tasavvufun esasları... [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : tasavvufun esasları...


ρυяєgση
09-16-2007, 17:09
TASAVVUF ve TARİKATLER



TASAVVUF

İnsanın lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilip “hal”en yaşaması olarak tarif edilmektedir. Bir düşünceyi, bir fikri çeşitli meslekleri kendi haline terk etmek gelişmesini engeller. Spor, bütün bedeni hareket ettirdiği gibi onu canlı bırakır, gelişmesini sağlar. Fikirler de hal olarak yaşanırsa gelişir ve kalıcılık sağlar.

Tasavvuf, her felsefi düşüncenin ideale yöneliş esasını teşkil eder. Kali hale tebdil etmek şekliyle ifade edilen tasavvuf, İslam Dininin ihtiva ettiği bilgi sisteminin kuvveden fiile yani kalden hale, nazariyeden ameliyeye dönüşüdür. Tasavvuf, kalbin masivadan alaka kesilmesiyle sağlanır.

Hakk'a kul olmanın gerçekleşmesi, seyr-i süluk, manevi yolculukla mümkündür. insanlar bu yolculuğu üç şekilde yaparlar:

l. Tarik-i Ahyar: Namaz, oruç, Kur'an tilaveti gibi ibadetleri devamlı olarak yapmak 2. Tarik-i Ebrar: Mücahede ve riyazat ashabıdır. Kötü ahlakı iyi ahlaka çevirerek mücadele etmek.

3. Tarik-i Şettar: Şevk, Iştiyak, zikir, fikir, şükür yoludur. Bu ise on şekilde olur: Tevbe zühd tevekkül, kanaat, uzlet, Allah a teveccüh, sabır, rıza, zikir, murakabedir.

Tasavvufta önemli olan islami esaslara uygun bir hayat yaşamaktır. Cüneyd-i Bağdadi'ye göre tasavvuf; seha, rıza, sabır, işaret, gurbet, sof giyme, seyahat ve fakr gibi sekiz haslet üzerine kurulmuştur.

Tasavvuf kelimesi; Ashab-ı Suffa, saff-ı evvel, Benu's- Sufa, safevi, savf, sofos-sophia sof kelimelerinden türeyebileceği söylenmiştir.

Tasavvufun mevzuu; insanın güzel ahlak ile ahlaklandırmak, hal ehlinden olmasını sağlamaktır. Gayesi ise; Hakk'ın rızasını kazanmak, nefsi temizlemek, Allah Rasulü (sav)'nün ahlakı ile ahlaklanmaktır.



İlk mutasavvıflar ; Hasan Basri, Süfyan-ı Sevri, Ebu Haşim, Râbiatü'I- Adeviyye sayılabilir. Türkistan'da tasavvufun yayılmasında Hoca Ahmed-i Yesevi'nin büyük katkılan olmuştur. Yine ilk mutasavvıflar arasında; İbrahim Edhem, Zünnun-ı Mısri, Maruf Kerhi, Seriyy Sakati, Bişr-i Hafi, Şakik Belhi, Ebu Yezid Bistami, Hamdun Kassar, Cüneyd-i Bağdadi sayılabilir. Bunlar hakkında da kitapta geniş bilgi bulmak mümkündür.



Velayete ulaşmanın yollan şunlardır:

İbadetleri yerine getirmekteki ihlas 4- Doğruluk 7- Tevbe, Hakk tan haşyet
2- Su-i zandan uzaklaşmak 5-Emanet 8-Hüsn-i zan

3- Gurur ve kibirden kaçınmak 6-Muhabbet ve buğz 9-Sabır

Bir insanın veli olduğuna delil son nefesinde imanlı gitme şartıdır. Velinin kendisini bilip bilemeyeceği hususunda tartışmalar vardır. Velayet, ikiye ayrılır: Velayet-i Amme ve Velayet-i



Nefsin mertebeleri ise şunlardır: Nefs-i Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiyye, Merdiyye, Kâmile.

Tevbe üçe ayrılır: Azap korkusuyla yapılana tevbe, sevap arzusuyla yapılana inabe, sırf Allah hoşnutluğunu kazanmak için yapılana da tevbe denir.

Vera, zühd başlangıcı olarak ifade edilmiştir. Ağızdan kalbe giren ve çıkanın Allah ve Resulü (sav)'nün arzu ettiği şeyler olmasına dikkat etmektir. Haram ihtimali olan şeylerden çekinmektir. Dört kısımda mütalaa edilmiştir:

l. Vera-ı adul: Fetva ehlidir. Dinin hükümlerine riayet etmektir.

2. Vera- süleha: Haram ihtimali olan şeylerden çekilmektir.

3. Vera-ı muttakıyan: Helalde şüpheli olanlardan uzaklaşmaktır.

4. Vera-ı sıddikin: Hakk'a ibadette kuvvet kazanmak için, kifaf- ı nefs etmektir. (Kifaf-ı nefs; bir kimsenin ölmeyecek kadar olan rızkı, nafakası.)



