TÜRK
09-22-2007, 18:14
YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - 3
Sonra Metrûk, beyitler bir yana, ecnebiler usûlünde bir roman çıkardı ortaya. Osmanlı döneminde yazılan ilk Türk romanı olma özelliğini taşıyan bu romanın adı “Dokuzuncu Boğum” idi. Fakat bu romanın bir Türk tarafından yazıldığını hiçkimse hiçbir zaman öğrenemedi. Çünkü Metrûk bu sefer de farklı bir isim kullanmış ve yazan kişinin adını Adrian Marjina olarak kaydetmişti. İstanbul edebiyat muhitince yıllarca beğeniyle okunan kitap her sayfasında ayrı bir trajediyi resmediyor, her okuyan “şiirin gizemi, mahremiyeti başka” kelamını söylenip duruyordu. Romanın İstanbul’da yaşanan olayları anlatıyor olması da verilen ehemmiyeti arttırıyordu. “Filhakika bir ecnebî muharririn kaleminden İstanbul’u okumanın keyfi başka” diyorlardı birbirlerine. Adrian Marjina, romanında Metrûk’ün yaşadığı hayatın üzerine kurmuştu kurgusunu. Kimseler bilmedi gerçeklerin asıl rengini, biçimini; duruş, görüş ve sınırlarını. Onca okumaya rağmen o dönemde kıymetli “Dokuzuncu Boğum”, sonraları unutuldu sahafların raflarında. Zaman onu da yıprattı, insanlar konuşacak başka yeniler buldular kendilerine kolayca. Herdem yeniler çıkıyor, herdem yeniler keşfediliyordu. Eskilere kıymet veren yoktu nedense. Cedidine bakıp “atîk olmasın” deniyordu.
Metrûk daha birçok eser kaleme aldı ve başka başka isimler altında verdi karilerin eline, yaptığının doğruluğunu kendi içinde hiç tartışmadan. Yazdıkça; mutmain Metrûk, mesrur Metrûk hâline dönüştü. Bunca dönüşüme rağmen yalıda yaşayan bir dolu insan ne onun mutmain oluşunu, ne de mesruriyetini farketti. Herkes kendi telaşında, herkes kendi hayat çizgisinde ilerlemekten bir başkasını göremeyecek kadar amâ olup çıkmıştı ona göre. Her gün yalıda yeni yeni olaylar patlak veriyor, mutlaka birisinin başına bir şey geliyordu. Ya çocuklardan biri avludaki kuyuya düşüyor, ya yıllar önce giden çat kapı dönüyor, ya biri hastalanıyor çığırtkan bir eda ile hekimler ünleniyor, ya ölüm kapıyı çalıyor; ya kavga, gürültü, patırtı çıkıyordu... Ve daha bir sürü vukuat arasında kim kime dum duma bir hayat kayıp gidiyordu.
Nadîma, tahammülü zor bekleyişini sürdürürken bir pazartesi sabahında bir mektup aldı. Mektubun üzerindeki damgada Paris yazılıydı. “Paris” diye mırıldandı hüzünle. Elbette ki bu şehir ona Şidâyet’i anımsatmış, içinde Şidâyet’in olduğu pek çok anıyı canlandırmıştı. “Paris pek güzel be abla” diyen Şidâyet orada yaşadığı güzel günleri anlata anlata bitiremezdi de Nadîma “artık yeter!” diye feryad etmek zorunda kalırdı. Paris hiç görmediği ama çok iyi bildiği bir şehirdi bu yüzden. “Hani şu köşeyi dönünce tam karşındaki küçük pastahane var ya...” diyecek kadar üstelik.
Zarfı elinde evirdi, çevirdi... “Nadîma Beyan” adına gönderilişine pek şaşıran Nadîma, Paris’te bir tanıdık olmadığından o kadar emindi ki, “mutlaka bir yanlışlık var” diye geçirdi içinden. Tereddütle zarfı açtı. Dörde katlanmış beyaz kağıda yazılmış tek paragraftan oluşan yazıyı okuyunca o an kalbinin duracağını, son nefesini verip de şu alemin karmaşasından kurtulacağını sandı. Tiz bir çığlık bıraktı havaya. “Şidâyet! Şidâyet yaşıyor!”
Şemay’ın ateşi “yeşil çam ormanı kliniği”ne gelişlerinin haftasına düşmeye başlayınca Meyra oldukça rahatladı. Sürekli annesini aramak için eli telefona gidiyordu, ama onun sesini duyunca nerede olduklarını söylemekten korktuğundan vazgeçip erteliyordu her seferinde. “Şemay tamamen iyileşir de iyi haberler veririm” diyerek Şemay’ın doktoruyla konuşmaya gitti. Doktor Fehim, Şemay’ın klinikteki sorumlu doktoru idi. Diğer bütün doktorların teşhis ve tedavi sırasında yapılması gereken tüm takip işlemlerini gerçekleştiriyor, her an Şemay’ı kontrol altında tutuyordu. Meyra alması gereken bilgileri sadece Doktor Fehim’den alıyor, sadece onunla görüşüyordu.
Meyra, Doktor Fehim’in aydınlık, ferah, hoş kokulu, estetik ve sade odasına girer girmez “hastalığın türü kesinleşti mi?” diye sordu.
Doktor Fehim, Meyra’yı ayakta karşılayıp hafif tebessümle “hayır” dedi. “Henüz değil, ama tahminler var tabiî. Psikiyatr bölümü “psikolojik sebepler” üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Nöroloji bölümü de tüm tetkiklerini tamamlamak üzere.”
Meyra “ne zaman netleşecek sizce?” diye sordu.
“Bunu bilemem” dedi Doktor Fehim. “Ateşi düşmeye başladı. Yakında uyanmasını umuyoruz. Eğer bunu sağlayabilirsek işimiz biraz kolaylaşacak. Sizce son zamanlarda hiç problem yaşadı mı?”
Meyra düşünceli düşünceli “bilmem” diye mırıldandı. “Yaşadıysa da ben bilmiyorum.”
