TÜRK
09-22-2007, 18:15
KAYBOLAN CÜMLELER - 2
Doğru bir soruydu bu. Ki Verka ona kendi görevini devrettiğinde mutlaka bir amaç üzerine gidilmesi gerektiğinden bahsediyordu sessizce. Bu görevi Nûbe kendisi bulacak, yollara dost oluşundan, taşlara dost oluşundan, acıya ve masallara dost oluşundan... büyük bir kararlılıkla doğru çizgiyi yakalayıp üzerinde azimle ilerleyecekti. Şimdiye değin aklına gelmeyen bu ayrıntı önemi karşısında dizlerini çözdü Nûbe’nin. Hayat “kaçmak” demek değildi, hayat “kaçmak” için verilmemişti, hayat bize getirdiklerini onlardan kaçalım diye sunmuyordu, hayat yaşanasıydı, hayat tadılasıydı, hayat görülesiydi, hayat bilinesiydi, hayat inceydi, hassas, narin, nazenin ve bir o kadar gerçekti. Herkes kendi amacını kendi elleriyle, kendi ayaklarıyla, kendi gözleri ve yüreğiyle bulmalıydı ki, lezzetine varılsındı.
Kitabı okşadı bir süre. Anlama anlamı veren insandı. Ve yaşadıklarımız bizim kendi ellerimizle dairesini çizdiğimiz alanlardı. Bu alanları başka alanlara aralayan kapıları oluşturmak da bizim imkan dahilimizdeydi. Eğer açarsak kapıyı yürüyüşümüze devam edebilir, eğer açmazsak olduğumuz yerde zamanın önümüzden geçişini seyredebiliriz. Sonuçta biz dursak da ya da duruyormuş gibi görünsek de aslında “durmak” diye bir şey yoktu. Biz durdukça her şey ilerleyişine devam edecek ve hiçbir zaman onları durdurma şansımız olmayacaktı. İşte tam da bu yüzden mümkün olduğunca hiçbir biçimde ve hiçbir yerde durmamaya dikkat etmek, kapıları doğru yerden açıp doğru alanlara geçiş yapmak ve bir şekilde hep daha ileri yürüyüşümüzü hızlandırmak gerekiyordu.
Nûbe kaydığı hissini yakaladı bir an. Saçlarında rüzgarın salınışı sürdükçe geriye bakmak gerektiğini fakat asla takılmamayı düşündü. Takıldıkça birilerinden hep biraz daha geri düşecek, hep o birilerinin daima ileride oluşundan dolayı ezilecek, bu eziklik onu kapatacak, tek amacının o öndekileri yakalamak olduğunu düşünmekten kendini geliştirmek için zaman kalmayacaktı. Bu kitap ise sadece amaçlar belirlendikten sonra bir yol gösterici olabilirdi. Aksi Nûbe’nin kötü bir sonda yok olmasına sebebiyet verecek, amaçsızlık içinde kaybolmasına kadar onu götürecekti.
Karşılaştığı her şey aslında zihninde farkında olmadan oluşturduğu cümlelerdi. Her cümlenin onu götürebileceği yön bambaşka olacağından daima birbirinden kopuk mekanlarda buldu kendisini. Ve ille de bir sorunla yüzleşmek ve yapamayacağını anlayınca da kaçmak çaresine sığınmaktı yaptığı. Kendinden emin ilk attığı adımın, o köyden ardına bakmadan kaçmak olmasındandı belki bütün bu kaçış öyküleri. Tek bir olay tüm hayatın akışına bu kadar hakim olabilir miydi? Ya da ilk eylem sonraki eylemlerin günyüzüne çıkmasının sebebi....? Her şeyin, bize imkansızmış gibi görünse de her şeyin imkan dahilinde olabilmesine tek bir dua bile sebep olabilirdi. Bu cümle ile Nûbe duanın varlığını farkediverdi. Dua etmek yapılabilecek belki de hem en kolaydı hem en zor. Öylece kim bilir kaç vakit, içindeki aydınlık üzerinde gezinmede olan kara leke ile kalakaldı.
Surların içinde saklanmak belki yapması gerekendi, ki böylece hiçbir sorunla karşılaşmayacak, hiçbir sıkıntı üzerine koşmayacak, hiçbir gereksiz insanla yüzyüze gelmeyecek, hiçbir zaman o kitabın kapağını açma ihtiyacı duymayacaktı. Çözüm çok basit görünüyordu aslında:“Saklan, kaç, karanlık bir hayatın içinde kapkara bak.”
