TÜRK
09-23-2007, 01:22
ŞAİR VE DELİ*
Albert Einstein'in gözleri faltaşı gibi açılmış, dil çıkarmış vaziyetteki resmini gördünüz mü? Şaşkınlıktan mıdır, hayretten mi? Ya da neyin şaşkınlığı, neyin hayreti? Bulduğu cevapların bilmediklerini çoğaltması sebebiyle “kafayı yemiş” de olabilir? Gördüklerinden sonra, “bilinmeyen”den kurtulmak telaşıyla gözlerine kara çeken bilim adamları ve aydınlara, yaramaz bir çocuk edasıyla dil çıkarıyor da olabilir mi?
Soruları çoğaltmak da mümkün, bu sorulara farklı yorumlarla karşılık vermek de. İşin “bilim” tarafını bir kenarda tutarak, “kendini bilmek”, dolayısıyla varolanların, evrenlerin (alemlerin) gerçeğini bilmek ve nihayet Varlığın hakikatine ermek noktasında soruşturmamızı derinleştirebiliriz.
Her ucu keskin bir bıçağı tutuyoruz. Kendimiz, evren ve hayat hakkında hakikate erme arzumuz, cehdimiz... Varoluş ve insanlık hakikatinden kopmuş, giderek tüm insani anlamları yokeden; bütünlük, birlik ve kendilik doğrultularını yıkarak nesnelik hesap-kitabıyla meşgul bir çağa ermenin acısı, çöküntüsü, yalnızlığı... Hayatın özsuyunu emmek için durup dinlenmeden düşünürken aklın ermezliği, hakikatin dayanılmazlığı, sırrın durmadan yeni örtülere bürünmesi... Söz'ün (logos'un) erdiriciliğine dayanırken, “söz söyleyenler”in başıboş vadilerde bayat, yavan, günübirlik; mevhum bir büyüklüğü genşeten ve bir okadar da hakikatten alabildiğine uzak sözler devşirerek dolaşmaları... Düşünce ve şiirin sürgüne gönderilişi... Bir yanda bilinmeyenin cazibesine tutulma, öte yanda bilinmeyene körleşme tehlikesi... “Akıllılar dünyası”nın durmuş oturmuşluğu, kaçamakları, aymazlıkları, absürdlükleri, yavanlıkları, çelişkileri, inkarları, itirafsızlıkları ve daha neleri... Delirmekten başka çare var mı? Yazmak, yaşamın üzerine geçirilmiş bir deli gömleği midir?
Sait Faik'in “Yazmasam deli olacaktım” sözünden ne anlamak gerekir? Ya da kimi aydınların, edebiyatçıların yazının “iyileştirici”liğinden sözetmelerini nasıl yorumlayalım? Sahiden yazının “iyileştirici” bir etkisi var mıdır; derde deva, sadre şifa olabilir mi yazı? Yazı keyif verici bir “ecza” mıdır, baldıran zehiri mi? Varlıktan kopuşun çaresizliğini, öksüzlüğünü, yurtsuzluğunu yaşayan, kendisini korumaktan aciz olan yazı neyi, nasıl kurtarabilecektir? Bu öksüzlük “Sözün Sahibi”nden kurtulma, katletme hamkeyifliliği içinde bir özgürlük (başıboşluk) tutkusu mudur? Hakikate bağlılıkta kusursuz olacağına inanarak kim güvenebilir yazıya? Öyleyse bunlar mübtedinin sınırı yoklayamadan sıyırmasının ifadeleri midir? Şimdi akıllı olmayı istemek mi “akıllıca”dır, deliliği mi?
Kendilerinden menkul “deli doktoru” ünvanlarıyla kimi aklı evveller cehaletlerini belgelercesine nice şair ve düşünürü deli saymışlardır. Oysa herkesin at koşturacağı bir yer değildir burası. Şiirden ve düşünceden sözedince şöyle bir durmak gerektir. Buranın pâk dâmenine “deli doktoru”nun eli asla değemez, eremez. Hem “kendi elinizle yaptığınız ve kurtarıcı diye taptığınız kısır fehminiz ve aklınız elinde ne hale getirdiniz dünyayı” diye sormazlar mı adama? Hâlâ sormak gerekirse bu soruyu soralım o zaman: Nedir bu delilik tabir edilen şey?
