TÜRK
09-22-2007, 18:14
YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - 2
Gülfeda’nın Metrûk bir dolu insanla birlikte yalıda geçirdiği annesiz ve babasız yirmi yıl boyunca hem var, hem yok idi. Tıpkı bir hattatın zarif yokluğu gibi. Konuşmamayı tercih etmiş, elini kaleme bağlamış, hat ile kelamı seçmiş ince bir delikanlı olarak, gözlerini hayata çevirmekten hep çekingen Metrûk, mürekkebin hata kabul etmez sertliğiyle mücadelede pek başarı gösterince dikkatleri celb etmişti. O yıllar artık kitabın çok da kıymet görmediği yıllardı, lakin Metrûk karşılaştığı her kitabı kendi eşsiz hattıyla yeniden kopyalıyordu. Babası Kamburizade Fettah efendi, yıllar boyunca gittiği her memleketten kitaplar yüklenir gelir, birini bile açıp okumadan raflara itinayla dizerdi. İşte bu garip kitap toplamaya alâka, gün gelip Metrûk’un sanatını ortaya çıkarmak için bekliyordu. Kimsenin kendisini görmediği büyük yalıda, yalnızlık Metrûk’e geniş kitaplığın kapısını açıverdi henüz on yaşında iken. Yeni bir dünya keşfettiğini çok sonraları anlayacaktı Metrûk. Ve kurtuldu karanlıklar içinde yaşamaktan. Ve kurtuldu unutulmuşluğun hep acıtan yanından. Yaptığının ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu bilmeden, yanlış ise kim için yanlış olabileceğini bile farketmeden Villon’un şiirlerinden başlayın da Avicenna’nın felsefe üzerine yazdığı her cümleye kadar; Binbir Gece Masalları’ndan tutun da, Tutînâme’ye kadar; her ne geliyor ise hatırınıza, her şeyi yeniden temize çekmeye ya da kopya etmeye başladı kendi üslûbu ile. Şah u Geda, Mahzenül-esrar, Gülşen-i envar, Gül-ü bülbül, Tuhfetüs’-Sürûr, Şerefnâme, Câmiü’t-Tevârîh, Poetika, Candide... Risale’ler geçti elinden, mesnevî’ler, aşk öyküleri, çocuk masalları, her dilden öğüt, her dinden metin; ağıtlar, destanlar, hatırat ve garbın yeni tavrıyla yazılmış acayip romanlar... Metrûk hayatın bile bir köşede unuttuğu bir terkedilmiş iken dev bir kütüphane gibi doldu da doldu. Birgün bütün biriktirdiklerini aktarmak zorunda kalacak ve kendi cümlelerini kurup kağıtlara dökecekti.
Meyra bir dolu doktora danıştıktan sonra aldığı net karar ile Şemay’ı kurtarma çabalarına “yeşil çam ormanı kliniği”nde devam etmek için uzun bir yolculuk hazırlığı yapmıştı gizli gizli. Klinik, adından da anlaşılacağı üzere, çam ormanıyla kaplı bir dağın güneye bakan yamacının en düz çayırlığına kurulmuş, bir kür merkeziydi. Şehrin her tür kirinden uzak; dinginliğin, saflık ve temizliğin ve dahi sıhhatin barındığı bir arınma, bir rahatlama, bir kendini bulma mekanı olarak da tanımlanabilirdi. Kim olsa orada bulunma arzusuna kapılırdı. O denli cazip ve çekici ve alımlı kılınmıştı klinik. Rahat, duru, emin...
Yola çıktıkları sabahın ertesi günü araba kliniğin kapısına yanaştığında Şemay hiçbir şey bilmez vaziyette kesik kesik inlemelerine devam ediyordu. Ateşi otuz-dokuz buçuk derecenin altına hiç düşmüyor, belli aralıklarla ateş düşürücüler vermek zorunda kalıyorlardı. Onu bu duruma getiren neydi? Meyra’ya göre bu, nazara bağlanacak kadar basit bir hastalık değildi. İstanbul’daki doktorlar tüm incelemelere rağmen bir sonuca varamamışlar, “işin bir de psikolojik boyutunun tahkiki” notunu düşmüşlerdi. On-yedi yaşında bir kızın psikolojik sarsıntısı bedenini bu derece yıpratsın, Meyra akıl sır erdiremiyordu. Kendi on-yedi’sini hatırlamaya çalıştı, fakat böyle bir karşılaştırma yapması neredeyse olanaksızdı. Şemay ve Meyra aynı batından doğma iki yabancı gibiydiler. Hiçbir benzer noktaları yoktu. Saçlar, gözler, duruş, bakış, tavır, karakter, ses, ton, renk, tarz ve daha bir sürü ayrıntı neredeyse onlara “siz kardeş değilsiniz” şeklinde vurgu yapıyordu. “Herneyse” diyerek Meyra tüm düşüncelerini aklından atıverdi. Şemay’ı odasına yerleştirdikten sonra, yapılması gereken tüm işlemlere hiç zaman yitirmeden başlandığında, Meyra için de iyi bir dinlenme döneminin kapıları açılmış oldu.
“Yeşil çam ormanı kliniği”nde iki odadan oluşan küçük bir daire onlara verilmişti. Klinik kondiminyum tarzında oluşturulmuş, hastalara hastahane havasını yaşatmamak amacı önem kazanmıştı. Dairelerindeki odalardan biri Şemay’ın, diğeri de Meyra’nındı. Klinikte kaldıkları süre boyunca Şemay’ın tüm bakımı klinik doktor ve hemşirelerine ait olduğundan Meyra kızkardeşine sadece arkadaşlık etme rolünü üstlenecekti. O da bütün zamanını yanında getirdiği bir yığın kitabı okumakla, ormanda dolaşmakla, yanından ayırmadığı defterine notlar almakla, kara kalem çalışmakla geçirmeye başladı. Bu arada Şemay en iyi şekilde bakıma alınmıştı.