Toprak ayakları altında kaymaya başladı. Bir hortum oluşmuş Nûbe’yi içine çekmeye çalışıyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı. Elleriyle sarıldı kitaba. Neden bu kadar yalnızdı? Kader sürekli yazılan mıydı? Yoksa birzamanlar yazılmış olan mıydı? Kırmızı martıların uçuştuğunu gördü deniz üzerinde. Mor bir örtü örtmüştü güneş başına. Aydınlık yüzünden sarıyla mor karışımı bir ışık yayılıyordu. Bulutlar parça parça yüzüyordu al gerdanlık boyunlarında. Yalnızlık bir pelerin geçirmiş sırtına dörtnala koşuyordu, yalnız oluşun intikamını yeryüzündeki her şeye yalnızlık yaymakla almaya çalışıyordu. Anlam hasta yüzünü gizlemek için pudrada boğulmak üzereydi neredeyse. Nar mevsimi gelmiş olmalı ki, nar’lanmaya başlamıştı her şey. Bir de boncuk gözlü kızlar geçti ileriden. Bir kayığa binmişler mehtap şarkıları mırıldanıyorlardı. Neftî bir darbuka ritmiyle gülüşüyorlardı üstelik.
Olduğu yerden kımıldamaya cesareti olmadan çöktü. Toprak üzerinde gezdirdi parmaklarını. Bir damla gözyaşı yuvarlandı. Dik durmak için çam ağacından neredeyse önüne dek uzanan dala tutunması gerekiyordu belki de. Tutunmak. İlle de tutunmak. İnsan tek başına, tutunmadan biryerlere, birşeylere ya da birilerine olmuyor mu? Olamaz mı?
“Olacak” diye mırıldandı. Kitaba baktı. Şimdi biliyordu ki, onu açmadan önce düşüncelerini çok iyi odaklaması gerekiyordu. İşte o an olmayacak şey yoktu. Doğrulurken suyla oynaşan dalgaları çağırdı ayaklarının ucuna. Suyun içinde parıldayan taşların sözleri kulağına ulaştı. Her şey konuşuyordu. Her şey hep konuşuyordu. Fakat duyan olmayınca konuşmanın hiç anlamı kalmıyordu. Birileri çıkıp da hiçkimsenin duymayı aklına bile getirmediği seslenişleri artık dinlemeliydi. Nûbe, bu görevi üstlenerek ulaşması gereken yere varabileceğini düşünürken bir kez daha kitaba sarıldı. O, kaderin gardırobunun içinde neler olduğunu görmeyi deneyecekti.
Bir adım ilerlediğinde su bileklerini okşamaya başladı. Serin su düşüncesini netleştirirken bakışlarını keskinleştirdi. Tam da buradan, bulunduğu o an ve o yerden yola koyulacaktı işte. İçinde gezinen o kara lekenin varlığına rağmen.
Güneş yeni yeni başını uzatıyordu dünyanın bu yüzüne. Yanıbaşında kımıldanan bir şey ürküttü ilkin onu. Bakındı. Kahverengi turuncu karışımı bir taş, el kol hareketleriyle anlatmaya çalışıyordu ya, neyi? Eğilip yakından baktı ona. Yetmedi, avuçlarının içine aldı. Kaldırdı havaya. Uzattı güneşe doğru. Hâlâ taş söyleniyordu. Fısıldıyordu dahası. Anlaşılmayan üç-beş kelam. “Kim kimi anlıyor ki” dedi Nûbe.
Taş’ı dinlemeye karar verdi. Ve alıp onu yürümeye koyuldu yol boyunca. Taş susmak bilmiyordu. Sonunda onu otların üzerine yerleştirdi. Uzandı karşısına. Bakışlarıyla onu deldi geçti belki bir asır. Kitap boynundan çıkıp Nûbe’nin önünde açıldı. İlk cümleyi okuyup okumamakta kararsız kaldı bir süre. Ama kitap kendisi gelmişti önüne. Nûbe sığınmamıştı ona. Ve okudu: “Bir vakitler neydin anımsa ve dön aslına.”