Coppola'nın “Siyam Balığı” (Rumble Fish) filminden kaldı belleğimde: “Deli, her şeyi yapabilecek yetenekte olan; ancak yapacak değerde bir şey bulamayandır.”
Kamet ve kıymetince tezahürlerle doludur “delilik ülkesi”. Sokrates baldıran zehirini gözünü kırpmadan bir aşk ikisiriymişçesine içer. Mevlana “şeb-i arus” der ölüm gününe. Şeyh Bedrettin kendi ölümünü imzalar. Nietzsche çıldırır. Hölderlin delilik ülkesinin vazgeçilmez sakinidir. Ren'in uzak komşusu Ece Ayhan iki ülke arasında mekik dokumuştur. “İnsanlığın tüm serüvenini bir delilik nöbetinin tek bir dakikasında yaşa”mış gibidir Ayşe Şasa. İlhami Çiçek, Nilgün Marmara, Kleist, Zweig, Plath, Sexton, Lowell, Van Gogh kendi ölümlerine koşmuşlardır. Vakidir: Varlığın sesine kulak kesilmiş düşünürler ancak ölümün hakikate erdiriciliğine inanır...
Tüm bunlar arasında şiir ne yana düşer usta? “Ve neye yarar şairler yoksunluk dönemlerinde?” “Ve niçin (yine) şairler üzünç devirlerinde?” “Atından inmeden sevişmeyi bilmek” kaçınılmaz mıdır? Düşünce ve şiir hep sürgünde mi olacaktır?
Şiire salt bir estetik/güzellik duygusu ya da duygulanımlar olarak bakarsanız bir “deli şairi” anlamanız güçleşecek hatta imkansızlaşacaktır. Şiiri “kendilik bilinci” ve varoluş sorgusu dışında aramak “şiir adına” hesaba çekilmesi gereken birçok yaklaşım ve tavrı çıkaracaktır karşımıza. Bir kere de burada aramaya başlarsanız ister istemez “düşünce”yle yollarınız kesişecektir. Hesap-kitap sahibi müteşâirîni endişelendirecektir elbet bu, endişelendirmiştir. Düşünce ve şiirin komşuluğundan dem vurarak hesap-kitap sahibi “fincancı katırları”nı biraz ürkütelim.
Düşünürken yazmak, yazarken düşünmek... Düşünce ile (hatta felsefeyle) şiirin ayrıştığı noktalar önemlidir elbette, ancak şimdi bu ikisinin örtüştekleri noktaları, "uyum"larını, birlikteliklerini, mütekabiliyetlerini araştıralım biraz.
İmge ve retorikteki "dönüştürme"yi/dönmeyi de yedeğimize alırsak bir şeye doğru dönmek, Varlık'a doğru dönmek [Varlık'ın açıklığına dönmek, Varlık'ın açıklığında dönmek, ve/veya Varlık'ın açıklığında Varlık'a dönmek...?!] Şiirin de düşüncenin de işi bu değil midir?
Düşünce kendi içinde, söz kendi içinde işler. Düşüncenin düşünülebilir olanı düşünmesi, Varlık'ı düşünmesi gibi; şiirde düşünerek mi düşünür? Türkçe'deki kullanış biçimini de yedeğimize alarak şiire "düşünceli" bir uğraş diyebilir miyiz? Şiir sadece estetik değildir. Sanat'ta öyle. Şiirde bir hakikat kaygısı işler sürekli. "Açığa çıkmanın gerçeği, belirmenin; açıklığın şiddeti zuhuru"; parlayan bir çevrim, değişme/dönüşme (değişleyim diyebilir miyiz?! söyleşme/söyleşi... Türkçe'deki deyi/deyiş'ten yararlanarak _deyi logos anlamına da geliyor; deyişleme?!). Değişme/döndürme bizi bir şeye doğru döndürür (yönüm kıbleye/döndüm Kâbeye gibi?!). “Dilin dönmesi” deyişi var Türkçe'de. "Dili dönmek"; çocuğun dili dönmeye başlar. Dil dönmeden Bir şeye dönülmez şiirde; dil dönmeden O'na dönülmez... Varlık/yokluk meselesi girer dönünce. Görünme/kaybolma; açık olma/örtünme (burada olma/burada olamama)...