“Uyanabilirse ve konuşmaya başlarsa bütün sorularımıza cevap alabileceğimizi düşünüyoruz” dedi Doktor Fehim. O ara çalan telefona bakmak için uzandığında Meyra izin isteyerek odadan ayrıldı. Henüz konuşabilecek çok fazla konu da yoktu zaten. Bir genç kızın başından geçebilecekleri tasavvur etmeye çalışarak Şemay’ın hayatını gözünün önüne getirdi Meyra. Bir lise öğrencisi neden kendisini kilitlerdi hayata karşı? Güzel ve güneşli ve ılık ve pembe düşler kurarken ansızın ortaya çıkan bir uçuruma yuvarlanarak boşlukta asılıkalmak ve çırpınmak, çırpınmak, çırpınmak... Sımsıcak kumların üzerinde uzanmış yatıryorken dev dalgaların altında nefessiz kalmak ve çırpınmak, çırpınmak, çırpınmak; en derin uykusunda gecenin, rüyadan rüyaya kanatlanıp gökkuşağına dokunurken serçe parmağından damlayan kan ile sürüklenmek ve açamamak gözleri ve çırpınmak, çırpınmak, çırpınmak... Şemay’ın girdapları, Şemay’ın fırtınaları, Şemay’ın yıkımları, Şemay’ın boşlukları... Belki Meyra’nın da, Şemay’ın da adını dahi bilmedikleri var, ama yok “baba” kelimesinin eksik yanı, tamamlanamaz yanı, doldurulamaz yanı...
Metrûk uzun zaman önce adını “Mektubat” koyduğu metinler yazmaya başlamış, onları en gizli köşelerde bir bir biriktirmek suretiyle külliyetli bir kitap haline getirmişti. Bir kendine yazdığı bu mektuplarda konuşamadığı, haykıramadığı, her ne var ise söyleyemediği, bir de peşinden koştuğu hayâllerini anlatıyordu. Hiç olmayan dostlar yerine kalem ve kağıdı seçmiş, paylaşıyordu ömrünün her cümlesini.
“Meğer ki özlediğim senmişsin; zemheride de, temmuzunda da İstanbul’un. Hani hep yerde olanın hiç düşemeyeceği gibi... Bir kere düşebilseydim eğer bilirdim nasıl olduğunu. Düşmek ve sevmek... İçinde olup da tanımadığım iki... Meğer ki özlediğim senmişsin; anda, zamanda, hayatta, orada, burada, suda, havada... Belini bükmüş kılıç balığı Boğaz’ın mavisinde kayıpta.
Ben her gece gitmelerdeyim sana. Sen bana bîgâne, ben sana ünlem. Yolun başında kaldığım yerdeyim. Hep elem, hep keder, hep hasret noktasını koyamadığım. Yolun başı ilk adımdan da öncesi. Yalının panjurları denizle bakışırken içim hasta, dışım hasta.
.............................”
Kaç yıl yasını tutmuşlardı Şidâyet’in? Kaç yıl ağlamışlardı arkasından ve hâlâ ağlamayı sürdürüyorlardı için için. Bir kelebek kadar narin Şidâyet, bir kelebek ömrü yaşamıştı. Nadîma Şemay’ı işte tam da o sırada aklından çıkarıvermiş, elleri ayakları buz kesmiş, dili tutulup kalıvermişti salonun orta yerinde. “Bu bir şaka olmalı, bu bir şaka olmalı...”
Nadîma kendine gelebilmeyi başardığında elinde tuttuğu mektubu belki on, belki yirmi okudu da okudu. “Başım, başım, ay başım!” diye diye çekmecelerde sakinleştirici aramaya başladı. “Geldi mi üst üste gelirler, bir çekildiler mi kimsenin aklına gelmez bu ellisini geçkin kadın!” Herkes neredeydi o günlerde? Meşguldüler her zamanki gibi; bir yalı bekçisi Nadîma, her cümlenin içine düşmede mahir Nadîma böyle arkada, olduğu yerde; bir odada, bir salonda; bir alt katta, bir üst katta; bir bahçede, bir çatıda; bir tencerede, bir kovada; bir yatakta, bir dolapta...
Ellerinin titremesini durduramayan Nadîma annesini özledi, seslendi Zîfeşan Hanım’a, “bu hayat ağır, taşıyamıyorum” diye yerlere kapandı, nadîde iğne oyalarıyla kenarları geçilmiş toz pembe bir namaz örtüsünü bakımlı saçlarının üzerine dolayarak secdeye kapandı, ağladı, ağladı, ağladı... Boşa geçirilmiş bir ömre mi, bir ucu yakalanamamış hayâllere mi, tutunamayışa mı; yalnızlığa, kimsesizliğe, hep kaybedişe, hayattan lezzet alamayışa mı... Ağladı da ağladı Nadîma. Evin sevimli ve ihtiyar kedisi Peluş hiç görmediği bu ağlama seansına karşı nasıl davranacağını bilememiş, bir kuytu köşeye pusmuş, gözlerini kısarak “Ankara kedisi” olma ayrıcalığını hatırlatacak aile fertlerinin yokluğuna hayıflanıyor olabilirdi. Peluş, Meyra’nın sevgi çemberi içine alınmış bir güzellikti. Bu eve henüz bir yavru iken getirildiğinde, Meyra’ya yaşgünü hediyesi olarak sunulmuş, onun güzel kahve gözlerine hayran kaldığı için de kimsenin elini yüzünü tırmalamamıştı. Ama ani hareketlerden o vakitten beri pek haz etmediğinden şimdi olduğu gibi hep uzak durdu Nadîma’dan. Fevrilikte birinci, asabilikte kimseye pabuç bırakmayan, sesi herdaim yüksek ve tiz, “ben yaparım” tehditleriyle evin düzenini koruyacağını zannetmekte ısrarlı bir zavallıydı aslında Nadîma; üstelik bu zavallılığı en iyi de kendisi bilmekte idi... bir ömrü tutunamadan yaşamak hiç kolay olmasa gerekti. Bu da bir çeşit teselli oyunuydu belki. Nadîma’nın içsel dünyasında kurup oynadığı onlarca oyundan bir tanesiydi işte.
