ρυяєgση
09-16-2007, 18:27
Hazret-i Pir Muhammed Bahaüddin-i Nakşbend
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]
TARİKAT-ı NAKŞBENDİYYE-yi ALİYYE ESASLARI
Menakıb ve Düsturlar
Hazret-i Pir Muhammed Bahaüddin-i Nakşbend [Kaddesallahu Sırrahulaziz] 'in dış görünüşleri şöyle idi:
Orta boylu, tıknazca vücutlu, kır sakallı be beyazı siyahından fazla idi. Mübarek yüzleri değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın ve iki kaşı arası açık, bıyıkları, dudak kırmızılığı görülecek şekilde açık ve üzeri kırpılı, gözleri ela ve kestane karası denilen renkte idi ve kendisine bu görüntüde teveccühte bulunulur.
*[Kaddesallahu Sırrıhulaziz] :Anlamını ve okuyuşunu hatırlatmak maksadıyla buradan itibaren metinde [K.S.] ibaresi geçecektir.
wpe5.jpg (17510 bytes)
Hoca Bahaüddin-i Nakşbend [K.S.] anlatıyor:
"Çocukluğumdan büluğ çağıma kadar Hz. Hoca Muhammed Baba Semmasi [K.S.]'in sohbetleriyle şereflendim. Hoca hazretleri ahiret alemine teşrif buyurunca, babam beni alıp Semerkand'a götürdü. Orada bulunan büyük mürşidlerin ziyaretleriyle şereflendim. Babam onlardan benim için himmet ve dua niyaz etti. Daha sonra beni alıp Buhara'ya geldi. Buhara yakınında bulunan Kasr-ı Arifan denilen köye yerleştik. O günlerde Hz.Hoca-i Azizan Ali Ramiteni[K.S.]'nin Tac-ı şerifleri bana ulaştı. O tac bana ulaştıktan sonra halim çok hoş oldu. Kalbimde Allah sevgisi kaynayıp coştu.
Bundan sonra Hoca Seyyid Emir Külal [K.S.] hazretleri Kasr-ı Arifan'a gelişlerinde bana çok iltifatta bulundular. Yine buyurdular ki:
"Büyük hocamız, Muhammed Baba Semmasiy[K.S.] hazretleri bana: "Oğlum Bahaüddin'den terbiye ve şefkatini eksik etme. Eğer onun terbiyesinde kusur edersen, Hakk terbiyemi sana helal etmem." diye vasiyette bulundukları için ona "Eğer Hoca Hazretlerinin vasiyetlerini yerine getirmeyip senin terbiyende kusur edersem namerd olayım." diye karşılık vermiş ve elimden geleni yapmayı nezretmiştim."
Seyyid Emir Külal hazretleri ile aramızda geçen bu sohbetin üzerinden günler geçmişti ki, bir gece rüyamda Hakim Ata hazretlerinin terbiye için beni bir dervişe havele ettiklerini gördüm. Bu rüyayı, saliha bir ninem vardı, ona anlattım. O da: "Oğlum, senin terbiyen ve yetiştirlimen için Türk Şeyhlerinden nasibin vardır." diye rüyamı ta'bir ettikten sonra, bende terbiyem için tahsis edilen ve rüyamda açık seçik gördüğüm bu zatı beklemeye başladım. Birgün Buhara çarşısında gezerken o rüyamda beni terbiyeye tahsis buyurulan dervişi gördüm. Fakat kendisiyle sohbet edemedim. Üzülerek kaldığım eve geldim ve oturup düşünmeye başladım. O sırada yanıma bir derviş geldi: "Derviş Halil seni istiyor" dedi. Habere çok sevindim. Bir miktar hediye alıp çağrıldığım yere vardım. Çağıran zat beni bekliyordu. Derken beni çok iltifatlarla karşıladı, sevincini belli ettiler. Ben kendilerine gördüğüm rüyayı anlatmaya başlayacaktım ki, "Gerek yok, söyleyeceklerini biliyoruz." deyişine ve her şeyden keşifle haberli bulunduklarına hatran kaldım. Kendilerine aşırı derecede muhabbet duydum. Ondan sonra uzun süre onların sohbetlerine devam ettim ve hizmetlerini ederek kendilerinden haylice terbiye gördüm. Bir müddet sonra Maveraünnehir Sultanı vefat edip saltanatı verasetle o dervişe intikal etti. O bölgenin halkı gelip, Derviş Halil'i Buhara'dan alıp gittiler. Bende onlarla beraber gittim. Derviş Halil saltanata geçtiği halde ben yine onun hizmetinden ayrılmadım. Salştanatı devamı süresince de o zattan çok istifade ettim ve çok kerametlerine şahid oldum. O zat da bana her zaman şefkat ve merhamet gösterip bana olan görevini ihmal etmeden devam ettirdi. O zata hizmetim altı yıl devam etti. Bu hizmetimi sırf Allah rızası içinyaptım. Öylesine birbirimize yakın olduk ki, bütün sırlarını benden gizlemedi, bende onun idari işlerinde kendisine hiç bir yardımdan geri durmadım. Görünüşte diğer hizmetçileri gibi ben de hizmetinde idim. Diğer hademelere, beni göstererek şöyle derdi:
."Bana kim Allah rızası için hizmet ederse o kimse halk katında aziz ve muhterem, Hakk katında da mukarreb ve mükerrem olur." Bu sözü bana söylediğini anlıyordum. Çünkü ona benden başkası Allah rızası için hizmet etmiyordu. Altı seneden sonra o saltanat yıkıldı. Ma'mur ülke yerlebir oldu. Bu durum, kalbimden dünya sevgisinin tamamen çıkmasına sebep oldu. Bundan sonra kendimi dünya ile ilgili şeylerden tamamen soydum, arıttım. Sonra da Buhara'ya dönüp "Zeyurton" köyüne yerleştim.
Şah'ı Nakşbend [K.S.] Hazretleri anlatıyor:
Cezbenin fazlalaştığı ve kararsız kaldığım günlerimde, Buhara şehrinde dolaşıp kabirleri ziyaret ederdim.Bie gece, bir takım mezarları ziyaret etmekte iken, hangi mezara gittimse o mezarda mezarda yanmakta olan bir kandil gördüm. Kandillerin fitilleri ve fitil takacakları var ama, aşağı yukarı hareket etmiyorlar. Fitillerive fitil boğazını ta'mir etmeli ki, istenilen ışığı verebilsinler. Hoca Muhammed Vasi'nin (r.a.) mezarını ziyaret sırasında bana şöyle işaret olundu: "Git, Hoca Ahmed Hafernevi'nin kabrini de ziyaret et." Emredilen bu kabrin ziyaretinde, iki kimse bellerinde kılıç bağlı geldiler ve beni kucaklayıp bir hayvana bindirip Hoca Mezd Ahon'un mezarına getirdiler. Beni o mezarın yanında bırakıp gittiler. O mübarek zatın kabrinide ziyaret ettim. O mezarda da bir kandil yanmakta,yanan kandil ise diğerlerinde yananların aynısı idi. O mezarın yanında yönümü kıbleye dönüp, oturdum. Orada bana kendimden geçme hali geldi. O durumda iken gördüm ki, kabrin kıble tarafı yarılmış ve bir taht var. O kocaman tahtın üzerine bir zat oturmuş bulunuyordu. Tahtın önüne bir yeşil perde çekilmiş, etrafını kalabalık bir cemaat sarmış oturmakta idiler. Muhammed Babay'ı Semmasi de o cemaat arasında bulunuyordu. O cemaatin "Hacegan hazretleri" olduğunu anladım. O taht üzerinde oturan zatın kim olduğunu merak ettim. Orada bulunanlardan birisi bana o zatın Abdulhalik Gucdüvani [K.S.] hazretleri olduğunu, etrafında oturanların da halifeleri Hoca Ahmed Sıddık, Hoca Evliya Kellan, Hoca Arif Rivekeri, Hoca Mahmud Encır-i Feğnevi, Hoca Ali Ramiteni (yüce Allah cümlesinin sırlarını takdis buyursun) olduklarını söyledi ve devam etti: "Bunlar Muhammed Babay'ı Semmasi'ye geldiler. Sen bunları tanırsın. Bunlar sana "Tacı Azizan"ı getirdiler, onu veriyorlar. Ben de dedim ki: "Biliyorum ; fakat ben o tac-ı şerifi unutmuşum, şimdi nerededir?" O şahıs, tac-ı şerifin bizim evde olduğunu ve o tac sebebiyle bana bu ikramda bulunulduğunu söyledi.
O cemaat içindekilerinden bir diğeri bana dedi ki: "Kulağını iyi aç; dikkatle dinle. Büyük hoca sana birkaç kelimelik nasihatta bulunacak. O sözlerden başkası ile Allah yoluna gitmek mümkün değildir." Hoca Abdülhalik Gücdüvani [K.S.] hazretlerinin kalkıp elini öpmek üzere orada bulunanlardan izin istedim. İzin verdiler ve hoca hazretlerinin önündeki perdeyi kaldırdılar. Ben de vardım. Hoca hazretlerine selam verdim ve elini öptüm. Ziyaretlerini yapıp huzurlarında durdum. O da süluke dair kelimeleri bir bir söylediler.
Hoca hazretlerinin söyledikleri kelimelerden birirsibudur: "Bahaddin! Kabristanda gördüğün kandilleri sana o şekilde göstermelerinin sebebi, senin kabiliyet ve istidadının bu tarikatın edep ve sülukünü taşımaya uygun bulunduğunu, ancak sendeki fitil kabiliyeti harekete geçirmek gerektiğini göstermektedir. Böylece istidadın açığa çıkıp yüce Allah'ın sırları görülebilecek. Kişi, kabiliyetine göre amel etmelidir ki maksad hasıl olsun."
Hoca hazretlerinin diğer öğütleri de şöyle oldu:
"Bahaddin! Ayağını şeriat caddesinin üzerine sağlam bas ve oradan kaydırma. Bütün sünnetleri yerine getirmeye çalış. Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını uygulamada dürüst hareket. Ruhsatları terkedip bidatlardan kaçın. Her zaman Allah'ın Resulü' 8A.S.) nün hadis-i şeriflerini kendine rehber eyle. Onun sahabelerinin hayat ve eserlerini araştırıp onların gittikleri yoldan yürü."
Hoca Muhammed Bahaüddin [K.S.] hazretleri buyuruyor:
"Hakk yola girişimin ilk zamanlarında iki kişiyi bir yerde sohbet ederken görsem hemen aralarına girip faydalanmak isterdim. Eğer yaptıkları sohbet yüce Allah'ın rızasını kazanma yolu doğrultusunda ise, o sohbetten memnun kalır, sevinirdim, eğer faydasız şeylerse üzülür, incinirdim."
Her kim Seni zikretmeye evvel, sakit olmayın.
Her şey Sana zikrolmaya, anı unutmayın.
