Cell o
09-15-2007, 13:53
İnsanlar en fazla beş bin iki yüz hafta süren yaşam serüveninde; şu anda yaşadığı bahar günlerini veya gerilerde bıraktığı en son birkaç bahar hariç; geçen baharları akıllarına getiriyorlar mı acaba?
O günleri hangi telaşla, hangi tasalarla, hangi içinden çıkılmaz gibi görünen sorunlarla, hangi üzüntülerle ve hangi sevinçlerle geçirdiklerini arada bir düşünürler mi?
Farkında olsak da, olmasak da ‘’İnsan beyni yirmi üç günde ‘’unuturmuş bazı önemsenmeyen olayları.
Bu gün doğanlar dâhil en fazla beş bin iki yüz haftadır insan ömrü. Başka bir deyişle; bu gün doğanlar beş bin iki yüz hafta sonra yoklar yeryüzünde.
Üzüntüsüyle, sevinciyle yaşam devam ediyor…
Bu günlerde yaşam serüvenimize bir bahar daha eklendi. Ve geçip gidiyor işte. Ve gelecek bahar da kim bilir kimler olamayacak aramızda… Bilinmez ki…
Sarmaş dolaş olmuş ve menşei hiçbir zaman merak çemberinde yer bulmamış yabancıl otlar sanki çiçek açma yarışındalar. Miniskül çiçeklerini biz insanlara sergileyerek.
Hele o insan elini değmediği kırlarda veya bahçıvan makasının ve çapanın uğramadığı bahçelerdeki kendince serpilen minik çiçekli otlar; sanki dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin anne memesini emerken gülümseyişini sergiler gibi…
Şöylesine bir dolaşırken kontrolü insan elinde olan parklarda, bahçelerde; kişinin birazcık hüzünlenivermesi kendi iradesinin dışında kalıyor.
Kendi doğallığı dışında disipline edilmiş yeşillikler kenar süsleri gibi selama duruyor sanki… Asil sayılanlar arasında boy veren, boy vermeye çalışan ve kendince açma uğraşısı içersinde olan yabancı bir bitki hemen kökünden sökülüveriyor;’’Burası senin yerin değil’’dermişçesine.
Pencere ve balkon önü çiçekleri sıram sıram; Yaşamın rengini önemseyen bazı evlerde…
Bir avuçluk toprağın hemen renk renk lalezara dönüşüvermesi, aralarında sarı sarı kadifelerin boy vermesi; kendileriyle sohbet eden kişilerin hayata ne kadar bağlı olduklarının kanıtı gibi.
Adını sorduğumda,’’Ceylan gözü, petunya, Saray minesi, Alisyum…’’ olan o beyaz, pembe, ve kendine özgü şekliyle ceylan gözünü andıran çiçekler birer birer bahar korosundalar sanki…
Doğdu doğalı renginden hiçbir şey kaybetmeyen, o herkesin bildiği leylak yine aynı kokuyu sunuyordu insanlara; kendinden sonra gelecek iğdenin kokusuna nazire yaparcasına…
‘’Her zaman yeşilim ama bakmayın siz benim kasvetli görünüşüme, benim bulutlarla bir meselem var’’der gibi; göklere doğru uzayıp giden servi…
Kışın yağan kardan rengine renk katarak süt maviye dönüşen gökyüzü altında, güneşin o bunaltmayan kibarlığında kendince gölge akasyalar; kandil kandil çiçeklerini açacak gibi bu günlerde; Meyve veren ağaçlardaki çiçeklerin tahtına konmak için.
Bir çınar, bir çınar ki; kim bilir kaç padişah gördü yaşamında… Yanından geçen seksen yaş görünümlü ihtiyara;’’Aaa çocuğa bak’’ der gibiydi.
O çınar ki bana da;’’çocuklarına söyle, onlar da torunlarına söylesin bir gün beklerim; gölgemde çay içmeye’’ diye fısıldadı sanki bana… Ve bir göz kırparak; Tamam dedim, usulca ayrıldım yanından.
Uzanıvermek şöylesine; disiplin görmemiş yeşillikler arasına… İster kırlara, ister kontrol altındaki parklara, isterse duvar dibi yeşillikleri arasına… Hem baharın kokusunu alırsınız, hem de senfonisini dinlersiniz cıvıltılarda…
Bir de şu günlerde gündem de olan Tuzla’da ki zehirli variller…
Bahar renklerinin ve bahar seslerinin o varillerle yakından ve uzaktan hiç bir alakası yok…
‘’O insanların işi ‘’der gibiydi; baharın rengi ve sesi…
Sabri Güla
O günleri hangi telaşla, hangi tasalarla, hangi içinden çıkılmaz gibi görünen sorunlarla, hangi üzüntülerle ve hangi sevinçlerle geçirdiklerini arada bir düşünürler mi?
