TÜRK
09-23-2007, 00:28
KARABASAN
Eyfel Kulesi gibi yükseliyordu feribotun içindeki iskele. Vincin çengeli havada süngü gibi duran köprüyü ucundan yakaladı ve yavaşça iskelenin üzerine indirdi. Herkes nefes almaya, çıt çıkartmaya korkarak bu anı bekliyordu. Mühendis, başında sarı bir miğfer, vinç operatörünün yanına otrmuş talimat veriyordu. Köprü iskeleye yerleştirildikten sonra, feribotun halatlarının çözülmesi için işaret verdi Osman Usta. İşçiler halatları gevşettiler. Feribot yüküyle suda süzülmeye başladı. Sahili dolduran kalabalıktan sevinç nidaları ve alkışlar yükseldi. Dört-beş metre kadar ilerlemişti ki, birden sert bir rüzgar çıktı. Tekne çalkalanmaya başladı. Herkes nefesini tutup bekledi. Vali iskele üzerindeki köprünün sallandığını herkesten önce gördü.
“Aman Allahım!” diye bağırdı. “Aman Allahım! Hayır! Hayır!”
Tam o anda, Kemaliye yönünden hızla gelen bir sürat teknesi belirdi. Teknenin direksiyonunda Karayolları Bölge Müdürü vardı. Arkaya doluşmuş meclis üyelerinin arasında Hüdai’i gördü Vali. Tekne tam önünden geçerken, Hüdai kolunu göstererek “kol kesme” işareti yaptı Vali’ye. Botun içindeki kalabalık, işaretlerle kollarını, kafalarını kesiyorlardı. Vali de onlara elini sallamak istedi ama sallayamadı, önlerinden son hızla geçen teknenin oluşturduğu kocaman dalga, bir dağ gibi yükseldi ve öyle salladı ki feribotu, iskele, üstündeki köprüyle birlikte suya devrildi. Ortalık, kameraların flaşından apaydınlık oldu. Sahili dolduran fotoğrafçılar ve kameramanlar anında görüntülediler yan yatmış feribotla suya yavaş yavaş gömülmekte olan köprüyü. Klik... Klik... Klik... Klik... Klik...
Sıçrayarak oturdu yatağında. Tekmelediği yorgan ayak ucuna düşmüştü.
Sırılsıklamdı terden. Başucundaki gece lambasını yaktı. Karısını yanında göremeyince irkildi. Sonra hatırladı, geceleri yatağa yüz kere girip çıkmayı âdet haline getirdiği ve uyuduğu ender zamanlarda ise yüksek sesle sayıkladığı için, karısı Ankara’da üniversiteye giden kızlarının odasında yatmaya başlamıştı birkaç gündür. “Şu köprü hayırlısıyla konsun yerine, yine buluşuruz inşallah,” demişti, “yoksa ben uykusuzluktan öleceğim, o günü göremeden.”
Saat dörde geliyordu. Henüz kapkaranlıktı dışarısı ve derin bir sessizlik içindeydi ev. Bakışları, yatağın tam karşısındaki aynaya yansıyan yüzüne takıldı. Saçları diken dikendi, gözlerinde hâlâ dehşet vardı.
“Allahım,” dedi Vali, “Allahım, ne olacak bu işin sonu?”
Erzincan’da günlerden beri bu işin asla olamayacağının dedikodusu yapılıyor, köprünün kaçıncı dakikada suya devrileceğine dair bahse tutuşuluyordu. Geçenlerde bir akşam yemeğinde karşılaştığı Ordu Komutanı, “Karayolları köprüyü yerleştirmek istemiş, müsaade etmemişsiniz,” demişti.
“Hayır efendim, yanlış nakletmişler. Biz, gelin yardım edin bize, diyoruz, başladığınız işi kendiniz bitirin, diye cevap veriyorlar.”
“Bana öyle nakletmediler. Siz kabul etmemişsiniz önerilerini.”
“Önerdikleri sitemi gerçekleştirmek mümkün değil. İkinci bir klavuz köprü yaptıracak gücümüz yok.”
“Sizin sisteme de benim aklım pek yatmadı,” demişti Ordu Komutanı.