"Ve ne zaman bende bir hal gelip bastırsa, onu anlatacak insan arardım. İsterdim ki birileri hep Hakk konuşsa ben dinlesem Ben Hakk tarafından konuşturulsamda beni bir dinleyen olsa.."
wpe2.jpg (35623 bytes)
Yine Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri şöyle buyurdu:
"Zaman zaman tarikat şeyhlerinin ve hakikat büyüklerinin temiz ruhlarına teveccühte bulunur ve onların alemlerini seyrederdim. Veysel Karani hazretleri yemeyi, içmeyi zahir ve batın ilgilerini kesmiş bir kimse idi. Hoca Muhammed Hakim-i Tirmizi hazretleri derenksizlik ve şekilsizliğe bürünmüştü. Ben de yirmi iki seneden beri bu zatın ruhaniyeti üzereyim. Eğer bir kimse beni bilmek isterse, halen şimdilerden derenksiz ve sıfatsızlık üzereyim."
Zamanında bir çok şeyh huzurunda iken: "Hoca hazretleri zamanımızın kutbu ve velilerin başıdır. Çünkü bir çok ayet ve hadiste kendisine işaret vardır." demelerine karşı kendisinin sükut edip karşılık vermemesi, söylenenleri tasdik ettiği şeklinde yorumlanmıştır.
Azizan velilerinin kutbu olarak bilinen Abdulkuds Rahimehüllah hazretlerinden naklen rivayet edildiğine göre Hoca hazretlerinin hükmü ve seyri göklerin ve yerin her tarafına erişmiştir. Azizan olarak bilinen bu kutlu yolun velileri, gökleri ve yeri bir sofra olarak görmüş ve üzerinde hükümran olmuşlardır. Hoca Nakşbend hazretleri de göklerin ve yerin nazarında bir tırnak üzeri kadar olduğunu, görülmeyecek, bilinmeyecek, ulaşılıp hükümran olunmayacak bir şey olmadığını ifade etmişlerdir. Bu ifadeler, Azizan velilerinin ne büyük derecelere, ne ulaşılması güç yetkilere ve himmetlere sahip olduklarını ortaya koymaktadır.Yüce Allah onların derecelerini büyüttükçe, eşya onlara ve onların seyr ve imkanlarına göre küçülmektedir.
"Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri her zaman fakirlik hali yaşadı; dünyaya değer vermedi, yüce Allah'tan başka hiçbir şeyi önemsemedi; varlığında yok etti, eritti. Her zaman fakirliği över, saliklerini ona teşvik eder ve: "Biz her ne bulduksa fakirlik sıfatıyla bulduk," derler idi. O derce yoksul bir hayat sürdürmekte idi ki, evinde bulunan mescidlerine kış günü yayacak kilim olmadığından lime lime hale gelmiş köhne bir kilim yayarak üzerinde ibadetlerini geçirirdi.
Yiyecek ve içeceklerinin helal olmasına azami dikkat etmekteydiler. Şüpheli şeylerden, haramdan sakınırlardı. Her zaman topluluklara: "İbadet on kısımdır; bunun dokuz kızmı helal kazanmak için çalışmak, bir kısmı da diğer ibadetlerle meşgul olmaktır." mealindeki hadisi şerifi hatırlatır, bu yolda tavsiyelerde bulunurlardı.
Son derece fakirlik ve yoksulluk içerisinde geçen hayatlarına rağmen,olanlarıyla ikramda bulunur, var olan bir şeyi muhtaç bulunanlardan asla esirgemezdi. Kendisine hediye edilen bir şeye bazan da iki misliyle karşılık verir hediyeleşirdi. "Hediyeleşiniz ki, sevginiz ve muhabbetiniz devam etsin." hadis-i şerifine göre hareket ederlerdi. Sofrasında başkaları da bulunuyorsa, onları yüce Allah ile beraber sofrada bulunduklarına dair uyarıda bulunurlar, içlerinde gaflette olanları kibarca ve incitmeden ikaz ederlerdi. O'nu hatırlamadan, O'na şükretmeden yutulan lokmalara hayıflanır, yiyenleri, yediklerinin rahatsız etmemesi için çok dikkat ederlerdi. Gafletle, öfke ile ve ikrah iile pişrilen yemekten yemezlerdi. Saliklerine de böyle pişirilen yemekten yedirmezlerdi.
Rivayete göre, Hoca hazretlerinin dostlarından biri onlara hediye olarak poğaça getirmişti. Yanında bulunanlara şöyle dedi: "Bize bu poğaçadan yemek uygun düşmez. Çünkü bu poğaçanın hamuru öfke ile yoğuruldu ve öfke ile pişirildi." İstemeyerek hizmet edilen bir sofradan da yemek yemezler idi. Sohbet sırasında sık sık tekrar ettikleri hususlardan birisi de şu yoldaki ihtarları idi:
"Herhangi bir yiyecek veya içecek istemeyerek, gaflet üzere iken veya öfke ile ortaya getirilse, o yiyecek mekruh olur. Onda hayır ve bereketten eser kalmaz. Çünkü öyle bir yiyecek ve içeceğe nefis ve şeytan müdahale eder.Öyle bir gıdayı alan kimsede muhakkak surette bir hastalık ve bir sıkıntı meydana gelir. Bunun içindir ki, bütün salih ameler ve yararlı hizmetler huzurla pişirilen, dikkat edilerek yenilen ve içilen gıdaların eseridir. Zamanımızın insanlarının salih amel işlemeye muvaffak olamayışlarının ne nedeni, yiyecek ve içeceklerini kazanmada, pişirmede, kotarılmada dikkatsizlikten başka bir şey değildir. Her şeyde, bilhassa kılınan namazlarda huzur duymanın ve ilahi zevke ermanin yolu helal olarak kazanılan, isteyerek pişirilip kotarılan yemekten geçmektedir. Her şeyde başarılı olmanın sırrı, her zaman ve her yerde yüce Allah ile beraberliğin bilincinde yatmaktadır.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretlerinin Serahs'te bulunduğu sırada Herat malikinden kendisine bir mektup geldi. İçeriği şöyle idi: "Hoca hazretlerinin sohbetine şiddetle ihtiyacımız vardır ve bu hususta çok arzuluyuz.Teşrifleri mümkün müdür? Emirlerini bekliyoruz." Hoca hazretleri, devlet ricalinin ayağına gitmek istemiyordu. Ancak, melik oralara gelirse, kendisini ağırlamak için fakir fukaraya yük olur endişesiyle, onun gelişini bir yerde önlemek için Serahs'ten ayrılıp Herat'a doğru yola çıktılar. Sonunda Herat'a ulaşıp Melik ile bir araya geldiler. Melik, belde eşraf,a'yan, ulema ve meşayihini toplayıp Hoca hazretlerinin ziyaretleriyle şereflenmelerini sağladı. Bir müdet sonra orta yere sofra kuruldu. Orada bulunanlar kurulan sofranın etrafında toplandılar. Hazır yemeklerden yemeğe başladılar. İçlerinden Hoca hazretleri sofraya oturduğu halde hazır sofraya uzanıp, hazır yemeklerden yemiyordu. Bir aralık sofraya av eti getirildi. Hoca hazretleri av etinden de yemeyince, sofrada bulunan alimlerden biri Hoca hazretlerine, av etinin helal ve şüpheli gıdalardan beri olduğunu, niçin av etinden yemediğini sordu. Hoca hazretleri buyurdular ki: "Melik sofrasında yemek yemek benim için uygun ve münasip değildir. Çünkü ben dervişler cemaatının kendisine inanılanıyım. Burada benim cemaatımdan olanlar da bulunmaktadır. Melik sofrasından yemek yemediğimi bilirler. Ancak sofrada helal yiyecek bulunup bulunmadığını bilmezler. Benden şüpheye düşerlerç Bundan da inançları zedelenir ve bana olan bağlılıkları sarsılır. Bu durumda benden faydalanmalarına imkan kalmaz. Emekleri boşa gider."
Orada bulunanların tamamı bu yerinde ve inandırıcı cevaptan yeterince faydalanmış ve tatmin olmuşlar ve Hoca hazretlerine takdirlerini bildirmişlerdir.
sohbet.jpg (31097 bytes)
Sofra kaldırıldıktan sonra Melik, Hoca hazretlerine: "Bu seviyede dervişlik size miras mıdır?" diye sormaktan kendini alamadı. Hoca hazretleri: "Miras değildir ama yüce Rabbim "Rahman olan Allah tarafından kullarına öyle bir cezbe ikram olunur ki, bu ikram bütün cinlerin ve insanların amellerine denk bir lütuftur." anlamındaki hais-i şerifin sırrını bende tecelli ettirmiştir. Ben bu cezbe mutluluğuna erişmek suretiyle bu dereceye ulaştım." diye karşılık vermiştir. Melik, Hoca hazretlerine tekrar sordu:
"Sizin tarikatınızda halvet olur mu?" Hoca hazretleri cevap olarak:
éHalvet der encümen tabiri, bu tarikatın en büyüklerinden olan Hoca Abdülhalik Gucdüvani [K.S.] hazretlerinin sözüdür." diye karşılık verdi. Melik tekrar sordu:
"Halvet der encümen'in anlamı nedir?" Hoca hazretleri: "Zahirde (görünüşte) halk ile, batında (içte, kalpte, gönülde) Hakk ile olmak demektir." buyurdular.
"Enis ol yarine batında, vahşet eyle zahirde,
Budur ayin-i aşık yar ile ağyar arasında."
Daha sonra Melik sorularını şöyle sürdürdü: "Bu söylediğimiz insan için manen mümkün müdür?" Hoca hazretleri: "Bu mana mümkün ve müyesser olmasaydı yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de "O, insanları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar." buyurmazdı". diye karşılık verdiler. Melik tekrar sordu:
"Velilerden bazıları, velayetin nübüvvetten daha üstün olduğunu söylemektedirler. Bu nasıl olur?" Hoca hazretleri: "Bundan maksad, peygamberlere mahsus olan velayettir. Çünkü nebinin velayeti nübüvvetinden efdaldir." buyurdular. Melik ile aralarında geçen bu konuşmalardan sonra Hoca hazretleri meclisten kalkıp Şeyh Abdullah Ensari'nin evine gittiler .
Melik de Hoca hazretleri için nice çeşit kıymetli hediyeler hazırlayıp, arkasından gönderdiyse de Hoca hazretleri gönderilen hediyeleri kabul etmeyip şöyle buyurdular:"Nice yıllar var ki, yüce Allah'ın yardımı sayesinde kimselerin gücünün yetmediği fakr maydanında sırtımı yere getiremediler. Melike söyleyin. Gönlünü böyle şeylerle meşgul etmesin."
Daha sonra Melik bizzat evinden bir gömlek, bir iç donu ve bir mendili Hoca hazretlerine hediye olarak gönderdi. Hoca hazretlerine şöyle denilmesini de tenbih etti: "Bunlar, kendi elimin emeğidir ve helal cinstendir. Hoca hazretlerinin bunları kabul buyurmasını özellikle diliyor ve kendisine yalvarıyorum." Hediyeleri getiren kimse durumu aynen iletti ve ayrıca kendiside hayli yalvardı ise de Hoca hazretleri bu hediyeleri de kabul etmedi. Halbuki Hoca hazretlerinin bu hediyelere ihtiyacı vardı. Sırtında bir gömleği bulunmadığı gibi, yalnız başında köhne bir sarık ve ağağında yırtık bir pabucundan başka bir şeyi yoktu. Böyle bir ihtiyaç durumunda bile, Melik tarafından gönderilmiştir, milletin hakkı olabilir endişesini daima taşıdı ve şüpheli gördüğü şeyyi hediye olarak kabul etmemekte ısrar ettiler.