Peluş, koltuğun altından kısık gözlerle Nadîma’ya bakarken “insanları anlamak zor” cümlesini yorgun patileriyle havada yakalamaya çalışıyordu. Nadîma da gözyaşlarının yardımıyla kendine gelmeye, yumuşamaya, doğrulmaya ve gerçeklerle yüzleşme cesaretini toplamaya çabalarken bir müddet uyumanın her yönden iyi geleceğine karar verdi ve titrek adımlarla, yeri geldi duvarlara tutuna tutuna odasına yöneldi. Böyle zamanlarda yumuşak bir yatağın rahatlatıcı gücünü kimse inkar edemezdi. Uyudu Nadîma. Bütün yorgunların yaptığı gibi uyudu Nadîma.
Şidâyet yeni bir yolculuk için gemiyi seçmişti bu kez. Bazen havalarda olmak, bazen trenle ağır ağır ilerlemek, bazen bir arabanın daldığı yol manzaralarına kapılıp gitmek, bazen de bir gemiye günlerce hapsolup maviye boyanmak... Daldan dala konan güzel ve şirin ve tatlı ve hızlı ve alımlı bir kızdı Şidâyet. Tutulması, önüne geçilip durdurulması, yavaşlatılması neredeyse mümkünsüz görünüyordu. Onu gören bütün dünyasını yeşil sırt çantasında taşıdığını düşünebilir, hatta dünyaya sığmayan bir küçük çantaya ne sığdırabilir hayretiyle bakakalırdı. Hep harekete hazır spor giysileri ile bir tüy kadar hafif ve rahat görünürdü Şidâyet. “Üzerimde bir yığın taşımak için gelmedim dünyaya” der Nadîma’nın üşenmeden döşendiği takılarına takılmadan edemezdi. “Ayaklı bujiteri, kuyumcu güzeli, moda dergisi, vitrin, sonbahar-kış kreasyonu...” gibi isimler takarak onu çileden çıkarır, evin içinde elinde oklava ablasını peşinden koştururdu. Şidâyet gülmeyi pek sevdiğinden Nedîma’nın aklında hep gülen yüzü kalmıştı onun. Geminin battığı haberini aldıklarında yirmi-beş yaşındaydı Şidâyet. Aileden biri daha ayrılmıştı işte ansızın. Nadîma Kamburizade Fettah efendi’nin biryerlerde açık unuttuğu karanlık kapının kapatılması gerektiğini yine söyledi haykıra haykıra, saçını başını yola yola, kendini yerden yere vura vura. Onun bu haline acıyıp, az biraz deli olduğunu kulaklara bir daha fısıldayıp, bîtap bedenine ilaç üstüne ilaç yükleyip odasına götürdüler. Nadîma ise her zaman onların çatlak olduğunu, delilerin içinde kala kala birgün gelip tırlatacağını söyledi sürekli. Duyanlar da gülüp geçtiler bu sözlerin üzerinden. “Delidir, ne yapsa yeridir” dediler. “Boşverin” dediler. “Hasta” dediler. Oysa bütün bunları söyleyenler ne kadar akıllı, ne kadar tam iseler, ne kadar hazır iseler küçük kıyametlerine; o kadar tamdı Nadîma ve olabildiği o kadardı.
Haziran ayının on-dördüydü İstanbul’dan hareket ettiğinde gemi. Çok lüks, çok eğlenceli, rahat ve güvenilir bembeyaz, büyük bir yolcu gemisiydi Nimon. Her milletten insan, dünya hayatının nimetlerinden istifade için bir fırsat yakaladığını düşünüyordu. Büyük ihtimal Nimon’da tek ağlayan, üç yaşındaki sarı bukleli kızdı. Şidâyet onu bir köşede için için ağlarken gördüğünde yollarının ayrılmamacasına kesişeceğini bilemezdi. Mavi gözlerine bakıp “küçük bir gezgin” diye düşünmüştü ilk olarak. “Bu yaşta gezme şansına sahip bir harikulâde.”
Nimon’un hedefi Fransa idi. Arada birçok limanda konaklayacak, gide gide Atlantik Okyanusu’na varacak, en son Fransız sularında, bir liman kenti olan Brest’e demirleyecekti. Her şey çok güzel başladı. Gemide “yok” aransa ihtimal bulunamazdı. Kısa sürede herkes keyifli yolculuğun rehavetine bıraktı bedenini. Fakat ne olduysa oldu ve Nimon bir geceyarısı, yıldızların altında, kimseye haber vermeden, kimseden de izin almadan sulara gömüldü. Filikalara yetişebilen az insandan biri Şidâyet, diğeri de telaş arasında onun karşısına çıkan sarı bukleli küçük kızdı. Şidâyet onu kucakladığında mavi gözlerine korku dolmuş, ellerini minik ağzına sokmaya çalışıyordu. Sabaha kalmadan insanların hayranlıkla baktığı, “bir şaheser” diyerek beğenilerini gösterdikleri Nimon’u okyanus yutmuş, geriye filikalara doluşan bir avuç insandan başka bir şey kalmamıştı. Bir facia, bir felaket, bir trajedi... İnsanın aklına getirmediği karşısına çıkıveriyordu böyle, ölüm her an bir buluşma noktası seçebiliyordu kendisine; kara ya da deniz, yer ya da gök; sıcak ya da soğuk; sebep, mazeret, ıslak, kuru, gece, gündüz dinlemiyordu. Her şey “hazır olun” diye bağırsa da, insan başına gelmeden “bana dokunmaz” edasını üzerinden atamıyordu. Ve Nimon faciası “dünya haberleri”ne şöyle geçti: “Kurtulan olmadı.” Bunun sebebi, filikaları kazadan iki gün sonra bir ticarî geminin farkedip yolcuları almış olmasıydı. Gemi nereye gidiyorsa oraya götürdü yolcuları. Yani Cezayir’e... Ve büyük bir hata yapan kaptan hiçbir yere hiçbir açıklama vermedi.
