ölüm var ölüm
09-17-2007, 09:08
İmanla İslam aynı mıdır?
Sual: İman-İslam, Mümin-Müslüman aynı mıdır, ayrı mıdır?
CEVAP
İman, sözlükte, bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona inanmak, korkusuz olmak demektir. İslam ise, teslim olmak ve kurtulmak demektir. Istılahta yani deyim olarak farklıdır.
İman, Amentü’de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek, beğenmek ve inandığını dil ile de söylemek demektir.
Dinimizdeki hükümlerin tamamına İman ve İslam denir. Hepsi kısaltılarak, Amentü’de altı madde haline getirilmiştir. Amentü’de bildirilenlere inanana Mümin veya Müslüman denir. İman ve İslam birdir.
İman sadece inanmak, İslam da uygulamak olsa idi, İslam’ın şartı beş değil dört olurdu. Birinci şart kelime-i şehadet getirmek yani inanmak, ötekiler ise ameldir. Hepsine birden İslam’ın şartı deniyor. İman edip de diğer dört şartı da yapana Müslüman deniyor.
Amel edilecek, yani kalb ile ve beden ile yapılacak ve sakınılacak şeylere, İslamiyet denir. İman, kalb ile olur. İslam, kalb ve lisan ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam ise, kalbin, lisanın ve bedenin umumuna şamildir. Kalbdeki iman ile kalbdeki İslam birbirlerinin aynıdır.
İman, muma benzer, Ahkam-ı İslamiye mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet’tir. İmansız, İslam olamaz. İslam olmayınca, iman da yoktur.
İman eden, Allahü teâlânın emirlerine teslim olur, yani Müslüman olur. Kısacası, her mümin Müslümandır; her Müslüman, mümindir. İman ve amel bilgilerine İslamiyet denir.
Mealden din öğrenmeye kalkan bazı din cahilleri, Hücurat suresinin 14. âyetini yanlış anladıkları için iman ayrı, İslam ayrı diyorlar. Bu âyet-i kerimede, ganimet hevesi ile Müslüman görünen bazı Bedeviler, sadaka almak için, (Biz iman ettik) dedikleri zaman, onlara, (Hayır siz iman etmediniz, kalben tasdik etmediniz, kılıç korkusundan ve İslam nimetinden faydalanmak için Müslüman göründünüz. İman ettik demeyin size teslim olduk, boyun eğdik deyin) buyurulduğu bildirilmektedir. Meallerde ise şöyle bildiriliyor.
(Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama İslâm olduk deyin.)
Bu meal açıklanmazsa iman ile İslamın ayrı bir şey olduğu zannedilir. İslam olmak, terim olarak değil de, kelime anlamı itibariyle, teslim olmak, boyun eğmek, anlaşmayı kabul etmek demektir. Sadece İslam kelimesinin manası bilinse, bu yanlışlığa düşülmez.
İman şartı
Sual: İnanmamanın, ibadet etmemenin Allah’a ne faydası veya zararı var da, emir ve yasaklar bildirmiş, Cennete girebilmek için iman şartını koymuştur?
CEVAP
Hiç kimse, Allah’a inanmasa Ona bir zararı olmaz. Herkes Allah’a ibadet etse ona hiçbir faydası olmaz. Hadis-i kudside buyuruluyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)
Bir doktor, hastasına ilaç verse, o da (İlacı kullanmazsam doktora hiç zararı olmaz) diyerek, ilaç kullanmasa, doktora zararı olmaz ama, kendine zararı olur. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, hastalıktan kurtulması için, hastasına ilaç verdi. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur, uymazsa ölür gider. Bu olayda doktorun hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allah’ın benim ibadetime ihtiyacı yok, benim imanıma ihtiyacı yok, ben imansız olsam ona zarar vermez) diyerek imandan ve ibadetten kaçan da, Cehenneme gider.
Yaratmak Allah’a mahsustur
Sual: Yapmak anlamında yaratmak kelimesini kullanmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Vardır. Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Üç âyet-i kerime meali:
(Yaratmak Allah’a mahsustur.) [Araf 54]
(Her şeyi yaratan ancak Allah’tır.) [Rad 16]
(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62]
İslam âlimleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret sıfatlarından kullarına biraz ihsan etti. Ama, yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiç bir mahlukuna vermedi. Bunlar, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyin Ona muhtaç olması demektir. (Hak Sözün Vesikaları)
Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Fakat, sebeplerin, vasıtaların, Onun yaratmasına hiç tesirleri yoktur. Vasıtasız maliktir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Bütün varlıkları yoktan var etti. İnsanların ve hayvanların hareketlerini, düşüncelerini, hastalıklarını, şifalarını, hayırlarını, şerlerini, faydalarını, zararlarını yaratan yalnız Odur. İnsan, kendi hareketlerini, düşüncelerini, hiçbir şeyi yaratamaz. İnsanın düşüncelerini, hareketlerini, keşiflerini, buluşlarını hep o icat etmekte, yaratmaktadır. Ondan başkasına yaratıcı demek, cahilce, batıl bir sözdür. (Feraid-ül-fevaid)
Allahü teâlânın sıfatları
Sual: Allah’ın zati ve sübuti sıfatları arasındaki fark nedir?