Hölderlin'in “İnsanlık şiirce (şiir halinde/şiir olarak) yurtlanır” dediği yer burasıdır. Şiirin bu hali hep canlı bir damarı besler. Varoluşunun vazgeçilebilir bölümünü, bedenine ait tortuları yıkıp yükleterek, yokederek, kurtularak onlardan (delilik) hep ayakta kalabilmesi bu yüzdendir Hölderlin'in. Ağırlıklardan kurtulup yokolma (delirme) ŞİİRin yükselişidir. Bir duyusu körleşenin/yitenin öteki duyusunun keskinleşmesi gibi, ŞAİR Hölderlin'in beyni de kuru aklın şaşaasına körleştiğinden beri ritm hakim olur her şeye, dilin kemiğini kırar; dize gelen, yumuşayan dili yeniden onarır ve güçlendirir, onu aslına iade eder. Şiir başlangıca döner, çocuk safiyetinde ve yalın haliyle; ŞİİR olarak yükselir.
Başka şair kişiliklerde (kleist, plath, lowell, nilgün marmara vd.) dünyayı yüzüstü bırakma, onu devirme durumu patlak verdiğinde bir ilenme, yakıcı bir itiraf, akıllılar dünyasına ait bir şeyleri yine de koruma çabası; öte yandan bunun tiksindiriciliği, görüşün bulanıklaşması, bireyselliğin kutsanması, tenselliğin kalıntıları, bir toprak tadı vardır hep. Yaşantı şiire dönüşür. Dizginleyemedikleri varoluş alevi kendilerini yakar (intihar).
Nietzsche'nin durumu ise daha farklıdır. “Ben, insanlık tarihini ikiye bölen bir dünya tarih olayıyım” diye haykırır bir keresinde VAHŞİ bir ses tonuyla. Hölderlin'in “insanlığın şiir halinde yurtlanmasını” kabul edersek, insanlık tarihini de ŞİİRin TARİHİ olarak düşünebiliriz. İşte Nietzsche'nin şiiri (düşüncesi), Hölderlin'in şahsında belirginleşen şiirle, varoluşun alevinde yanan şairlerin şiirinin arasına girmiştir. Onun şiiri bir matkap gibi dünyayı örseleyip atar, bireyselliği yalnızlığında eritir, çekiç darbeleri insanların kafalarında çınlar, ölüm şarkısı başlamıştır, kahkahasını salıverir dünyanın ve yaşamın üstüne; varoluşun alevi yakar kavurur ortalığı...
Deliliğin sınırında yaşamış hatta “haza deli” olarak görülmüş onlarca şair ve düşünür vardır, olacaktır. “Akıllıların dünyası”nın hâlini gördükten sonra “deliliğe övgü” dizmek gelmiyor mu sizin de içinizden?
--------------------------------------------------------------------------------
* Şiir ve psikiyatri ilişkisi üzerine yazılmış pek bir şey yok. Hep merak edile gelse de şairler sevememiştir bir türlü psikiyatriyi. Bunda her türlü ruhsal gerilimi/gerginliği “hastalık” sayan hamervah/ortalama psikiyatristlerin tavrının etkisi vardır. Oysa bu gerilim sazın telinin gerginliği gibidir; gerilim/gerginlik yeter noktaya geldiğinde tınlar, ezgi dökülür.