Hoca Bahaüddin-i Nakşbend [K.S.] hazretleri bir gün binek olarak bulundurdukları hayvanlarına binip, arkasında kalabalık bir derviş gurubu ile yolculuğa çıktılar. O sırada Hoca hazretleri şiddetle ağlamaya başladı. Onu yaya olarak takip eden dervişlerde aynı şekilde şiddetle ağlamaya başladılar. Fakat kimse Hoca hazretlerinin ağlama sebebini bilmiyordu. Bu hal uzun süre devam ettikten sonra bükük bir boyun ve ezik bir yürekle Hoca hazretleri şöyle buyurdular:"Ben bugüne kadar hayatı hiç bir işe yaramamış, boşa geçmiş, müflis bir kimseyim. Benim gibi birisine selam vermeye bile değmez. Verdiğim selam da zaten almaya değmez. Rabbim beni bunca insan arasında maskara eyledi. Bunca insan beni bir şey sanıp etrafımda toplandılar. Ne yazık ki kimse benim bu perişan ve işe yaramaz halimi bilmemektedir."
Hoca Nakşbend [K.S.] Hazretleri buyuruyor:
"Bizim tarikatımız en doğru ve en sağlam yoldur. Bu yola giren, yüce Allah'a uzanan sağlam bir ipe yapışmış olur. Bu tarikat, Allah'ın Resulü (A.S.)'nün sünnetine bağlı olmak ve onun sahabelerine uymak şeklinde kurulmuş ve yürütülmektedir. Bunun içindir ki, bu tarikatta az bir amelle çok yol alınır. Ne var ki, sünnete uymak kolay bir iş değildir.
Eğer biz istersek, saliklerimizi bu yolda cezbe ile terbiye ederiz. Gerçek mürşid, mütahassıs bir doktor gibidir. O, ilacını hastanın hastalığına göre verir. Nitekim, yüce Allah da kullarına farklı muamelelerde bulunur. Kimini zengin, kimini fakir, kimini sağlıklı, kimini hastalıklı kılmıştır.
Bizim tarikatımız, sohbet tarikadıdır. Gizlilik; şöhret ve felakettir. Sohbetin taraflar için faydalı olabilmesi, tarafların birbirleride fani olmasıyla mümkündür. Tarafların birbirlerinde fani olmadığı sohbetten yarar sağlanamaz. Bizim sohbetimize katılanlardan bazısının kalbine muhabbet tohumu ekilmiştir. Ne yazık ki, yüce Allah'tan başkasına da yer verilen o kalplerde tohum gelişememektedir. Bize düşen şey, böyle kimse kimselerin kalbini o fazlalıklardan temizlemektir. Muhabbet filizlerinin boy atması bu temizlemeye bağlıdır. Bazılarının gönlüne de bu muhabbet tohumu henüz atılmamıştır. Görevimiz, böylelerinin kalbine de muhabbet tohumunu saçmaktır. Kalplerde muhabbet ağacını bitirip büyütmek ve meyveye dönüştürmek işin esasını teşkil eder. Kimin kalbinde bizim sevgimiz varsa, ister uzakta olsun, ister yakında, o kimse bizimledir ve bizim terbiyemiz altında korunmaktadır.İşimiz gece gündüz o kimsenin gönlünde muhabbeti geliştirmek ve o gönlü zararlı şeylerden korumaktır. Sevenle sevilen arasında perde yoktur.
Bizim tarikatımızda salik hangi makama eriştiğini bilmemelidir. Rıza makamına eriştikten sonra bu hususta sakınca kalmaz. "Bulunduğu makama rıza göstermeyen salike, o makam perde olur" denilmiştir.
Salik, Allah dostlarından birine yakınlık elde ederse, önceki ve dostluk sırasındaki hallerini tartmalıdır. Yeni dostluğu salikin hallerinde güzelleştirme ve geliştirme sağlamışsa bu dostluğu keser. Dostluğunda fayda görülen bir kimsenin dostluğunu devam ettirmek farzdır.
Mürşidler, basiret sahibi kimselerdir.Onların gönül gözleri açık olup, yüce Allah'ın ezel lütuflarını bilirler ve ona göre davranırlar. Hepsi de kerem sahibidirle Yüce Allah'ın lütuflarını kimseden esirgememeyip lütuf ve keremde bulunurlar. Saliklerin kusur ve hatalarınıgörür, affederler. Mürşidlerin değişik halleri vardır. Yüce Allah'ın lütuflarını görür ve ona göre vaktinde mukabelede bulunurlar.
Mürşidlerden bazıları, saliklerinin kabiliyetine göre muamele eder. Eğer salik, henüz işin başında bulunuyorsa, mürşidleri onların yükünü kendi üzerlerine alırlar. Yüce Allah'ın Hazret-i Davud'a: "Ey Davud! Beni bulmak isteyen bir kimse görürsen ona yardımda bulun." şeklinde buyurduğu gibi o gurupta bulunan mürşidler salikine yardımcı olurlar. Bir mürşidin, salikine süluk ettirebilmesi için onlar üzerinde çok gayret göstermesi gerekir. Salikin gereği gibi yol alabilmesi tarikat hallerinde yakin'e erişmesine, yani samimi olarak inanmasına ve ona göre hizmette bulunmasına bağlıdır.Salikin yakıne erebilmesi ise ancak mürşidinin ona himmette bulunmasıyla olur. Bütün gayretler ve kulluk hizmetleri yakin derecesine ulaştıktan sonra bekleneni verirler. Salikin kendi zorlaması ve kendi gayretiyle kazanılacak yakin, basit bir sebeple elden çıkabilir. Mürşidlerin himmetiyle kazanılan yakin bozulmaz ve elden çıkmaz. Yapılan ibadetler ve mücahedeler üzerinde mürşidin himmeti varsa ve buhimmet o mücahede ve ibadet sahibi saliki yakin mertebesine ulaştırmışsa, elbette onun sonunu derecelerden geçerek yüce Allah'a vuslat takip edecektir. Zikrin beklenen sonucu vermesi de yine mürşidin himmetine bağlıdır. Kamil bir mürşidden alınıp yerine getirilen zikir vuslata götürür.Mürşidsiz, terbiyecisiz eda eda edilmeye çalışılan zikir, ibadet olsa bile, kişiyi vuslata götürmez.
Hoca Şah'ı Nakşbend [K.S.] Hazretleri diyor ki:
"Bizim ihtiyarımız (seçeneğimiz),saliklerimizi cezbeyle meşgul eylemektir. İstersek, süluk yolu ile de terbiye ederiz. Bu yola henüz girmiş bulunan salikin, saliklerimizle sohbette bulunması gerekir. Böylece bizim sohbetimize girmeye kabiliyet kazanır.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri buyuruyor:
"Bizler maksada ulaşmak için bir vasıtayız.Bizim işimiz, saili, bir yere geldikten sonra bizden koparıp maksudları ile birleştirmektir. Saliklerini hakkıyla terbiyeye ehil olan gerçek mürşidler, süluk ettirecekleri çocukları alıp, tarikat beşiğine yatırıp terbiye memelerinde, himmet sütüyle onları büyütüp, besleyip, terbiye edip manevi büluğa erdirirler. Daha sonra da onları kendilerinden ayırıp yüce Allah'ın katına (zuhuruna) yerleştirirler. Ondan sonra onları Alemlerin Rabbi olan yüce Allah terbiye eder, kendisine alır.
"Mümkün olur mu vusul maksuda?
Kılavuz olmasa inayet-i yar."
Salik, ebediyetlere kadar yaşasa da mürşidinin kendisine verdiği emeğin hakkını ödemeye çalışsa buna gücü yetmez.
Hakiki derviş ayağına batan bir dikenin bile niçin battığını bilir; bilmelidir de. Allah ehli olan veliler, insanların bunca yükünü bir gönül kazanmak için çekerler. Hiç bir gönül yoktur ki, yüce Allah'ın onun üzerinde nazarı olmamış olsun. Gönül sahibinin, gönlüne yüce Allah'ın nazar ettiğini bilip bilmemesi farketmez. Yüce Allah'ın tecellisine mazhar olan bir gönlü ele geçiren kimse ondan feyz alır. Onun nazarının ne zaman hangi gönül üzerinde olduğu bilinmez. Onun içindir ki, her gönlü kazanmak için gayret etmek gerekir.
Salik, sürekli olarak yerine getirdiği bir nafileyi, daha sonra arada sırada yerine getirmeye başlarsa o ibadetin salike bir faydası olmaz. Arada sırada nafile terkedilirse de bunu nefsin hoşuna gidecek hale getirmemelidir. İçimde nefsin hazzı bulunan bir ibadetten hayır gelmez. Öylesi ibadet Hakk katında reddolunur. Allah'ın Resulü (A.S.)'nün duası bereketiyle bu ümmette herhengi bir hayvan suretine zahiren değişme olmaz; manen değişim olur.
"Olmadı bu ümmet içre mesh'ü ten,
Mesh'ü dil vardır, muhakkak anla sen."
Yüce Allah'ın veli kulları, O'nun bir takım sırlarını anlarlar. Fakat anladıklarını izin olmadan açıklayamazlar. Sırları gizlemek iyi kişilerin işidir: Tarafımızdan zaman zaman bazı kişilerin tehlikeli halleri açıklanmaktadır. O açıklamalar, bizim kendi isteğimizle olmamaktadır. Yüce Allah bizim dilimizden o açıklamaları yapmaktadır. Derviş olan kimsenin dış alemi renksiz, iç alemi gürültüsüz olmalıdır.
Dervişler, vakitlerini israf etmezler, vakti paradan önemli görürler; bu günün işini yarına bırakmazlar. Bu bakımdan dervişlere "İbnü'l vakit", vaktinin kıymetini çok iyi bilip ona göre değerlendiren kimse, denilmiştir.
Zamanımızın bu yola isteklileri ise bu yolda ne istediklerini kendileri bilmek istemezler. İsterler ki, Hakk'ı isteyip bilmeden O'na ulaşıp kavuşsunlar. Bir kimse birazcık gayret gösterip kulluk hizmetlerinde bulunsa, yüce Allah o kimsenin kalbine isteme duygusu doldurup bize gönderir, biz de o kimsenin Allah'ın lütfundane kadar nasibi varsa ona sevkederiz. Gerçekte mürşid yüce Allah'tır. Her şeyde ve her hususta O'nun hükmügeçmektedir.
