Yazilanlari Okurken Yazilabilecekleri Yaşamak - 5 [Arşiv] - FrmPaylas.Com | Paylaşım, Film, Dizi, Müzik, Program, Oyun, Sinema, Video, Komik

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Yazilanlari Okurken Yazilabilecekleri Yaşamak - 5


TÜRK
09-22-2007, 18:14
YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - 5



Sonra...

Sonra küçük bir çocuk çıktı evden. Metrûk’e bakıp “sahiden istiyor musun onu?” diye sordu. “Hı hı” diyerek başını salladı Metrûk. Cebinden mektubu çıkarıp çocuğa uzatırken de “bunu Marina’nın çocuğu kimse ona götür” dedi. Çocuk geri dönüp de bir on dakika kadar gözden kaybolmuş, bir sedirin altına gizlenip de mektubu hızla okumuş, sevgili ablası Albîna’nın hep Venedik’e gitmek istediğini düşünüp de kıs kıs gülmüştü. Metrûk’ün yanına gelince “Venedik’te dere mi ne varmış. O derede kayık yüzdüren adama verecekmişsin bu mektubu” dedi. Metrûk, çocuğun söylediklerini aklı fikri Albîna’ya takılıkaldığından “olur olur” sözleriyle geçiştirdiğini çok zaman sonra hatırlayacaktı. Çocuk Venedik işini çok kolay halletmenin şaşkınlığını atlatmaya çalışırken Albîna bahçeye çıkmış arkasından da bir dolu insan sökün etmişti.



Metrûk onca insanın o küçücük eve nasıl sığabilmiş olduğuna hiçbir zaman akıl sır erdiremedi. Evden çıkan herkes, çocuğundan yaşlısına, erkeğinden kadınına kadar herkes ağlıyordu. Albîna hepsine teker teker sarıldı. Çocukları al yanaklarından öptü. “Sizi hiç unutmayacağım” diyerek Metrûk’ün yanına geldi. Metrûk ne olup bittiğini anlamadan Albîna’yı bir hamlede arkasına oturtup Rün’ü sürdü. Bu işin bu kadar kolay olmasını havsalası almıyor, beline dolanmış ince ellerin bir hayâl olmasından cidden endişeleniyor, “bir rüya” inanmazlığı başını döndürüyor, arada bir Albîna’ya bakmak ihtiyacı duyuyordu “var mı yok mu” diye.



Ve o günden sonra Albîna Metrûk’ün bir ömür yoldaşı, sırdaşı, cananı, sevdiği, sevgilisi ve en paylaşılmazı oldu. Hayatı onunla anlam buldu, onunla tamamlandı, onunla doldu da taştı, onunla güzelleşip dallandı budaklandı ve yalnızlık kelamı bir daha diline, fikrine, yüreğine ve evine uğramadı. Ancak Metrûk ve Albîna uzun yolculuklar yaptılar birlikte, içeriğini bilmedikleri mektup yüzünden. Gezmedikleri toprak, görmedikleri şehir, uğramadıkları memleket kalmadı neredeyse. Bazen güneşin altında yandılar, bazen yağmurda ıslandılar, bazen soğukta donma tehlikesi geçirdiler... Bir sürü zoru atlatıp sonunda Metrûk’ün “yeter artık” demesiyle bu sonu gelmeyecek yol macerasına son vermek için cânım İstanbul’un yolunu tuttular.



Bu sırada ilginç olaylar geliyordu başlarına onlardan habersiz. Bir şekilde Venedik’e vardıklarında uzun süre dere aradılar birlikte. Sonunda şehrin içinde yüzdüğü suları bir dere kabul ettiler ve karşılaştıkları ilk gondolcuya mektubu uzatıp “bu size” dedi Metrûk. Adam bir tuhaf baktı onlara. Sonra da zarfı açıp içindeki kağıdı neredeyse on dakika inceledi. Anlamadığı dilde yazılmış yazıyı çözemeyeceği sonucuna varınca da mektubu Metrûk’e verip “Bunu şu köprünün yanında bir kitap dükkanı olan Limar Victor’a verin” demekle yetindi sağ taraflarındaki köprüyü işaret ederek. Aslında işin aslı şuydu ki, gondolcu anlayamadığı yazıyı okusun diye Metrûk ve Albîna’yı çok dil bilen bir tanıdığı Victor’a göndererek onlara yardımcı olmak istemişti. Her geçen gün biraz daha çetrefilleşen bu garip oyunda Metrûk, görevini en iyi biçimde yerine getirme gayretinde, ama hangi ulvî amaç için kendini heder ettiğini ölçüp tartmadan, başını her bakışında döndüren Albîna’yı koruyup kollayarak ilerleyen, tam anlamıyla beyaz bir piyondu. Bir el tarafından sürekli yönlendiriliyormuş gibi, kendi aklına ve yüreğine ve iradesine danışmak düşüncesi bir türlü uyanmıyordu.