Herkes gibi düşünmeyeni deli ya da şizofren olarak görmek tam bir cehalettir. Bu psikiyatriye kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur. Yine de tüm psikayatristlerin böyle olduğunu söylemek, insanlık ve kendilik bilincine sahip olan, hayatın anlamı ve hakikati üzerine kafa yoran psikiyatristlerin varlığını yadsımak da insafsızlık olur (şimdilik kaydıyla Erol Göka, Yusuf Alper ve Kemal Sayar'ın çalışmaları zikre değer).
Öte yandan kendi aymazlık, yetersizlik ve saçmalıklarını sanat gibi sunanların bu cehalete katkısını da unutmamak gerektir.
Artık yazmanın/yaratıcı süreçlerin (özellikle şiir ve düşüncede) psikodinamiği üzerine “adam gibi” çalışmlar beklemek hkkımız olsa gerektir.
Ali Ömer AKBULUT
Albert Einstein'in gözleri faltaşı gibi açılmış, dil çıkarmış vaziyetteki resmini gördünüz mü? Şaşkınlıktan mıdır, hayretten mi? Ya da neyin şaşkınlığı, neyin hayreti? Bulduğu cevapların bilmediklerini çoğaltması sebebiyle “kafayı yemiş” de olabilir? Gördüklerinden sonra, “bilinmeyen”den kurtulmak telaşıyla gözlerine kara çeken bilim adamları ve aydınlara, yaramaz bir çocuk edasıyla dil çıkarıyor da olabilir mi?
Soruları çoğaltmak da mümkün, bu sorulara farklı yorumlarla karşılık vermek de. İşin “bilim” tarafını bir kenarda tutarak, “kendini bilmek”, dolayısıyla varolanların, evrenlerin (alemlerin) gerçeğini bilmek ve nihayet Varlığın hakikatine ermek noktasında soruşturmamızı derinleştirebiliriz.
Her ucu keskin bir bıçağı tutuyoruz. Kendimiz, evren ve hayat hakkında hakikate erme arzumuz, cehdimiz... Varoluş ve insanlık hakikatinden kopmuş, giderek tüm insani anlamları yokeden; bütünlük, birlik ve kendilik doğrultularını yıkarak nesnelik hesap-kitabıyla meşgul bir çağa ermenin acısı, çöküntüsü, yalnızlığı... Hayatın özsuyunu emmek için durup dinlenmeden düşünürken aklın ermezliği, hakikatin dayanılmazlığı, sırrın durmadan yeni örtülere bürünmesi... Söz'ün (logos'un) erdiriciliğine dayanırken, “söz söyleyenler”in başıboş vadilerde bayat, yavan, günübirlik; mevhum bir büyüklüğü genşeten ve bir okadar da hakikatten alabildiğine uzak sözler devşirerek dolaşmaları... Düşünce ve şiirin sürgüne gönderilişi... Bir yanda bilinmeyenin cazibesine tutulma, öte yanda bilinmeyene körleşme tehlikesi... “Akıllılar dünyası”nın durmuş oturmuşluğu, kaçamakları, aymazlıkları, absürdlükleri, yavanlıkları, çelişkileri, inkarları, itirafsızlıkları ve daha neleri... Delirmekten başka çare var mı? Yazmak, yaşamın üzerine geçirilmiş bir deli gömleği midir?
Sait Faik'in “Yazmasam deli olacaktım” sözünden ne anlamak gerekir? Ya da kimi aydınların, edebiyatçıların yazının “iyileştirici”liğinden sözetmelerini nasıl yorumlayalım? Sahiden yazının “iyileştirici” bir etkisi var mıdır; derde deva, sadre şifa olabilir mi yazı? Yazı keyif verici bir “ecza” mıdır, baldıran zehiri mi? Varlıktan kopuşun çaresizliğini, öksüzlüğünü, yurtsuzluğunu yaşayan, kendisini korumaktan aciz olan yazı neyi, nasıl kurtarabilecektir? Bu öksüzlük “Sözün Sahibi”nden kurtulma, katletme hamkeyifliliği içinde bir özgürlük (başıboşluk) tutkusu mudur? Hakikate bağlılıkta kusursuz olacağına inanarak kim güvenebilir yazıya? Öyleyse bunlar mübtedinin sınırı yoklayamadan sıyırmasının ifadeleri midir? Şimdi akıllı olmayı istemek mi “akıllıca”dır, deliliği mi?