Bu konuda mühendis ile yardımcısı Hakan’dan, Osman Usta’dan ve büyük fedakârlıkla çalışan Kaymakam’dan başka olumlu görüş veren yoktu zaten. İki dudağının arasından çıkan her lafı peygamber kelamı gibi kabul eden Hoş Ali bile dün sabah, ürkek adımlarla yanına yaklaşmış, ağzının içinde bir şeyler gevelemişti. Karısı rüya görmüşmüş de, hayra yormamışmış. O, her gece görüyordu bu hayra yorulmaz rüyaları, kâbusları. Her gece! Hele son günlerde, hiç uyumaması uyumasından daha hayırlı hale gelmişti. Hakkı vardı karısının başka odaya kaçmakta.
Vali’nin meslek hayatı boyunca, yaşamadığı vahşet ve dehşet kalmamış gibiydi. Hatay’da, Kırıkhan’da, Alaca’da mezhep çatışmalarına, terörist baskınlarına, ateşli, kanlı kitle olaylarına ve 6.8 şiddetinde depreme bile soğukkanlılıkla yaklaştıktan sonra, bir köprünün karşı yakaya uzatılmasını bu kadar büyük bir mesele haline getirmesine, karısı da çocukları da şaşıyorlardı. Onlara anlatamıyordu ki, bu bambaşka bir işti.
Bu, hayatının en büyük sınavı haline dönüşmüştü. Köprü projesini Mühendis’e ihale ettiği günden bu yana, sebebini anlayamadığı bir nedenle tüm dostları ona cephe almıştı. Köprü’den tek kuruşluk çıkarı yoktu. En ucuz ve en pratik projeyi seçmişti. Bu yüzden miydi bunca düşman edinmesi? Yöre halkının iyiliği, selameti için giriştiği bu işi, devlet kurumlarından çarşı esnafına kadar her kurum ve her kişi, bir meydan okuma arenasına dönüştürmüştü. Hodri meydan! Yap da görelim! Amaaa, başaramayacak olursan, o zaman da biz gösteririz sana! Vali çok düşünmüştü bu köprü işinin neden bir yaparsın – yapamazsın iddiasına dönüştüğünü. Kıskançlıklar, alınganlıklar, dedikodu. Mühendis’in tabiriyle hıyarlıklar! İnsan tabiatı, başarıyı hem seviyor, hem de müthiş ürküyordu başarılı olandan. Acaba neden?
Kalktı yatağından, salona geçti. Telefonun yanında duran defterine, gün başladığında yapacağı işleri yazdı. Köprü dışında düşünülmesi ve yapılması gereken yığınla işi vardı. Ama yarın hepsini beklemeye alacaktı. Sabah erkenden yine Mühendis’e telefon edecekti. Bu sefer iyice ısrarlı olmaya kararlıydı. Daha önceki konuşmalarında, ben kalbimden rahatsızım, aşırı heyecana gelemem, demişti Mühendis. Vali bir gecede, köprü karşı kıyıya taşınırken, Mühendis’in heyecana dayanamayıp kriz geçirdiğini ve öldüğünü görmüştü rüyasında. Israr etmekten vazgeçmişti. Ama dün, bir meclis üyesi, yüzünde yılışık bir ifadeyle, “Ne o Vali Bey, Mühendis katılmıyormuş açılışa diye duyduk, köprü düşerken tanık olmaktan mı korkuyor?” diye sorduğunda, kesin karar vermişti. Mühendis o gün orada bulunmalıydı.
“O sözünü ettiğiniz gün, açılış günü değil. Biz o gün sadece köprüyü yerine yerleştireceğiz. Açılış daha sonra yapılacak.”
“Neden? Konukların, devlet erkânının önünde rezil olmamak için mi?”
“Hayır. Kutlamaya ince ayrıntılarıyla hazırlanabilmek için. Ama arzu ederseniz, siz o gün de buyurabilirsiniz. Orada bulunmak isteyen herkes gelebilir. Zaten, tüm Kemaliye köylerine ilan edeceğiz,” demişti Vali, ters bir laf etmemek için kendini zor tutarak.
Sabahın ilk ışıkları, Munzur’u saran sisin süzgecinden geçerek, cılız, titrek kurdelalar halinde odaya sızmaya başlamıştı yer yer. Oturduğu yerden kalktı, yorgun kollarını iki yana açarak uzun uzun gerindi Vali. Yeni bir gün başlıyordu Erzincan’da.