Meyra “Yoldaki kaplumbağa” ile ancak uçakta tanışma fırsatı yakalayabilmiş, açıldıkça sayfalar bir ömre neler sığdırılabileceğine şahit olup hayretten hayrete atlamış, en önemlisi de her zaman Şidâyet teyzesinin bir vakit bir yerde “seyahat ya Rasulallah” demiş olma ihtimalini çokça düşünmüşken tüm bu yolculukların ardında yatan bir hecelik kelime ile karşılaşarak hayâl kırıklığına uğramıştı. Bir yerde;



“Aşkına sebepse yokluğum, yokluğuma bırakamıyorum seni. Ara da bulama diye unutacağım beni. Dur ve düşün o zaman var mıyım yok mu? Şarkının nakaratı bu. Bir su damlası olup karışacağım enginlere. Ve üstüme mavi giyeceğim kimseler görmesin beni diye. 7. caddede bir çay bahçesi. İçi dolu şapka, atkı, limonata ve sıcak çikolata. Kar düşmüş askıdaki paltolara. Neredeyse kaplumbağa, rotam o tarafa.”



Meyra okuduğu cümlelerin içinde sadece “aşk” kelimesini anlayabildiğini, diğerlerinin birer semboller dizini olup ancak Şidâyet için mânâ taşıyabileceğini düşünmeden edemedi. Ama ısrarla, inatla sürdürdü okuma eylemini. Ki ancak bu okumalar vasıtasıyla yaşayan Şidâyet’e varabilir, nasıl bir Şidâyet ile karşılaşacağını belki biraz kestirebilirdi.



Mektupta yazılı olan adresin kapısını çaldığında, Meyra nerdeyse kendisini bir kaplumbağanın karşılayacağını sandı. Yoldaki kaplumbağa’nın her cümlesinden etkilenmiş, her cümlesini zihninde canlandırmaya çalışmış; yazan elin kıvraklığına, yüreğinin derinliğine hayran kalmıştı. Sanki o cümlelerden biri olup çıkmıştı. Cümle Meyra. Harf Meyra. Küçük Meyra. Gardırobunu siyah dolduran Meyra. Çizgisi, sınırı belli Meyra. Ressam Meyra. Kopuk hayatların içinde bir hayat Meyra. Her şey birgün bitecek Meyra. Düşün Meyra. Duy Meyra. Titre Meyra. Bütün varlığına ve bütün varlığa bir göz at Meyra.



Dört basamakla ulaşılan kahverengi kapının eski usul tokmağını kaldırıp indirirken tüm bedeninin ürperdiği, bir boşluğa kapılıp kaydığı, ayaklarının yerden kesilip bir ejder tarafından göğe doğru çekildiği hissine yakalandı apansız. Ne ki her hatırlandıkça ardından Fatihâ okunan bir sevilenin gözlerine, diri bedenine bakmak için bekliyor olmak Meyra açısından hiç de kolay kabullenilecek değildi. Yıllara eş üç-beş dakikalık zaman dilimini orada, kapı önünde öylece kapıya bakarak beklerken Meyra; bir kazak örebileceğini, bir tabloyu tamamlayabileceğini, bir ziyafet sofrası hazırlayabileceğini, bir tekne gezintisine çıkabileceğini düşünmeden edemedi. O ara açılan kapı aralığında mavi gözlü bir kız belirdi. On–üç yaşlarında görünen bu kız Meyra’nın sonradan adını öğreneceği Luisa idi.