Günler hızla geçti. Nadîma Boğaz’a bakan salonun penceresine karşı kurulu koltuğunda kızlarından haber beklemeye devam ediyordu. Meyra’ya karşı kurduğu hiddet cümleleri her geçen gün biraz daha azaldı. Sonunda, tam gidişin yirminci gününe tekabül eden zamanda, Nadîma’da hiddetten eser kalmadı. Annesi Asımgiller’den Zîfeşan Hanım “hiç konuşma tüm öfkenin kendiliğinden söndüğünü göreceksin” derdi kızına her zaman. “O hep haklıydı” diyerek validesinin ardından bir Fâtiha okudu Nadîma. Daha otuz-sekiz’inde bu kaybedişi kabullenemedi. Herkesin hürmetle elini öptüğü Zîfeşan Hanım’ın yokluğunu omuzlayamadı. Bir boşluktu ondan kalan. Doldurmak lazımdı boşlukları içine düşmemek için. Düşerse çıkamazdı Nadîma. Bu yüzdendi karanlığını başka bir renge boyamaya çalışması. Ama hiçbir rengi tam olarak tutturamadı. Bir renk karmaşası çıkınca ortaya Nadîma daha da karıştı. Bu karışıklık onun hayatının her kesitine hızla yayılınca durumda ciddi anlamda bir vahâmet belirdi. Her bakan göz ondan korkmaya başladı. Ziyaretçiler azaldı, dostlar bir bir çekildi, saksıda çiçekler soldu. Çok severdi annesini Nadîma. Her çocuk annesini severdi elbet de, Nadîma bir başka severdi sanki. Mütebessim yüzü bir başka aydınlıktı ona göre. Ayak bileklerine kadar uzanan bol elbisesi asâletine asâlet katar, her adımında ağırlığının farkı hissedilirdi. Kızı Nadîma’ya her fırsatta ince öğütler vermeye çalışırdı. Zîfeşan Hanım bir keresinde “insan hayat boyu çok şey kaybediyor” demişti. “Kazandıklarımız kaybettiklerimizden çok daha fazla olsa da, hep kayıplarımızın acısıyla yaşarız. Mutluluğun izi derin değil de ondan. Unutuyoruz. Ya da acılarımız kadar sık hatırlamıyoruz.” Nadîma hayatı dramatize etmeyi bir huy edindiğinden mutsuzlukla ömür geçirmeyi seçmişti kendisine. Belki de annesinin dediği gibi hatırlayacak çok acısı olsun istiyordu o. İnsan hatırladıkça da acı çekiyordu sonuçta.
Nadîma’nın bir büyüğü Hafîz, kırk yaşında iken bir araba kazasında hayatını kaybetmiş, bu ölüm Zîfeşan Hanım’ın eve kapanmasına sebep olmuştu. Hafîz, aile içindeki ikinci kayıptı. Babaları Kamburizade’lerden Kadîm Keza kalbine yenik düşmüş, üçüncü şoku atlatamayıp ayrılmıştı dünyadan. Çocuklar henüz küçüktüler babasız kaldıklarında. Bu yüzden Asımgiller’in etkisi, Kamburizade’lere göre ağır basmış, çocuklar modern kültür üzerine eğitim almışlardı. Zîfeşan Hanım, Hafîz’in toprağa verilmesinden sonra yas içinde sürdürdü geri kalan birkaç yılını. Kimse ne Hafîz’den bahsedebildi, ne de Hafîz’i hatırlatacak herhangi bir olaydan... Zîfeşan Hanım sustukça, onunla birlikte yaşayanlar da susmak zorunda hissettiler kendilerini. “Artık İstanbul benim yaşadığım İstanbul değil, her şey değişti” diyerek değişen İstanbul’a ve değişen dünyaya karşı ilgisiz kalmayı tercih eden Zîfeşan Hanım nasıl öğretildi ise yaşamak ona ya da nasıl gördü ise ailesinden yaşamayı, öyle yaşamaktan hiç vazgeçemedi. Nadîma ve diğer çocukları Hafîz, Eyda, Şidayet, Vehime, Rıdâ ve Hüma bu minval üzere yetiştirildi. Zîfeşan Hanım dünyadan ayrılma vakti geldiğinde Hafîz ve Vehime hariç hepsiyle bir bir vedalaşma fırsatı bulabilmişti. Hasta bedenini daha fazla taşıyamayacağını düşündüğü son günlerinde ayrı ayrı görüştü onlarla. Nadîma’ya verdiği son öğüt “doğru kararlar alabilmek için mutlaka bir bilene danış, hayatın her şeyi tamamıyla öğrenmeye yetmez” olmuştu. Nadîma bu öğüdü, ilerleyen günlerde güzelce yazdırıp yatağının baş ucuna astı. Ne zaman dönüp baksa Zîfeşan Hanım’ın o hafif otoriter sesi kulaklarında çınladı. Onun yokluğu ile aile aheste aheste dağılma eğilimleri gösterince, Nadîma evin büyüğü olarak ayrılıklara müdahale etmeye çalıştı. Olmadı. Zîfeşan Hanım kadar güç sahibi olmadığı gibi böyle bir başarıya imza atacak kadar sesi çıkmıyordu. Hep kısıktı Nadîma. Hep silik, hep belirsiz; sönük, yetersiz ve sessiz. Hafîz’in yokluğunun belirgin şekilde hissedildiği günlerde hem felaketler, hem kopmalar günyüzüne çıkmaya başladı. Ailenin tek erkek duruşunu yitirmek bütün birliği ve birlikteliği ve bağlılığı sarsmıştı.
Şimdi de oturmuş, Boğaz’ın mavi sularını seyrederken annesinin öğüdünü hiç de tutamadığını düşünüyordu Nadîma. “İnsan alışmayı çok seviyor” dedi fısıltıyla. Her zaman oradan buradan dolmuş bilgilerle çözümler bulmaya çalıştığını çok iyi biliyordu. Nadîma’nın bu tarafı belli ki Kamburizade’lere çekmişti. Bütün tuhaflıkların Kamburizade’lerden, asalatin ise Asımgiller’den geldiğini yıllarca anlatıp durmuşlardı ona teyzeleri, dayıları ve anne tarafından karşılaştığı tüm akrabaları. Her şey dönüp dolaşıp Fettah efendi’ye ulaşıyordu. Fettah efendi... Kamburizade’lere dair bilinen her şeyin başlangıç noktası. Onun gerisinde ne vardı zaten bugüne kadar kimse öğrenememişti. Şecere Fettah efendi’den başlıyor; sonrası tastamam yerliyerinde, en ufak ayrıntılarına kadar biliniyordu da öncesi tam bir muamma idi. Kimdir bu Fettah efendi? Kimden olma, kimden doğmadır? Memleketi neresidir? Kim olduğuna dair birçok fikir öne sürülmüş ise de bu vakte kadar kimse bu fikirlerden birini bile kanıtlayamamıştı. Yok devşirme olduğunu, yok kölelikten azâd edildiğini, yok sonradan islam’ı seçtiğini, yok esir alınıp İstanbul’a getirildiğini falan da filan daha bir sürü şeyi söyleyenler çıkmıştı. Lakin tek gerçek vardı ki, o da Fettah efendi’nin öncesine ait zifirî bir karanlık. En çok Rıdâ bu işin peşinde koştu. Sebebini hiçbir zaman söylememiş olsa da “tarihe olan merakım” diyerek mevzuyu kestirip atsa da, aslında Rıdâ bir çeşit kovalamaca içine girme arzusundaydı. Enerjisi bütün aileyi taşıyabilecek kadar çoktu da, bu enerjiyi tüketecek alan bulamıyordu kendisine. Araştırmalara verdi tüm zamanını. Böylece dinginleşebileceğini, merakların da sonunda giderileceğini umuyordu. Ve birgün “İspanya’da bir iz buldum” diyerek pılını pırtısını topladığı gibi ortadan kayboldu. Neredeyse on-iki yıl dolacaktı bu gidişin üzerinden. Tek bir “çıt” dahi duyulmadı Rıdâ’nın ardından. Neden giden sessizliği seçiyordu? Belki sorumsuzluktan, belki ilgisizlikten, belki umarsızlıktan, belki bilinmeyen felaketlerden, belki de vurdumduymazlıktan. Belki kaybolmak, unutulmak, yeni başlangıçlara atılmak arzusundan...