Ayşe KULİN
Eyfel Kulesi gibi yükseliyordu feribotun içindeki iskele. Vincin çengeli havada süngü gibi duran köprüyü ucundan yakaladı ve yavaşça iskelenin üzerine indirdi. Herkes nefes almaya, çıt çıkartmaya korkarak bu anı bekliyordu. Mühendis, başında sarı bir miğfer, vinç operatörünün yanına otrmuş talimat veriyordu. Köprü iskeleye yerleştirildikten sonra, feribotun halatlarının çözülmesi için işaret verdi Osman Usta. İşçiler halatları gevşettiler. Feribot yüküyle suda süzülmeye başladı. Sahili dolduran kalabalıktan sevinç nidaları ve alkışlar yükseldi. Dört-beş metre kadar ilerlemişti ki, birden sert bir rüzgar çıktı. Tekne çalkalanmaya başladı. Herkes nefesini tutup bekledi. Vali iskele üzerindeki köprünün sallandığını herkesten önce gördü.
“Aman Allahım!” diye bağırdı. “Aman Allahım! Hayır! Hayır!”
Tam o anda, Kemaliye yönünden hızla gelen bir sürat teknesi belirdi. Teknenin direksiyonunda Karayolları Bölge Müdürü vardı. Arkaya doluşmuş meclis üyelerinin arasında Hüdai’i gördü Vali. Tekne tam önünden geçerken, Hüdai kolunu göstererek “kol kesme” işareti yaptı Vali’ye. Botun içindeki kalabalık, işaretlerle kollarını, kafalarını kesiyorlardı. Vali de onlara elini sallamak istedi ama sallayamadı, önlerinden son hızla geçen teknenin oluşturduğu kocaman dalga, bir dağ gibi yükseldi ve öyle salladı ki feribotu, iskele, üstündeki köprüyle birlikte suya devrildi. Ortalık, kameraların flaşından apaydınlık oldu. Sahili dolduran fotoğrafçılar ve kameramanlar anında görüntülediler yan yatmış feribotla suya yavaş yavaş gömülmekte olan köprüyü. Klik... Klik... Klik... Klik... Klik...
Sıçrayarak oturdu yatağında. Tekmelediği yorgan ayak ucuna düşmüştü.
Sırılsıklamdı terden. Başucundaki gece lambasını yaktı. Karısını yanında göremeyince irkildi. Sonra hatırladı, geceleri yatağa yüz kere girip çıkmayı âdet haline getirdiği ve uyuduğu ender zamanlarda ise yüksek sesle sayıkladığı için, karısı Ankara’da üniversiteye giden kızlarının odasında yatmaya başlamıştı birkaç gündür. “Şu köprü hayırlısıyla konsun yerine, yine buluşuruz inşallah,” demişti, “yoksa ben uykusuzluktan öleceğim, o günü göremeden.”
Saat dörde geliyordu. Henüz kapkaranlıktı dışarısı ve derin bir sessizlik içindeydi ev. Bakışları, yatağın tam karşısındaki aynaya yansıyan yüzüne takıldı. Saçları diken dikendi, gözlerinde hâlâ dehşet vardı.
“Allahım,” dedi Vali, “Allahım, ne olacak bu işin sonu?”
Erzincan’da günlerden beri bu işin asla olamayacağının dedikodusu yapılıyor, köprünün kaçıncı dakikada suya devrileceğine dair bahse tutuşuluyordu. Geçenlerde bir akşam yemeğinde karşılaştığı Ordu Komutanı, “Karayolları köprüyü yerleştirmek istemiş, müsaade etmemişsiniz,” demişti.
“Hayır efendim, yanlış nakletmişler. Biz, gelin yardım edin bize, diyoruz, başladığınız işi kendiniz bitirin, diye cevap veriyorlar.”
“Bana öyle nakletmediler. Siz kabul etmemişsiniz önerilerini.”
“Önerdikleri sitemi gerçekleştirmek mümkün değil. İkinci bir klavuz köprü yaptıracak gücümüz yok.”
“Sizin sisteme de benim aklım pek yatmadı,” demişti Ordu Komutanı.