VAHDET -İ VÜCUD

Her yerde ve her şeyde kalbini yalnız Allah ile meşgul etme hali ve yaşayışıdır. İmam-ı Rabbani tevhidi vucudi ve şuhudi olmak üzere iki kısımda mutalaa eder. Vucudî tevhid, mümkün olan şeylerin vücudunu Allahu Teala'nın vücud denizinin dalgasını görmektir. Varolan şeyler Allahu Teala'nın varlığının tezahürüdür. Bu makama ulaşmış olanlar Hakkın vücud denizine daldıklan için (Fenafillah) orada denizden ve dalgadan başka birşey göremez.(Şuhudi Tevhid).Kendini de bu deryadan bir damla kabul ederler. Vücudî tevhid, latife-i kalbin seyrinde meydana gelir. Önce imkan dairesinde seyreder. Hallac-ı Mansur bu istiğrak halinde `Enel hak' dediği için idam edilmiştir.

Panteizm fikrinin sahipleri, bütün eşyanın Allah olduğunu ileri sürerler. Yani yaratan ile yaratılanın ittihadına inanırlar. Bunu iki şekilde izah ederler.

1-Gerçek olan Allah’tır. Alem bir takım görüntülerden başka bir şey değildir.

2- Alem hakikidir. Allah mevcud olan şeylerin hepsidir.

Birbirine zıt gibi görünen iki görüş şöyle özetlenebilir: Allah'ın vücudundan başka bütün varlıkların bir hakikate malik olmadığını, tabiatın Hak'ta fani olduğuna Yani sınırlının sınırsızda birleştiğine inanırlar. Bunların inancı her şey Allah diye ifade edilebilir. Benim anladığım Vahdet-i Vücudçular mevcudun Allah'ın delil olduğunu görür ve söylerler. Panteistler ise, mevcudu (varlığı) Allah'ın bir cüz'ü olarak görürler ve her şey Allah'tır derler. Bu örü ün en önemli simaları Spinoza ve Hegel’dir.



NOT: Eserdeki Vahdet-i Vücud ve Panteizm bölümleri ehl-i halin anlayacağı ve bileceği bölümler olduğundan anlaşılması için bizzat okunması gerekmektedir.

Behaki'nin beyanına göre her yüz senede bir müceddid gelecektir. Bunların ilki Ömer bin Abdülaziz ikincisi İmam-ı Safi, üçüncüsü Ebul Abbas bin Süreyc (Ebu Hasan e1 Eş’ari), dördüncüsü E1-Bakıllani, beşincisi İmam-ı Gazali, altıncısı Fahru'r -Razi yedincisi İbn Dakiki'l- id, sekizincisi de Zeynu'l Iraki

ANADOLU'DA VE HORASAN'DA TASAVVUFİ CEREYANLAR VE İNTİŞAR EDEN TARİKATLAR

Türklerin Müslüman olmalarından sonra miladi 11. asırda bilhassa göçebeler arasında dervişlerin azami gayretleriyle tekke ve tarikatlar bütün Selçuklu Devleti'nde her tarafa yayıldı. Hoca Ahmed Yesevi tarafından bilhassa Horasan ve Maveraü'n-nehir Türkleri arasında Yeseviye tarikatı en yaygın tarikattır. Anadolu’da 13. asırda tarikatların menşei olarak Hacı Bektaş-ı Veli görünmektedir. Bektaşî tarikatı Osmanlı'ya kadar uzanmış Yeniçeri ocağının dayanağı olarak kabul edilmiş ve büyük nüfuz kazanmıştır. Selçuklularda tarikat derecesinde müessir olan başka bir teşkilat da ‘Ahilik’ müessesesidir.



Osmanlı'daki Tasavvufi Cereyanlar:

Osmanlı beyliği kurulurken Osman Gazi Şeyh Edebali'nin kızını almıştır. O dönemde Ahi şeyhleri de savaşlara katılmakta idi. Osmanlı’nın büyümesinde Ahiler büyük rol oynamışlardır. Osmanlı'da ilk kurulan tarikat Nurbahşiyye Tarikatı’dir. Emir Sultan vesilesiyle Bursa'da kurulmuştur. Bayramiyye Tarikatı özellikle Şemsiyye (Akşemseddin), Melamiyye (Emir Sıkkini), Celvetiyye (Aziz Mahmud Hüdayi) gibi çeşitli kollara ayrılmıştır. Irak, Suriye ve Mısır'da Kadiriyye, Rufaiyye, Mevlevilik meşhur tarikatlardandır. İslamiyet’in Afrika'da yayılmasında en büyük hizmeti Kadiriler yapmıştır. l9. asırda Sudan'daki öğretmenlerin hemen hepsi Kadiri Tarikatı mensuplarıdır. Osmanlı eyaletlerini Afrika, Irak, Cezayir, Tunus tarikatlerle idare etmiş ve kendisine bağlamıştır. Bugünkü Masonluk ve misyonerlik faaliyetlerinin merkezi çalışmaları gibi.