Şidâyet zorlu bir yolculuk sonrasında, kucağından bir an olsun indirmediği sarı bukleli kızla Annaba limanına bırakıldığında her taraf insan kaynıyordu. Korkudan konuşması durmuş olan kızın ağzından tek bir kelime alamadı. Yıpratıcı, yorucu yolculuğa bir de sıcak havanın boğuculuğu eklenince tüm eklemlerinin hissizleştiğini farketti Şidâyet. Küçük kızın, kollarının arasından nasıl kaydığını anlayamadan bir çuval gibi yere devrildi. Düştüğünde başını vurduğu beton parçasından tok bir ses çıktı. Ve sonrası yıllar sürecek bir belirsizlikten ibaret günlerden oluşacaktı. Şidâyet Nimon’dan kaçarken yanına kimlik, pasaport ya da adı, uyruğu gibi kişisel bilgiler taşıyan hiçbir belge alamadığı için onu limanda yerde bulan adam Şidâyet’in kim olduğu hakkında bilgilenemedi. Yanıbaşında sürekli ağlayan kıza sorduğu sorulara da cevap alamayınca; kaynayan kalabalığa bakıp durumu umursayan tek bir insan bile olmadığını görerek Şidâyet’i sırtına alıverdi. Kalabalık limandan çıkıp 1971 model kırmızı bir mersedes’e bindiler; Şidâyet, sarı bukleli kız ve zayıflıktan her an ortadan kırılacakmış gibi duran neredeyse iki metre boyundaki siyahî adam... Araba hareket ettiğinde kız ağlama şiddetini arttırmış, güzel mavi gözleri kan çanağına dönmüştü. Adam bu gürültüye daha fazla dayanamayarak kendi dilinde “zırlama!” dediğinde, anlamasa da kız hıçkırıklara boğuldu. Adı Hujima olan bu siyahî adamın evine geldiklerinde, yıllar sürecek olan “bu kadar da olmaz” dedirtecek olayların içinden nasıl çıkılacağı kestirelemeyecek kadar karmaşıklaşmıştı.
Metrûk, yazmakla bu denli haşir neşirken bir sabah uyanmadan daha şehir, bir haberci vasıtasıyla Gümüşçüler arastası’na çağrıldı. Önce ürperdi, tedirgin hissetti kendisini, sonra da içten içe korktu Metrûk. Ne demeye gidecekti ki oraya? Alelacele habercinin eline tutuşturduğu varak üzerinde “Petrov Vasile usta, 62...” yazılıydı. Kimdi bu zat, derdi ne idi?
Metrûk o sabah odasında dört döndü. Ter içinde kalmış, aklı fikri karışmış, babası Kamburizade Fettah efendi’nin başına gelenleri düşünüp kaçmak arzusuna kapılmış; lakin gizlenebileceği bir tek delik bile bulamamıştı. “Gümüşçüler arastası” diye mırıldanıyordu sürekli. Sonunda her ne pahasına olursa olsun gitmeye karar vererek giyindi. Gümüşçüler arastası’na varması takriben bir saatini aldı. Ilık bir nisan bahar’ında İstanbul bir başka güzel görünse de Metrûk hiçbir güzelliğin üzerinde duraklayabilecek halde değildi. En çabuk tarafından meselenin iç yüzünü öğrenmek ve bu fena dakikalara son noktayı koymak telaşındaydı. Arasta’nın yuvarlak kemerli doğu kapısından içeri süzüldüğünde önce hiçbir şey göremedi Metrûk. Dışarının aydınlığından girdiği karanlığa alışması zaman aldı. İki duvar arasında, kalın taş sütunlardan birisinin arkasına durarak sakinleşmeyi bekledi. Gözleri açıldıkça ortalıkta dolaşan insanları seyretti bir süre. “Herkesin bir işi var belli” dedi kendi kendine. Ve orada bulunma sebebine bir müddet hayıflandı. Rutubet kokusuna karışan çay kokusu içini okşadı. Semaverde demlenmiş çayını yudumlarkenki halini hayâl edip ne kadar rahat olduğunu düşünerek iç çekerken “artık şu işi noktalamalı” diyerek gizlendiği yerden çıkıverdi. Önce küçük bir çocuğa çarptı, ardından siyah çarşaflı bir kadına... Herkes arkasından bir dolu laf saydı, ama Metrûk korkunç bir hata yapmış gibi koşarak uzaklaştı onlardan. Ve 62’yi aradı uzun bir süre. Tonozlu dükkanları seyrederken üçgen biçimlerinin oluşturduğu düzene hayran kaldı. 102 dükkan içinde aradığını bulmakta zorlanmasının en büyük sebebi, sağa sola koşturan kalabalığın ortasından bir türlü kendini çekip çıkaramamasıydı. Kalabalık onu metrelerce sürüklüyor, gerisin geri dönmek zorunda kalıyordu Metrûk.
Sonunda 62 numaralı küçük dükkanın içine girdiğinde önce kimseleri göremedi. Etrafına bakınırken merak içinde, yaşlı bir adam bez çekilmiş bir bölümün ardından ortaya çıkıverdi. Metrûk’e sorsalar adam yüz yirmi’sini çoktan geçmişti. Tek diri duran tarafının mavi gözleri olduğunu düşünecekti daha sonraları. Ve ondan hatırlayabildiği tek ayrıntı bu kalacaktı aklında.
İhtiyar, kısık ve titrek bir sesle, neredeyse fısıldayarak “gel, otur şu iskemleye” dedi. Metrûk, çekingen, iskemlenin ucuna ilişirken “hayırdır inşallah” diyordu aklından. “Sana o mesajı gönderen benim. Yani Petrov Vasile... “Nereden nereye” diyeceksin belki, ama Fettah efendi ile zindanda tanıştım. Çok kısa süre de olsa bana birşeyler anlatma fırsatı yakalayabilmişti. Az kaldım o karanlık yerlerde, ama bir ömre bedeldi. Çıktığımdan beri yalıyı gözaltında tutuyorum. Bilirim bu yüzden her odasını yalının, bilirim her olanını da.”