Bu konuda mühendis ile yardımcısı Hakan’dan, Osman Usta’dan ve büyük fedakârlıkla çalışan Kaymakam’dan başka olumlu görüş veren yoktu zaten. İki dudağının arasından çıkan her lafı peygamber kelamı gibi kabul eden Hoş Ali bile dün sabah, ürkek adımlarla yanına yaklaşmış, ağzının içinde bir şeyler gevelemişti. Karısı rüya görmüşmüş de, hayra yormamışmış. O, her gece görüyordu bu hayra yorulmaz rüyaları, kâbusları. Her gece! Hele son günlerde, hiç uyumaması uyumasından daha hayırlı hale gelmişti. Hakkı vardı karısının başka odaya kaçmakta.
Vali’nin meslek hayatı boyunca, yaşamadığı vahşet ve dehşet kalmamış gibiydi. Hatay’da, Kırıkhan’da, Alaca’da mezhep çatışmalarına, terörist baskınlarına, ateşli, kanlı kitle olaylarına ve 6.8 şiddetinde depreme bile soğukkanlılıkla yaklaştıktan sonra, bir köprünün karşı yakaya uzatılmasını bu kadar büyük bir mesele haline getirmesine, karısı da çocukları da şaşıyorlardı. Onlara anlatamıyordu ki, bu bambaşka bir işti.
Bu, hayatının en büyük sınavı haline dönüşmüştü. Köprü projesini Mühendis’e ihale ettiği günden bu yana, sebebini anlayamadığı bir nedenle tüm dostları ona cephe almıştı. Köprü’den tek kuruşluk çıkarı yoktu. En ucuz ve en pratik projeyi seçmişti. Bu yüzden miydi bunca düşman edinmesi? Yöre halkının iyiliği, selameti için giriştiği bu işi, devlet kurumlarından çarşı esnafına kadar her kurum ve her kişi, bir meydan okuma arenasına dönüştürmüştü. Hodri meydan! Yap da görelim! Amaaa, başaramayacak olursan, o zaman da biz gösteririz sana! Vali çok düşünmüştü bu köprü işinin neden bir yaparsın – yapamazsın iddiasına dönüştüğünü. Kıskançlıklar, alınganlıklar, dedikodu. Mühendis’in tabiriyle hıyarlıklar! İnsan tabiatı, başarıyı hem seviyor, hem de müthiş ürküyordu başarılı olandan. Acaba neden?
Kalktı yatağından, salona geçti. Telefonun yanında duran defterine, gün başladığında yapacağı işleri yazdı. Köprü dışında düşünülmesi ve yapılması gereken yığınla işi vardı. Ama yarın hepsini beklemeye alacaktı. Sabah erkenden yine Mühendis’e telefon edecekti. Bu sefer iyice ısrarlı olmaya kararlıydı. Daha önceki konuşmalarında, ben kalbimden rahatsızım, aşırı heyecana gelemem, demişti Mühendis. Vali bir gecede, köprü karşı kıyıya taşınırken, Mühendis’in heyecana dayanamayıp kriz geçirdiğini ve öldüğünü görmüştü rüyasında. Israr etmekten vazgeçmişti. Ama dün, bir meclis üyesi, yüzünde yılışık bir ifadeyle, “Ne o Vali Bey, Mühendis katılmıyormuş açılışa diye duyduk, köprü düşerken tanık olmaktan mı korkuyor?” diye sorduğunda, kesin karar vermişti. Mühendis o gün orada bulunmalıydı.
“O sözünü ettiğiniz gün, açılış günü değil. Biz o gün sadece köprüyü yerine yerleştireceğiz. Açılış daha sonra yapılacak.”
“Neden? Konukların, devlet erkânının önünde rezil olmamak için mi?”
“Hayır. Kutlamaya ince ayrıntılarıyla hazırlanabilmek için. Ama arzu ederseniz, siz o gün de buyurabilirsiniz. Orada bulunmak isteyen herkes gelebilir. Zaten, tüm Kemaliye köylerine ilan edeceğiz,” demişti Vali, ters bir laf etmemek için kendini zor tutarak.
Sabahın ilk ışıkları, Munzur’u saran sisin süzgecinden geçerek, cılız, titrek kurdelalar halinde odaya sızmaya başlamıştı yer yer. Oturduğu yerden kalktı, yorgun kollarını iki yana açarak uzun uzun gerindi Vali. Yeni bir gün başlıyordu Erzincan’da.
Ayşe KULİN