Tarikat:

Tarikat yol demektir. Allahu Teala'ya yaklaşmak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmak için takip edilmesi gereken yol manasına gelir. Bu tarikatların sayısı şubeleriyle beraber 200 kadardır. Mürid, Allah’ a ulaşmak için 4 mertebeyi aşması gerekir.

1-Seyr-i ilâllah: Bu seyir nefisten gerçek vücud tarafına sefer etmektir. Varlıktan varlığı yaratana seferdir. Seyr ilallahta Vacibü'1-Vücud ilminin denizine ulaşılır.

2-Seyr fillah: Hakkın sıfatıyla muttasıf ve O'nun ahlakıyla süslenerek “ufuk-ı a'la”ya ulaşmak bütün beşeri sıfatları yok kabul etmektir. Ledünni ilmi keşfetmektir. Kısaca Vacibü'l- Vücud denizinde damla olduğunu ve bu denizde kendisinin de yok olduğunu haz olarak duymaktır.

3-Seyr ma'allah: Müridin her mertebede Allah ile olan seyridir. Burada Ehadiyyet makamınâ yükselir. Bu mertebeye “kabe kavseyni ev-edna” da denir.

4-Seyr anillah: Tekrar Allah'tan dönüştür. İrşad ve tenvir için Hak'tan halka dönüştür.



Horasan'da İntişar eden Tarikatlar:

Türkistan'da kısa zamanda doğan ve geniş bir bölgeye yayılan tarikat Yeseviyye tarikatıdır. Kurucusu Ahmed Yesevi dir. Bu bölümde Yeseviyye tarikatının adabı, önemli hükümleri anlatılmaktadır.

Anadolu'da kurulan diğer bir tarikat da Mevleviyye tarikatıdır. Kurucusu Mevlana Celaleddin-i Rumi'dir. Bu bölümde Mevlevilik hakkında bilgi bulunuyor.



Nakşibendi Tarikatı:

Kurucusu Ahmed bin Muhammed el-Buhari'dir. Diğer bir ismi Bahaddin Nakşibend dir. Buhara da dünyaya geldi. Bulunduğu yerde Hacegan Tarikatı mevcud idi. Bu tarikatın manevi evladı olarak kabul edilmiştir. Hacegan tarikatı aleni zikri, Nakşibendi tarikatı ise gizli zikri ihtiyar etmiştir. Hacegan tarikatı alimleri ile beraber olmuştur. Daha sonra kendi tarikatını kurmuştur. Tarikat; Yesevi Tarikatının bulunduğu bölgelerde, Pakistan'da yayılmıştır. İstanbul'a ise, Fatih Sultan Mehmed zamanında Ubeydullah Ahrar'ın halifelerinden Molla İlahi vasıtasıyla girmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin'in Nakşi ve Halidi olduğu rivayet edilir. Osmanlı'nın orta tabakası arasında büyük nüfuz sağlamıştır. Nakşilik tam anlamıyla Sünni bir tarikattır. İstanbul'da 65 Nakşi dergahı bulunmaktadır. Türk kültürünün gelişmesi, yayılması ve Anadolu'nun vahdetinde çok büyük emeği olmuştur. Tarikat üç koldan Efendimize bağlanır. l- Hazret-i Ali, İmam Hüseyin kolu. 2- Ebu Bekir Selman-ı Farisi kolu.3- Hazret-i Ali, Hasan Basri kolu.

Tarikatın kendine göre temel prensipleri vardır. Nakşi tarikatında zikir şöyle yapılır: Önce tevbe-istiğfar edilir. Kalp temizlenir. Kaza namazı ve ya şükür namazı kılınır. Tekrar tevbe-istiğfar getirilir. Günlük olarak 111 defa “estağfirullah el-azim”, l 11 defa “lailahe illallah el-melikül hakkul mubin”, sonunda da “Muhammedü's-sadikül emin” denir. 11 l defa “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim” denir. Ayetel kürsi, Elem neşrah, Kevser, İzaca, 3 İhlas, Muvazeteyn sureleri okunur. Sonra tefekkür-i mevt yapılır. Sabah namazından sonra Yasin okumak, iki rekat İşrak namazı kılmak, iki rekat İstihare kılmak, öğle namazından sonra Tebareke, ikindiden sonra Amme suresi okumak, akşamdan sonra iki rekat Evvabin, yatsıya kadar Kur'an okumak, yatsıdan sonra Tebareke okumak, gece iki rekattan az olmamak şartıyla teheccüd kılmak, sabaha kadar zikirle meşgul olmak, Recepte 3, Şabanda 15, Şevvalde 6,Zilhiccede 9,Muharremin 9. ve 10. günleri oruç tutmak, pazartesi perşembe, her ayın l3-14-15'inde oruç tutmak müridin görevlerindendir.



Halvetiyye Tarikatı:

Kurucusu Şeyh Ebu Abdullah'tır. Zamanın büyük bir kısmını halvette geçirdiği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine ayrıca “Halveti” lakabı verilmiştir. Bu tarikat Seyyid Yahya Şirvani sayesinde bütün İslam memleketlerine yayıldığı rivayet edilmektedir. Bu yüzden ona tarikatın ikinci piri denir.