Allah'ın dostu olan veli öyle bir kimsedir ki, o bir bağa girse, bağda bulunan her ağacın yapraklarından "Ey Allah'ın veli kulu!" diye kulağına ses gelir. Veli bunların hiç birisine iltifat etmeyip, boynunu büker, geçmişteki hatalarını gözünün önüne getirir; kusurlu bir kul olduğunu kabul eder. Bu makamda kemal mertebesinin doruğuna yükselen Allah'ın Resulü(A.S.)'dür. Yüce Allah ona her ne lütfettiyse o hep kulluğun boynu büküklüğünde kaldı, kendisinin tezellül halini yadırgayanlara"Ben şükreden bir kul olmayayım mı?" diyerek karşılık verdi. Velilerden bazısının Allah katında kusurlarına bakılmayıp affolunmaları, fena (yokluk) halinde iken o kusuru işlemelerindendir. Yoksa, insan olarak velinin işlediği kusur, veli olmayanın işlediği kusura göre daha çirkin ve daha ağır cezayı gerektirir.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri buyuruyor:
"Haberde şöyle gelmiştir: İki günü birbirine müsavi olan kimse zarardadır. Bir gün sonrası bir gün evvelkinden daha şerli ve zararlı olan kimse yüce Allah'ın lanetine müstahaktır. Bir sonraki günü bir evvelki gününden daha iyi olmayan noksandır. O kimsenin ölmesi daha hayırlıdır." Bu haber bir hadis-i şerif olup, zahiri amelleri içine aldığı gibi batın amellerini de içine almaktadır. Çünkü zahir amellerde yükselmenin bir sınırı vardır. Her ibadet "en az ve en çok" sınırları içinde yapılmaktadır. Batın amellere gelince, bunların sınırı ve sonu yoktur. Batın amelleri, yüce Allah'a teveccühte bulunmak, O'nun sevgi ve merhametinde erimek ve O'nu bilip sırlarına ortak olmak şeklinde devam eder.
Salik, her zaman yüce Allah'a teveccühte bulunmaya, O'nun muhabbetiyle hallenmeye ve O'nun sırlarını keşfedip büyüklüğü karşısında erim erim erimeğe devam etmelidir. Bunlarda makamdan makama geçme ile beraber, bu geçişlerin sonu yoktur. İsti'dadı olan için sürekli yücelme ve yükselme vardır.
Hoca hazretleri bişr gün, Allah dostlarının kalpteki hatıraları (yaramazlıkları) nasıl anladıkları soruldu. "Feraset nuru ile anlarlar", "Yüce Allah, feraset nurunu veli kullarına keramet olarak vermiştir. "Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur."
Zamanın büyük bilginlerinden birisi şöyle anlattı:
"Gençliğimde Hoca hazretlerine karşı çok ilgi ve muhabbetim vardı. Bunun eseri olarak bende birtakım manevi haller meydana geldi. Her görüştüğümüzde: "Beni hatırdan çıkarma" diye tavsiyede bulunurlardı. Ben de kendisini her zaman aklımda tutar, kendisine rabıta ederdim. O sıralarda babam hacca gitti, beni de yanında götürdü.Giderken yolumuz Herat'a uğradı. Şehri gezip dolaşırken Hoca hazretlerini aklımdan çıkarmışım ki, bende olan o güzel haller de bende yok oldular. Bir müddet sonra Herat'tan ayrıldık ve yolumuz üzerinde bulunan Isfahan'a vardık. Orada Isfahan halkının dua ve himmet aldıkları büyük bir zat vardı. Büyüklüğüne dair keşif ve kerametlerinin haberi etrafa yayılmıştı. Babam beni alıp o zatın yanına götürdü. Benim için o zattan himmet istedi. Fakat ben Hoca hazretlerinden çok korktuğum için
o zattan himmet istemedim. Isfahan'dan da ayrılıp Hicaz'a ulaştık ve Kabe'yi ziyaret ve hac görevini eda ettikten sonra memlekete döndük ve ilk fırsatta da Hoca hazretlerinin ziyaretine gittim.
Hoca hazretlerinin rabıtasını unutup, boşluğa düştüğüm ve Isfahan'daki zatı ziyaret ettiğim için kendisinden çok korkmaya başladım. Hoca hazretleri durumumu görünce şöyle buyurdular: "Korkmana gerek yok; biz kusuru bağışlarız. Sen benim oğlumsun. Benim oğullarım üzerinde kimse tasarrufta bulunamaz."Sonra şaka olarak şöyle buyurdu: "Herat'a gidince beni niçin unuttun?"
Hoca hazretlerini bir gün bir bağa davet ettiler. O da dervişlerini alarak davet edilen bağa gitti. Davetli bulunduğu yerde ilim ve devlet adamlarından hayli kimse vardı. Hoca hazretleri o toplantıda hayli sohbette bulundular. Oradaki sohbet ve ziyafet bittikten sonra herkes dağıldı. Hoca hazretleri de dervişleriyle bağdan dışarı çıkıp etrafı iyi görebilecek bir yerde bir ağaç gölgesinin altında oturdular. Ziyafet yeri olan bağda davetlilerden bir miktar insan kalmıştı. Onlara, Mevlana Arif adında bir kimse tasavvuf ile ilgili sohbetlerde bulundu. Sohbetini dinleyenlere sıkılma hali gelip, dağıldılar. Ziyafet sahibi de bazı talebelerle birlikte bağdan çıktılar ve Hoca hazretlerinin yanına gitmek istediler. Fakat içlerine bir korku düştü de Hoca hazretlerinin yanına gidemediler. Bu durumu bağ sahibi Hoca Alaeddin'e anlattı.
Hoca hazretleri, öğle namazını kılmak için tekrar bağa döndü. Bağın bir yerinde öğle namazının sünnetine durup kıldılar. Cemaatle farzı kılmak içim Mevlana Ebu Bekir'i imam olarak öne geçirdiler.Mevlana Ebu Bekir bir türlü başlangıç tekbirini alamadı. Sonra Hoca hazretleri ileri geçip öğle namazının farzını imam olarak kıldırdı. Hoca hazretlerinin imamlığı sırasında cemaatte bulunanlara öyle bir hal geldiki, her biri bir başka türlü cezbelenip kendinden geçtiler.
"Mürşidlerin kılıcı kınından sıyrılmış durumdadır. İnsanlar bazan o kılıçlara kendilerini vurur ve perişan olurlar. Aslında onlar çok merhametlidirler. Kimseye durup dururken kılıç vurmazlar."
Hoca hazretlerinin dervişlerinden biri anlatıyor:
"Çok küçük yaşımda iken, Cinaniyan'dan Buhara'ya geldim. Alimlerin dervişlerin toplantılarına devam ediyordum. Bir ara Hacca gittim ve tekrar Buhara'ya döndüm. O zamanlar nefsani duygularım çok taşkınlık gösteriyordu. Neredeyse nefsimin esiri olup şakilerle olacaktım. Ben bu fena kuruntular içinde bocalarken, bir cezbe gelip beni kendimden geçirdi ve kendimi Hoca hazretlerinin meclisinin ortasında buldum. Bulunduğu mecliste çok derviş vardı. Hov,ca hazretleri beni özellikle çağırıp yanlarına oturttular. Ve ense köküme bir tokat vurdular. O tokattan halim çok değişti. Elimde olmadan yüksek sesle bir nara attım. Hoca hazretleri, celallenip yüksek sesle bana:"Kendini tut; bağırma." dedi ve "Eğer sen sabredip nara atmasaydın, işin bir sohbetle görülecekti. Ne yazık ki, sabredip susmadın. Gel, bak; şimdi sana halini göstereyim." buyurdu. Daha sonra bana teveccühte bulundu. O teveccühle durumumu iyice seyrettim. Bütün bedenim pislik dolu idi. Her tarafımdan pislik akıyordu. Sanki ben gölüne batmıştım. Bunun üzerine Hoca hazretleri şöyle buyurdular:
"Doğru söyle, kendini nasıl gördün?" Ben de kendimde gördüklerimi olduğu gibi söyledim. O zaman Hoca hazretleri yüzünü dervişlerden tarafa çevirip buyurdular ki:
"Bu kişi bizim sohbetimize ulaşamasaydı dünyadan imansız göçerdik." Hoca hazretleri bana o zaman inabe verip dervişlerinin halkasına aldı. Sapıklık yolunda iken kurtulup hidayete kavuştum. Şakilerden iken, Hoca hazretlerinin himmetiyle saidlerden oldum.
Hoca hazretleri bir gurup dervişi ile bir evin damında oturmuşlardı. Orada çok faydalı ve bereketli sohbetlerde bulundu. Sohbet sırasında bir ara şöyle buyurdular:
"Siz mi beni buldunuz, yoksa ben mi sizi?" Dervişler: "Biz sizi bulduk" dediler. Hoca hazretleri: "Madem ki sizler beni buldunuz, öyleyse yine bulun." deyip dam üzerinde gözden kayboldu. Her tarafa göz gezdirdilersede Hoca hazretlerinin izine rastlamadılar. İddialarının çürük ve temelsiz olduğunu anladılar ve: "Siz bizi buldunuz elbette. Sizin cazibeniz, lütuf ve kereminiz olmasa sizi bulmak kimin haddine düşer." diyerek kusurlarını kabullendikten sonra, Hoca hazretleri tekrer kendilerini açığa vurdular. Hoca hazretlerinin oturduğu yerden kalkmadığını, olduğu yerde dervişlerinin gözünden kendini gizlediğini anladılar. Bu durumdan çok utanıp onun büyüklüğü hususunda hayrette kaldılar.
Hoca Alaeddin anlatıyor:
"Hoca hazretlerine bağlandığım günlerde muhabbetleri bende öyle eser bırakmıştı ki, kendilerini görmeden bir an bile kalsam bana uzun yıllar gibi geliyordu. Bir an bile sohbetlerinden uzak kalamıyor, mübarek yüzlerini görmeden duramıyordum. Kendisine bağlılığım ve muhabbetim bu ölçüde devam ederken bir gün bana dönüp şöyle buyurdular:
Sen mi beni dost edindin, yoksa ben mi seni? Dedim ki: "Siz sultanımız ben fakire iltifat buyurdunuz, bendeniz de size dost edindim ." Bunun üzerine Hoca hazretleri buyurdular ki: "Bir saat kadar beklersen, doğru olan sana bildirilir." O andan itibaren bende Hoca hazretlerine karşı muhabbetteNn eser kalmadı . Dediler ki : "Gördün mü? Muhabbet , dostluk
benden midir, yoksa senden midir?:
Konuyla ilgili farsça beyitin anlamı:
"Canib-i ma'şuktan olmazsa muhabbet aşıkak,
Sa'y-i aşıkı mahbuba isal eylemez."
Mahbub"u hakiki, kabul perdesini "yuhibbühüm" yüzünden kaldırıp açmadıkça, hangi yiğit ayağını "Yuhibbunehüm" saray perdesi tarafına atabilir.
Zamanın şeyhi ve kutbu Abdü'l Kuddus [K.S.] hazretleri anlatıyor:
Hoca hazretlerinin ahirete teşriflerinde, bizzat defin hizmetlerinde bulundum. Ne zaman ki kendisini kabirde yerlerine koyduk. Yüzünün döndürüldüğü taraftan kendisine bir kapı açıldı ve hadis-i şerifte bildirildiği üzere, "Muhakkak ki kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur." sözünün anlamı ortaya çıktı. Açılan kapıdan iki huri gelip Hoca hazretlerine selam verdiler. Yüce Allah'ın kendilerini Hoca hazretleri için yarattığını, yaratıldıktan beri kendisine hizmet için beklediklerini bildirdiler. Hoca hazretleri onlara şöyle dedi:
"Benim Allah'ımla aramda sözleşme vardır. Bana mübarek cemalini göstermedikçe ve bana müntesip olanlarla, hangi sebeple olursa olsun, sohbetimde bulunanlara ve duydukları ile amel edenlere şefaat yetkisi almadıkça hiçbir şey ve hiçbir kimseyle meşgul olamam."