Eyda sülâle boyunca en sadeleriydi hayatı yaşamak konusunda. Ve en güzelleriydi de. Öyle duru bir duruşu vardı ki, Nadîma her zaman onu imrenerek seyretmiş, kendi boyunun kısalığına hayıflanarak ondaki endama hayran kalmış, tüm şatafatı dizse üzerine hiçbirinin kendisini onun gibi güzel yapamayacağını bilerek çuval giyse yakışan Eyda’ya içten bir kıskançlık beslemişti. Bir arkeolog olarak hayatını sürdürmede ısrarlı Eyda, Fas’ta kendisine bir hayat kurmak için gittiğinde, yirmi-beş yaşında tüm serveti elinin tersiyle itivermişti. Sekiz yıldır Afrika’da biryerlerde, bulayım derken belki de kendini kaybedenlerdendi. Eyda da Rıdâ gibi kendi seçimini yapmış ve o seçimi sonuna kadar izlemede net tavrını ortaya koymuştu. Nadîma karşılarına durup “yok olmaz!” deme cesaretini bile bulamamıştı kendisinde. Her karar sonrası yüzünü devirip koltuğuna gömülmekten başka bir şey yapamadı. Gidenler safına katılan Eyda da yaşam belirtisi gösterecek tek bir ses çıkarmadı. Memleket toprakları dışında bir yer seçmeleri, acaba bir kaçış mıydı, hep düşündü Nadîma. Özgürlüğün bu kadarı ona göre, acıdan başka bir şey getirmezdi.
“Ben hariç herkes bir şey olmayı başardı” diye mırıldandı Nadîma sütlü kahvesini yudumlarken. Güneş tepeye yaklaşmak üzereydi. Sulara yansıyan ışık dans ede ede vuruyordu kıyıya. Yalnız kalışını hiçbir şey olamayışına bağlamakta ısrar ediyordu. “Kızlarım bile beni önemsemiyor” diye geçirdi içinden. Şemay ve Meyra, hayatının en güzel iki tarafıydı. Biri narin, hassas, nazenin; diğeri katı, inatçı, keskin... O ara Vehime ile oynadığı çocuk oyunlarını hatırlayınca birden yüzünde bir ayadınlanma oldu Nadîma’nın. Çok kısa süren bir aydınlanma...
“Abla abla, baksana bana. Ağacın en yüksek dalına çıktım ben. Düşersem kedi gibi miyavlar mıyım?” diye sesleniyordu Vehime. Nadîma korkudan titriyor “yetişin! düşecek!” feryatları eşliğinde dört dönüyordu bahçede. Ve Vehime, Nadîma’nın o haline gülerken aniden daldan düşüverdi. “Ne oldu sana Vehime, konuş Vehime, ağla Vehime, kalk yerden Vehime...” Vehime’de hiç hareket yoktu. Nadîma daha çok bağırdı. Nadîma bağırdıkça gök yarıldı sanki. Ama uyanmadı Vehime. Apar topar beş yaşındaki kızıl saçlı kızı doktorlara yetiştirdiler. Aylar geçti, Vehime hep yatakta kaldı. Hep uyudu Vehime. Nadîma gök gözlerinden yaşları içine akıttı, Vehime yatakta öylece kalakaldı. Nadîma kendini suçlayarak günlerce o ağacın altında gitti geldi, Vehime hep yatakta kaldı. Nadîma ne diyeceğini bilemeden hıçkırıklara boğuldu, Vehime hep yatakta kaldı. Kaç mevsim sonraydı Nadîma artık hatırlayamıyordu bir gemiye bindirip hiç konuşmayan ve hiç kımıldamayan Vehime’yi denizlere uğurladılar. Vehime de böyle gitmişti. Nadîma hiçkimseye soramadı: “Ne zaman dönecek? Nereye götürüyorlar onu? Neden gidiyor?” Bir cesaret sorsaydı da cevap verirler miydi ki? Nadîma bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemdi. Ama annesi Zîfeşan Hanım Nadîma’yı suçlayacak tek bir söz dahi söylemedi. Vehime ne kadar onun kızı ise Nadîma da o kadar kızıydı. Ne söylese kendine etmiş, ne etse kendini yaralamış olurdu.
Nadîma bulutlanan gözlerini duvarda asılı duran fotoğraflara çevirdiğinde tüm bedeninin acıyla kıvrandığını hissetti. Acılar... bu aile acılar biriktirmişti hep. Ne çok ana başlıklar, ana başlıkların altında da ne çok ara başlıklar vardı. Hangi birini sayabilirdi ki... zaman yetmezdi buna. “Zaman” diye mırıldandı Nadîma. Zaman ona neler vermiş, zaman ondan neler almıştı bir de verirken. Almak vermek hadisesi dünyanın tutturduğu bir değişmez ritimdi aslında. Bu ritme ayak uyduramayanlardan biri de Nadîma idi. Ritimsiz Nadîma. Tınısız Nadîma. Mevsimsiz, yetersiz ama bir o kadar da herkese çok Nadîma. Sanki Kamburizade Fettah efendi’nin oklandığı o gün açılışı yapılmıştı yaşanacak olumsuzlukların. Böyle düşündü hep, böyle olduğuna inandı hep, böyle gideceğini sanarak da bir yanı hayattan kopuk kaldı hep. Kopuk Nadîma. Kırık, dökük Nadîma.