Bu tarikatın özelliği; Esma-i Seb'a, kalbi tasfiye, her an Kelime-i Tevhid'i dilden düşürmeme, masivadan uzaklaşıp, Zikr-i Celal ile meşgul olmaktır.

Tarikatın ilk dört şubesi şunlardır: Ruşeniyye, Cemaliyye, Ahmediyye, Şemsiyye tarikatlarıdır. Bunlar da kendi içerisinde değişik kollara ayrılırlar. Mesela; Şeyh Necmeddin Muhammed el-Cerrahi, Halvetiyye tarikatı, Ahmediyye şubesi, Cerrahiyye kolu müessesidir.



Bayramiyye Tarikatı:

Tarikat ehlinin dilinde Pir ismiyle anılan ve Bayramiyye tarikatının kurucusu olan Hacı Bayram-ı Veli, Ankara'nın bir köyünde dünyaya gelmiştir. Bursa'da müderrislik yapmıştır. Gizli zikri benimsemiştir. Sarık yeşil renktedir. Taçları altı terekli beyaz keçedendir. Tarikat, Hacı Bayram'dan sonra üçe ayrılmıştır:

1-Akşemseddin vasıtasıyla Şemsiyye-yi Bayramiyye

2-Bursalı Dede Ömer (Emir Sıkkini) vasıtasıyla Melamiyye-yi Bayramiyye

3-Hızır Dede Halifesi Bursalı Üftade Hazretleri'nin müridlerinden Aziz Mahmud Hüdayi tarafından tesis edilen Celvetiyye tarikatıdır

Şemsiye-yi Bayramiyye'nin kurucusu Akşemseddin'dir. Fatih'in şeyhü'l-islamıdır. İstanbul'un fethini sağlamış ve Eba Eyyub el-Ensari'nin kabrini keşfetmiştir.

Melamiyye tarikatının kurucusu Emir Sıkkini’dir. Bu şahıs Akşemseddin'in zikir halkasından ayrılarak bu tarikatı kurmuştur. Vahdet-i Vücud meselesinde Muhyiddin ibni Arabiyye'ye teslim olmuştur. Orta Anadolu, İstanbul ve Edirne civarında yayılmıştır. Daha sonra birçok şeyhi ve müridiyle beraber idam edilmiştir. Daha çok Rumeli'de Melamiyye tekkeleri bulunmuştur.



Celvetiyye Tarikatı'nın kurucusu Üsküdar doğumlu Aziz Mahmud Hüdayi’dir. Celvet, yerini yurdunu terk etmek demektir. Tasavvufta ise kulun Hakkın sıfatlarıyla muttasıf olarak halvetten çıkışına ve O'nun varlığında yok oluşuna denir. Celvet gerçek manasıyla halk arasında Hakk ile beraber olmaktır. Herkesle beraber buna rağmen yalnız.

Aziz Mahmud Hüdayi dünya süsüne, malına, mansıbına bağlı kalmayan, aza kanaat eden, ömrünün sonuna kadar kendisini insanları irşada ve Hakk'a davet etmeye adayan mükemmel bir insandı.

Celvetiyye, tam anlamıyla Sünni bir tarikattır. Bu tarikatta sulûk, Esma ildir. Celvetiyye tarikatında müridin vazifeleri şunlardır:

1-Mürid her gün l00 istiğfar, 700 kelime-i Tevhid, beş vakit namazdan sonra

“Aleyhissalatü vesselam sallallahu aleyhi ve sellem”i tekrarlamak.

2-İki rekat işrak namazı kılmak.

3-Altı rekat Duha namazı,12 rekat teheccüd kılmak.

4-Boş vakitleri Kur'an-ı Kerim okuyarak değerlendirmek.

5-Recep-Şaban ve Ramazan ayını oruçlu geçirmek.

6-Şevval ayında 6 gün oruçlu bulunmak.

7-Muharrem, Rebiü'l-evvel ve Zilhicce aylarında onar gün oruç tutmak. 8-Haftada iki gün (pazartesi-perşembe) oruçlu olmak.



Kadiriyye Tarikatı:

İran'ın Dilan şehrinde doğan Abdu'l-kadir-i Geylani bu tarikatın kurucusudur.

“Gavsu's-sakaleyn” ismiyle de anılır. Nesebi Hz. Ali'ye dayanır. Annesi 60 yaşında iken onu dünyaya getirmiştir. Annesinin lakabı Ümmü'1 Hayr'dır. Hanbeli mezhebine mensuptu. Çöllerde riyazet yapmıştır. Bağdat'ta vefat etmiştir.

Hitabeti son derece açık ve çok güzeldir. Üstadımızın şeyhidir. Zikir; gizli, kalb ve hafide yapılır. Esma-i Hüsna'yı zikretmek, lisanı zikirdir.



Eşrefiyye Tarikatı'nın kurucusu Eşref i Rumi (Eşref zade)'dir. İzniklidir. Dergahı da İznik'tedir.