CEVAP
Zati sıfatları, Allahü teâlânın zatına mahsus olan sıfatlardır. Bu sıfatlar, mahlukların hiçbirinde yoktur. Bunların mahluklara, hiçbir şekilde bağlantıları da yoktur. Bu altı sıfattan Vücud, kendiliğinden var olmak; Kıdem, varlığının öncesi, başlangıcı olmaması; Beka, varlığının sonsuz olması, hiç yok olmamak; Vahdaniyet, hiç bir bakımdan ortağı, benzeri olmaması; Muhalefet-ün lil-havadis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzememek; Kıyam bi-nefsihi de, varlığının kendinden olması, var olması için hiçbir şeye muhtaç olmaması demektir.
Sübuti sıfatları ise, mahluklarla bağlantılı olan sıfatlardır. Bunlardan, yaratmak sıfatı hariç, diğerlerinden kullarına da sınırlı olarak ihsan etmiştir. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Bunlar da, zati sıfatlar gibi kadim yani ezelidirler. Mahluklar sonradan yaratıldığı için, mahluklara olan bağlantıları ise hâdistir, yani ezeli değildir. Sübuti sıfatlar şunlardır: Hayat [diri olmak], İlim [bilici olmak], Semi [işitmek], Basar [görmek], Kudret [güçlü olmak], İrade [dilemek], Kelam [söylemek], Tekvin [yaratmak]. Onun diri olması, bilmesi, işitmesi, görmesi, kudreti, dilemesi ve söylemesi kullarınkine hiç benzemez, bunların sadece isimleri benzer. Onun zatını ve sıfatlarının hakikatini anlamak mümkün değildir.
Hiç bir mahluk, asla yaratıcısını anlayamaz, kavrayamaz. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yarattıklarını düşününüz, Onun zatını düşünmeyiniz. Çünkü siz Onun kadrini takdir edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz) buyuruyor. Bir başka hadis-i şerifte de buyuruldu ki, (Allahü teâlâ, hatıra gelen her şeyden uzaktır.) [C.Veremedi]
Aynı da, gayrı da değildir
Sual: Sıfatları Allah’ın aynı da, gayrı da değildir ne demektir?
CEVAP
Allahü teâlânın sıfatları, kendisi gibi ezeli ve ebedidir, yani zatından ayrılmazlar. Eğer sıfatlar, Allahü teâlânın gayrıdır, yani kendisinden ayrıdır, başkadır denirse; sonradan oldukları söylenmiş yani ezeli oldukları inkâr edilmiş olur. Allahü teâlânın aynıdır, yani kendisidir denirse de, sıfatların varlığı inkâr edilmiş olur.
Marifetullah
Sual: Marifetullah ne demektir?
CEVAP
Marifetullah, Allahü teâlânın zatını ve sıfatlarını tanımak demektir. Zatını tanımak, anlaşılamayacağını anlamaktır. Sıfatlarını tanımak ise, mahlukların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O hiçbir şeye benzemez.) [Şura 11]
Allah sevgisine ulaştıran şeyler
Sual: Allah sevgisine kavuşmak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
Önce temeli sağlam yapmak gerekir. Temel sağlam olmazsa, üstüne yapılan bina da çürük olur, kolay yıkılır. Önce doğru itikada sahip olmak gerekir. Doğru itikad ile birlikte, hubb-i fillah ve buğd-i fillah [Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek] gerekir. Şartlarına uygun olarak kılınan beş vakit namaz da temeldir. Bunlardan sonra, en önce, sünnete yapışıp bid’atlerden sakınmak şarttır. Çünkü, Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esası, bu ikisidir. İşlerimiz, sözlerimiz ve ahlakımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uygun olmalıdır. Salihler gibi olmaya ve onları sevmeye çalışmalıyız. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalıdır. Gece seher vakti, kalkmaya gayret etmeli. Bu vakitlerde istiğfar etmeyi, ağlamayı, Allahü teâlâya yalvarmayı ganimet bilmeli. Salihlerle beraber olmaya çalışmalı. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadis-i şerifini unutmamalı! Şunu, iyi bilmeli ki, cennete gitmek isteyenlerin, dünyaya ve dünyadaki faydasız şeylere düşkün olmaması gerekir.