Nazife ÇİFÇİOĞLU
Sonra Metrûk, beyitler bir yana, ecnebiler usûlünde bir roman çıkardı ortaya. Osmanlı döneminde yazılan ilk Türk romanı olma özelliğini taşıyan bu romanın adı “Dokuzuncu Boğum” idi. Fakat bu romanın bir Türk tarafından yazıldığını hiçkimse hiçbir zaman öğrenemedi. Çünkü Metrûk bu sefer de farklı bir isim kullanmış ve yazan kişinin adını Adrian Marjina olarak kaydetmişti. İstanbul edebiyat muhitince yıllarca beğeniyle okunan kitap her sayfasında ayrı bir trajediyi resmediyor, her okuyan “şiirin gizemi, mahremiyeti başka” kelamını söylenip duruyordu. Romanın İstanbul’da yaşanan olayları anlatıyor olması da verilen ehemmiyeti arttırıyordu. “Filhakika bir ecnebî muharririn kaleminden İstanbul’u okumanın keyfi başka” diyorlardı birbirlerine. Adrian Marjina, romanında Metrûk’ün yaşadığı hayatın üzerine kurmuştu kurgusunu. Kimseler bilmedi gerçeklerin asıl rengini, biçimini; duruş, görüş ve sınırlarını. Onca okumaya rağmen o dönemde kıymetli “Dokuzuncu Boğum”, sonraları unutuldu sahafların raflarında. Zaman onu da yıprattı, insanlar konuşacak başka yeniler buldular kendilerine kolayca. Herdem yeniler çıkıyor, herdem yeniler keşfediliyordu. Eskilere kıymet veren yoktu nedense. Cedidine bakıp “atîk olmasın” deniyordu.
Metrûk daha birçok eser kaleme aldı ve başka başka isimler altında verdi karilerin eline, yaptığının doğruluğunu kendi içinde hiç tartışmadan. Yazdıkça; mutmain Metrûk, mesrur Metrûk hâline dönüştü. Bunca dönüşüme rağmen yalıda yaşayan bir dolu insan ne onun mutmain oluşunu, ne de mesruriyetini farketti. Herkes kendi telaşında, herkes kendi hayat çizgisinde ilerlemekten bir başkasını göremeyecek kadar amâ olup çıkmıştı ona göre. Her gün yalıda yeni yeni olaylar patlak veriyor, mutlaka birisinin başına bir şey geliyordu. Ya çocuklardan biri avludaki kuyuya düşüyor, ya yıllar önce giden çat kapı dönüyor, ya biri hastalanıyor çığırtkan bir eda ile hekimler ünleniyor, ya ölüm kapıyı çalıyor; ya kavga, gürültü, patırtı çıkıyordu... Ve daha bir sürü vukuat arasında kim kime dum duma bir hayat kayıp gidiyordu.
Nadîma, tahammülü zor bekleyişini sürdürürken bir pazartesi sabahında bir mektup aldı. Mektubun üzerindeki damgada Paris yazılıydı. “Paris” diye mırıldandı hüzünle. Elbette ki bu şehir ona Şidâyet’i anımsatmış, içinde Şidâyet’in olduğu pek çok anıyı canlandırmıştı. “Paris pek güzel be abla” diyen Şidâyet orada yaşadığı güzel günleri anlata anlata bitiremezdi de Nadîma “artık yeter!” diye feryad etmek zorunda kalırdı. Paris hiç görmediği ama çok iyi bildiği bir şehirdi bu yüzden. “Hani şu köşeyi dönünce tam karşındaki küçük pastahane var ya...” diyecek kadar üstelik.
Zarfı elinde evirdi, çevirdi... “Nadîma Beyan” adına gönderilişine pek şaşıran Nadîma, Paris’te bir tanıdık olmadığından o kadar emindi ki, “mutlaka bir yanlışlık var” diye geçirdi içinden. Tereddütle zarfı açtı. Dörde katlanmış beyaz kağıda yazılmış tek paragraftan oluşan yazıyı okuyunca o an kalbinin duracağını, son nefesini verip de şu alemin karmaşasından kurtulacağını sandı. Tiz bir çığlık bıraktı havaya. “Şidâyet! Şidâyet yaşıyor!”
Şemay’ın ateşi “yeşil çam ormanı kliniği”ne gelişlerinin haftasına düşmeye başlayınca Meyra oldukça rahatladı. Sürekli annesini aramak için eli telefona gidiyordu, ama onun sesini duyunca nerede olduklarını söylemekten korktuğundan vazgeçip erteliyordu her seferinde. “Şemay tamamen iyileşir de iyi haberler veririm” diyerek Şemay’ın doktoruyla konuşmaya gitti. Doktor Fehim, Şemay’ın klinikteki sorumlu doktoru idi. Diğer bütün doktorların teşhis ve tedavi sırasında yapılması gereken tüm takip işlemlerini gerçekleştiriyor, her an Şemay’ı kontrol altında tutuyordu. Meyra alması gereken bilgileri sadece Doktor Fehim’den alıyor, sadece onunla görüşüyordu.
Meyra, Doktor Fehim’in aydınlık, ferah, hoş kokulu, estetik ve sade odasına girer girmez “hastalığın türü kesinleşti mi?” diye sordu.
Doktor Fehim, Meyra’yı ayakta karşılayıp hafif tebessümle “hayır” dedi. “Henüz değil, ama tahminler var tabiî. Psikiyatr bölümü “psikolojik sebepler” üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Nöroloji bölümü de tüm tetkiklerini tamamlamak üzere.”
Meyra “ne zaman netleşecek sizce?” diye sordu.
“Bunu bilemem” dedi Doktor Fehim. “Ateşi düşmeye başladı. Yakında uyanmasını umuyoruz. Eğer bunu sağlayabilirsek işimiz biraz kolaylaşacak. Sizce son zamanlarda hiç problem yaşadı mı?”
Meyra düşünceli düşünceli “bilmem” diye mırıldandı. “Yaşadıysa da ben bilmiyorum.”