Rufaiyye Tarikatı'nın kurucusu Ahmed er-Rufai `dir. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için seyyiddir. 1160 senesinde hacca gitmiş ve Medine'de Ravza-i Mutahhara'yı ziyaret etmiştir. Efendimiz (sav)'in kabri önüne gelince “Esselamü aleyküm ya ceddi” diye selam vermiş ve Rasulullah (sav)'ın kabrinden gelen bir ses “Aleyküm selam ya veledi” diyerek onun selamına cevap vermiştir. Orada bulunan herkes bu sesi işitmiştir. Efendimiz (sav)'in kabrinden nûrâni bir el dışarı uzanmış ve bütün ziyaretçilerin gözleri önünde o, bu eli öpmüştür.

Nesli; Arabistan, Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır. Tarikat günümüze kadar gelmiştir.

Kitabın sonunda günümüze kadar gelen tarikatların alfabetik sırası bulunmaktadır. Devamında ise bazı tasavvufi metinler, Fuzuli'nin Su Kasidesi, Niyazi-i Mısri'nin Tevhid Manzumesi, Mevlana'nın Mesnevisi'nin açıklaması ve bibliyografya bulunmaktadır.

İSLAM TASAVVUFU (EL-LÜMA)

Yazar : Ebu Nasr Serrac Tusi



TASAVVUF İLMİ VE SUFİLER

Sufiler inanç konusunda hadisçiler ve fakihlerle aynı görüşü paylaşan, onların ilimlerini benimseyerek onların esaslarına karşı çıkmayan kimselerdir. Çünkü sufiler, bid’atlerden ve nefsin kölesi olmaktan kaçınan, güzel örneğe bağlı ve ona uymaya hazır, her türlü bilgide fakih ve muhaddislerle ortak görüşlere sahiptirler. Sufilerden bilgi ve anlayışta muhaddis ve fakihlerin derecesine ulaşamamış olanlar, ahkam-ı şer’iyye ve hudud-u islamiyye konusunda karşılaştıkları müşkillerin halli için mutlaka muhaddis ve fakihlere başvururlar. Alimlerin icma ettikleri konuda sufilerde icma ederler. Ulemanın ihtilaf ettiği konularda ise sufiler, ihtiyatlı olmak için en güzel, en evla ve en mükemmel olanı seçerler ki böylece Allah’ın kullarına emrettiği şeyi yüceltmiş, nehyettiğinden de sakınmış olurlar.



“SUFİ” ADI NEREDEN GELİYOR?

Sufilerin diğer ilim erbabından farklı ilk özellikleri, farzları yerine getirmekten ve haramlardan kaçınmaktan başka malayani denilen boş ve anlamsız meşguliyetleri terk etmek, maksadları ile aralarına giren her türlü alakadan sakınmaktır. Onların Allah’dan başka gaye ve maksadları yoktur. Sufilerin bundan başka muhtelif adabları vardır. İşte bunlardan bazıları: “Dünya nimetinin azına kanaat etmek; zaruri olan yani olmazsa olmaz ölçüsündeki bir azıkla yetinmek, zaruri olan giyim-kuşam, yiyecek ve istirahat imkanını sağlayacak bir şeyle iktifa etmek, iradi olarak fakirliği zenginliğe tercih etmek, aza koşup çoktan kaçmak, açlığı tokluğa tercih, üstünlük ve büyüklüğe rağbet etmemek, itibar ve makamda feragat gösterebilmek, yaratıklara şefkat ve merhamet, büyük-küçük herkese tevazu, ihtiyaç anında bile başkalarını kendine tercih etmek (isar), dünyaya dalanlara aldırış etmemek, Allah hakkında daima hüsn-ü zan sahibi olmak, taate koşarken ve hayırda yarışırken daima ihlas üzere bulunmak, her şeyden kesilip Allah’a yönelmek, O’nun kazasına rıza, belasına sabır göstererek nefsindir.” Buyurmuştur.

Hz. Peygamberimiz (sav) tasavvufla alakalı başka bir takım hadislerinde de şöyle buyurmaktadır:

1-”Ümmetimin içinde ilham ve keşfe mazhar (mükellem-muhaddes) bazı insanlar vardır. Ömer’de bunlardan biridir.”

2-”Nice yüzü gözü tozlu, saçları dağınık, kılık kıyafeti eski kimseler vardır ki, Allah adına yemin ederler, Allah onların yeminlerini kabul eder. Bera b. Aziz onlardandır.”

3-”Ümmetiminden bir zata vardır ki onun şefaati sayesinde Rebia ve Mudar kabilesi kadar insan cennete girecek tir.” Bu zat Üveys Karani’dir.

4-”Ümmetimden Kur’an okuduğunda huşu duyan kimseler görürsün. Talk b. Habib bunlardan biridir.”

5-”Ümmetimden yetmiş bin kişi hesap görmeden cennete girecektir.” Ashab sordu: “Onlar kimlerdir Ya Rasulullah ?” Cevaben buyurdular: “Afsun ve dağlama gibi işlerle meşgul olmadan Rablarına dayanıp güvenenlerdir.”