Taş yavaş yavaş büyümeye başladı. Bir baykuş uça uça geldi kondu yanlarına. Nûbe tuhaf duygularla baktı ikisine. Baykuşların dostluğunu hiç tatmadığından anlam veremedi bu yakınlığa. Bekledi bir süre. Büyüyen taş dönüşümünü tamamlayana kadar. Renkten renge girdi taş. Şekilden şekile girdi. Bir yuvarlak oldu, bir kısaldı, bir genişledi. Sonunda uzun boyunlu, uzun pelerinli, uzun parmaklı, dik bakışlı biri oluverdi. Kimdi? Neden bir taştı? Ne olmuştu? Nûbe düşüncelerini sese dönüştürmeyi düşünmedi. Zamanı geldiğinde her şey dillenecekti nasılsa. Her şey, ama her şey kendi zamanının gelmesini beklemede değil miydi? Nûbe baktı bir süre. Korku etrafında dolandı üç-beş, kayboldu.
Uzun boyunlu, uzun pelerinli, uzun parmaklı, dik bakışlı biri... Nûbe’nin boynuna geri dönen kitaba dikti bakışlarını. Elleriyle gizledi onu Nûbe. “Korkma” dedi biri. “Bunun nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışıyorum o kadar.”
Nûbe korkmadığını, ama kendisine ait olan bir şeyin zorla elinden alınmasını istemediğini, alınırsa emanetin korunamama bedelinin büyük olacağının bilincinde olduğunu... bir çırpıda söyleyiverdi. Emanet... “Her şey bir emanetten başka nedir ki” dedi biri. “Şimdi ben de bana ait olana sahip çıkmaya gitmeliyim.”
“Ben de geleyim” diye atıldı Nûbe. “Ben de yolların takipçisiyim. Nereye varacaklarını görmeye çalışıyorum” dedi. “Herkesin bir yolcu olduğu düşünülürse, yolunun benim yolumun üzerinden geçmediğini söyleyemem sana. Bunu biz bilemeyiz. Yol çeker” dedi biri. O önde, Nûbe arkada yürüdüler... yürüdüler... yürüdüler...
Nûbe, suskunluğa alışkındı. Lakin susmamayı da öğrenmişti son zamanlarda. Uzun adımları takip ederken soluk soluğa kalışını önemsemedi hiç. “Biri” adını bile söylemeden yola koyulmuştu. Sonunda onu takipten vazgeçip otların üzerine devrildi. “Biri” farkına varmadan yoluna devam etti. Tepenin ardında gözden akyboldu. Nûbe bir süre baktı o noktaya. Önemsenmemeye, görülmemeye çok alışkın olmaktan gelen umursamazlıkla boşverdi o “Biri”ni.
Oturdu bir süre. Bir süre daha. Bir süre daha. Gözleri kapandı yorgunluktan. Rüyaların ne kadar gerçek olduğunu ve geleceğin tam da bir parçası olduğunu çok iyi bildiğinden, onları itinayla göz hapsine aldı. Ne çare ki rüyalarını ancak gerçekleştikten sonra farkedebiliyordu. Bunun önüne geçmenin bir yolu mutlaka olmalıydı. Henüz bilmiyordu Nûbe. Henüz onları, gelmeden önce anlamlandırmanın yolunu bilmiyordu.
O an kapılar içinde kapılar çıktı karşısına. Ardarda kapılar. Birini açınca bir diğeri, birini açınca bir diğeri... bir sürü kapı. Hepsini tek tek açtı Nûbe. En sonuncusu boşluğa açılıyordu. Tam adımını atacaktı ki sarı etekli biri onu tutuverdi kolundan. İki katlı bir otobüs yaklaştı yanlarına. Bindiler. Koltuklar... karmakarışık dizili koltuklardan seçip oturdular. Ama Otobüsün üst katı açıktı. Balkon gibi. “Yağmur yağsa ıslanacağız” diye geçirdi aklından Nûbe. Yağmur başladı o an. Yağdı... yağdı... yağdı... Oturanlardan hiçkimse yerinden kalkmadı. Islanmaktan şikayetçi görünmüyorlardı. Onlar da oturdular. Sarı etekliye bakmaya cesaret edemedi hiç Nûbe. Kimdi? Nereden gelmişti? Nasıl gelmişti? Boşverdi hepsini birden. Yağan yağmurun otobüse doluşunu seyretti.
