için maliyeti 5 tanker dolusu buğday. Bir lazer başlıklı tüfeğin maliyeti açlıktan ölen 250 çocuk. Bir nükleer bomba denemesi ilaçsızlıktan ölen 5000 insan.
Artık umut yok gibi, can çekişiyoruz. Tüm iyi niyetli çabalar, vaazlar, dualar ve atılan tüm adımlar, sadece sonu geciktiriyor.
Birde Dünyanın bu bölgesi hakkında hepimizde hani neredeyse kurgulanmış ve hatta seçilmiş bir cehalet ve yumurta kapıya dayanıncaya kadar hüküm süren bir kayıtsızlık var.
Çok iyi biliyoruz ki, eğlenceden başka hiçbir şeyden 'haber'i olmayan TV kanalları, haberi gitgide 'soft'laştıran haber kanalları ve derinliksiz popüler gazeteler dünyasından başka nasıl bir tablo çıkabilir ki, diyeceksiniz...


Doğru ama o kadar mı? O kadar basit mi? Hayır.
İtiraf edelim ki, bu seçilmiş körlük, bu kaypak kayıtsızlık aslında geçmişi uzun yıllara dayanan yarı-resmi bir toplumsal-siyasal politikanın ürünüdür.
Eylül ayındayız ve okullar ha açıldı ha açılacak eğitimin sisteme, sisteminde sadece kurucularına ve patronlarına hizmet ettiği dünyadan, ne zaman ki pozitif bilimler ve metafizik esintiler ışığında, insana ve insanlığa hizmet ettiği döneme geçilirse tüm çabalar, düşünceler ve fikirler dolayısıyla dualar ve iyiliğin çabası sonuç getirecektir. Aslında Eğitim başlı başına işlenmesi gereken büyük bir konu kısaca değinmeden edemedim.
Birde topluma baktığımızda, herkes şikâyetçi. Sosyal yaşamın ve sosyal ilişkilerin olumsuzluğundan herkes dem vuruyor, konuşuyor. Tabiri caizse toplum kocaman bir ağız olmuş hiç durmadan konuşuyor. Kimse çıkıp ta “ben konuştuğum şeyler uğruna neler yapıyorum” diye kendine sormuyor.
Eğer biz konuştuklarımızın üçte biri kadar bir şeyler yapsaydık bu konumumuzdan daha iyi olurduk herhalde. Laf ürettiğimiz kadar birbirimize yardımcı olsaydık bir arkadaşımızın işini görseydik, bir muhtaca yardım etseydik, bir insanı sahiplenseydik, böyle olmayacaktık. Eğer biz bu sosyal gidişattan şikayet ettiğimiz kadar, bu gidişatın yönünü olumluluğa çevirmeye çalışsaydık, ilişkilerimizin yönünü iyiye, güzele, kardeşliğe doğru çevirmeye çalışsaydık, din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın gerçek benliğimizle hakikat penceresinden yaklaşsaydık, böyle olmayacak bu kabızlığı yaşamayacaktık.
Eğer biz “bana ne her koyun kendi bacağından asılır” demeyip, “ben kendi işimi bilirim” demeyip, bir toplumun içinde yaşadığımızın bilincinde olarak, bu toplumun bir ferdi, bu bütünün bir parçası olduğumuzun farkında hareket etseydik, birbirimize önyargılarla bakmak yerine, birbirimizle tanışsaydık, konuşsaydık , oturup beraber bir çay içseydik, böyle olmayacaktık.
Eğer biz birbirimizle verimli; bilinçli ilişkiler kurmaz isek sosyal yaşamımız çoraklaşmaya doğru gidiyor demektir. Neden mutlu olmak varken mutsuzluğu seçelim. Neden huzura kavuşmak varken huzursuzluğun peşinden koşalım.
Sadece vakit öldürüyoruz. Milyonlarca insan kim olduğunu bilemeden, kendini tanıyamadan, akvaryumdaki balık gibi doğup büyüyerek sona gidiyor. Bazen kendini öldürüyor, bazen ölüme gönderiliyor. En iyi ihtimalde sessiz tanık olarak, eline verilenlerle yetinerek etkisiz eleman olarak ölümü bekliyor. İnsanlık, tarihinin hiçbir kesitinde kendi olmaktan bu kadar korkmamıştı.
Bunları hepimiz biliyoruz değil mi? Ama nedeğişiyor? Aynı hızda biz de tükenmiyor muyuz? Çember daralıyor, felaketler artıyor, dünya iflas ediyor. Sürpriz mi? Elbetteki hayır. Günde üç paket sigara içen, madende çalışan bir adamın kanser olmasının sürpriz olmaması gibi, insan olmanın değerlerini köreltmiş, eğitimin dahi birilerinin kurduğu sisteme hizmet ettiği, sistemin insana ve insanlığa değil sadece birilerinin çıkarlarına çalıştığı, mutluluğu dışarıda aramaya alıştırılmış, tüketim çılgınlığını yaşamadan soluk alamayan ve zamanı tüketmeyi öğrenen bir insanlık başka ne üretebilir.?


Kendimize ve çevremize baktığımızda paylaşmayı, yardım etmeyi, acıları birlikte yaşamayı unutmuş, yaşamaktan ümidi kesmiş bir kalabalık görüyorum. İşine yetişen, gününü dört duvar arasında bilgisayar başında tüketen, yılmış bir şekilde eve dönen, bütün günün bedelini küçük bir alışverişle takas eden, televizyonun karşısında günü bitiren bir çoğunluk. Elli iki haftada bir hafta tatilin hayaliyle yaşayanlar. Öte yandan göreceli şanslı gözüken, çünkü daha çok kazanıp daha çok tüketen ama farklı girdapların içinde ömrünü tüketenler. Öyle ya da böyle farklı kafeslerde, farklı renk tekeri çeviren hamsterlar gibiyiz.

Nasıl bu hale geldik? Kendimizden nasıl bu kadar uzaklaştık? Kendi hayatlarımızı yaşamayı ne zaman unuttuk?
Ama bir gün imkânın olurda kendi kendinin biricik efendisi olup dilediğin an bir bedene girip dilediğin an ondan çıktığın gün:
Hiçbir sevinç ve hüznün seni sarsamayacağı gün:
Hiçbir mal, makam ve yetkinin seni aldatamayacağı gün:
Hiçbir düşmanlık, kin ve öfkenin seni yakamayacağı gün:
Seni senin gibi düşünmeyenleri ve sevmeyenleri, düşünmeye ve sevmeye başladığın gün:
Yüreğinin hiçbir korkudan büzülmeyeceği gün:
Sıkıntı vermeyeceğin ve verilmeyeceğin gün:
Hor görmeyeceğin ve görülmeyeceğin gün:
İncitmeyeceğin ve incinmeyeceğin gün:
Hayatı Hakk’ın seni sevdiği gibi seveceğin gün:
İşte o gün kim olduğunu bilirsin.

ABD, Irak ile veya aynı şekilde İsrail, doymuyor diye neden kızıyoruz? Biz de daha fazlasını istemiyor muyuz? Kendimizin ve sevdiklerimizin geleceği için her yol mübah demiyor muyuz? Korkuyla izlediklerimiz, sadece insanlığın, içimizdeki tükenmişliğin bir yansıması...

Unutulmamalı ki.! Değişim bizde başlamadan hiçbir şey değişmeyecek…
alıntı

Kartal Busbey
06-07-2008, 06:55
Tesekkurler..;)