Tasavvuf Allah’ın dostlarının gönlüne kelam-ı ilahisini anlamak, hitab-ı ilahisinden hüküm çıkarmak üzere açtığı bir keşf ve ilham ilimidir.



“SUFİ” ADI NEREDEN GELİYOR?

Sufiler sadece bir ilimde teferrüd etmiş, sadece bir makam ve hale bürünmüş kimseler değildir. Aksine onlar bütün manevi ilimlerin kaynağı, halleri barınağı, eskilerin ahlakının mazharıdırlar. Onlar mahiyet-i ilahiyye sayesinde bir halden bir hale intikal etmede ve daima daha iyi ve güzele koşmadadırlar. Halleri böyle değişken olan ve devamlı ilerleyen kimselerin bu hallerden sadece birinin adıyla anılması uygun olmaz. Onları sadece bir hal ve makamla kayıtlamamak için bu hallerden biriyle isimlendirmekten kaçınmalıyız. Şayet onları içinde bulundukları en etkili hal, makam ilim ve ahlaka izafe ederek isimlendirecek olursak, her zaman ayrı bir isimle adlandırmamız gerekirdi. Bu olmayacağına göre onları giydikleri şeye izafe ederek sufiyye adıyla adlandırıyoruz. Çünkü suf (yün) giymek nebilerin adeti, peygamberlerin ve asfiyanın şiarıdır.

Allah Teala hazretleri İsa(as.)‘ın ashabını giydikleri beyaz elbiseye nisbetle “Havariler” diye yad etmiştir. Allah Teala onları sahip oldukları ilim, davranış ya da hal ile anmak yerine bu adla anmayı tercih etmiştir. Sufilerin durumu da aynıdır. Sufiler zahir libasına nisbetle bu adı almış, büründükleri bir hal ve ilimle anılmamışlardır.



BAZI TASAVVUF TARİFLERİ

Muhammed b. Ali Kessab: “Tasavvuf, seçkin bir toplulukla birlikte seçkin bir adamdan güzel bir zamanda zuhur eden güzel ahlaktır.”

Semnun: “Tasavvuf hiçbir şeyin sana, seninde hiçbir şeye malik olmamandır”.Amr b. Osman Mekki: “ Tasavvuf kulun içinde bulunduğu vaktin gereğine göre, o an ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır.”



SUFİ KELİMESİNİN ANLAMI

Abdulvahid b. Zeyd: “Üzüntü ve tasalarını akılları ile çözen, kalpleri ile onlardan uzaklaşan, nefislerinin şerrinden Efendilerine sığınanlardır.”

Zünnun Mısri’sen: “Onlar o kimselerdir ki Allah’ı herşeye tercih ederler. Allah da onları herşeye tercih eder.”

Sufi kelimesinin aslı “Safevi”dir. Telaffuz zorluğu sebebiyle safevi, sufi olmuştur. Bir de bunlardan başka tasavvufun şu tarifleri yapılabilir.

İlmi Tarif: Tasavvuf kalplerin kirlerden temizlenmesi, yaratıklara karşı güzel muamele, şer’i meselelerde Allah Resulu’ne tabi olmaktır.

Hakikat Lisanıyla Tarif: Mülkiyet ve varlık iddiasından uzaklaşmak, göklerin yaratıcısına bağlanarak beşeri sıfatların esaretinde kurtulmaktır.

Marifet aslında bir Hakk vergisidir. Ma’rifet nardır, iman nurdur. Ma’rifet vecddir, iman ihsan-ı ilahidir. Mü’min ile arif arasındaki fark şudur: Mü’min Allah’ın nuruyla bakar, arif ise Allah ile nazar eder. Mü’minin kalbi vardır. Arifin yoktur. Mü’minin kalbi zikr-i ilahi ile mutmain olur. Arif ise Allah’dan başkasından itminan duymaz. Ma’rifet üç çeşittir.

1-Ma’rifet-i ikrar (söylenen ma’rifet)

2-Ma’rifet-i hakikat (gerçek ma’rifet)

3-Ma’rifet-i müşahede

Zahidler üç tabakadır:

1-Mübtediler: Elinde avucunda bir malı olmayan elinde bulunmayan malın sevgisi gönlünde yer tutmayanlar.

2-Tahkik Ehli: Dünyanın tamamından nefsen ait hazları tektir. İşte bu tahkik ehlinin zühdüdür.

3-İstiğna Ehli: Bu grupta yer alanlar, “dünyanın tamamı kendi mülkleri olsa, bundan dolayı ahirette herhangi bir sualle karşılaşmayacak ve Allah nezdinde kendilerine ayrılan ecirden de bir eksilme olmayacak” olsa bile yine zühd içinde yaşarlar.



Tevekkül üç çeşittir:

1-Mü’minlerin Tevekkülü: Tevekkül, ubudiyette bedeni devreden çıkarıp kalbi rububiyete bağlamak mikdar-ı kafi şeyle yetinmektedir. Böyleleri verilince şükreder, verilmeyince kadere olan rızaları sebebiyle sabreder.