Durdu yağmur. Açtı güneş. Otobüs büyük bir çamur birikintisinden geçti. Çamurlar havada uçuşup Nûbe’nin üzerine yağdı. Yağmurun üstüne yağan çamurla bir kalabalığın ortasına düşüverdiler. Otobüs nasıl olduysa kayboluvermişti. “Siz an’da birden fazla olay yaşar mısınız?” diye sordu biri. Sarı etekli koluna girmişti. “Bilmem” dedi Nûbe. “Siz an’da birden fazla olay yaşar mısınız?” diye sordu o da.
Sakız çiğnerken, yürüyebiliyor, konuşabiliyor, nefes alıp verebiliyorum sanırım... Cebinden bir sakız çıkarıp ağzına attı sarı etekli biri. Çiğnedi... çiğnedi... çiğnedi... Kocaman bir balon şişirip içine girdi. Nûbe de balonun içine girince mis kokusunu duydu sakızın. Havada pembe ciklet balonu havalanırken yerden fırlatılan bir ok, balonu ortadan ikiye ayırdı. Balon patladı. Düşerken yere, bir feryat ile fırladı yerinden.
Kabus yerini hayata bırakmıştı. “Hayat her an bir kabusa dönüşürse” dedi kendi kendisine. “Ondan uyanmak mümkün mü?” Bu sırada, kilometrelerce ötede kendi hayatının telaşına düşen kadınlar, bu hayatın nasıl bir şey olduğunu düşünmeye bile fırsat bulamıyorlardı. Dünya telaşından başka bir şey değildi belki hayat onlar için. Acıdan ya da... hastalıktan ya da... avluda havlayan köpeği susturmaya çalışmaktan ya da... Güneşin “ya doğmazsa” telaşını hiç yaşamadılar belki şimdiye değin. O kadar teslimdiler hayata. İnsanların onlardan binlerce kilometre uzakta neler yaptıklarının farkında bile olmadılar hiç. An’ı yaşayıp, geçmişi kahve sohbetlerinde yâd edip, geleceğin endişesine kapılmadılar belki hiç. Tarladan fışkıran bir tohumun sevinci yayıldı yüzlerine, askere uğurlanan delikanlının gözyaşı yuvarlandı yanaklarından, ilk harfi söken çocuğun içindeki kükremeyi duymadılar hiç. Kendilerine öğretilenler arasında bir harfi öğrenmenin sonucunda gösterilecek duygunun ne olduğu yoktu.
Nûbe, bu kadınların sesini duydu içinde biryerlerde. Hangi yönde olduklarını kestiremedi. Bakındı dört yana. Bakışları dağları delse de ulaşamadı onlara. O sırada kitap, boynundan kurtulup avuçlarına düştü: “Üçgen bakışlı dağın başına beyaz yazma bağlamışlar, gece ağlayıp gündüz gülmüş, eteklerine fırfır dikmeye çalışan kadınlar çiçek ekmeyi unutmuşlar.”
Üçgen bakışlı dağa döndü yüzünü Nûbe. Dağ sanki sürekli olarak dört yanından kendisine yönelenleri gözetlemedeydi. Her kim olursa ve her ne olursa... Çıngıraklı yılanın sessiz kayışı onu gıdıklıyordu belki. Üzerinde atılan her adım onun beyninde güm’lüyordu belki. Düşen her yaprak tenini okşuyordu belki. Şırıldayan su onu serinletiyordu belki. Bir sürü belki... Çünkü hiçbir şey kesin değildi. Dağın bakışları varsa eğer, hisleri de vardı belki. Dili bile... “Gerçekten dile gelir mi?” diye geçirdi içinden Nûbe. Korkar mıydı? “Dağ ile sohbet” başlığından ürktü biraz. Bir deprem gümbürtüsünü andırabilirdi. Sallanan yer, devrilen taşlar ve kayalar, yarılan toprak...
“En olmadık zamanda, en olmadık işler başımda dönmezse
ve ben flütünüzün peşine takılmak zorunda kalmazsam
ve flüt yüzünden kendini bilmez beni, dilediğiniz her neresi varsa oraya götürmezseniz
ve bana binbir endişeli gece masalları anlattırmazsanız
olmaz sanki...”