Şidayet’in bindiği geminin batması bir başka acıydı mesela. Gezmeyi, dolaşmayı, dünyayı tanımayı pek seven; deli dolu, capcanlı bir kızdı o da sulara gömüldüğünde. “Paris pek güzel be abla” derdi gülerek. Nadîma onun yeşil gözlerini hiç aklından çıkaramadı. Yeşil gözlerine uysun diye hep yeşil tonlarda seçerdi giysilerini. Yeşili, Şidâyet taşırdı ailede. Kırmızıyı Vehime... Ağaçtan düştüğünde üzerinde en sevdiği kırmızı elbisesi vardı. Bu yüzdendi Nadîma’nın kırmızı rengi Vehime’ye verişi. Gri Hafîz’indi. Gri tonlarda gezinir, gri bir dünya içinde olmayı tercih ederdi. Kazakları, çorapları, kravatları... kelimeleri, cümleleri, sesi ve tüm seçimleri hep griye bakardı. Bir gri gökyüzü altında da son yolculuğuna uğurlamışlardı onu. Şidâyet yeşiller, Vehime kırmızılar, Hafîz de griler içinde kaldı hep onda.
Her rengin bir ifadesi olduğunu Nadîma bu renk dağılımını yaptıktan çok sonraları öğrendiğinde hayretini gizleyememiş “bunu bilmiyordum” diyerek odasına çekilmişti sessizce. Bu yeni edinim onu yine anıların içine fırlatıvermişti hızla. Nadîma her anılarla karşılaştığında şöyle bir sallanır, bu sallantıda yerinden oynayan her ne var ise yerine yerleştirmek için bir müddet kendine gömülmesi gerekirdi. Susan Nadîma neden sustuğunu ise susma dönemi bittiğinde açıklamaz, hiçbir şey olmamış gibi hayatın akışına kapılır giderdi. Buna artık herkes alışmış; kimsenin onu yadırgayacak, abes görecek; onun ardından söz dökecek hali tavrı kalmamıştı. Zamanla herkes her şeye alışmayı becerebiliyordu.
Renklerle kendince oyun kuran Nadîma, Eyda’ya sarı rengi yakıştırmış, ona her baktığında saçlarından altın damlacıkların aktığını düşünmüştü elinde olmadan. Dümdüz saçları Eyda’nın yüzünden akarken, çöldeki vahaların serinliğinin ferahlığını yüzünde hissederdi. Sadece bir histi işte bu da. Hisler... Nadîma’nın hisleri karmaşıktı. Daldan dala konmayı sever, sürekli birbirleriyle kavga ederlerdi. Onların kavgalarıyla uğraşmaktan yorulmuştu yıllardır. Neden böyle olduğunu ise birgün annesi Zîfeşan Hanım söylemişti: “Bir meslek seçmedin kendine.” Yıkılmıştı Nadîma. Doğruları bu kadar net duymak kolay taşınmıyordu onun cihetinde. Frida’nın acıları onu ressam yapmıştı, ama Nadîma acılarından yola çıkarak bir şey olabilmeyi becerememişti. Bu kendi düşüncesiydi elbet. Kendi kuruntularından sadece bir tanesi... “Meslek” kelimesi başının üstünde döner olmuştu o günden sonra. Ne olabilirdi ki Nadîma? Hiçbir meslek ona uymuyordu nedense. Ya üç beden büyük, ya beş beden küçük; ille de uyumsuz, uygunsuz ve fazla. Dünyaya dar Nadîma.
Rıdâ hep toprağın rengini sevdiğinden kahverengiydi. Kahverengi Rıdâ... Ve mor Hüma... Hüma neden mordu? Hayâlciydi belki ondan. Masalları severdi belki ondan. Birgün Kibritçi Kız olurdu, birgün Polyanna, birgün Sofi... Geceleri kendi masalını kendi anlatır, öyle dalardı uykuya. Mordu Hüma. Mor Hüma. Hayâl üretip o hayâlin peşinden koşmayı iyi bilirdi. Koreli mühendis Yuşen Bzuri ile evlenip Japonya’ya gitmiş, ama evliliğini ancak altı yıl sürdürebilmişti. Birgün çekik gözlü kızı Çyu Mehil ile geri döndüğünde Hüma’yı tanımakta çok zorlandı Nadîma. Her haliyle değişik duruyordu karşısında. Sevinçle, neredeyse uça uça gidişi; bu gülmeyi unutmuş gözlerle geri gelişi uyuşmuyordu. Çyu Mehil’in elini bırakmaktan korkuyor gibiydi. Artık hayâl kuran Hüma, hep tedirgin yaşayan bir anneye dönüşmüştü. Yine de Nadîma ona verdiği “mor kız” adını hiç değiştirmedi kendi içinde. İnsanlar, en yakınları da olsalar değişiyorlardı zamanla. Bu bir zorunluluk, bu bir olağan durumdu belki de. Dünyanın düzeni bunu gerektiriyordu ve canlı cansız her şey sürekli değişime uğruyordu. Fakat Nadîma bu değişimden payına düşeni dile almaktan çekindi her zaman. Hiçbir dala konamayışından dolayı belki de, kendisine bir renk de seçemedi o; yakıştıramadı hiçbir rengi üzerine. Renksizlikti onunkisi ya da renklerin tümü birden. Hep arada Nadîma. Hep ortada Nadîma.
Gülfeda’nın Metrûk artık Hattat Metrûk’e dönüşmüştü. Böylece birzamanlar kaybolup giden Gülfeda’nın adı da silinmiş oldu dillerden. Kimseler hatırlayıp da anmadı bile. Bir Metrûk unutmadı, bir Metrûk söküp atamadı onu. İçinde biryerlerde hep bir acı olarak duracak, hayatının başlıklarını atmada en etkin rolü oynayacaktı bu terkediliş hikâyesi. Hattat Metrûk hat üzerinde olgunlaşıp da bu işte ustaya dönüştüğünde kendi eserlerini vermeye başladı. Önce meclislerde beyitleri okunur oldu Sûzî mahlâsı ile. Sûzî kim bilmeden zevkle beyitleri üzerinde sohbet ediliyor, onun Horasan’da yaşayan bir Türk olduğu sanılıyordu. Bu Horasanlı Sûzî hikâyesini de, meclisin birinde, tüm dikkatleri üzerine çekmek isteyen bir dilbaz ortaya atmış, sonra da söylediklerini kendi bile unutmuştu. Lakin duyan kulakların sahipleri, bu meşhûr şairin bir Horasanlı olduğunu yaymada hiç vakit kaybetmediler. Böylece Metrûk birden Horasanlı Sûzî’ye dönüşüverdi. Adına uydurulan bir hayat hikâyesi de üzerinde kalıp dilden dile aktarıldı gitti. Biri de çıkıp “yok öyle değil, işin aslı budur” demedi. Demedi çünkü işin aslını Matrûk’ten başka bilen yoktu. Metrûk de gizli kalmayı sevmiş, seçmiş ve ille de susmuştu. Varsın Horasanlı Sûzî oluversindi bu beyitlerin şairi ne çıkardı ki.