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]
TARİKAT-ı NAKŞBENDİYYE-yi ALİYYE ESASLARI
Menakıb ve Düsturlar
Hazret-i Pir Muhammed Bahaüddin-i Nakşbend [Kaddesallahu Sırrahulaziz] 'in dış görünüşleri şöyle idi:
Orta boylu, tıknazca vücutlu, kır sakallı be beyazı siyahından fazla idi. Mübarek yüzleri değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın ve iki kaşı arası açık, bıyıkları, dudak kırmızılığı görülecek şekilde açık ve üzeri kırpılı, gözleri ela ve kestane karası denilen renkte idi ve kendisine bu görüntüde teveccühte bulunulur.
*[Kaddesallahu Sırrıhulaziz] :Anlamını ve okuyuşunu hatırlatmak maksadıyla buradan itibaren metinde [K.S.] ibaresi geçecektir.
wpe5.jpg (17510 bytes)
Hoca Bahaüddin-i Nakşbend [K.S.] anlatıyor:
"Çocukluğumdan büluğ çağıma kadar Hz. Hoca Muhammed Baba Semmasi [K.S.]'in sohbetleriyle şereflendim. Hoca hazretleri ahiret alemine teşrif buyurunca, babam beni alıp Semerkand'a götürdü. Orada bulunan büyük mürşidlerin ziyaretleriyle şereflendim. Babam onlardan benim için himmet ve dua niyaz etti. Daha sonra beni alıp Buhara'ya geldi. Buhara yakınında bulunan Kasr-ı Arifan denilen köye yerleştik. O günlerde Hz.Hoca-i Azizan Ali Ramiteni[K.S.]'nin Tac-ı şerifleri bana ulaştı. O tac bana ulaştıktan sonra halim çok hoş oldu. Kalbimde Allah sevgisi kaynayıp coştu.
Bundan sonra Hoca Seyyid Emir Külal [K.S.] hazretleri Kasr-ı Arifan'a gelişlerinde bana çok iltifatta bulundular. Yine buyurdular ki:
"Büyük hocamız, Muhammed Baba Semmasiy[K.S.] hazretleri bana: "Oğlum Bahaüddin'den terbiye ve şefkatini eksik etme. Eğer onun terbiyesinde kusur edersen, Hakk terbiyemi sana helal etmem." diye vasiyette bulundukları için ona "Eğer Hoca Hazretlerinin vasiyetlerini yerine getirmeyip senin terbiyende kusur edersem namerd olayım." diye karşılık vermiş ve elimden geleni yapmayı nezretmiştim."
Seyyid Emir Külal hazretleri ile aramızda geçen bu sohbetin üzerinden günler geçmişti ki, bir gece rüyamda Hakim Ata hazretlerinin terbiye için beni bir dervişe havele ettiklerini gördüm. Bu rüyayı, saliha bir ninem vardı, ona anlattım. O da: "Oğlum, senin terbiyen ve yetiştirlimen için Türk Şeyhlerinden nasibin vardır." diye rüyamı ta'bir ettikten sonra, bende terbiyem için tahsis edilen ve rüyamda açık seçik gördüğüm bu zatı beklemeye başladım. Birgün Buhara çarşısında gezerken o rüyamda beni terbiyeye tahsis buyurulan dervişi gördüm. Fakat kendisiyle sohbet edemedim. Üzülerek kaldığım eve geldim ve oturup düşünmeye başladım. O sırada yanıma bir derviş geldi: "Derviş Halil seni istiyor" dedi. Habere çok sevindim. Bir miktar hediye alıp çağrıldığım yere vardım. Çağıran zat beni bekliyordu. Derken beni çok iltifatlarla karşıladı, sevincini belli ettiler. Ben kendilerine gördüğüm rüyayı anlatmaya başlayacaktım ki, "Gerek yok, söyleyeceklerini biliyoruz." deyişine ve her şeyden keşifle haberli bulunduklarına hatran kaldım. Kendilerine aşırı derecede muhabbet duydum. Ondan sonra uzun süre onların sohbetlerine devam ettim ve hizmetlerini ederek kendilerinden haylice terbiye gördüm. Bir müddet sonra Maveraünnehir Sultanı vefat edip saltanatı verasetle o dervişe intikal etti. O bölgenin halkı gelip, Derviş Halil'i Buhara'dan alıp gittiler. Bende onlarla beraber gittim. Derviş Halil saltanata geçtiği halde ben yine onun hizmetinden ayrılmadım. Salştanatı devamı süresince de o zattan çok istifade ettim ve çok kerametlerine şahid oldum. O zat da bana her zaman şefkat ve merhamet gösterip bana olan görevini ihmal etmeden devam ettirdi. O zata hizmetim altı yıl devam etti. Bu hizmetimi sırf Allah rızası içinyaptım. Öylesine birbirimize yakın olduk ki, bütün sırlarını benden gizlemedi, bende onun idari işlerinde kendisine hiç bir yardımdan geri durmadım. Görünüşte diğer hizmetçileri gibi ben de hizmetinde idim. Diğer hademelere, beni göstererek şöyle derdi:
."Bana kim Allah rızası için hizmet ederse o kimse halk katında aziz ve muhterem, Hakk katında da mukarreb ve mükerrem olur." Bu sözü bana söylediğini anlıyordum. Çünkü ona benden başkası Allah rızası için hizmet etmiyordu. Altı seneden sonra o saltanat yıkıldı. Ma'mur ülke yerlebir oldu. Bu durum, kalbimden dünya sevgisinin tamamen çıkmasına sebep oldu. Bundan sonra kendimi dünya ile ilgili şeylerden tamamen soydum, arıttım. Sonra da Buhara'ya dönüp "Zeyurton" köyüne yerleştim.
Şah'ı Nakşbend [K.S.] Hazretleri anlatıyor:
Cezbenin fazlalaştığı ve kararsız kaldığım günlerimde, Buhara şehrinde dolaşıp kabirleri ziyaret ederdim.Bie gece, bir takım mezarları ziyaret etmekte iken, hangi mezara gittimse o mezarda mezarda yanmakta olan bir kandil gördüm. Kandillerin fitilleri ve fitil takacakları var ama, aşağı yukarı hareket etmiyorlar. Fitillerive fitil boğazını ta'mir etmeli ki, istenilen ışığı verebilsinler. Hoca Muhammed Vasi'nin (r.a.) mezarını ziyaret sırasında bana şöyle işaret olundu: "Git, Hoca Ahmed Hafernevi'nin kabrini de ziyaret et." Emredilen bu kabrin ziyaretinde, iki kimse bellerinde kılıç bağlı geldiler ve beni kucaklayıp bir hayvana bindirip Hoca Mezd Ahon'un mezarına getirdiler. Beni o mezarın yanında bırakıp gittiler. O mübarek zatın kabrinide ziyaret ettim. O mezarda da bir kandil yanmakta,yanan kandil ise diğerlerinde yananların aynısı idi. O mezarın yanında yönümü kıbleye dönüp, oturdum. Orada bana kendimden geçme hali geldi. O durumda iken gördüm ki, kabrin kıble tarafı yarılmış ve bir taht var. O kocaman tahtın üzerine bir zat oturmuş bulunuyordu. Tahtın önüne bir yeşil perde çekilmiş, etrafını kalabalık bir cemaat sarmış oturmakta idiler. Muhammed Babay'ı Semmasi de o cemaat arasında bulunuyordu. O cemaatin "Hacegan hazretleri" olduğunu anladım. O taht üzerinde oturan zatın kim olduğunu merak ettim. Orada bulunanlardan birisi bana o zatın Abdulhalik Gucdüvani [K.S.] hazretleri olduğunu, etrafında oturanların da halifeleri Hoca Ahmed Sıddık, Hoca Evliya Kellan, Hoca Arif Rivekeri, Hoca Mahmud Encır-i Feğnevi, Hoca Ali Ramiteni (yüce Allah cümlesinin sırlarını takdis buyursun) olduklarını söyledi ve devam etti: "Bunlar Muhammed Babay'ı Semmasi'ye geldiler. Sen bunları tanırsın. Bunlar sana "Tacı Azizan"ı getirdiler, onu veriyorlar. Ben de dedim ki: "Biliyorum ; fakat ben o tac-ı şerifi unutmuşum, şimdi nerededir?" O şahıs, tac-ı şerifin bizim evde olduğunu ve o tac sebebiyle bana bu ikramda bulunulduğunu söyledi.
O cemaat içindekilerinden bir diğeri bana dedi ki: "Kulağını iyi aç; dikkatle dinle. Büyük hoca sana birkaç kelimelik nasihatta bulunacak. O sözlerden başkası ile Allah yoluna gitmek mümkün değildir." Hoca Abdülhalik Gücdüvani [K.S.] hazretlerinin kalkıp elini öpmek üzere orada bulunanlardan izin istedim. İzin verdiler ve hoca hazretlerinin önündeki perdeyi kaldırdılar. Ben de vardım. Hoca hazretlerine selam verdim ve elini öptüm. Ziyaretlerini yapıp huzurlarında durdum. O da süluke dair kelimeleri bir bir söylediler.
Hoca hazretlerinin söyledikleri kelimelerden birirsibudur: "Bahaddin! Kabristanda gördüğün kandilleri sana o şekilde göstermelerinin sebebi, senin kabiliyet ve istidadının bu tarikatın edep ve sülukünü taşımaya uygun bulunduğunu, ancak sendeki fitil kabiliyeti harekete geçirmek gerektiğini göstermektedir. Böylece istidadın açığa çıkıp yüce Allah'ın sırları görülebilecek. Kişi, kabiliyetine göre amel etmelidir ki maksad hasıl olsun."
Hoca hazretlerinin diğer öğütleri de şöyle oldu:
"Bahaddin! Ayağını şeriat caddesinin üzerine sağlam bas ve oradan kaydırma. Bütün sünnetleri yerine getirmeye çalış. Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını uygulamada dürüst hareket. Ruhsatları terkedip bidatlardan kaçın. Her zaman Allah'ın Resulü' 8A.S.) nün hadis-i şeriflerini kendine rehber eyle. Onun sahabelerinin hayat ve eserlerini araştırıp onların gittikleri yoldan yürü."
Hoca Muhammed Bahaüddin [K.S.] hazretleri buyuruyor:
"Hakk yola girişimin ilk zamanlarında iki kişiyi bir yerde sohbet ederken görsem hemen aralarına girip faydalanmak isterdim. Eğer yaptıkları sohbet yüce Allah'ın rızasını kazanma yolu doğrultusunda ise, o sohbetten memnun kalır, sevinirdim, eğer faydasız şeylerse üzülür, incinirdim."
Her kim Seni zikretmeye evvel, sakit olmayın.
Her şey Sana zikrolmaya, anı unutmayın.