Luisa gemi kazasının üzerinden yaklaşık dört yıl geçtikten sonra ilk kelimesini söylemeyi başardığında Şidâyet Anya olarak henüz hafıza kapısının anahtarını bulmaya çalışıyordu. Hujima’nın sürekli farnsızca konuşmasından dolayı belki de, Anya’nın fransız dilini ne kadar ustaca kullandığını ortaya koyması da Hujima’nın gözünde onları şüpheye yer bırakmadan Fransız oldukları sonucuna götürmüştü. Fransız bir anne ve onun kızı olarak başladıkları bu yeni hayatın ayrıntılarını Hujima hiçbir zaman öğrenemeyecekti, ama Fransa elçiliğine gitmeyi de, sıcak havadan olsa gerek, akledemedi. Sıcaktı. Uyumak hissi hep üzerlerinde; bir mayhoşluk, bir halsizlik, bir uyuşukluk, bir vurdumduymazlık... hep sıcak, şıpır şıpır bir ten ile boğuşmaya nedendi.



Anya yakaladığı her fırsatta limana gidip o kalabalığa bakmayı, gemileri izlemeyi bir âdet hâline getirmişti. “Belki bir ayrıntı yakalarım” diye düşündü hep. İlk şimşek kazadan yedi yıl sonra, bir geminin pruvasında sallanan kırmızı bayrakla çaktı zihninde. Ve sonrasında azar azar uyandı belleği, azar azar anılar Şidâyet’e döndü. Anya her geleni hasretle kucakladı. “Neredeydiniz? Neden beni bırakıp gittiniz? Sizsiz bomboş kaldım” dedi ve ağlaya ağlaya andı herkesi ve her şeyi. Annesini, Nadîma’yı, İstanbul’u, İstanbul’dan ayrıldığı anları, sokakları... Tüm tamamlanma sona erdiğinde Şidâyet bir karar ile Fransa’ya doğru yola çıktı. Luisa her zaman yanında olan bir vazgeçilmez; bir candan can, bir hayat arkadaşı; en zor zamanlarda dayanabileceği bir yoldaş olmuştu. Nasıl hiçbir şeysiz geldiler ise Annaba limanına, yine aynı biçimde hiçbir şeysiz bir gemiye binerek ayrıldılar Cezayir’den.



Anya, Şidâyet’liğini anımsadıktan sonra Luisa’nın yaşadıklarına dair ne varsa aklında üzerine bir çizgi geçti ve anlatmadı onun gerçeklerini. Bu noktadan sonra, onu geri döndürmek adına yapılabilecekler, yaralanmasına sebep olabilir ve bilmek, hayata tutunmaktan onu vazgeçirebilirdi. Yine de Şidâyet Paris’e yerleşme fırsatı yakaladığında kendince bir araştırma peşine düşmek isteğine gem vuramadı. Dizginleyemedi merakını. Önüne geçemedi öğrenme arzusunun. Sordu, soruşturdu. Nimon’a dair ne yazılmışsa buldu okudu. “Kurtulan olmadı” cümleciğinin acıtan yanından payını aldı. Filikalardaki diğer insanların başına neler geldiğini öğrenmeye çalıştı. Yolcu listesine ulaştı. Kendi adını içi cızlayarak okudu, ama Luisa’nın gerçek adını hiç öğrenemediği için hangi ismin onu işaretlediğini bilemedi. Bir yandan araştırdı, bir yandan da sevigili kızını kaybetme korkusu taşıdı içinde. Zamanla, yaşadıkları trajedinin onlar için çizilen bir yol olduğunu, bu yolda ilerlerken yazılanların gerçeğe döndüğünü ve olması gerekenin değişmezliğini kabullendi. Ve Nimon sayfasını bir daha açmamacasına kapadı. Yeni bir hayat, yeni hayâller ve yeni umutlar ile ilerlemeye koyuldu Anya.