Nazife ÇİFÇİOĞLU
Gülfeda’nın Metrûk bir dolu insanla birlikte yalıda geçirdiği annesiz ve babasız yirmi yıl boyunca hem var, hem yok idi. Tıpkı bir hattatın zarif yokluğu gibi. Konuşmamayı tercih etmiş, elini kaleme bağlamış, hat ile kelamı seçmiş ince bir delikanlı olarak, gözlerini hayata çevirmekten hep çekingen Metrûk, mürekkebin hata kabul etmez sertliğiyle mücadelede pek başarı gösterince dikkatleri celb etmişti. O yıllar artık kitabın çok da kıymet görmediği yıllardı, lakin Metrûk karşılaştığı her kitabı kendi eşsiz hattıyla yeniden kopyalıyordu. Babası Kamburizade Fettah efendi, yıllar boyunca gittiği her memleketten kitaplar yüklenir gelir, birini bile açıp okumadan raflara itinayla dizerdi. İşte bu garip kitap toplamaya alâka, gün gelip Metrûk’un sanatını ortaya çıkarmak için bekliyordu. Kimsenin kendisini görmediği büyük yalıda, yalnızlık Metrûk’e geniş kitaplığın kapısını açıverdi henüz on yaşında iken. Yeni bir dünya keşfettiğini çok sonraları anlayacaktı Metrûk. Ve kurtuldu karanlıklar içinde yaşamaktan. Ve kurtuldu unutulmuşluğun hep acıtan yanından. Yaptığının ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu bilmeden, yanlış ise kim için yanlış olabileceğini bile farketmeden Villon’un şiirlerinden başlayın da Avicenna’nın felsefe üzerine yazdığı her cümleye kadar; Binbir Gece Masalları’ndan tutun da, Tutînâme’ye kadar; her ne geliyor ise hatırınıza, her şeyi yeniden temize çekmeye ya da kopya etmeye başladı kendi üslûbu ile. Şah u Geda, Mahzenül-esrar, Gülşen-i envar, Gül-ü bülbül, Tuhfetüs’-Sürûr, Şerefnâme, Câmiü’t-Tevârîh, Poetika, Candide... Risale’ler geçti elinden, mesnevî’ler, aşk öyküleri, çocuk masalları, her dilden öğüt, her dinden metin; ağıtlar, destanlar, hatırat ve garbın yeni tavrıyla yazılmış acayip romanlar... Metrûk hayatın bile bir köşede unuttuğu bir terkedilmiş iken dev bir kütüphane gibi doldu da doldu. Birgün bütün biriktirdiklerini aktarmak zorunda kalacak ve kendi cümlelerini kurup kağıtlara dökecekti.
Meyra bir dolu doktora danıştıktan sonra aldığı net karar ile Şemay’ı kurtarma çabalarına “yeşil çam ormanı kliniği”nde devam etmek için uzun bir yolculuk hazırlığı yapmıştı gizli gizli. Klinik, adından da anlaşılacağı üzere, çam ormanıyla kaplı bir dağın güneye bakan yamacının en düz çayırlığına kurulmuş, bir kür merkeziydi. Şehrin her tür kirinden uzak; dinginliğin, saflık ve temizliğin ve dahi sıhhatin barındığı bir arınma, bir rahatlama, bir kendini bulma mekanı olarak da tanımlanabilirdi. Kim olsa orada bulunma arzusuna kapılırdı. O denli cazip ve çekici ve alımlı kılınmıştı klinik. Rahat, duru, emin...
Yola çıktıkları sabahın ertesi günü araba kliniğin kapısına yanaştığında Şemay hiçbir şey bilmez vaziyette kesik kesik inlemelerine devam ediyordu. Ateşi otuz-dokuz buçuk derecenin altına hiç düşmüyor, belli aralıklarla ateş düşürücüler vermek zorunda kalıyorlardı. Onu bu duruma getiren neydi? Meyra’ya göre bu, nazara bağlanacak kadar basit bir hastalık değildi. İstanbul’daki doktorlar tüm incelemelere rağmen bir sonuca varamamışlar, “işin bir de psikolojik boyutunun tahkiki” notunu düşmüşlerdi. On-yedi yaşında bir kızın psikolojik sarsıntısı bedenini bu derece yıpratsın, Meyra akıl sır erdiremiyordu. Kendi on-yedi’sini hatırlamaya çalıştı, fakat böyle bir karşılaştırma yapması neredeyse olanaksızdı. Şemay ve Meyra aynı batından doğma iki yabancı gibiydiler. Hiçbir benzer noktaları yoktu. Saçlar, gözler, duruş, bakış, tavır, karakter, ses, ton, renk, tarz ve daha bir sürü ayrıntı neredeyse onlara “siz kardeş değilsiniz” şeklinde vurgu yapıyordu. “Herneyse” diyerek Meyra tüm düşüncelerini aklından atıverdi. Şemay’ı odasına yerleştirdikten sonra, yapılması gereken tüm işlemlere hiç zaman yitirmeden başlandığında, Meyra için de iyi bir dinlenme döneminin kapıları açılmış oldu.
“Yeşil çam ormanı kliniği”nde iki odadan oluşan küçük bir daire onlara verilmişti. Klinik kondiminyum tarzında oluşturulmuş, hastalara hastahane havasını yaşatmamak amacı önem kazanmıştı. Dairelerindeki odalardan biri Şemay’ın, diğeri de Meyra’nındı. Klinikte kaldıkları süre boyunca Şemay’ın tüm bakımı klinik doktor ve hemşirelerine ait olduğundan Meyra kızkardeşine sadece arkadaşlık etme rolünü üstlenecekti. O da bütün zamanını yanında getirdiği bir yığın kitabı okumakla, ormanda dolaşmakla, yanından ayırmadığı defterine notlar almakla, kara kalem çalışmakla geçirmeye başladı. Bu arada Şemay en iyi şekilde bakıma alınmıştı.