Sual: İman-İslam, Mümin-Müslüman aynı mıdır, ayrı mıdır?
CEVAP
İman, sözlükte, bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona inanmak, korkusuz olmak demektir. İslam ise, teslim olmak ve kurtulmak demektir. Istılahta yani deyim olarak farklıdır.
İman, Amentü’de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek, beğenmek ve inandığını dil ile de söylemek demektir.
Dinimizdeki hükümlerin tamamına İman ve İslam denir. Hepsi kısaltılarak, Amentü’de altı madde haline getirilmiştir. Amentü’de bildirilenlere inanana Mümin veya Müslüman denir. İman ve İslam birdir.
İman sadece inanmak, İslam da uygulamak olsa idi, İslam’ın şartı beş değil dört olurdu. Birinci şart kelime-i şehadet getirmek yani inanmak, ötekiler ise ameldir. Hepsine birden İslam’ın şartı deniyor. İman edip de diğer dört şartı da yapana Müslüman deniyor.
Amel edilecek, yani kalb ile ve beden ile yapılacak ve sakınılacak şeylere, İslamiyet denir. İman, kalb ile olur. İslam, kalb ve lisan ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam ise, kalbin, lisanın ve bedenin umumuna şamildir. Kalbdeki iman ile kalbdeki İslam birbirlerinin aynıdır.
İman, muma benzer, Ahkam-ı İslamiye mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet’tir. İmansız, İslam olamaz. İslam olmayınca, iman da yoktur.
İman eden, Allahü teâlânın emirlerine teslim olur, yani Müslüman olur. Kısacası, her mümin Müslümandır; her Müslüman, mümindir. İman ve amel bilgilerine İslamiyet denir.
Mealden din öğrenmeye kalkan bazı din cahilleri, Hücurat suresinin 14. âyetini yanlış anladıkları için iman ayrı, İslam ayrı diyorlar. Bu âyet-i kerimede, ganimet hevesi ile Müslüman görünen bazı Bedeviler, sadaka almak için, (Biz iman ettik) dedikleri zaman, onlara, (Hayır siz iman etmediniz, kalben tasdik etmediniz, kılıç korkusundan ve İslam nimetinden faydalanmak için Müslüman göründünüz. İman ettik demeyin size teslim olduk, boyun eğdik deyin) buyurulduğu bildirilmektedir. Meallerde ise şöyle bildiriliyor.
(Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama İslâm olduk deyin.)
Bu meal açıklanmazsa iman ile İslamın ayrı bir şey olduğu zannedilir. İslam olmak, terim olarak değil de, kelime anlamı itibariyle, teslim olmak, boyun eğmek, anlaşmayı kabul etmek demektir. Sadece İslam kelimesinin manası bilinse, bu yanlışlığa düşülmez.
İman şartı
Sual: İnanmamanın, ibadet etmemenin Allah’a ne faydası veya zararı var da, emir ve yasaklar bildirmiş, Cennete girebilmek için iman şartını koymuştur?
CEVAP
Hiç kimse, Allah’a inanmasa Ona bir zararı olmaz. Herkes Allah’a ibadet etse ona hiçbir faydası olmaz. Hadis-i kudside buyuruluyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)
Bir doktor, hastasına ilaç verse, o da (İlacı kullanmazsam doktora hiç zararı olmaz) diyerek, ilaç kullanmasa, doktora zararı olmaz ama, kendine zararı olur. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, hastalıktan kurtulması için, hastasına ilaç verdi. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur, uymazsa ölür gider. Bu olayda doktorun hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allah’ın benim ibadetime ihtiyacı yok, benim imanıma ihtiyacı yok, ben imansız olsam ona zarar vermez) diyerek imandan ve ibadetten kaçan da, Cehenneme gider.
Yaratmak Allah’a mahsustur
Sual: Yapmak anlamında yaratmak kelimesini kullanmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Vardır. Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Üç âyet-i kerime meali:
(Yaratmak Allah’a mahsustur.) [Araf 54]
(Her şeyi yaratan ancak Allah’tır.) [Rad 16]
(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62]
İslam âlimleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret sıfatlarından kullarına biraz ihsan etti. Ama, yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiç bir mahlukuna vermedi. Bunlar, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyin Ona muhtaç olması demektir. (Hak Sözün Vesikaları)
Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Fakat, sebeplerin, vasıtaların, Onun yaratmasına hiç tesirleri yoktur. Vasıtasız maliktir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Bütün varlıkları yoktan var etti. İnsanların ve hayvanların hareketlerini, düşüncelerini, hastalıklarını, şifalarını, hayırlarını, şerlerini, faydalarını, zararlarını yaratan yalnız Odur. İnsan, kendi hareketlerini, düşüncelerini, hiçbir şeyi yaratamaz. İnsanın düşüncelerini, hareketlerini, keşiflerini, buluşlarını hep o icat etmekte, yaratmaktadır. Ondan başkasına yaratıcı demek, cahilce, batıl bir sözdür. (Feraid-ül-fevaid)
Allahü teâlânın sıfatları
Sual: Allah’ın zati ve sübuti sıfatları arasındaki fark nedir?