"Ve ne zaman bende bir hal gelip bastırsa, onu anlatacak insan arardım. İsterdim ki birileri hep Hakk konuşsa ben dinlesem Ben Hakk tarafından konuşturulsamda beni bir dinleyen olsa.."
wpe2.jpg (35623 bytes)
Yine Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri şöyle buyurdu:
"Zaman zaman tarikat şeyhlerinin ve hakikat büyüklerinin temiz ruhlarına teveccühte bulunur ve onların alemlerini seyrederdim. Veysel Karani hazretleri yemeyi, içmeyi zahir ve batın ilgilerini kesmiş bir kimse idi. Hoca Muhammed Hakim-i Tirmizi hazretleri derenksizlik ve şekilsizliğe bürünmüştü. Ben de yirmi iki seneden beri bu zatın ruhaniyeti üzereyim. Eğer bir kimse beni bilmek isterse, halen şimdilerden derenksiz ve sıfatsızlık üzereyim."
Zamanında bir çok şeyh huzurunda iken: "Hoca hazretleri zamanımızın kutbu ve velilerin başıdır. Çünkü bir çok ayet ve hadiste kendisine işaret vardır." demelerine karşı kendisinin sükut edip karşılık vermemesi, söylenenleri tasdik ettiği şeklinde yorumlanmıştır.
Azizan velilerinin kutbu olarak bilinen Abdulkuds Rahimehüllah hazretlerinden naklen rivayet edildiğine göre Hoca hazretlerinin hükmü ve seyri göklerin ve yerin her tarafına erişmiştir. Azizan olarak bilinen bu kutlu yolun velileri, gökleri ve yeri bir sofra olarak görmüş ve üzerinde hükümran olmuşlardır. Hoca Nakşbend hazretleri de göklerin ve yerin nazarında bir tırnak üzeri kadar olduğunu, görülmeyecek, bilinmeyecek, ulaşılıp hükümran olunmayacak bir şey olmadığını ifade etmişlerdir. Bu ifadeler, Azizan velilerinin ne büyük derecelere, ne ulaşılması güç yetkilere ve himmetlere sahip olduklarını ortaya koymaktadır.Yüce Allah onların derecelerini büyüttükçe, eşya onlara ve onların seyr ve imkanlarına göre küçülmektedir.
"Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri her zaman fakirlik hali yaşadı; dünyaya değer vermedi, yüce Allah'tan başka hiçbir şeyi önemsemedi; varlığında yok etti, eritti. Her zaman fakirliği över, saliklerini ona teşvik eder ve: "Biz her ne bulduksa fakirlik sıfatıyla bulduk," derler idi. O derce yoksul bir hayat sürdürmekte idi ki, evinde bulunan mescidlerine kış günü yayacak kilim olmadığından lime lime hale gelmiş köhne bir kilim yayarak üzerinde ibadetlerini geçirirdi.
Yiyecek ve içeceklerinin helal olmasına azami dikkat etmekteydiler. Şüpheli şeylerden, haramdan sakınırlardı. Her zaman topluluklara: "İbadet on kısımdır; bunun dokuz kızmı helal kazanmak için çalışmak, bir kısmı da diğer ibadetlerle meşgul olmaktır." mealindeki hadisi şerifi hatırlatır, bu yolda tavsiyelerde bulunurlardı.
Son derece fakirlik ve yoksulluk içerisinde geçen hayatlarına rağmen,olanlarıyla ikramda bulunur, var olan bir şeyi muhtaç bulunanlardan asla esirgemezdi. Kendisine hediye edilen bir şeye bazan da iki misliyle karşılık verir hediyeleşirdi. "Hediyeleşiniz ki, sevginiz ve muhabbetiniz devam etsin." hadis-i şerifine göre hareket ederlerdi. Sofrasında başkaları da bulunuyorsa, onları yüce Allah ile beraber sofrada bulunduklarına dair uyarıda bulunurlar, içlerinde gaflette olanları kibarca ve incitmeden ikaz ederlerdi. O'nu hatırlamadan, O'na şükretmeden yutulan lokmalara hayıflanır, yiyenleri, yediklerinin rahatsız etmemesi için çok dikkat ederlerdi. Gafletle, öfke ile ve ikrah iile pişrilen yemekten yemezlerdi. Saliklerine de böyle pişirilen yemekten yedirmezlerdi.
Rivayete göre, Hoca hazretlerinin dostlarından biri onlara hediye olarak poğaça getirmişti. Yanında bulunanlara şöyle dedi: "Bize bu poğaçadan yemek uygun düşmez. Çünkü bu poğaçanın hamuru öfke ile yoğuruldu ve öfke ile pişirildi." İstemeyerek hizmet edilen bir sofradan da yemek yemezler idi. Sohbet sırasında sık sık tekrar ettikleri hususlardan birisi de şu yoldaki ihtarları idi:
"Herhangi bir yiyecek veya içecek istemeyerek, gaflet üzere iken veya öfke ile ortaya getirilse, o yiyecek mekruh olur. Onda hayır ve bereketten eser kalmaz. Çünkü öyle bir yiyecek ve içeceğe nefis ve şeytan müdahale eder.Öyle bir gıdayı alan kimsede muhakkak surette bir hastalık ve bir sıkıntı meydana gelir. Bunun içindir ki, bütün salih ameler ve yararlı hizmetler huzurla pişirilen, dikkat edilerek yenilen ve içilen gıdaların eseridir. Zamanımızın insanlarının salih amel işlemeye muvaffak olamayışlarının ne nedeni, yiyecek ve içeceklerini kazanmada, pişirmede, kotarılmada dikkatsizlikten başka bir şey değildir. Her şeyde, bilhassa kılınan namazlarda huzur duymanın ve ilahi zevke ermanin yolu helal olarak kazanılan, isteyerek pişirilip kotarılan yemekten geçmektedir. Her şeyde başarılı olmanın sırrı, her zaman ve her yerde yüce Allah ile beraberliğin bilincinde yatmaktadır.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretlerinin Serahs'te bulunduğu sırada Herat malikinden kendisine bir mektup geldi. İçeriği şöyle idi: "Hoca hazretlerinin sohbetine şiddetle ihtiyacımız vardır ve bu hususta çok arzuluyuz.Teşrifleri mümkün müdür? Emirlerini bekliyoruz." Hoca hazretleri, devlet ricalinin ayağına gitmek istemiyordu. Ancak, melik oralara gelirse, kendisini ağırlamak için fakir fukaraya yük olur endişesiyle, onun gelişini bir yerde önlemek için Serahs'ten ayrılıp Herat'a doğru yola çıktılar. Sonunda Herat'a ulaşıp Melik ile bir araya geldiler. Melik, belde eşraf,a'yan, ulema ve meşayihini toplayıp Hoca hazretlerinin ziyaretleriyle şereflenmelerini sağladı. Bir müdet sonra orta yere sofra kuruldu. Orada bulunanlar kurulan sofranın etrafında toplandılar. Hazır yemeklerden yemeğe başladılar. İçlerinden Hoca hazretleri sofraya oturduğu halde hazır sofraya uzanıp, hazır yemeklerden yemiyordu. Bir aralık sofraya av eti getirildi. Hoca hazretleri av etinden de yemeyince, sofrada bulunan alimlerden biri Hoca hazretlerine, av etinin helal ve şüpheli gıdalardan beri olduğunu, niçin av etinden yemediğini sordu. Hoca hazretleri buyurdular ki: "Melik sofrasında yemek yemek benim için uygun ve münasip değildir. Çünkü ben dervişler cemaatının kendisine inanılanıyım. Burada benim cemaatımdan olanlar da bulunmaktadır. Melik sofrasından yemek yemediğimi bilirler. Ancak sofrada helal yiyecek bulunup bulunmadığını bilmezler. Benden şüpheye düşerlerç Bundan da inançları zedelenir ve bana olan bağlılıkları sarsılır. Bu durumda benden faydalanmalarına imkan kalmaz. Emekleri boşa gider."
Orada bulunanların tamamı bu yerinde ve inandırıcı cevaptan yeterince faydalanmış ve tatmin olmuşlar ve Hoca hazretlerine takdirlerini bildirmişlerdir.
sohbet.jpg (31097 bytes)
Sofra kaldırıldıktan sonra Melik, Hoca hazretlerine: "Bu seviyede dervişlik size miras mıdır?" diye sormaktan kendini alamadı. Hoca hazretleri: "Miras değildir ama yüce Rabbim "Rahman olan Allah tarafından kullarına öyle bir cezbe ikram olunur ki, bu ikram bütün cinlerin ve insanların amellerine denk bir lütuftur." anlamındaki hais-i şerifin sırrını bende tecelli ettirmiştir. Ben bu cezbe mutluluğuna erişmek suretiyle bu dereceye ulaştım." diye karşılık vermiştir. Melik, Hoca hazretlerine tekrar sordu:
"Sizin tarikatınızda halvet olur mu?" Hoca hazretleri cevap olarak:
éHalvet der encümen tabiri, bu tarikatın en büyüklerinden olan Hoca Abdülhalik Gucdüvani [K.S.] hazretlerinin sözüdür." diye karşılık verdi. Melik tekrar sordu:
"Halvet der encümen'in anlamı nedir?" Hoca hazretleri: "Zahirde (görünüşte) halk ile, batında (içte, kalpte, gönülde) Hakk ile olmak demektir." buyurdular.
"Enis ol yarine batında, vahşet eyle zahirde,
Budur ayin-i aşık yar ile ağyar arasında."
Daha sonra Melik sorularını şöyle sürdürdü: "Bu söylediğimiz insan için manen mümkün müdür?" Hoca hazretleri: "Bu mana mümkün ve müyesser olmasaydı yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de "O, insanları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar." buyurmazdı". diye karşılık verdiler. Melik tekrar sordu:
"Velilerden bazıları, velayetin nübüvvetten daha üstün olduğunu söylemektedirler. Bu nasıl olur?" Hoca hazretleri: "Bundan maksad, peygamberlere mahsus olan velayettir. Çünkü nebinin velayeti nübüvvetinden efdaldir." buyurdular. Melik ile aralarında geçen bu konuşmalardan sonra Hoca hazretleri meclisten kalkıp Şeyh Abdullah Ensari'nin evine gittiler .
Melik de Hoca hazretleri için nice çeşit kıymetli hediyeler hazırlayıp, arkasından gönderdiyse de Hoca hazretleri gönderilen hediyeleri kabul etmeyip şöyle buyurdular:"Nice yıllar var ki, yüce Allah'ın yardımı sayesinde kimselerin gücünün yetmediği fakr maydanında sırtımı yere getiremediler. Melike söyleyin. Gönlünü böyle şeylerle meşgul etmesin."
Daha sonra Melik bizzat evinden bir gömlek, bir iç donu ve bir mendili Hoca hazretlerine hediye olarak gönderdi. Hoca hazretlerine şöyle denilmesini de tenbih etti: "Bunlar, kendi elimin emeğidir ve helal cinstendir. Hoca hazretlerinin bunları kabul buyurmasını özellikle diliyor ve kendisine yalvarıyorum." Hediyeleri getiren kimse durumu aynen iletti ve ayrıca kendiside hayli yalvardı ise de Hoca hazretleri bu hediyeleri de kabul etmedi. Halbuki Hoca hazretlerinin bu hediyelere ihtiyacı vardı. Sırtında bir gömleği bulunmadığı gibi, yalnız başında köhne bir sarık ve ağağında yırtık bir pabucundan başka bir şeyi yoktu. Böyle bir ihtiyaç durumunda bile, Melik tarafından gönderilmiştir, milletin hakkı olabilir endişesini daima taşıdı ve şüpheli gördüğü şeyyi hediye olarak kabul etmemekte ısrar ettiler.