“Uyanabilirse ve konuşmaya başlarsa bütün sorularımıza cevap alabileceğimizi düşünüyoruz” dedi Doktor Fehim. O ara çalan telefona bakmak için uzandığında Meyra izin isteyerek odadan ayrıldı. Henüz konuşabilecek çok fazla konu da yoktu zaten. Bir genç kızın başından geçebilecekleri tasavvur etmeye çalışarak Şemay’ın hayatını gözünün önüne getirdi Meyra. Bir lise öğrencisi neden kendisini kilitlerdi hayata karşı? Güzel ve güneşli ve ılık ve pembe düşler kurarken ansızın ortaya çıkan bir uçuruma yuvarlanarak boşlukta asılıkalmak ve çırpınmak, çırpınmak, çırpınmak... Sımsıcak kumların üzerinde uzanmış yatıryorken dev dalgaların altında nefessiz kalmak ve çırpınmak, çırpınmak, çırpınmak; en derin uykusunda gecenin, rüyadan rüyaya kanatlanıp gökkuşağına dokunurken serçe parmağından damlayan kan ile sürüklenmek ve açamamak gözleri ve çırpınmak, çırpınmak, çırpınmak... Şemay’ın girdapları, Şemay’ın fırtınaları, Şemay’ın yıkımları, Şemay’ın boşlukları... Belki Meyra’nın da, Şemay’ın da adını dahi bilmedikleri var, ama yok “baba” kelimesinin eksik yanı, tamamlanamaz yanı, doldurulamaz yanı...
Metrûk uzun zaman önce adını “Mektubat” koyduğu metinler yazmaya başlamış, onları en gizli köşelerde bir bir biriktirmek suretiyle külliyetli bir kitap haline getirmişti. Bir kendine yazdığı bu mektuplarda konuşamadığı, haykıramadığı, her ne var ise söyleyemediği, bir de peşinden koştuğu hayâllerini anlatıyordu. Hiç olmayan dostlar yerine kalem ve kağıdı seçmiş, paylaşıyordu ömrünün her cümlesini.
“Meğer ki özlediğim senmişsin; zemheride de, temmuzunda da İstanbul’un. Hani hep yerde olanın hiç düşemeyeceği gibi... Bir kere düşebilseydim eğer bilirdim nasıl olduğunu. Düşmek ve sevmek... İçinde olup da tanımadığım iki... Meğer ki özlediğim senmişsin; anda, zamanda, hayatta, orada, burada, suda, havada... Belini bükmüş kılıç balığı Boğaz’ın mavisinde kayıpta.
Ben her gece gitmelerdeyim sana. Sen bana bîgâne, ben sana ünlem. Yolun başında kaldığım yerdeyim. Hep elem, hep keder, hep hasret noktasını koyamadığım. Yolun başı ilk adımdan da öncesi. Yalının panjurları denizle bakışırken içim hasta, dışım hasta.
.............................”
Kaç yıl yasını tutmuşlardı Şidâyet’in? Kaç yıl ağlamışlardı arkasından ve hâlâ ağlamayı sürdürüyorlardı için için. Bir kelebek kadar narin Şidâyet, bir kelebek ömrü yaşamıştı. Nadîma Şemay’ı işte tam da o sırada aklından çıkarıvermiş, elleri ayakları buz kesmiş, dili tutulup kalıvermişti salonun orta yerinde. “Bu bir şaka olmalı, bu bir şaka olmalı...”
Nadîma kendine gelebilmeyi başardığında elinde tuttuğu mektubu belki on, belki yirmi okudu da okudu. “Başım, başım, ay başım!” diye diye çekmecelerde sakinleştirici aramaya başladı. “Geldi mi üst üste gelirler, bir çekildiler mi kimsenin aklına gelmez bu ellisini geçkin kadın!” Herkes neredeydi o günlerde? Meşguldüler her zamanki gibi; bir yalı bekçisi Nadîma, her cümlenin içine düşmede mahir Nadîma böyle arkada, olduğu yerde; bir odada, bir salonda; bir alt katta, bir üst katta; bir bahçede, bir çatıda; bir tencerede, bir kovada; bir yatakta, bir dolapta...
Ellerinin titremesini durduramayan Nadîma annesini özledi, seslendi Zîfeşan Hanım’a, “bu hayat ağır, taşıyamıyorum” diye yerlere kapandı, nadîde iğne oyalarıyla kenarları geçilmiş toz pembe bir namaz örtüsünü bakımlı saçlarının üzerine dolayarak secdeye kapandı, ağladı, ağladı, ağladı... Boşa geçirilmiş bir ömre mi, bir ucu yakalanamamış hayâllere mi, tutunamayışa mı; yalnızlığa, kimsesizliğe, hep kaybedişe, hayattan lezzet alamayışa mı... Ağladı da ağladı Nadîma. Evin sevimli ve ihtiyar kedisi Peluş hiç görmediği bu ağlama seansına karşı nasıl davranacağını bilememiş, bir kuytu köşeye pusmuş, gözlerini kısarak “Ankara kedisi” olma ayrıcalığını hatırlatacak aile fertlerinin yokluğuna hayıflanıyor olabilirdi. Peluş, Meyra’nın sevgi çemberi içine alınmış bir güzellikti. Bu eve henüz bir yavru iken getirildiğinde, Meyra’ya yaşgünü hediyesi olarak sunulmuş, onun güzel kahve gözlerine hayran kaldığı için de kimsenin elini yüzünü tırmalamamıştı. Ama ani hareketlerden o vakitten beri pek haz etmediğinden şimdi olduğu gibi hep uzak durdu Nadîma’dan. Fevrilikte birinci, asabilikte kimseye pabuç bırakmayan, sesi herdaim yüksek ve tiz, “ben yaparım” tehditleriyle evin düzenini koruyacağını zannetmekte ısrarlı bir zavallıydı aslında Nadîma; üstelik bu zavallılığı en iyi de kendisi bilmekte idi... bir ömrü tutunamadan yaşamak hiç kolay olmasa gerekti. Bu da bir çeşit teselli oyunuydu belki. Nadîma’nın içsel dünyasında kurup oynadığı onlarca oyundan bir tanesiydi işte.