CEVAP
Zati sıfatları, Allahü teâlânın zatına mahsus olan sıfatlardır. Bu sıfatlar, mahlukların hiçbirinde yoktur. Bunların mahluklara, hiçbir şekilde bağlantıları da yoktur. Bu altı sıfattan Vücud, kendiliğinden var olmak; Kıdem, varlığının öncesi, başlangıcı olmaması; Beka, varlığının sonsuz olması, hiç yok olmamak; Vahdaniyet, hiç bir bakımdan ortağı, benzeri olmaması; Muhalefet-ün lil-havadis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzememek; Kıyam bi-nefsihi de, varlığının kendinden olması, var olması için hiçbir şeye muhtaç olmaması demektir.
Sübuti sıfatları ise, mahluklarla bağlantılı olan sıfatlardır. Bunlardan, yaratmak sıfatı hariç, diğerlerinden kullarına da sınırlı olarak ihsan etmiştir. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Bunlar da, zati sıfatlar gibi kadim yani ezelidirler. Mahluklar sonradan yaratıldığı için, mahluklara olan bağlantıları ise hâdistir, yani ezeli değildir. Sübuti sıfatlar şunlardır: Hayat [diri olmak], İlim [bilici olmak], Semi [işitmek], Basar [görmek], Kudret [güçlü olmak], İrade [dilemek], Kelam [söylemek], Tekvin [yaratmak]. Onun diri olması, bilmesi, işitmesi, görmesi, kudreti, dilemesi ve söylemesi kullarınkine hiç benzemez, bunların sadece isimleri benzer. Onun zatını ve sıfatlarının hakikatini anlamak mümkün değildir.
Hiç bir mahluk, asla yaratıcısını anlayamaz, kavrayamaz. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yarattıklarını düşününüz, Onun zatını düşünmeyiniz. Çünkü siz Onun kadrini takdir edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz) buyuruyor. Bir başka hadis-i şerifte de buyuruldu ki, (Allahü teâlâ, hatıra gelen her şeyden uzaktır.) [C.Veremedi]
Aynı da, gayrı da değildir
Sual: Sıfatları Allah’ın aynı da, gayrı da değildir ne demektir?
CEVAP
Allahü teâlânın sıfatları, kendisi gibi ezeli ve ebedidir, yani zatından ayrılmazlar. Eğer sıfatlar, Allahü teâlânın gayrıdır, yani kendisinden ayrıdır, başkadır denirse; sonradan oldukları söylenmiş yani ezeli oldukları inkâr edilmiş olur. Allahü teâlânın aynıdır, yani kendisidir denirse de, sıfatların varlığı inkâr edilmiş olur.
Marifetullah
Sual: Marifetullah ne demektir?
CEVAP
Marifetullah, Allahü teâlânın zatını ve sıfatlarını tanımak demektir. Zatını tanımak, anlaşılamayacağını anlamaktır. Sıfatlarını tanımak ise, mahlukların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O hiçbir şeye benzemez.) [Şura 11]
Allah sevgisine ulaştıran şeyler
Sual: Allah sevgisine kavuşmak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
Önce temeli sağlam yapmak gerekir. Temel sağlam olmazsa, üstüne yapılan bina da çürük olur, kolay yıkılır. Önce doğru itikada sahip olmak gerekir. Doğru itikad ile birlikte, hubb-i fillah ve buğd-i fillah [Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek] gerekir. Şartlarına uygun olarak kılınan beş vakit namaz da temeldir. Bunlardan sonra, en önce, sünnete yapışıp bid’atlerden sakınmak şarttır. Çünkü, Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esası, bu ikisidir. İşlerimiz, sözlerimiz ve ahlakımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uygun olmalıdır. Salihler gibi olmaya ve onları sevmeye çalışmalıyız. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalıdır. Gece seher vakti, kalkmaya gayret etmeli. Bu vakitlerde istiğfar etmeyi, ağlamayı, Allahü teâlâya yalvarmayı ganimet bilmeli. Salihlerle beraber olmaya çalışmalı. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadis-i şerifini unutmamalı! Şunu, iyi bilmeli ki, cennete gitmek isteyenlerin, dünyaya ve dünyadaki faydasız şeylere düşkün olmaması gerekir.