Hoca Bahaüddin-i Nakşbend [K.S.] hazretleri bir gün binek olarak bulundurdukları hayvanlarına binip, arkasında kalabalık bir derviş gurubu ile yolculuğa çıktılar. O sırada Hoca hazretleri şiddetle ağlamaya başladı. Onu yaya olarak takip eden dervişlerde aynı şekilde şiddetle ağlamaya başladılar. Fakat kimse Hoca hazretlerinin ağlama sebebini bilmiyordu. Bu hal uzun süre devam ettikten sonra bükük bir boyun ve ezik bir yürekle Hoca hazretleri şöyle buyurdular:"Ben bugüne kadar hayatı hiç bir işe yaramamış, boşa geçmiş, müflis bir kimseyim. Benim gibi birisine selam vermeye bile değmez. Verdiğim selam da zaten almaya değmez. Rabbim beni bunca insan arasında maskara eyledi. Bunca insan beni bir şey sanıp etrafımda toplandılar. Ne yazık ki kimse benim bu perişan ve işe yaramaz halimi bilmemektedir."
Hoca Nakşbend [K.S.] Hazretleri buyuruyor:
"Bizim tarikatımız en doğru ve en sağlam yoldur. Bu yola giren, yüce Allah'a uzanan sağlam bir ipe yapışmış olur. Bu tarikat, Allah'ın Resulü (A.S.)'nün sünnetine bağlı olmak ve onun sahabelerine uymak şeklinde kurulmuş ve yürütülmektedir. Bunun içindir ki, bu tarikatta az bir amelle çok yol alınır. Ne var ki, sünnete uymak kolay bir iş değildir.
Eğer biz istersek, saliklerimizi bu yolda cezbe ile terbiye ederiz. Gerçek mürşid, mütahassıs bir doktor gibidir. O, ilacını hastanın hastalığına göre verir. Nitekim, yüce Allah da kullarına farklı muamelelerde bulunur. Kimini zengin, kimini fakir, kimini sağlıklı, kimini hastalıklı kılmıştır.
Bizim tarikatımız, sohbet tarikadıdır. Gizlilik; şöhret ve felakettir. Sohbetin taraflar için faydalı olabilmesi, tarafların birbirleride fani olmasıyla mümkündür. Tarafların birbirlerinde fani olmadığı sohbetten yarar sağlanamaz. Bizim sohbetimize katılanlardan bazısının kalbine muhabbet tohumu ekilmiştir. Ne yazık ki, yüce Allah'tan başkasına da yer verilen o kalplerde tohum gelişememektedir. Bize düşen şey, böyle kimse kimselerin kalbini o fazlalıklardan temizlemektir. Muhabbet filizlerinin boy atması bu temizlemeye bağlıdır. Bazılarının gönlüne de bu muhabbet tohumu henüz atılmamıştır. Görevimiz, böylelerinin kalbine de muhabbet tohumunu saçmaktır. Kalplerde muhabbet ağacını bitirip büyütmek ve meyveye dönüştürmek işin esasını teşkil eder. Kimin kalbinde bizim sevgimiz varsa, ister uzakta olsun, ister yakında, o kimse bizimledir ve bizim terbiyemiz altında korunmaktadır.İşimiz gece gündüz o kimsenin gönlünde muhabbeti geliştirmek ve o gönlü zararlı şeylerden korumaktır. Sevenle sevilen arasında perde yoktur.
Bizim tarikatımızda salik hangi makama eriştiğini bilmemelidir. Rıza makamına eriştikten sonra bu hususta sakınca kalmaz. "Bulunduğu makama rıza göstermeyen salike, o makam perde olur" denilmiştir.
Salik, Allah dostlarından birine yakınlık elde ederse, önceki ve dostluk sırasındaki hallerini tartmalıdır. Yeni dostluğu salikin hallerinde güzelleştirme ve geliştirme sağlamışsa bu dostluğu keser. Dostluğunda fayda görülen bir kimsenin dostluğunu devam ettirmek farzdır.
Mürşidler, basiret sahibi kimselerdir.Onların gönül gözleri açık olup, yüce Allah'ın ezel lütuflarını bilirler ve ona göre davranırlar. Hepsi de kerem sahibidirle Yüce Allah'ın lütuflarını kimseden esirgememeyip lütuf ve keremde bulunurlar. Saliklerin kusur ve hatalarınıgörür, affederler. Mürşidlerin değişik halleri vardır. Yüce Allah'ın lütuflarını görür ve ona göre vaktinde mukabelede bulunurlar.
Mürşidlerden bazıları, saliklerinin kabiliyetine göre muamele eder. Eğer salik, henüz işin başında bulunuyorsa, mürşidleri onların yükünü kendi üzerlerine alırlar. Yüce Allah'ın Hazret-i Davud'a: "Ey Davud! Beni bulmak isteyen bir kimse görürsen ona yardımda bulun." şeklinde buyurduğu gibi o gurupta bulunan mürşidler salikine yardımcı olurlar. Bir mürşidin, salikine süluk ettirebilmesi için onlar üzerinde çok gayret göstermesi gerekir. Salikin gereği gibi yol alabilmesi tarikat hallerinde yakin'e erişmesine, yani samimi olarak inanmasına ve ona göre hizmette bulunmasına bağlıdır.Salikin yakıne erebilmesi ise ancak mürşidinin ona himmette bulunmasıyla olur. Bütün gayretler ve kulluk hizmetleri yakin derecesine ulaştıktan sonra bekleneni verirler. Salikin kendi zorlaması ve kendi gayretiyle kazanılacak yakin, basit bir sebeple elden çıkabilir. Mürşidlerin himmetiyle kazanılan yakin bozulmaz ve elden çıkmaz. Yapılan ibadetler ve mücahedeler üzerinde mürşidin himmeti varsa ve buhimmet o mücahede ve ibadet sahibi saliki yakin mertebesine ulaştırmışsa, elbette onun sonunu derecelerden geçerek yüce Allah'a vuslat takip edecektir. Zikrin beklenen sonucu vermesi de yine mürşidin himmetine bağlıdır. Kamil bir mürşidden alınıp yerine getirilen zikir vuslata götürür.Mürşidsiz, terbiyecisiz eda eda edilmeye çalışılan zikir, ibadet olsa bile, kişiyi vuslata götürmez.
Hoca Şah'ı Nakşbend [K.S.] Hazretleri diyor ki:
"Bizim ihtiyarımız (seçeneğimiz),saliklerimizi cezbeyle meşgul eylemektir. İstersek, süluk yolu ile de terbiye ederiz. Bu yola henüz girmiş bulunan salikin, saliklerimizle sohbette bulunması gerekir. Böylece bizim sohbetimize girmeye kabiliyet kazanır.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri buyuruyor:
"Bizler maksada ulaşmak için bir vasıtayız.Bizim işimiz, saili, bir yere geldikten sonra bizden koparıp maksudları ile birleştirmektir. Saliklerini hakkıyla terbiyeye ehil olan gerçek mürşidler, süluk ettirecekleri çocukları alıp, tarikat beşiğine yatırıp terbiye memelerinde, himmet sütüyle onları büyütüp, besleyip, terbiye edip manevi büluğa erdirirler. Daha sonra da onları kendilerinden ayırıp yüce Allah'ın katına (zuhuruna) yerleştirirler. Ondan sonra onları Alemlerin Rabbi olan yüce Allah terbiye eder, kendisine alır.
"Mümkün olur mu vusul maksuda?
Kılavuz olmasa inayet-i yar."
Salik, ebediyetlere kadar yaşasa da mürşidinin kendisine verdiği emeğin hakkını ödemeye çalışsa buna gücü yetmez.
Hakiki derviş ayağına batan bir dikenin bile niçin battığını bilir; bilmelidir de. Allah ehli olan veliler, insanların bunca yükünü bir gönül kazanmak için çekerler. Hiç bir gönül yoktur ki, yüce Allah'ın onun üzerinde nazarı olmamış olsun. Gönül sahibinin, gönlüne yüce Allah'ın nazar ettiğini bilip bilmemesi farketmez. Yüce Allah'ın tecellisine mazhar olan bir gönlü ele geçiren kimse ondan feyz alır. Onun nazarının ne zaman hangi gönül üzerinde olduğu bilinmez. Onun içindir ki, her gönlü kazanmak için gayret etmek gerekir.
Salik, sürekli olarak yerine getirdiği bir nafileyi, daha sonra arada sırada yerine getirmeye başlarsa o ibadetin salike bir faydası olmaz. Arada sırada nafile terkedilirse de bunu nefsin hoşuna gidecek hale getirmemelidir. İçimde nefsin hazzı bulunan bir ibadetten hayır gelmez. Öylesi ibadet Hakk katında reddolunur. Allah'ın Resulü (A.S.)'nün duası bereketiyle bu ümmette herhengi bir hayvan suretine zahiren değişme olmaz; manen değişim olur.
"Olmadı bu ümmet içre mesh'ü ten,
Mesh'ü dil vardır, muhakkak anla sen."
Yüce Allah'ın veli kulları, O'nun bir takım sırlarını anlarlar. Fakat anladıklarını izin olmadan açıklayamazlar. Sırları gizlemek iyi kişilerin işidir: Tarafımızdan zaman zaman bazı kişilerin tehlikeli halleri açıklanmaktadır. O açıklamalar, bizim kendi isteğimizle olmamaktadır. Yüce Allah bizim dilimizden o açıklamaları yapmaktadır. Derviş olan kimsenin dış alemi renksiz, iç alemi gürültüsüz olmalıdır.
Dervişler, vakitlerini israf etmezler, vakti paradan önemli görürler; bu günün işini yarına bırakmazlar. Bu bakımdan dervişlere "İbnü'l vakit", vaktinin kıymetini çok iyi bilip ona göre değerlendiren kimse, denilmiştir.
Zamanımızın bu yola isteklileri ise bu yolda ne istediklerini kendileri bilmek istemezler. İsterler ki, Hakk'ı isteyip bilmeden O'na ulaşıp kavuşsunlar. Bir kimse birazcık gayret gösterip kulluk hizmetlerinde bulunsa, yüce Allah o kimsenin kalbine isteme duygusu doldurup bize gönderir, biz de o kimsenin Allah'ın lütfundane kadar nasibi varsa ona sevkederiz. Gerçekte mürşid yüce Allah'tır. Her şeyde ve her hususta O'nun hükmügeçmektedir.
Allah'ın dostu olan veli öyle bir kimsedir ki, o bir bağa girse, bağda bulunan her ağacın yapraklarından "Ey Allah'ın veli kulu!" diye kulağına ses gelir. Veli bunların hiç birisine iltifat etmeyip, boynunu büker, geçmişteki hatalarını gözünün önüne getirir; kusurlu bir kul olduğunu kabul eder. Bu makamda kemal mertebesinin doruğuna yükselen Allah'ın Resulü(A.S.)'dür. Yüce Allah ona her ne lütfettiyse o hep kulluğun boynu büküklüğünde kaldı, kendisinin tezellül halini yadırgayanlara"Ben şükreden bir kul olmayayım mı?" diyerek karşılık verdi. Velilerden bazısının Allah katında kusurlarına bakılmayıp affolunmaları, fena (yokluk) halinde iken o kusuru işlemelerindendir. Yoksa, insan olarak velinin işlediği kusur, veli olmayanın işlediği kusura göre daha çirkin ve daha ağır cezayı gerektirir.