Nazife ÇİFÇİOĞLU
Doğru bir soruydu bu. Ki Verka ona kendi görevini devrettiğinde mutlaka bir amaç üzerine gidilmesi gerektiğinden bahsediyordu sessizce. Bu görevi Nûbe kendisi bulacak, yollara dost oluşundan, taşlara dost oluşundan, acıya ve masallara dost oluşundan... büyük bir kararlılıkla doğru çizgiyi yakalayıp üzerinde azimle ilerleyecekti. Şimdiye değin aklına gelmeyen bu ayrıntı önemi karşısında dizlerini çözdü Nûbe’nin. Hayat “kaçmak” demek değildi, hayat “kaçmak” için verilmemişti, hayat bize getirdiklerini onlardan kaçalım diye sunmuyordu, hayat yaşanasıydı, hayat tadılasıydı, hayat görülesiydi, hayat bilinesiydi, hayat inceydi, hassas, narin, nazenin ve bir o kadar gerçekti. Herkes kendi amacını kendi elleriyle, kendi ayaklarıyla, kendi gözleri ve yüreğiyle bulmalıydı ki, lezzetine varılsındı.
Kitabı okşadı bir süre. Anlama anlamı veren insandı. Ve yaşadıklarımız bizim kendi ellerimizle dairesini çizdiğimiz alanlardı. Bu alanları başka alanlara aralayan kapıları oluşturmak da bizim imkan dahilimizdeydi. Eğer açarsak kapıyı yürüyüşümüze devam edebilir, eğer açmazsak olduğumuz yerde zamanın önümüzden geçişini seyredebiliriz. Sonuçta biz dursak da ya da duruyormuş gibi görünsek de aslında “durmak” diye bir şey yoktu. Biz durdukça her şey ilerleyişine devam edecek ve hiçbir zaman onları durdurma şansımız olmayacaktı. İşte tam da bu yüzden mümkün olduğunca hiçbir biçimde ve hiçbir yerde durmamaya dikkat etmek, kapıları doğru yerden açıp doğru alanlara geçiş yapmak ve bir şekilde hep daha ileri yürüyüşümüzü hızlandırmak gerekiyordu.
Nûbe kaydığı hissini yakaladı bir an. Saçlarında rüzgarın salınışı sürdükçe geriye bakmak gerektiğini fakat asla takılmamayı düşündü. Takıldıkça birilerinden hep biraz daha geri düşecek, hep o birilerinin daima ileride oluşundan dolayı ezilecek, bu eziklik onu kapatacak, tek amacının o öndekileri yakalamak olduğunu düşünmekten kendini geliştirmek için zaman kalmayacaktı. Bu kitap ise sadece amaçlar belirlendikten sonra bir yol gösterici olabilirdi. Aksi Nûbe’nin kötü bir sonda yok olmasına sebebiyet verecek, amaçsızlık içinde kaybolmasına kadar onu götürecekti.
Karşılaştığı her şey aslında zihninde farkında olmadan oluşturduğu cümlelerdi. Her cümlenin onu götürebileceği yön bambaşka olacağından daima birbirinden kopuk mekanlarda buldu kendisini. Ve ille de bir sorunla yüzleşmek ve yapamayacağını anlayınca da kaçmak çaresine sığınmaktı yaptığı. Kendinden emin ilk attığı adımın, o köyden ardına bakmadan kaçmak olmasındandı belki bütün bu kaçış öyküleri. Tek bir olay tüm hayatın akışına bu kadar hakim olabilir miydi? Ya da ilk eylem sonraki eylemlerin günyüzüne çıkmasının sebebi....? Her şeyin, bize imkansızmış gibi görünse de her şeyin imkan dahilinde olabilmesine tek bir dua bile sebep olabilirdi. Bu cümle ile Nûbe duanın varlığını farkediverdi. Dua etmek yapılabilecek belki de hem en kolaydı hem en zor. Öylece kim bilir kaç vakit, içindeki aydınlık üzerinde gezinmede olan kara leke ile kalakaldı.
Surların içinde saklanmak belki yapması gerekendi, ki böylece hiçbir sorunla karşılaşmayacak, hiçbir sıkıntı üzerine koşmayacak, hiçbir gereksiz insanla yüzyüze gelmeyecek, hiçbir zaman o kitabın kapağını açma ihtiyacı duymayacaktı. Çözüm çok basit görünüyordu aslında:“Saklan, kaç, karanlık bir hayatın içinde kapkara bak.”