Günler hızla geçti. Nadîma Boğaz’a bakan salonun penceresine karşı kurulu koltuğunda kızlarından haber beklemeye devam ediyordu. Meyra’ya karşı kurduğu hiddet cümleleri her geçen gün biraz daha azaldı. Sonunda, tam gidişin yirminci gününe tekabül eden zamanda, Nadîma’da hiddetten eser kalmadı. Annesi Asımgiller’den Zîfeşan Hanım “hiç konuşma tüm öfkenin kendiliğinden söndüğünü göreceksin” derdi kızına her zaman. “O hep haklıydı” diyerek validesinin ardından bir Fâtiha okudu Nadîma. Daha otuz-sekiz’inde bu kaybedişi kabullenemedi. Herkesin hürmetle elini öptüğü Zîfeşan Hanım’ın yokluğunu omuzlayamadı. Bir boşluktu ondan kalan. Doldurmak lazımdı boşlukları içine düşmemek için. Düşerse çıkamazdı Nadîma. Bu yüzdendi karanlığını başka bir renge boyamaya çalışması. Ama hiçbir rengi tam olarak tutturamadı. Bir renk karmaşası çıkınca ortaya Nadîma daha da karıştı. Bu karışıklık onun hayatının her kesitine hızla yayılınca durumda ciddi anlamda bir vahâmet belirdi. Her bakan göz ondan korkmaya başladı. Ziyaretçiler azaldı, dostlar bir bir çekildi, saksıda çiçekler soldu. Çok severdi annesini Nadîma. Her çocuk annesini severdi elbet de, Nadîma bir başka severdi sanki. Mütebessim yüzü bir başka aydınlıktı ona göre. Ayak bileklerine kadar uzanan bol elbisesi asâletine asâlet katar, her adımında ağırlığının farkı hissedilirdi. Kızı Nadîma’ya her fırsatta ince öğütler vermeye çalışırdı. Zîfeşan Hanım bir keresinde “insan hayat boyu çok şey kaybediyor” demişti. “Kazandıklarımız kaybettiklerimizden çok daha fazla olsa da, hep kayıplarımızın acısıyla yaşarız. Mutluluğun izi derin değil de ondan. Unutuyoruz. Ya da acılarımız kadar sık hatırlamıyoruz.” Nadîma hayatı dramatize etmeyi bir huy edindiğinden mutsuzlukla ömür geçirmeyi seçmişti kendisine. Belki de annesinin dediği gibi hatırlayacak çok acısı olsun istiyordu o. İnsan hatırladıkça da acı çekiyordu sonuçta.
Nadîma’nın bir büyüğü Hafîz, kırk yaşında iken bir araba kazasında hayatını kaybetmiş, bu ölüm Zîfeşan Hanım’ın eve kapanmasına sebep olmuştu. Hafîz, aile içindeki ikinci kayıptı. Babaları Kamburizade’lerden Kadîm Keza kalbine yenik düşmüş, üçüncü şoku atlatamayıp ayrılmıştı dünyadan. Çocuklar henüz küçüktüler babasız kaldıklarında. Bu yüzden Asımgiller’in etkisi, Kamburizade’lere göre ağır basmış, çocuklar modern kültür üzerine eğitim almışlardı. Zîfeşan Hanım, Hafîz’in toprağa verilmesinden sonra yas içinde sürdürdü geri kalan birkaç yılını. Kimse ne Hafîz’den bahsedebildi, ne de Hafîz’i hatırlatacak herhangi bir olaydan... Zîfeşan Hanım sustukça, onunla birlikte yaşayanlar da susmak zorunda hissettiler kendilerini. “Artık İstanbul benim yaşadığım İstanbul değil, her şey değişti” diyerek değişen İstanbul’a ve değişen dünyaya karşı ilgisiz kalmayı tercih eden Zîfeşan Hanım nasıl öğretildi ise yaşamak ona ya da nasıl gördü ise ailesinden yaşamayı, öyle yaşamaktan hiç vazgeçemedi. Nadîma ve diğer çocukları Hafîz, Eyda, Şidayet, Vehime, Rıdâ ve Hüma bu minval üzere yetiştirildi. Zîfeşan Hanım dünyadan ayrılma vakti geldiğinde Hafîz ve Vehime hariç hepsiyle bir bir vedalaşma fırsatı bulabilmişti. Hasta bedenini daha fazla taşıyamayacağını düşündüğü son günlerinde ayrı ayrı görüştü onlarla. Nadîma’ya verdiği son öğüt “doğru kararlar alabilmek için mutlaka bir bilene danış, hayatın her şeyi tamamıyla öğrenmeye yetmez” olmuştu. Nadîma bu öğüdü, ilerleyen günlerde güzelce yazdırıp yatağının baş ucuna astı. Ne zaman dönüp baksa Zîfeşan Hanım’ın o hafif otoriter sesi kulaklarında çınladı. Onun yokluğu ile aile aheste aheste dağılma eğilimleri gösterince, Nadîma evin büyüğü olarak ayrılıklara müdahale etmeye çalıştı. Olmadı. Zîfeşan Hanım kadar güç sahibi olmadığı gibi böyle bir başarıya imza atacak kadar sesi çıkmıyordu. Hep kısıktı Nadîma. Hep silik, hep belirsiz; sönük, yetersiz ve sessiz. Hafîz’in yokluğunun belirgin şekilde hissedildiği günlerde hem felaketler, hem kopmalar günyüzüne çıkmaya başladı. Ailenin tek erkek duruşunu yitirmek bütün birliği ve birlikteliği ve bağlılığı sarsmıştı.
Şimdi de oturmuş, Boğaz’ın mavi sularını seyrederken annesinin öğüdünü hiç de tutamadığını düşünüyordu Nadîma. “İnsan alışmayı çok seviyor” dedi fısıltıyla. Her zaman oradan buradan dolmuş bilgilerle çözümler bulmaya çalıştığını çok iyi biliyordu. Nadîma’nın bu tarafı belli ki Kamburizade’lere çekmişti. Bütün tuhaflıkların Kamburizade’lerden, asalatin ise Asımgiller’den geldiğini yıllarca anlatıp durmuşlardı ona teyzeleri, dayıları ve anne tarafından karşılaştığı tüm akrabaları. Her şey dönüp dolaşıp Fettah efendi’ye ulaşıyordu. Fettah efendi... Kamburizade’lere dair bilinen her şeyin başlangıç noktası. Onun gerisinde ne vardı zaten bugüne kadar kimse öğrenememişti. Şecere Fettah efendi’den başlıyor; sonrası tastamam yerliyerinde, en ufak ayrıntılarına kadar biliniyordu da öncesi tam bir muamma idi. Kimdir bu Fettah efendi? Kimden olma, kimden doğmadır? Memleketi neresidir? Kim olduğuna dair birçok fikir öne sürülmüş ise de bu vakte kadar kimse bu fikirlerden birini bile kanıtlayamamıştı. Yok devşirme olduğunu, yok kölelikten azâd edildiğini, yok sonradan islam’ı seçtiğini, yok esir alınıp İstanbul’a getirildiğini falan da filan daha bir sürü şeyi söyleyenler çıkmıştı. Lakin tek gerçek vardı ki, o da Fettah efendi’nin öncesine ait zifirî bir karanlık. En çok Rıdâ bu işin peşinde koştu. Sebebini hiçbir zaman söylememiş olsa da “tarihe olan merakım” diyerek mevzuyu kestirip atsa da, aslında Rıdâ bir çeşit kovalamaca içine girme arzusundaydı. Enerjisi bütün aileyi taşıyabilecek kadar çoktu da, bu enerjiyi tüketecek alan bulamıyordu kendisine. Araştırmalara verdi tüm zamanını. Böylece dinginleşebileceğini, merakların da sonunda giderileceğini umuyordu. Ve birgün “İspanya’da bir iz buldum” diyerek pılını pırtısını topladığı gibi ortadan kayboldu. Neredeyse on-iki yıl dolacaktı bu gidişin üzerinden. Tek bir “çıt” dahi duyulmadı Rıdâ’nın ardından. Neden giden sessizliği seçiyordu? Belki sorumsuzluktan, belki ilgisizlikten, belki umarsızlıktan, belki bilinmeyen felaketlerden, belki de vurdumduymazlıktan. Belki kaybolmak, unutulmak, yeni başlangıçlara atılmak arzusundan...