Dönüş yolculuğunda geminin mutfağında çalışarak yol ücretini ödemesi, Hujima’dan kaçmak zorunda kaldıklarının bir işaretiydi. Çünkü Fransa toprağına bastıklarında tek bir kuruş bile yoktu üzerlerinde. Şidâyet Fransa’yı çok iyi bilme özelliğini kullanarak aşılmaz görünenleri aşmayı, zor ile mücadeleyi başardı ve bir kaçak olarak geldikleri Fransa’da ayakta durabileceğini gösterdi kendisine. Paris’te yıllar sonra adımlamanın hem derin sızısını, hem de doyumsuz hazzını yaşadı. Bu arada Luisa birşeyler hatırlamış gibi ya da içinde kalan korku kırıntılarından etkilenmiş gibi yine kısa süreli bir sessizlik dönemi yaşadı. “Ben korkuyorum, korkuyorum ben; ben korkuyorum, korkuyorum ben” diye geceleri uyumak istemedi. Gemiden indiği gün sevinçle annesine sarılıp rahatlayınca, “bir daha gemiye binmeyelim” demekle yetindi. Şidâyet de o günden sonra, kızına verdiği söze bağlı kalarak, su üzerindeki tüm taşıtlardan uzak durdu. Boğaz’da bile karşıdan karşıya geçmeyecek, “neden?” sorusuna ise hiçbir zaman cevap vermeyecekti. Oysa ki bir gemi kazasıyla yaşanmışları olan birisine sorulabilecek en gereksiz soruydu bu.



Birgün, tam olarak kendini hazır hissettiğinde Şidâyet “Nadîma Beyan” adına mektubu postaya verdiğinde “bir ölünün mektubu” cümlesi geçti aklından. Heyecanlı, hüzünlü, huzursuz; ama ümit dolu düşünceler eşliğinde; tüm geçmişini yeniden yüz kere, bin kere yaşayarak mektubun aks-i sadasını bekledi. Bir de “ya hiç ses çıkmazsa” endişesi yüreğinin üzerine oturmuş onu sıkıyor, kalkmaya da hiç niyetli görünmüyordu.



Şemay günlere gecelere uzanan sessizliğini sürdürürken Nadîma, onun yanında “kapat” düğmesi olmayan bir radyo gibi sürekli konuşmaya verdi kendisini. Hatırlayabildiği ilk anısından başladı da hiçbir ayrıntıyı atlamadan, olaylar üzerine bire bin katan yorumlar ekleyerek anlattı da anlattı da anlattı. Şemay en ufak bir tepki göstermedi. Ne bir parmağını hareket ettirdi, ne bir tebessüm sundu annesine, ne de bakışlarında bir sıcaklık oldu. Şemay küsmüştü hayata. Küsmüştü küsmesine de hiçkimse neden küstüğünü bir türlü çözemedi. “Yeşil çam ormanı kliniği”nde yaklaşık dört ay kaldı Şemay ve ona eşlik eden Nadîma . Dört ayın sonunda İstanbul’a döndüler birlikte, doktorların izni üzerine. Şemay deniz manzaralı odasına yerleştirildi ve yirmi dört saat bakımını üstlenecek bir yardımcı seçildi onun için. Meyra onları büyük bir süprizle karşıladı: “Yeniden kazandığı Şidâyet teyzesi ve onun kızı Luisa...”



Nadîma onları gördüğü ilk anda bir ağlama nöbetine tutuldu da, saatlerce akan gözyaşlarını durdurmak mümkün olmadı. Sular seller misâli aktı Nadîma. Zîfeşan Hanım’ı hatırladı, Vahime’yi hatırladı, Hafîz’i hatırladı. Her yıl okuttuğu mevlîd’i, her mevlîd günü pişirilen helvaları; Yasin-i Şerîf günlerini, indirilen hâtimleri, alınan hâtim dualarını bir bir düşündü de ağladı. Sarıldı Şidâyet’e. Öptü, saçlarına dokundu. Ellerini bırakmaktan korktu. Yeşil gözlerinden gözlerini uzun süre ayıramadı. Ve hep gülümseyen yüzüne düşen keder noktalarını yakaladı. Sonra aniden yerinden fırlayarak kıymetli örtüsünü başına doladığı gibi şükür secdesine kapandı. “Meğer ağlayanlar birgün gülermiş. Meğer hayat insanı kendine bağlamak için hoş süprizler hazırlamayı da bilirmiş” dedi dört dönerek. Meyra onları uzun süre bir köşeden sessizce seyretti. Luisa ise yine korkmuştu, yine pusmuş iri gözlerini daha bir irileştirmiş, birbirine sarılıp duran iki kadından bakışlarını ayıramıyordu. On-üç yaş onun bazı gerçekleri idrâki için yeterli değildi Şidâyet’e göre. Bu yüzden öğrenmesi gerekenleri vakti geldiğinde, bu buluşma gününden çok yıllar sonra öğrenecekti. Her ne kadar başından geçenler zor görünse de, Luisa Şidâyet’in yardım ve eksiksiz desteğiyle sapasağlam bir karakter, bir şekil, bir duruş kazanacaktı. Hep Luisa olarak kalsa da hiçbir zaman İstanbul dışında yaşamak arzusuna kapılmayacak, böyle bir düşünce de zihnine hiç takılmayacaktı.