Toprak ayakları altında kaymaya başladı. Bir hortum oluşmuş Nûbe’yi içine çekmeye çalışıyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı. Elleriyle sarıldı kitaba. Neden bu kadar yalnızdı? Kader sürekli yazılan mıydı? Yoksa birzamanlar yazılmış olan mıydı? Kırmızı martıların uçuştuğunu gördü deniz üzerinde. Mor bir örtü örtmüştü güneş başına. Aydınlık yüzünden sarıyla mor karışımı bir ışık yayılıyordu. Bulutlar parça parça yüzüyordu al gerdanlık boyunlarında. Yalnızlık bir pelerin geçirmiş sırtına dörtnala koşuyordu, yalnız oluşun intikamını yeryüzündeki her şeye yalnızlık yaymakla almaya çalışıyordu. Anlam hasta yüzünü gizlemek için pudrada boğulmak üzereydi neredeyse. Nar mevsimi gelmiş olmalı ki, nar’lanmaya başlamıştı her şey. Bir de boncuk gözlü kızlar geçti ileriden. Bir kayığa binmişler mehtap şarkıları mırıldanıyorlardı. Neftî bir darbuka ritmiyle gülüşüyorlardı üstelik.
Olduğu yerden kımıldamaya cesareti olmadan çöktü. Toprak üzerinde gezdirdi parmaklarını. Bir damla gözyaşı yuvarlandı. Dik durmak için çam ağacından neredeyse önüne dek uzanan dala tutunması gerekiyordu belki de. Tutunmak. İlle de tutunmak. İnsan tek başına, tutunmadan biryerlere, birşeylere ya da birilerine olmuyor mu? Olamaz mı?
“Olacak” diye mırıldandı. Kitaba baktı. Şimdi biliyordu ki, onu açmadan önce düşüncelerini çok iyi odaklaması gerekiyordu. İşte o an olmayacak şey yoktu. Doğrulurken suyla oynaşan dalgaları çağırdı ayaklarının ucuna. Suyun içinde parıldayan taşların sözleri kulağına ulaştı. Her şey konuşuyordu. Her şey hep konuşuyordu. Fakat duyan olmayınca konuşmanın hiç anlamı kalmıyordu. Birileri çıkıp da hiçkimsenin duymayı aklına bile getirmediği seslenişleri artık dinlemeliydi. Nûbe, bu görevi üstlenerek ulaşması gereken yere varabileceğini düşünürken bir kez daha kitaba sarıldı. O, kaderin gardırobunun içinde neler olduğunu görmeyi deneyecekti.
Bir adım ilerlediğinde su bileklerini okşamaya başladı. Serin su düşüncesini netleştirirken bakışlarını keskinleştirdi. Tam da buradan, bulunduğu o an ve o yerden yola koyulacaktı işte. İçinde gezinen o kara lekenin varlığına rağmen.
Güneş yeni yeni başını uzatıyordu dünyanın bu yüzüne. Yanıbaşında kımıldanan bir şey ürküttü ilkin onu. Bakındı. Kahverengi turuncu karışımı bir taş, el kol hareketleriyle anlatmaya çalışıyordu ya, neyi? Eğilip yakından baktı ona. Yetmedi, avuçlarının içine aldı. Kaldırdı havaya. Uzattı güneşe doğru. Hâlâ taş söyleniyordu. Fısıldıyordu dahası. Anlaşılmayan üç-beş kelam. “Kim kimi anlıyor ki” dedi Nûbe.
Taş’ı dinlemeye karar verdi. Ve alıp onu yürümeye koyuldu yol boyunca. Taş susmak bilmiyordu. Sonunda onu otların üzerine yerleştirdi. Uzandı karşısına. Bakışlarıyla onu deldi geçti belki bir asır. Kitap boynundan çıkıp Nûbe’nin önünde açıldı. İlk cümleyi okuyup okumamakta kararsız kaldı bir süre. Ama kitap kendisi gelmişti önüne. Nûbe sığınmamıştı ona. Ve okudu: “Bir vakitler neydin anımsa ve dön aslına.”