Peluş, koltuğun altından kısık gözlerle Nadîma’ya bakarken “insanları anlamak zor” cümlesini yorgun patileriyle havada yakalamaya çalışıyordu. Nadîma da gözyaşlarının yardımıyla kendine gelmeye, yumuşamaya, doğrulmaya ve gerçeklerle yüzleşme cesaretini toplamaya çabalarken bir müddet uyumanın her yönden iyi geleceğine karar verdi ve titrek adımlarla, yeri geldi duvarlara tutuna tutuna odasına yöneldi. Böyle zamanlarda yumuşak bir yatağın rahatlatıcı gücünü kimse inkar edemezdi. Uyudu Nadîma. Bütün yorgunların yaptığı gibi uyudu Nadîma.
Şidâyet yeni bir yolculuk için gemiyi seçmişti bu kez. Bazen havalarda olmak, bazen trenle ağır ağır ilerlemek, bazen bir arabanın daldığı yol manzaralarına kapılıp gitmek, bazen de bir gemiye günlerce hapsolup maviye boyanmak... Daldan dala konan güzel ve şirin ve tatlı ve hızlı ve alımlı bir kızdı Şidâyet. Tutulması, önüne geçilip durdurulması, yavaşlatılması neredeyse mümkünsüz görünüyordu. Onu gören bütün dünyasını yeşil sırt çantasında taşıdığını düşünebilir, hatta dünyaya sığmayan bir küçük çantaya ne sığdırabilir hayretiyle bakakalırdı. Hep harekete hazır spor giysileri ile bir tüy kadar hafif ve rahat görünürdü Şidâyet. “Üzerimde bir yığın taşımak için gelmedim dünyaya” der Nadîma’nın üşenmeden döşendiği takılarına takılmadan edemezdi. “Ayaklı bujiteri, kuyumcu güzeli, moda dergisi, vitrin, sonbahar-kış kreasyonu...” gibi isimler takarak onu çileden çıkarır, evin içinde elinde oklava ablasını peşinden koştururdu. Şidâyet gülmeyi pek sevdiğinden Nedîma’nın aklında hep gülen yüzü kalmıştı onun. Geminin battığı haberini aldıklarında yirmi-beş yaşındaydı Şidâyet. Aileden biri daha ayrılmıştı işte ansızın. Nadîma Kamburizade Fettah efendi’nin biryerlerde açık unuttuğu karanlık kapının kapatılması gerektiğini yine söyledi haykıra haykıra, saçını başını yola yola, kendini yerden yere vura vura. Onun bu haline acıyıp, az biraz deli olduğunu kulaklara bir daha fısıldayıp, bîtap bedenine ilaç üstüne ilaç yükleyip odasına götürdüler. Nadîma ise her zaman onların çatlak olduğunu, delilerin içinde kala kala birgün gelip tırlatacağını söyledi sürekli. Duyanlar da gülüp geçtiler bu sözlerin üzerinden. “Delidir, ne yapsa yeridir” dediler. “Boşverin” dediler. “Hasta” dediler. Oysa bütün bunları söyleyenler ne kadar akıllı, ne kadar tam iseler, ne kadar hazır iseler küçük kıyametlerine; o kadar tamdı Nadîma ve olabildiği o kadardı.
Haziran ayının on-dördüydü İstanbul’dan hareket ettiğinde gemi. Çok lüks, çok eğlenceli, rahat ve güvenilir bembeyaz, büyük bir yolcu gemisiydi Nimon. Her milletten insan, dünya hayatının nimetlerinden istifade için bir fırsat yakaladığını düşünüyordu. Büyük ihtimal Nimon’da tek ağlayan, üç yaşındaki sarı bukleli kızdı. Şidâyet onu bir köşede için için ağlarken gördüğünde yollarının ayrılmamacasına kesişeceğini bilemezdi. Mavi gözlerine bakıp “küçük bir gezgin” diye düşünmüştü ilk olarak. “Bu yaşta gezme şansına sahip bir harikulâde.”
Nimon’un hedefi Fransa idi. Arada birçok limanda konaklayacak, gide gide Atlantik Okyanusu’na varacak, en son Fransız sularında, bir liman kenti olan Brest’e demirleyecekti. Her şey çok güzel başladı. Gemide “yok” aransa ihtimal bulunamazdı. Kısa sürede herkes keyifli yolculuğun rehavetine bıraktı bedenini. Fakat ne olduysa oldu ve Nimon bir geceyarısı, yıldızların altında, kimseye haber vermeden, kimseden de izin almadan sulara gömüldü. Filikalara yetişebilen az insandan biri Şidâyet, diğeri de telaş arasında onun karşısına çıkan sarı bukleli küçük kızdı. Şidâyet onu kucakladığında mavi gözlerine korku dolmuş, ellerini minik ağzına sokmaya çalışıyordu. Sabaha kalmadan insanların hayranlıkla baktığı, “bir şaheser” diyerek beğenilerini gösterdikleri Nimon’u okyanus yutmuş, geriye filikalara doluşan bir avuç insandan başka bir şey kalmamıştı. Bir facia, bir felaket, bir trajedi... İnsanın aklına getirmediği karşısına çıkıveriyordu böyle, ölüm her an bir buluşma noktası seçebiliyordu kendisine; kara ya da deniz, yer ya da gök; sıcak ya da soğuk; sebep, mazeret, ıslak, kuru, gece, gündüz dinlemiyordu. Her şey “hazır olun” diye bağırsa da, insan başına gelmeden “bana dokunmaz” edasını üzerinden atamıyordu. Ve Nimon faciası “dünya haberleri”ne şöyle geçti: “Kurtulan olmadı.” Bunun sebebi, filikaları kazadan iki gün sonra bir ticarî geminin farkedip yolcuları almış olmasıydı. Gemi nereye gidiyorsa oraya götürdü yolcuları. Yani Cezayir’e... Ve büyük bir hata yapan kaptan hiçbir yere hiçbir açıklama vermedi.