Eyda sülâle boyunca en sadeleriydi hayatı yaşamak konusunda. Ve en güzelleriydi de. Öyle duru bir duruşu vardı ki, Nadîma her zaman onu imrenerek seyretmiş, kendi boyunun kısalığına hayıflanarak ondaki endama hayran kalmış, tüm şatafatı dizse üzerine hiçbirinin kendisini onun gibi güzel yapamayacağını bilerek çuval giyse yakışan Eyda’ya içten bir kıskançlık beslemişti. Bir arkeolog olarak hayatını sürdürmede ısrarlı Eyda, Fas’ta kendisine bir hayat kurmak için gittiğinde, yirmi-beş yaşında tüm serveti elinin tersiyle itivermişti. Sekiz yıldır Afrika’da biryerlerde, bulayım derken belki de kendini kaybedenlerdendi. Eyda da Rıdâ gibi kendi seçimini yapmış ve o seçimi sonuna kadar izlemede net tavrını ortaya koymuştu. Nadîma karşılarına durup “yok olmaz!” deme cesaretini bile bulamamıştı kendisinde. Her karar sonrası yüzünü devirip koltuğuna gömülmekten başka bir şey yapamadı. Gidenler safına katılan Eyda da yaşam belirtisi gösterecek tek bir ses çıkarmadı. Memleket toprakları dışında bir yer seçmeleri, acaba bir kaçış mıydı, hep düşündü Nadîma. Özgürlüğün bu kadarı ona göre, acıdan başka bir şey getirmezdi.
“Ben hariç herkes bir şey olmayı başardı” diye mırıldandı Nadîma sütlü kahvesini yudumlarken. Güneş tepeye yaklaşmak üzereydi. Sulara yansıyan ışık dans ede ede vuruyordu kıyıya. Yalnız kalışını hiçbir şey olamayışına bağlamakta ısrar ediyordu. “Kızlarım bile beni önemsemiyor” diye geçirdi içinden. Şemay ve Meyra, hayatının en güzel iki tarafıydı. Biri narin, hassas, nazenin; diğeri katı, inatçı, keskin... O ara Vehime ile oynadığı çocuk oyunlarını hatırlayınca birden yüzünde bir ayadınlanma oldu Nadîma’nın. Çok kısa süren bir aydınlanma...
“Abla abla, baksana bana. Ağacın en yüksek dalına çıktım ben. Düşersem kedi gibi miyavlar mıyım?” diye sesleniyordu Vehime. Nadîma korkudan titriyor “yetişin! düşecek!” feryatları eşliğinde dört dönüyordu bahçede. Ve Vehime, Nadîma’nın o haline gülerken aniden daldan düşüverdi. “Ne oldu sana Vehime, konuş Vehime, ağla Vehime, kalk yerden Vehime...” Vehime’de hiç hareket yoktu. Nadîma daha çok bağırdı. Nadîma bağırdıkça gök yarıldı sanki. Ama uyanmadı Vehime. Apar topar beş yaşındaki kızıl saçlı kızı doktorlara yetiştirdiler. Aylar geçti, Vehime hep yatakta kaldı. Hep uyudu Vehime. Nadîma gök gözlerinden yaşları içine akıttı, Vehime yatakta öylece kalakaldı. Nadîma kendini suçlayarak günlerce o ağacın altında gitti geldi, Vehime hep yatakta kaldı. Nadîma ne diyeceğini bilemeden hıçkırıklara boğuldu, Vehime hep yatakta kaldı. Kaç mevsim sonraydı Nadîma artık hatırlayamıyordu bir gemiye bindirip hiç konuşmayan ve hiç kımıldamayan Vehime’yi denizlere uğurladılar. Vehime de böyle gitmişti. Nadîma hiçkimseye soramadı: “Ne zaman dönecek? Nereye götürüyorlar onu? Neden gidiyor?” Bir cesaret sorsaydı da cevap verirler miydi ki? Nadîma bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemdi. Ama annesi Zîfeşan Hanım Nadîma’yı suçlayacak tek bir söz dahi söylemedi. Vehime ne kadar onun kızı ise Nadîma da o kadar kızıydı. Ne söylese kendine etmiş, ne etse kendini yaralamış olurdu.
Nadîma bulutlanan gözlerini duvarda asılı duran fotoğraflara çevirdiğinde tüm bedeninin acıyla kıvrandığını hissetti. Acılar... bu aile acılar biriktirmişti hep. Ne çok ana başlıklar, ana başlıkların altında da ne çok ara başlıklar vardı. Hangi birini sayabilirdi ki... zaman yetmezdi buna. “Zaman” diye mırıldandı Nadîma. Zaman ona neler vermiş, zaman ondan neler almıştı bir de verirken. Almak vermek hadisesi dünyanın tutturduğu bir değişmez ritimdi aslında. Bu ritme ayak uyduramayanlardan biri de Nadîma idi. Ritimsiz Nadîma. Tınısız Nadîma. Mevsimsiz, yetersiz ama bir o kadar da herkese çok Nadîma. Sanki Kamburizade Fettah efendi’nin oklandığı o gün açılışı yapılmıştı yaşanacak olumsuzlukların. Böyle düşündü hep, böyle olduğuna inandı hep, böyle gideceğini sanarak da bir yanı hayattan kopuk kaldı hep. Kopuk Nadîma. Kırık, dökük Nadîma.