2-Havasın Tevekkülü: Allah’a bir sebep ve vasıta ile tevekkül eden kimse, tevekkülünü Allah’a, Allah ile ve Allah için yapıp sebeplere bağlanmadan mütevekkil olmadıkça gerçek tevekkül ehli sayılmaz.

3-Havassü’l-havasın Tevekkülü: Tevekkül, olmadan (keynuyet) önceki gibi, senin varlığının Allah’a aid olmasıdır. Bu taktirde Allah Teala da daima senin için olur.

“Onların yüzlerinde sevinç ve mutluluğun sevincini görürsün.” Yani ehli cennet, cennet nimetleri sebebiyle yüzlerinde meydana gelen sevinç hanesinden tanınır. Bu ehli cennet arasında kendilerine has kılınan nimetlerden dolayı ebrar için böylesine bir şerbetin sunulacağı anlaşılmaktadır. Tesnim sadece mukarreblerin içtiği bir kaynaktır. Ebrarın içkisi olan rahik-ı mahtum, bunlardan bir karışım taşıdığı için ehli cennetin diğer içeceklerine üstün sayılmıştır.

Kitap ve sünnete uyma konusunda insanlar üç kısımdır:

1-Ruhsat, mübah, tevil ve genişlik yolunu tutanlar.

2-Farz, sünnet, dini had ve ahkam bilgisine bağlananlar.

3-Farz ve sünnet konusunu sağlamlaştırdıktan sonra, dini ahkamda hiçbir cehaleti kalmayan, bunlara ilaveten hal, amal, ahlak ve yüce duygulara gönlünü bağlayan, hukukun gerçeklerini araştıran sıdk ve tahkik ehli kimseler.

TASAVVUFTA ADAB

Allah Teala buyurur. “ Ey iman edenler, canlarınızı ve ehlinizi (çoluk-çocuğunuzu) cehennem azabından koruyunuz.” İbn Abbas bu ayete şöyle der: “Çoluk-çocuğunuzu eğiterek; edeple yetiştirerek onlara cehennemden kurtulmayı öğretin.” Efendimiz (sav) “Hiçbir baba evladına edepten daha değerli bir armağan veremez.” “Beni Rabbim terbiye etti ve edebimi güzel yaptı.” Buyurmuştur. Hasan-ı Basrı’de: “Önce dinde ince kavrayış (tefakkuh) lazımdır. Çünkü böyle bir anlayış, taliplerin kalplerini cezbeder. Sonra dünyaya karşı zahid davranmak, çünkü bu da insanı Allah’a yaklaştırır. Son olarak da Allah’ın kul üzerindeki hakkını bilmek. Bu da kamil manada bir imanı içine alır.”



YEMEK, TOPLANTI VE ZİYAFET ADABI

Ebu’l-Kasım Cüneyd şöyle der: “Dervişler üzerine üç yerde rahmet-i ilahiye iner:

A-Yemek yerken, çünkü onlar tam ihtiyaç duymadıkça yemek yemezler.

B-İlmi toplantılarda, çünkü onlar böyle yerlerde sıddık ve evliyanın halinden başka birşey konuşmazlar.

C-Sema (güzel sesle okunan bir ilahi vs.) anında, çünkü onlar, dinlediklerini

ancak Hakk’tan dinlerler ayağa kalkacak olurlarsa da vecd tesiriyle kalkarlar.

SEMA’A DAİR MESELELER

Allah Teala buyurur: “O yaratmada (halk) dilediği arttırmayı yapar.” Müfessirler ayette geçen “Halk “ ın güzel huy ve güzel sese demek olduğunu belirtmişleridir. Nitekim Hadis-i Şerif’lerde şöyle buyurulmuştur:

1-Allah’ın gönderdiği nebilerin her biri güzel seslidir.

2-Allah, güzel sesli nebisini dinlediği gibi hiçbir şeyi dinlememiştir.

3-Allah güzel sesle okuyan kimseyi, sahibinin şarkıcı bir cariyeyi dinlemesinden daha güzel dinler.

4-Hz. Peygamber (sav) fetih gününde Kur’an okudu ve sanki şarkı söylüyor gibi uzatarak okudu.



İKİNCİ KISIM

* Sağlam bir tasavvuf çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır?

a-Ehli sünnet ve ve’l-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç.

b-Kitap ve sünnete uygun derin bir ibadet hayatı.

c-Düzgün bir muamelat,

d-Muhammedi bir ahlak.

* Tasavvuf hangi ölçüleri içinde taşır?

a-Tasavvuf manevi tecrübe ile anlaşılan hal ilmidir.

b-Tasavvufi bilginin konusu Marifetullah’tır.

c-Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtası ile öğrenilir.

d-Tasavvuf tecrübi olduğu için kitaptan öğrenilmez.

e-Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelam gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı kabul edilir.

f-Tasavvufi eğitim tarikat denilen özel yollarla katedilir.