Şidâyet zorlu bir yolculuk sonrasında, kucağından bir an olsun indirmediği sarı bukleli kızla Annaba limanına bırakıldığında her taraf insan kaynıyordu. Korkudan konuşması durmuş olan kızın ağzından tek bir kelime alamadı. Yıpratıcı, yorucu yolculuğa bir de sıcak havanın boğuculuğu eklenince tüm eklemlerinin hissizleştiğini farketti Şidâyet. Küçük kızın, kollarının arasından nasıl kaydığını anlayamadan bir çuval gibi yere devrildi. Düştüğünde başını vurduğu beton parçasından tok bir ses çıktı. Ve sonrası yıllar sürecek bir belirsizlikten ibaret günlerden oluşacaktı. Şidâyet Nimon’dan kaçarken yanına kimlik, pasaport ya da adı, uyruğu gibi kişisel bilgiler taşıyan hiçbir belge alamadığı için onu limanda yerde bulan adam Şidâyet’in kim olduğu hakkında bilgilenemedi. Yanıbaşında sürekli ağlayan kıza sorduğu sorulara da cevap alamayınca; kaynayan kalabalığa bakıp durumu umursayan tek bir insan bile olmadığını görerek Şidâyet’i sırtına alıverdi. Kalabalık limandan çıkıp 1971 model kırmızı bir mersedes’e bindiler; Şidâyet, sarı bukleli kız ve zayıflıktan her an ortadan kırılacakmış gibi duran neredeyse iki metre boyundaki siyahî adam... Araba hareket ettiğinde kız ağlama şiddetini arttırmış, güzel mavi gözleri kan çanağına dönmüştü. Adam bu gürültüye daha fazla dayanamayarak kendi dilinde “zırlama!” dediğinde, anlamasa da kız hıçkırıklara boğuldu. Adı Hujima olan bu siyahî adamın evine geldiklerinde, yıllar sürecek olan “bu kadar da olmaz” dedirtecek olayların içinden nasıl çıkılacağı kestirelemeyecek kadar karmaşıklaşmıştı.
Metrûk, yazmakla bu denli haşir neşirken bir sabah uyanmadan daha şehir, bir haberci vasıtasıyla Gümüşçüler arastası’na çağrıldı. Önce ürperdi, tedirgin hissetti kendisini, sonra da içten içe korktu Metrûk. Ne demeye gidecekti ki oraya? Alelacele habercinin eline tutuşturduğu varak üzerinde “Petrov Vasile usta, 62...” yazılıydı. Kimdi bu zat, derdi ne idi?
Metrûk o sabah odasında dört döndü. Ter içinde kalmış, aklı fikri karışmış, babası Kamburizade Fettah efendi’nin başına gelenleri düşünüp kaçmak arzusuna kapılmış; lakin gizlenebileceği bir tek delik bile bulamamıştı. “Gümüşçüler arastası” diye mırıldanıyordu sürekli. Sonunda her ne pahasına olursa olsun gitmeye karar vererek giyindi. Gümüşçüler arastası’na varması takriben bir saatini aldı. Ilık bir nisan bahar’ında İstanbul bir başka güzel görünse de Metrûk hiçbir güzelliğin üzerinde duraklayabilecek halde değildi. En çabuk tarafından meselenin iç yüzünü öğrenmek ve bu fena dakikalara son noktayı koymak telaşındaydı. Arasta’nın yuvarlak kemerli doğu kapısından içeri süzüldüğünde önce hiçbir şey göremedi Metrûk. Dışarının aydınlığından girdiği karanlığa alışması zaman aldı. İki duvar arasında, kalın taş sütunlardan birisinin arkasına durarak sakinleşmeyi bekledi. Gözleri açıldıkça ortalıkta dolaşan insanları seyretti bir süre. “Herkesin bir işi var belli” dedi kendi kendine. Ve orada bulunma sebebine bir müddet hayıflandı. Rutubet kokusuna karışan çay kokusu içini okşadı. Semaverde demlenmiş çayını yudumlarkenki halini hayâl edip ne kadar rahat olduğunu düşünerek iç çekerken “artık şu işi noktalamalı” diyerek gizlendiği yerden çıkıverdi. Önce küçük bir çocuğa çarptı, ardından siyah çarşaflı bir kadına... Herkes arkasından bir dolu laf saydı, ama Metrûk korkunç bir hata yapmış gibi koşarak uzaklaştı onlardan. Ve 62’yi aradı uzun bir süre. Tonozlu dükkanları seyrederken üçgen biçimlerinin oluşturduğu düzene hayran kaldı. 102 dükkan içinde aradığını bulmakta zorlanmasının en büyük sebebi, sağa sola koşturan kalabalığın ortasından bir türlü kendini çekip çıkaramamasıydı. Kalabalık onu metrelerce sürüklüyor, gerisin geri dönmek zorunda kalıyordu Metrûk.
Sonunda 62 numaralı küçük dükkanın içine girdiğinde önce kimseleri göremedi. Etrafına bakınırken merak içinde, yaşlı bir adam bez çekilmiş bir bölümün ardından ortaya çıkıverdi. Metrûk’e sorsalar adam yüz yirmi’sini çoktan geçmişti. Tek diri duran tarafının mavi gözleri olduğunu düşünecekti daha sonraları. Ve ondan hatırlayabildiği tek ayrıntı bu kalacaktı aklında.
İhtiyar, kısık ve titrek bir sesle, neredeyse fısıldayarak “gel, otur şu iskemleye” dedi. Metrûk, çekingen, iskemlenin ucuna ilişirken “hayırdır inşallah” diyordu aklından. “Sana o mesajı gönderen benim. Yani Petrov Vasile... “Nereden nereye” diyeceksin belki, ama Fettah efendi ile zindanda tanıştım. Çok kısa süre de olsa bana birşeyler anlatma fırsatı yakalayabilmişti. Az kaldım o karanlık yerlerde, ama bir ömre bedeldi. Çıktığımdan beri yalıyı gözaltında tutuyorum. Bilirim bu yüzden her odasını yalının, bilirim her olanını da.”
Nazife ÇİFÇİOĞLU