Metrûk Petrov Vasile’yi bulabilmek umuduyla Gümüşçüler arastası’na gittiğinde onu tanıyan bir tek kişiye bile rastlamadı. Amacı neydi? Neden Metrûk’ü böyle bir yolculuğa sürüklemişti? Bütün soruların cevabını yalıdan öğrendi Metrûk. Bir gece beş tavırsız adam yalıyı altına üstüne getirmiş, bütün yazılı belgelere el koymuş, ne kadar kitap varsa çuvallara doldurup karanlığa dalıp gitmişlerdi. Metrûk bütün bunlara bir mânâ veremediyse bile, alınan kitaplara çok da yanmadı. Çok da üzerinde durup ahlanmadı, hatta ki bir gülümseme geçti yüzünden.



Yıllar öncesinin Metrûk’ü nihayetinde çok başkalaşmış, çok ayrı bir tavır kazanmış, kolunda Albîna ile bambaşka bir adam olup çıkmıştı. Yalıdakiler Metrûk’ten çok Albîna’ya baktılar, Albîna’yı yukarıdan aşağıya şöyle bir inceleyip süzgeçten geçirdiler, akıllarından geçen her bir kelamı erinmeden hemen yanıbaşındaki kulaklara eğilip fısıldamaktan geri durmadılar ve en çok da dupduru güzelliğinden gözlerini alamadılar. Yalının en büyüğü Kamburizade Fettah Efendi’nin dördüncü karısı Refîka burnunu kaldırabildiği kadar yukarıda tutarak “nece söyleşir bu hatun?” diye sorunca avluya biriken bütün yalı efrâdını kahkahaya boğuverdi. Refîka yalının en büyüğüydü, lakin kimse lafına dönüp bakmazdı. Ardından dil çıkarmayı pek seven çocukların eğlencesi, maskarası olduğunu bilmeden, güç bela da olsa kasıla kasıla yürümekten, “bu yalıyı ben yaptım” havasını yana yöne yaymaktan pek hoşlanırdı. Çocuklardan biri “nece söyleşse öyle söyleşecek” diyerek kalabalığı daha derin kahkahaya boğdu. Metrûk bu işsiz, güçsüz, lüzumsuz kalabalığın hiç dağılmayacağından emin olduğundan Albîna ’yı yalıya sokup gidişinden bu yana hiç dokunulmayan odasına sürükledi. Darmadağınık, toz içinde kalmış odada sedire oturduklarında yıllarca yanlarında taşıdıkları mektubu açıp okumayı akıl ettiler. İşte o vakit Metrûk gerçeği alenen idrâk edip, nasıl bir oyun içine sokulduğunu farketti. Güya Metrûk’ü yalıdan uzaklaştırmak ve her ne yazdıysa el koymaktı amaç. Güldü Metrûk. Gülüp geçti Metrûk. Bu yolculuk ona zaten hıfzettiği eserlerin içinde bulamayacağı öyle güzellikler kazandırmıştı ki, bunlardan en mühimi Albîna idi.



Albîna ... gün gelip yalının boşala boşala içinde kalan tek güzelliği, tek sevileni, tek sahibesi oldu. Bataklıktan bir gül çıkarmayı başarmıştı Metrûk. Kamburizade’lerin adını sürdüren nesil, Meyra’ya dek, bu yalıda Albîna ve Metrûk’ten olma bir ağacın dalları gibi uzanacaklardı. Her şey zamanla değişmek zorundaydı. Yalı, bu değişimin tek seyircisi idi. Zîfeşan Hanım’ın dediği gibi, İstanbul o eski İstanbul değildi belki, ama gerçek şu idi ki hiçbir şey eskisi gibi değildi zaten.

Nazife ÇİFÇİOĞLU

Kartal Busbey
07-01-2008, 07:22
Tesekkurler..;)