Hoca Nakşbend [K.S.] hazretleri buyuruyor:
"Haberde şöyle gelmiştir: İki günü birbirine müsavi olan kimse zarardadır. Bir gün sonrası bir gün evvelkinden daha şerli ve zararlı olan kimse yüce Allah'ın lanetine müstahaktır. Bir sonraki günü bir evvelki gününden daha iyi olmayan noksandır. O kimsenin ölmesi daha hayırlıdır." Bu haber bir hadis-i şerif olup, zahiri amelleri içine aldığı gibi batın amellerini de içine almaktadır. Çünkü zahir amellerde yükselmenin bir sınırı vardır. Her ibadet "en az ve en çok" sınırları içinde yapılmaktadır. Batın amellere gelince, bunların sınırı ve sonu yoktur. Batın amelleri, yüce Allah'a teveccühte bulunmak, O'nun sevgi ve merhametinde erimek ve O'nu bilip sırlarına ortak olmak şeklinde devam eder.
Salik, her zaman yüce Allah'a teveccühte bulunmaya, O'nun muhabbetiyle hallenmeye ve O'nun sırlarını keşfedip büyüklüğü karşısında erim erim erimeğe devam etmelidir. Bunlarda makamdan makama geçme ile beraber, bu geçişlerin sonu yoktur. İsti'dadı olan için sürekli yücelme ve yükselme vardır.
Hoca hazretleri bişr gün, Allah dostlarının kalpteki hatıraları (yaramazlıkları) nasıl anladıkları soruldu. "Feraset nuru ile anlarlar", "Yüce Allah, feraset nurunu veli kullarına keramet olarak vermiştir. "Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur."
Zamanın büyük bilginlerinden birisi şöyle anlattı:
"Gençliğimde Hoca hazretlerine karşı çok ilgi ve muhabbetim vardı. Bunun eseri olarak bende birtakım manevi haller meydana geldi. Her görüştüğümüzde: "Beni hatırdan çıkarma" diye tavsiyede bulunurlardı. Ben de kendisini her zaman aklımda tutar, kendisine rabıta ederdim. O sıralarda babam hacca gitti, beni de yanında götürdü.Giderken yolumuz Herat'a uğradı. Şehri gezip dolaşırken Hoca hazretlerini aklımdan çıkarmışım ki, bende olan o güzel haller de bende yok oldular. Bir müddet sonra Herat'tan ayrıldık ve yolumuz üzerinde bulunan Isfahan'a vardık. Orada Isfahan halkının dua ve himmet aldıkları büyük bir zat vardı. Büyüklüğüne dair keşif ve kerametlerinin haberi etrafa yayılmıştı. Babam beni alıp o zatın yanına götürdü. Benim için o zattan himmet istedi. Fakat ben Hoca hazretlerinden çok korktuğum için
o zattan himmet istemedim. Isfahan'dan da ayrılıp Hicaz'a ulaştık ve Kabe'yi ziyaret ve hac görevini eda ettikten sonra memlekete döndük ve ilk fırsatta da Hoca hazretlerinin ziyaretine gittim.
Hoca hazretlerinin rabıtasını unutup, boşluğa düştüğüm ve Isfahan'daki zatı ziyaret ettiğim için kendisinden çok korkmaya başladım. Hoca hazretleri durumumu görünce şöyle buyurdular: "Korkmana gerek yok; biz kusuru bağışlarız. Sen benim oğlumsun. Benim oğullarım üzerinde kimse tasarrufta bulunamaz."Sonra şaka olarak şöyle buyurdu: "Herat'a gidince beni niçin unuttun?"
Hoca hazretlerini bir gün bir bağa davet ettiler. O da dervişlerini alarak davet edilen bağa gitti. Davetli bulunduğu yerde ilim ve devlet adamlarından hayli kimse vardı. Hoca hazretleri o toplantıda hayli sohbette bulundular. Oradaki sohbet ve ziyafet bittikten sonra herkes dağıldı. Hoca hazretleri de dervişleriyle bağdan dışarı çıkıp etrafı iyi görebilecek bir yerde bir ağaç gölgesinin altında oturdular. Ziyafet yeri olan bağda davetlilerden bir miktar insan kalmıştı. Onlara, Mevlana Arif adında bir kimse tasavvuf ile ilgili sohbetlerde bulundu. Sohbetini dinleyenlere sıkılma hali gelip, dağıldılar. Ziyafet sahibi de bazı talebelerle birlikte bağdan çıktılar ve Hoca hazretlerinin yanına gitmek istediler. Fakat içlerine bir korku düştü de Hoca hazretlerinin yanına gidemediler. Bu durumu bağ sahibi Hoca Alaeddin'e anlattı.
Hoca hazretleri, öğle namazını kılmak için tekrar bağa döndü. Bağın bir yerinde öğle namazının sünnetine durup kıldılar. Cemaatle farzı kılmak içim Mevlana Ebu Bekir'i imam olarak öne geçirdiler.Mevlana Ebu Bekir bir türlü başlangıç tekbirini alamadı. Sonra Hoca hazretleri ileri geçip öğle namazının farzını imam olarak kıldırdı. Hoca hazretlerinin imamlığı sırasında cemaatte bulunanlara öyle bir hal geldiki, her biri bir başka türlü cezbelenip kendinden geçtiler.
"Mürşidlerin kılıcı kınından sıyrılmış durumdadır. İnsanlar bazan o kılıçlara kendilerini vurur ve perişan olurlar. Aslında onlar çok merhametlidirler. Kimseye durup dururken kılıç vurmazlar."
Hoca hazretlerinin dervişlerinden biri anlatıyor:
"Çok küçük yaşımda iken, Cinaniyan'dan Buhara'ya geldim. Alimlerin dervişlerin toplantılarına devam ediyordum. Bir ara Hacca gittim ve tekrar Buhara'ya döndüm. O zamanlar nefsani duygularım çok taşkınlık gösteriyordu. Neredeyse nefsimin esiri olup şakilerle olacaktım. Ben bu fena kuruntular içinde bocalarken, bir cezbe gelip beni kendimden geçirdi ve kendimi Hoca hazretlerinin meclisinin ortasında buldum. Bulunduğu mecliste çok derviş vardı. Hov,ca hazretleri beni özellikle çağırıp yanlarına oturttular. Ve ense köküme bir tokat vurdular. O tokattan halim çok değişti. Elimde olmadan yüksek sesle bir nara attım. Hoca hazretleri, celallenip yüksek sesle bana:"Kendini tut; bağırma." dedi ve "Eğer sen sabredip nara atmasaydın, işin bir sohbetle görülecekti. Ne yazık ki, sabredip susmadın. Gel, bak; şimdi sana halini göstereyim." buyurdu. Daha sonra bana teveccühte bulundu. O teveccühle durumumu iyice seyrettim. Bütün bedenim pislik dolu idi. Her tarafımdan pislik akıyordu. Sanki ben gölüne batmıştım. Bunun üzerine Hoca hazretleri şöyle buyurdular:
"Doğru söyle, kendini nasıl gördün?" Ben de kendimde gördüklerimi olduğu gibi söyledim. O zaman Hoca hazretleri yüzünü dervişlerden tarafa çevirip buyurdular ki:
"Bu kişi bizim sohbetimize ulaşamasaydı dünyadan imansız göçerdik." Hoca hazretleri bana o zaman inabe verip dervişlerinin halkasına aldı. Sapıklık yolunda iken kurtulup hidayete kavuştum. Şakilerden iken, Hoca hazretlerinin himmetiyle saidlerden oldum.
Hoca hazretleri bir gurup dervişi ile bir evin damında oturmuşlardı. Orada çok faydalı ve bereketli sohbetlerde bulundu. Sohbet sırasında bir ara şöyle buyurdular:
"Siz mi beni buldunuz, yoksa ben mi sizi?" Dervişler: "Biz sizi bulduk" dediler. Hoca hazretleri: "Madem ki sizler beni buldunuz, öyleyse yine bulun." deyip dam üzerinde gözden kayboldu. Her tarafa göz gezdirdilersede Hoca hazretlerinin izine rastlamadılar. İddialarının çürük ve temelsiz olduğunu anladılar ve: "Siz bizi buldunuz elbette. Sizin cazibeniz, lütuf ve kereminiz olmasa sizi bulmak kimin haddine düşer." diyerek kusurlarını kabullendikten sonra, Hoca hazretleri tekrer kendilerini açığa vurdular. Hoca hazretlerinin oturduğu yerden kalkmadığını, olduğu yerde dervişlerinin gözünden kendini gizlediğini anladılar. Bu durumdan çok utanıp onun büyüklüğü hususunda hayrette kaldılar.
Hoca Alaeddin anlatıyor:
"Hoca hazretlerine bağlandığım günlerde muhabbetleri bende öyle eser bırakmıştı ki, kendilerini görmeden bir an bile kalsam bana uzun yıllar gibi geliyordu. Bir an bile sohbetlerinden uzak kalamıyor, mübarek yüzlerini görmeden duramıyordum. Kendisine bağlılığım ve muhabbetim bu ölçüde devam ederken bir gün bana dönüp şöyle buyurdular:
Sen mi beni dost edindin, yoksa ben mi seni? Dedim ki: "Siz sultanımız ben fakire iltifat buyurdunuz, bendeniz de size dost edindim ." Bunun üzerine Hoca hazretleri buyurdular ki: "Bir saat kadar beklersen, doğru olan sana bildirilir." O andan itibaren bende Hoca hazretlerine karşı muhabbetteNn eser kalmadı . Dediler ki : "Gördün mü? Muhabbet , dostluk
benden midir, yoksa senden midir?:
Konuyla ilgili farsça beyitin anlamı:
"Canib-i ma'şuktan olmazsa muhabbet aşıkak,
Sa'y-i aşıkı mahbuba isal eylemez."
Mahbub"u hakiki, kabul perdesini "yuhibbühüm" yüzünden kaldırıp açmadıkça, hangi yiğit ayağını "Yuhibbunehüm" saray perdesi tarafına atabilir.
Zamanın şeyhi ve kutbu Abdü'l Kuddus [K.S.] hazretleri anlatıyor:
Hoca hazretlerinin ahirete teşriflerinde, bizzat defin hizmetlerinde bulundum. Ne zaman ki kendisini kabirde yerlerine koyduk. Yüzünün döndürüldüğü taraftan kendisine bir kapı açıldı ve hadis-i şerifte bildirildiği üzere, "Muhakkak ki kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur." sözünün anlamı ortaya çıktı. Açılan kapıdan iki huri gelip Hoca hazretlerine selam verdiler. Yüce Allah'ın kendilerini Hoca hazretleri için yarattığını, yaratıldıktan beri kendisine hizmet için beklediklerini bildirdiler. Hoca hazretleri onlara şöyle dedi:
"Benim Allah'ımla aramda sözleşme vardır. Bana mübarek cemalini göstermedikçe ve bana müntesip olanlarla, hangi sebeple olursa olsun, sohbetimde bulunanlara ve duydukları ile amel edenlere şefaat yetkisi almadıkça hiçbir şey ve hiçbir kimseyle meşgul olamam."