İbadete layık olan [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İbadete layık olan


ölüm var ölüm
09-17-2007, 09:00
İbadete layık olan
Sual: İbadet nedir? Allah’a niçin ibadet etmek gerekir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İbadet, kulluk etmek, tapınmak, yani kendini aşağılamak, alçaltmak demektir. Bütün yükseklikler, iyilikler kendisinde bulunan, hiç bir noksanlığı olmayan ve her şey, var olmak için ve varlıkta kalabilmek için, Ona muhtaç olan ve kendisi hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkese fayda ve zarar yalnız Ondan gelen ve Onun izni ve emri olmadıkça, hiçbir şeyin, hiçbir şeye zarar ve iyilik yapamayacağı, Ondan başka her şeyin önü ve sonu yokluk olup, hep var olana ancak ibadet olunur. İbadet, yalnız böyle birinin hakkıdır. Allahü teâlâdan başka, böyle birisi yoktur ve olamaz.

Bu yüksek sıfatlar başkasında da var denirse, Ona, başkası denilemez. Başka olmak için, farklı olmak lazımdır. Böyle bir başkasını, Ondan farklı, ayrı düşünmek, ilahlık ve mabudluk şartları, bu ikincisinde noksan olur. İlahlık ve mabudluk hakkı olamaz. Çünkü, bunun, birinciden ayrı olması için, mabudluk sıfatlarından birinin, bunda bulunmaması lazımdır. Bunun için de, noksan olmuş olur. Bu ikincisinin, kemal sıfatlarını tamam kabul edip de, ayrılık olmak için, noksan sıfatlardan bir tanesini kendisinde bırakırsak, yine kendisi kusurlu olmuş olur. Mesela, her şey Ona muhtaç olmasa, muhtaç olmayanların ibadet etmesi niçin lazım olur? Eğer, bir işte, bir şeye muhtaç olursa, yine noksanlık olur. Eğer her şeye iyilik ve zarar Ondan olmasa, Ona ne lüzum olur. İbadete neden layık olur? Eğer, Onun izni, haberi olmadan, bir kimse, bir şeye iyilik ve zarar yapabilirse, Ona yine lüzum kalmaz. İbadet olunmaya hakkı olmaz. Bütün kâmil sıfatları kendinde toplayan, ancak bir olmak, ortağı bulunmamak lazımdır. İbadete hakkı olan, yalnız bir olmak lazımdır. O da bir olan, Allahü teâlâdır. (c.3, m. 3)

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de buyuruyor ki:
Siz, yokluk diyarından, bu varlık âlemine, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, oraya, kendiniz gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekalar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün mahaller, hulasa, ruh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın mülkü ve mahlukudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da, Merih’de ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, yeryüzünde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Bir hadis-i kudsi meali:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Rabbiniz, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)

Ey taşkınlık içinde yüzen insan! Siz, ne hepsiniz, ne de hiçsiniz! İkisi arası bir şeysiniz. Evet siz, icat etmekten, her şeye hakim ve galip olmaktan, şüphesiz uzaksınız. Fakat, inkâr olunamayan bir hürriyet ve ihtiyarınız, sizi hakim kılan, bir arzu ve seçim hakkınız vardır. Siz, eşi ortağı bulunmayan bir hakim ve mutlak, başlı başına bir malik olan, Hak teâlânın emri altında, ayrı ayrı ve müşterek vazifeler alan, birer memursunuz! Onun koyduğu ahkam ve nizam ile, Onun tayin ettiği mevkileriniz ve halk edip emanet olarak verdiği salahiyet ve vasıtalarınız nispetinde vazife yaparsınız. Amir ancak O, hakim yalnız O, malik yine Odur. Ondan başka âmir, Ona benzer hâkim, Ona ortak malik yoktur.

Sizin o kadar benimseyerek, hevesle atıldığınız maksatlar, gayeler, giriştiğiniz mücadeleler, sarf ettiğiniz gayretler, duyduğunuz iftiharlar, kazandığınız başarılar, Onun için olmadıkça, hep yalan, hep boştur. O halde kalblerinizde, niçin yalana yer veriyorsunuz da, şirke sapıyorsunuz? Niçin, eşsiz hakim olan, Hak teâlânın emirlerine uymuyor, Onu mabud tanımıyorsunuz da, binlerce, hayal olan, mabudlar arkasında koşuyor, hepiniz sıkıntılar içinde boğuluyorsunuz? Her neye koşuyorsanız, sizi sürükleyen bir emel, bir ihtiyar, bir iman değil midir? Niçin o emeli Haktan başkasında arıyorsunuz? Niçin, o imanı Hakka tahsis etmiyor, o ihtiyarı bu imana ve imanın neticesi olan amellere sarf etmiyorsunuz?

Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden, Allah’ın merhameti, neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakka imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhameti ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de, hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise, hakkı tanımamanın, zulüm ve haksızlık etmenin cezasıdır. Bu da, hukuku kendiniz kurmaya kalkışmanın, Hak teâlâ ile yarış edebilecek şeriklere tâbi olmanın, hasılı, halis tevhid ile, yalnız Hak teâlâya iman etmemenin neticesidir.

Hulasa, insanlığı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakka karşı şirktir. İlim ve fen, ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı, hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ıstırap ve felaketten kurtulamaz. Hakkı tanımadıkça, Hakkı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbirini sevemez. Haktan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur. Görmez misiniz, camiye gidenler birbirini sever, meyhaneye gidenler de birbiri ile dövüşür. Hak teâlâdan başka, her neye tâbi olur, her neye tapınır, Onun yerine, her neyi sever ve hakiki hakim tanırsanız, biliniz ki, onlar da sizinle beraber yanacaktır. (S. Ebediyye)

Allah’ın dinine uymak
Sual: Bazıları (Allah’ın dini yoktur) diyorlar. Hazret-i Âdem'den beri dinleri Allah göndermedi mi? Bu konuda âyet ve hadis yok mudur?
CEVAP
Böyle söyleyenlerin niyeti iyi olsa da, böyle şeyler söylemeleri asla uygun olmaz. Allahü teâlânın Resullere gönderdiği dinler çoktur. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Fitne tamamen yok oluncaya ve Allah'ın dini tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın.) [Bekara 193]

(Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın.) [Enfal 39]
(Allah katında hak din İslam'dır.) [Al-i imran 19]
(Allah’ın dininden başka bir din mi istiyorlar?) [Al-i imran 83]

(Göklerde ve yerde ne varsa, Onundur, din de yalnız Onundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?) [Nahl 52]

(Dikkat edin, halis din Allah’ındır.) [Zümer 3]

(Allahü teâlâ, Peygamberini, hidayet ve hak din, İslamiyet ile gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı.) [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahit olarak Allah yeter.) [Feth 28]

(Halbuki onlara ancak, dini yalnız Allah’a has kılarak ve doğru olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.) [Beyine 5]

Bu konudaki hadis-i şeriflerden birkaçının meali de şöyledir:
(Kim Allah’ın dininde ilim sahibi olursa, Allahü teâlâ onun sıkıntılarını yok eder ve ummadığı yerden rızıklandırır.) [Hatib]

(Şüphesiz Allahü teâlâ, dinini günahkâr kimse ile de kuvvetlendirir.) [Buhari]
(Cennete ancak müslüman girer. Allahü teâlâ dinini isterse facirle de kuvvetlendirir.) [Buhari]
(Allahü teâlâ, her asırda dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.) [Ebu Davud]

(Ümmetimin en şefkatlisi Ebu Bekir’dir. Allah’ın dininde en kuvvetlisi Ömer‘dir. Hayâsı en çok olan Osman’dır. En güzel hüküm vereni Ali’dir. Ferâiz ilmini en iyi bileni Zeyd bin Sabit’tir. Kur‘an-ı kerimi en güzel okuyanı Ubey bin Ka’bdır. Helâl ve haramı en iyi bileni Muaz bin Cebel’dir. Her ümmetin bir emîni vardır; bu ümmetin emîni ise Ebû Ubeyde bin Cerrâh’tır.) [Ebu Ya’la]

Resulullah efendimiz en çok şöyle dua ederdi:
(Ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbi alâ dinike = (Ey kalbleri çeviren Rabbim, kalbimi kendi dinin üzerine sabit kıl.) [Tirmizi]

Nass dogma değildir
Sual: Batıdan gelme kelimeleri kullanmayı bir meziyet sananlar, Nass yerine dogma diyorlar. Dogma Nass yerine kullanılabilir mi? Bir de dogmacılık var. Bunun da Nass ile bir ilgisi var mı?
CEVAP
Türk Dil Kurumunun sözlüğünde, dogma’nın tarifi şöyledir:
(Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya bir ideolojinin temeli yapılan sav, nas)

TDK’ye göre, Dogmacılık kelimesinin anlamı da şöyledir:
(Öne sürülen öğreti ve ilkeleri eleştirmeden doğru olarak benimseyen ve benimsediği var sayımlardan katı bir yöntemle önermeler türeten anlayış, dogmatizm.)

Dinimizde Nass, manaları açık olan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere denir. Yani Allah ve Resulünün sözlerine denir. Dogma ile dogmacılıkla ilgisi yoktur. Ateistler, Müslümanlara, siz körü körüne inanıyorsunuz anlamında, “Siz dogmalara inanıyorsunuz” diyorlar. Müslümanlar dogma kelimesini Nass anlamında kullanmamalıdır.

W@NK€R
09-17-2007, 09:01
Sağolasın emeğine sağlık :)