Farkında olsak da, olmasak da ‘’İnsan beyni yirmi üç günde ‘’unuturmuş bazı önemsenmeyen olayları.
Bu gün doğanlar dâhil en fazla beş bin iki yüz haftadır insan ömrü. Başka bir deyişle; bu gün doğanlar beş bin iki yüz hafta sonra yoklar yeryüzünde.
Üzüntüsüyle, sevinciyle yaşam devam ediyor…
Bu günlerde yaşam serüvenimize bir bahar daha eklendi. Ve geçip gidiyor işte. Ve gelecek bahar da kim bilir kimler olamayacak aramızda… Bilinmez ki…
Sarmaş dolaş olmuş ve menşei hiçbir zaman merak çemberinde yer bulmamış yabancıl otlar sanki çiçek açma yarışındalar. Miniskül çiçeklerini biz insanlara sergileyerek.
Hele o insan elini değmediği kırlarda veya bahçıvan makasının ve çapanın uğramadığı bahçelerdeki kendince serpilen minik çiçekli otlar; sanki dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin anne memesini emerken gülümseyişini sergiler gibi…
Şöylesine bir dolaşırken kontrolü insan elinde olan parklarda, bahçelerde; kişinin birazcık hüzünlenivermesi kendi iradesinin dışında kalıyor.
Kendi doğallığı dışında disipline edilmiş yeşillikler kenar süsleri gibi selama duruyor sanki… Asil sayılanlar arasında boy veren, boy vermeye çalışan ve kendince açma uğraşısı içersinde olan yabancı bir bitki hemen kökünden sökülüveriyor;’’Burası senin yerin değil’’dermişçesine.
Pencere ve balkon önü çiçekleri sıram sıram; Yaşamın rengini önemseyen bazı evlerde…
Bir avuçluk toprağın hemen renk renk lalezara dönüşüvermesi, aralarında sarı sarı kadifelerin boy vermesi; kendileriyle sohbet eden kişilerin hayata ne kadar bağlı olduklarının kanıtı gibi.
Adını sorduğumda,’’Ceylan gözü, petunya, Saray minesi, Alisyum…’’ olan o beyaz, pembe, ve kendine özgü şekliyle ceylan gözünü andıran çiçekler birer birer bahar korosundalar sanki…
Doğdu doğalı renginden hiçbir şey kaybetmeyen, o herkesin bildiği leylak yine aynı kokuyu sunuyordu insanlara; kendinden sonra gelecek iğdenin kokusuna nazire yaparcasına…
‘’Her zaman yeşilim ama bakmayın siz benim kasvetli görünüşüme, benim bulutlarla bir meselem var’’der gibi; göklere doğru uzayıp giden servi…
Kışın yağan kardan rengine renk katarak süt maviye dönüşen gökyüzü altında, güneşin o bunaltmayan kibarlığında kendince gölge akasyalar; kandil kandil çiçeklerini açacak gibi bu günlerde; Meyve veren ağaçlardaki çiçeklerin tahtına konmak için.
Bir çınar, bir çınar ki; kim bilir kaç padişah gördü yaşamında… Yanından geçen seksen yaş görünümlü ihtiyara;’’Aaa çocuğa bak’’ der gibiydi.
O çınar ki bana da;’’çocuklarına söyle, onlar da torunlarına söylesin bir gün beklerim; gölgemde çay içmeye’’ diye fısıldadı sanki bana… Ve bir göz kırparak; Tamam dedim, usulca ayrıldım yanından.
Uzanıvermek şöylesine; disiplin görmemiş yeşillikler arasına… İster kırlara, ister kontrol altındaki parklara, isterse duvar dibi yeşillikleri arasına… Hem baharın kokusunu alırsınız, hem de senfonisini dinlersiniz cıvıltılarda…
Bir de şu günlerde gündem de olan Tuzla’da ki zehirli variller…
Bahar renklerinin ve bahar seslerinin o varillerle yakından ve uzaktan hiç bir alakası yok…
‘’O insanların işi ‘’der gibiydi; baharın rengi ve sesi…
Sabri Güla