Taş yavaş yavaş büyümeye başladı. Bir baykuş uça uça geldi kondu yanlarına. Nûbe tuhaf duygularla baktı ikisine. Baykuşların dostluğunu hiç tatmadığından anlam veremedi bu yakınlığa. Bekledi bir süre. Büyüyen taş dönüşümünü tamamlayana kadar. Renkten renge girdi taş. Şekilden şekile girdi. Bir yuvarlak oldu, bir kısaldı, bir genişledi. Sonunda uzun boyunlu, uzun pelerinli, uzun parmaklı, dik bakışlı biri oluverdi. Kimdi? Neden bir taştı? Ne olmuştu? Nûbe düşüncelerini sese dönüştürmeyi düşünmedi. Zamanı geldiğinde her şey dillenecekti nasılsa. Her şey, ama her şey kendi zamanının gelmesini beklemede değil miydi? Nûbe baktı bir süre. Korku etrafında dolandı üç-beş, kayboldu.
Uzun boyunlu, uzun pelerinli, uzun parmaklı, dik bakışlı biri... Nûbe’nin boynuna geri dönen kitaba dikti bakışlarını. Elleriyle gizledi onu Nûbe. “Korkma” dedi biri. “Bunun nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışıyorum o kadar.”
Nûbe korkmadığını, ama kendisine ait olan bir şeyin zorla elinden alınmasını istemediğini, alınırsa emanetin korunamama bedelinin büyük olacağının bilincinde olduğunu... bir çırpıda söyleyiverdi. Emanet... “Her şey bir emanetten başka nedir ki” dedi biri. “Şimdi ben de bana ait olana sahip çıkmaya gitmeliyim.”
“Ben de geleyim” diye atıldı Nûbe. “Ben de yolların takipçisiyim. Nereye varacaklarını görmeye çalışıyorum” dedi. “Herkesin bir yolcu olduğu düşünülürse, yolunun benim yolumun üzerinden geçmediğini söyleyemem sana. Bunu biz bilemeyiz. Yol çeker” dedi biri. O önde, Nûbe arkada yürüdüler... yürüdüler... yürüdüler...
Nûbe, suskunluğa alışkındı. Lakin susmamayı da öğrenmişti son zamanlarda. Uzun adımları takip ederken soluk soluğa kalışını önemsemedi hiç. “Biri” adını bile söylemeden yola koyulmuştu. Sonunda onu takipten vazgeçip otların üzerine devrildi. “Biri” farkına varmadan yoluna devam etti. Tepenin ardında gözden akyboldu. Nûbe bir süre baktı o noktaya. Önemsenmemeye, görülmemeye çok alışkın olmaktan gelen umursamazlıkla boşverdi o “Biri”ni.
Oturdu bir süre. Bir süre daha. Bir süre daha. Gözleri kapandı yorgunluktan. Rüyaların ne kadar gerçek olduğunu ve geleceğin tam da bir parçası olduğunu çok iyi bildiğinden, onları itinayla göz hapsine aldı. Ne çare ki rüyalarını ancak gerçekleştikten sonra farkedebiliyordu. Bunun önüne geçmenin bir yolu mutlaka olmalıydı. Henüz bilmiyordu Nûbe. Henüz onları, gelmeden önce anlamlandırmanın yolunu bilmiyordu.
O an kapılar içinde kapılar çıktı karşısına. Ardarda kapılar. Birini açınca bir diğeri, birini açınca bir diğeri... bir sürü kapı. Hepsini tek tek açtı Nûbe. En sonuncusu boşluğa açılıyordu. Tam adımını atacaktı ki sarı etekli biri onu tutuverdi kolundan. İki katlı bir otobüs yaklaştı yanlarına. Bindiler. Koltuklar... karmakarışık dizili koltuklardan seçip oturdular. Ama Otobüsün üst katı açıktı. Balkon gibi. “Yağmur yağsa ıslanacağız” diye geçirdi aklından Nûbe. Yağmur başladı o an. Yağdı... yağdı... yağdı... Oturanlardan hiçkimse yerinden kalkmadı. Islanmaktan şikayetçi görünmüyorlardı. Onlar da oturdular. Sarı etekliye bakmaya cesaret edemedi hiç Nûbe. Kimdi? Nereden gelmişti? Nasıl gelmişti? Boşverdi hepsini birden. Yağan yağmurun otobüse doluşunu seyretti.