Şidayet’in bindiği geminin batması bir başka acıydı mesela. Gezmeyi, dolaşmayı, dünyayı tanımayı pek seven; deli dolu, capcanlı bir kızdı o da sulara gömüldüğünde. “Paris pek güzel be abla” derdi gülerek. Nadîma onun yeşil gözlerini hiç aklından çıkaramadı. Yeşil gözlerine uysun diye hep yeşil tonlarda seçerdi giysilerini. Yeşili, Şidâyet taşırdı ailede. Kırmızıyı Vehime... Ağaçtan düştüğünde üzerinde en sevdiği kırmızı elbisesi vardı. Bu yüzdendi Nadîma’nın kırmızı rengi Vehime’ye verişi. Gri Hafîz’indi. Gri tonlarda gezinir, gri bir dünya içinde olmayı tercih ederdi. Kazakları, çorapları, kravatları... kelimeleri, cümleleri, sesi ve tüm seçimleri hep griye bakardı. Bir gri gökyüzü altında da son yolculuğuna uğurlamışlardı onu. Şidâyet yeşiller, Vehime kırmızılar, Hafîz de griler içinde kaldı hep onda.
Her rengin bir ifadesi olduğunu Nadîma bu renk dağılımını yaptıktan çok sonraları öğrendiğinde hayretini gizleyememiş “bunu bilmiyordum” diyerek odasına çekilmişti sessizce. Bu yeni edinim onu yine anıların içine fırlatıvermişti hızla. Nadîma her anılarla karşılaştığında şöyle bir sallanır, bu sallantıda yerinden oynayan her ne var ise yerine yerleştirmek için bir müddet kendine gömülmesi gerekirdi. Susan Nadîma neden sustuğunu ise susma dönemi bittiğinde açıklamaz, hiçbir şey olmamış gibi hayatın akışına kapılır giderdi. Buna artık herkes alışmış; kimsenin onu yadırgayacak, abes görecek; onun ardından söz dökecek hali tavrı kalmamıştı. Zamanla herkes her şeye alışmayı becerebiliyordu.
Renklerle kendince oyun kuran Nadîma, Eyda’ya sarı rengi yakıştırmış, ona her baktığında saçlarından altın damlacıkların aktığını düşünmüştü elinde olmadan. Dümdüz saçları Eyda’nın yüzünden akarken, çöldeki vahaların serinliğinin ferahlığını yüzünde hissederdi. Sadece bir histi işte bu da. Hisler... Nadîma’nın hisleri karmaşıktı. Daldan dala konmayı sever, sürekli birbirleriyle kavga ederlerdi. Onların kavgalarıyla uğraşmaktan yorulmuştu yıllardır. Neden böyle olduğunu ise birgün annesi Zîfeşan Hanım söylemişti: “Bir meslek seçmedin kendine.” Yıkılmıştı Nadîma. Doğruları bu kadar net duymak kolay taşınmıyordu onun cihetinde. Frida’nın acıları onu ressam yapmıştı, ama Nadîma acılarından yola çıkarak bir şey olabilmeyi becerememişti. Bu kendi düşüncesiydi elbet. Kendi kuruntularından sadece bir tanesi... “Meslek” kelimesi başının üstünde döner olmuştu o günden sonra. Ne olabilirdi ki Nadîma? Hiçbir meslek ona uymuyordu nedense. Ya üç beden büyük, ya beş beden küçük; ille de uyumsuz, uygunsuz ve fazla. Dünyaya dar Nadîma.
Rıdâ hep toprağın rengini sevdiğinden kahverengiydi. Kahverengi Rıdâ... Ve mor Hüma... Hüma neden mordu? Hayâlciydi belki ondan. Masalları severdi belki ondan. Birgün Kibritçi Kız olurdu, birgün Polyanna, birgün Sofi... Geceleri kendi masalını kendi anlatır, öyle dalardı uykuya. Mordu Hüma. Mor Hüma. Hayâl üretip o hayâlin peşinden koşmayı iyi bilirdi. Koreli mühendis Yuşen Bzuri ile evlenip Japonya’ya gitmiş, ama evliliğini ancak altı yıl sürdürebilmişti. Birgün çekik gözlü kızı Çyu Mehil ile geri döndüğünde Hüma’yı tanımakta çok zorlandı Nadîma. Her haliyle değişik duruyordu karşısında. Sevinçle, neredeyse uça uça gidişi; bu gülmeyi unutmuş gözlerle geri gelişi uyuşmuyordu. Çyu Mehil’in elini bırakmaktan korkuyor gibiydi. Artık hayâl kuran Hüma, hep tedirgin yaşayan bir anneye dönüşmüştü. Yine de Nadîma ona verdiği “mor kız” adını hiç değiştirmedi kendi içinde. İnsanlar, en yakınları da olsalar değişiyorlardı zamanla. Bu bir zorunluluk, bu bir olağan durumdu belki de. Dünyanın düzeni bunu gerektiriyordu ve canlı cansız her şey sürekli değişime uğruyordu. Fakat Nadîma bu değişimden payına düşeni dile almaktan çekindi her zaman. Hiçbir dala konamayışından dolayı belki de, kendisine bir renk de seçemedi o; yakıştıramadı hiçbir rengi üzerine. Renksizlikti onunkisi ya da renklerin tümü birden. Hep arada Nadîma. Hep ortada Nadîma.
Gülfeda’nın Metrûk artık Hattat Metrûk’e dönüşmüştü. Böylece birzamanlar kaybolup giden Gülfeda’nın adı da silinmiş oldu dillerden. Kimseler hatırlayıp da anmadı bile. Bir Metrûk unutmadı, bir Metrûk söküp atamadı onu. İçinde biryerlerde hep bir acı olarak duracak, hayatının başlıklarını atmada en etkin rolü oynayacaktı bu terkediliş hikâyesi. Hattat Metrûk hat üzerinde olgunlaşıp da bu işte ustaya dönüştüğünde kendi eserlerini vermeye başladı. Önce meclislerde beyitleri okunur oldu Sûzî mahlâsı ile. Sûzî kim bilmeden zevkle beyitleri üzerinde sohbet ediliyor, onun Horasan’da yaşayan bir Türk olduğu sanılıyordu. Bu Horasanlı Sûzî hikâyesini de, meclisin birinde, tüm dikkatleri üzerine çekmek isteyen bir dilbaz ortaya atmış, sonra da söylediklerini kendi bile unutmuştu. Lakin duyan kulakların sahipleri, bu meşhûr şairin bir Horasanlı olduğunu yaymada hiç vakit kaybetmediler. Böylece Metrûk birden Horasanlı Sûzî’ye dönüşüverdi. Adına uydurulan bir hayat hikâyesi de üzerinde kalıp dilden dile aktarıldı gitti. Biri de çıkıp “yok öyle değil, işin aslı budur” demedi. Demedi çünkü işin aslını Matrûk’ten başka bilen yoktu. Metrûk de gizli kalmayı sevmiş, seçmiş ve ille de susmuştu. Varsın Horasanlı Sûzî oluversindi bu beyitlerin şairi ne çıkardı ki.
Nazife ÇİFÇİOĞLU