* İslam’ı tasavvuf, cihad ve nur gibi ekol ve fırkalara ayırmak acz ifadesi değil midir?

Farklı yapıdaki bu cemaatle, birbirleri ile uğraşmadığı ve önündeki hizmet planına göre birşeyler yaptığı sürece faydalıdırlar.



* Günümüzün bozuk şartlarında, herşeyin nefse ve şehvete hitab ittiği bir zamanda sadece tasavvuf yeterli olur mu?

Günümüzde tasavvufa belki her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Fakat islami ilimleri birbirine alternatif görmek yanlıştır. Herşeyden tecrid edilmiş sırf tasavvuf diye birşeyden söz edilmez.



* İlmiye sınıfı tarikatlara itiraz ediyor veya soğuk bakıyor avam hemen teslim oluyor ve mesafe katediyor. Sebep ve hikmeti ne olabilir?

İlmiye sınıfının tamamen karşı çıktığını söylemek yanlış olur. Bazıları kişisel hataları genelleştiriyor. Bazıları ise enaniyetin altında kalıp eziliyor.

* Bugün tasavvufi cemaatlerde görülen sarığın hizmete engel olduğunu söyleyenler var. Düşünceleriniz nelerdir?

Tasavvuf grupları arasında sosyal olaylara ve kılık-kıyafete bakış farkı vardır. Sakalın, cübbenin ve sarığın sünnet olduğu unutulmamalıdır. Kılık-kıyafetle nefse bir pay çıkarılmamalı. Sakalsızlarla da “bunların bu hali müslümanlara zarar veriyor” diye uğraşılmamalıdır.



* Bediüzzaman hazretleri “üveysi” olarak yaşamıştır. O’nun gerçek şakirtleri de bilerek ve bilmeyerek “üveysi-meşreb” midirler?

Üveysilik: Bir mürşidle görüşmeden manevi yolla, rüya tarikıyla yol almaktır. Üveys Karani’ye nisbetle ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman’ın bazı tarikat şeyhlerinden ders aldığı bilinmektedir. Bütün Risale-i Nur şakirtlerini üveysi saymak doğru değildir.



* Bediüzzaman Risalelerinde tasavvufu bir meyve; tasavvuf ehli ise Ankara’dan İstanbul’a gitmek için bir vasıta olarak tanımlıyor ve bu zamanda kişinin mutlaka bir yere bağlanması gerektiğini savunuyor. Ne dersiniz?

İkisi çelişkili değildir. Bakış açılarının farklılığından kaynaklanmaktadır. Tasavvufun iki boyutu vardır; biri tahalluk (eğitim ve terbiye) diğeri tahakkuk ‘(ma’rifet ve bilgi)’tur. Bediüzzaman tahakkuk tarafına bakmıştır.



* Bir cemaat: “Zaman; tarikat zamanı değildir, imanı kurtarma zamanıdır.” diyerek tarikat ve tasavvufa karşı çıkıyor. Ne söylersiniz?

Bu söz XX. Yy. ın ilk yarısında söylenmiştir. O yıllar pozitivist ve materyalist düşüncenin egemen olduğu yıllardır ve ülkemizde bu rüzgarların tesirinde kalmıştır. Din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş ve tekkeler tarikatlar kapatılmıştır. O günün öncelikli konusu iman idi.



* Şeyhin sahtesi ile gerçeği nasıl ayırt edilir?

En önemli ölçü şeriata riayet ve İslami esaslara bağlılıktaki hassasiyettir.



* “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözünü izah eder misiniz?

Bu söz Beyazıd-ı Bestami’ye atfedilir. Bir üstadın yanında tasavvufi eğitim görmeden kendi kendine sufilik yapmaya kalkışan bir kimse mutlaka yanılır ve şeytanın oyuncağı olur.



* Kadınlar da intisab etmeli midir?

Kur’an da kadınların İslam, iman, taat, sıdk, sabır, huşu, tasadduk, oruç, namusu koruma ve zikir konusunda erkeklerle aynı olduğu vurgulanmaktadır. Cihad dışında erkeklerin muhatab oldukları bütün konulara onlar da muhatabdırlar.

* Salik ve meczub kime denir?

Salik: Seyr-u süluk’a girmiş, riyazat, mücahede ve muamele ile nefsini arıtıp ruhunu yüceltmeye ve müşahedeye eremeye çalışan kimse.

Meczub: Hakk’ın tecellileri kendisine seyr-u süluksuz olarak zuhur eden kimsedir.



* “Peygamber dururken mürşide rabıta yapılmaz, biz peygambere rabıta yapıyoruz” diyenler var. Bunların durumu nedir?

Zaten Peygambere rabıta yapacak seviyeye gelmiş bir kimsenin şeyhe rabıta yapmada ısrar etmesi şirk sayılır. Esas olan peygambere yapılan rabıtadır.

Yazar : Dr. Selçuk ERAYDIN

Yayınevi : M.Ü. İlahiyat Fakültesi

Baskı : İstanbul / 1994 / 518 shf.