Durdu yağmur. Açtı güneş. Otobüs büyük bir çamur birikintisinden geçti. Çamurlar havada uçuşup Nûbe’nin üzerine yağdı. Yağmurun üstüne yağan çamurla bir kalabalığın ortasına düşüverdiler. Otobüs nasıl olduysa kayboluvermişti. “Siz an’da birden fazla olay yaşar mısınız?” diye sordu biri. Sarı etekli koluna girmişti. “Bilmem” dedi Nûbe. “Siz an’da birden fazla olay yaşar mısınız?” diye sordu o da.
Sakız çiğnerken, yürüyebiliyor, konuşabiliyor, nefes alıp verebiliyorum sanırım... Cebinden bir sakız çıkarıp ağzına attı sarı etekli biri. Çiğnedi... çiğnedi... çiğnedi... Kocaman bir balon şişirip içine girdi. Nûbe de balonun içine girince mis kokusunu duydu sakızın. Havada pembe ciklet balonu havalanırken yerden fırlatılan bir ok, balonu ortadan ikiye ayırdı. Balon patladı. Düşerken yere, bir feryat ile fırladı yerinden.
Kabus yerini hayata bırakmıştı. “Hayat her an bir kabusa dönüşürse” dedi kendi kendisine. “Ondan uyanmak mümkün mü?” Bu sırada, kilometrelerce ötede kendi hayatının telaşına düşen kadınlar, bu hayatın nasıl bir şey olduğunu düşünmeye bile fırsat bulamıyorlardı. Dünya telaşından başka bir şey değildi belki hayat onlar için. Acıdan ya da... hastalıktan ya da... avluda havlayan köpeği susturmaya çalışmaktan ya da... Güneşin “ya doğmazsa” telaşını hiç yaşamadılar belki şimdiye değin. O kadar teslimdiler hayata. İnsanların onlardan binlerce kilometre uzakta neler yaptıklarının farkında bile olmadılar hiç. An’ı yaşayıp, geçmişi kahve sohbetlerinde yâd edip, geleceğin endişesine kapılmadılar belki hiç. Tarladan fışkıran bir tohumun sevinci yayıldı yüzlerine, askere uğurlanan delikanlının gözyaşı yuvarlandı yanaklarından, ilk harfi söken çocuğun içindeki kükremeyi duymadılar hiç. Kendilerine öğretilenler arasında bir harfi öğrenmenin sonucunda gösterilecek duygunun ne olduğu yoktu.
Nûbe, bu kadınların sesini duydu içinde biryerlerde. Hangi yönde olduklarını kestiremedi. Bakındı dört yana. Bakışları dağları delse de ulaşamadı onlara. O sırada kitap, boynundan kurtulup avuçlarına düştü: “Üçgen bakışlı dağın başına beyaz yazma bağlamışlar, gece ağlayıp gündüz gülmüş, eteklerine fırfır dikmeye çalışan kadınlar çiçek ekmeyi unutmuşlar.”
Üçgen bakışlı dağa döndü yüzünü Nûbe. Dağ sanki sürekli olarak dört yanından kendisine yönelenleri gözetlemedeydi. Her kim olursa ve her ne olursa... Çıngıraklı yılanın sessiz kayışı onu gıdıklıyordu belki. Üzerinde atılan her adım onun beyninde güm’lüyordu belki. Düşen her yaprak tenini okşuyordu belki. Şırıldayan su onu serinletiyordu belki. Bir sürü belki... Çünkü hiçbir şey kesin değildi. Dağın bakışları varsa eğer, hisleri de vardı belki. Dili bile... “Gerçekten dile gelir mi?” diye geçirdi içinden Nûbe. Korkar mıydı? “Dağ ile sohbet” başlığından ürktü biraz. Bir deprem gümbürtüsünü andırabilirdi. Sallanan yer, devrilen taşlar ve kayalar, yarılan toprak...
“En olmadık zamanda, en olmadık işler başımda dönmezse
ve ben flütünüzün peşine takılmak zorunda kalmazsam
ve flüt yüzünden kendini bilmez beni, dilediğiniz her neresi varsa oraya götürmezseniz
ve bana binbir endişeli gece masalları anlattırmazsanız
olmaz sanki...”
Nazife ÇİFÇİOĞLU