Kendilerinden menkul “deli doktoru” ünvanlarıyla kimi aklı evveller cehaletlerini belgelercesine nice şair ve düşünürü deli saymışlardır. Oysa herkesin at koşturacağı bir yer değildir burası. Şiirden ve düşünceden sözedince şöyle bir durmak gerektir. Buranın pâk dâmenine “deli doktoru”nun eli asla değemez, eremez. Hem “kendi elinizle yaptığınız ve kurtarıcı diye taptığınız kısır fehminiz ve aklınız elinde ne hale getirdiniz dünyayı” diye sormazlar mı adama? Hâlâ sormak gerekirse bu soruyu soralım o zaman: Nedir bu delilik tabir edilen şey?
Coppola'nın “Siyam Balığı” (Rumble Fish) filminden kaldı belleğimde: “Deli, her şeyi yapabilecek yetenekte olan; ancak yapacak değerde bir şey bulamayandır.”
Kamet ve kıymetince tezahürlerle doludur “delilik ülkesi”. Sokrates baldıran zehirini gözünü kırpmadan bir aşk ikisiriymişçesine içer. Mevlana “şeb-i arus” der ölüm gününe. Şeyh Bedrettin kendi ölümünü imzalar. Nietzsche çıldırır. Hölderlin delilik ülkesinin vazgeçilmez sakinidir. Ren'in uzak komşusu Ece Ayhan iki ülke arasında mekik dokumuştur. “İnsanlığın tüm serüvenini bir delilik nöbetinin tek bir dakikasında yaşa”mış gibidir Ayşe Şasa. İlhami Çiçek, Nilgün Marmara, Kleist, Zweig, Plath, Sexton, Lowell, Van Gogh kendi ölümlerine koşmuşlardır. Vakidir: Varlığın sesine kulak kesilmiş düşünürler ancak ölümün hakikate erdiriciliğine inanır...
Tüm bunlar arasında şiir ne yana düşer usta? “Ve neye yarar şairler yoksunluk dönemlerinde?” “Ve niçin (yine) şairler üzünç devirlerinde?” “Atından inmeden sevişmeyi bilmek” kaçınılmaz mıdır? Düşünce ve şiir hep sürgünde mi olacaktır?
Şiire salt bir estetik/güzellik duygusu ya da duygulanımlar olarak bakarsanız bir “deli şairi” anlamanız güçleşecek hatta imkansızlaşacaktır. Şiiri “kendilik bilinci” ve varoluş sorgusu dışında aramak “şiir adına” hesaba çekilmesi gereken birçok yaklaşım ve tavrı çıkaracaktır karşımıza. Bir kere de burada aramaya başlarsanız ister istemez “düşünce”yle yollarınız kesişecektir. Hesap-kitap sahibi müteşâirîni endişelendirecektir elbet bu, endişelendirmiştir. Düşünce ve şiirin komşuluğundan dem vurarak hesap-kitap sahibi “fincancı katırları”nı biraz ürkütelim.
Düşünürken yazmak, yazarken düşünmek... Düşünce ile (hatta felsefeyle) şiirin ayrıştığı noktalar önemlidir elbette, ancak şimdi bu ikisinin örtüştekleri noktaları, "uyum"larını, birlikteliklerini, mütekabiliyetlerini araştıralım biraz.
İmge ve retorikteki "dönüştürme"yi/dönmeyi de yedeğimize alırsak bir şeye doğru dönmek, Varlık'a doğru dönmek [Varlık'ın açıklığına dönmek, Varlık'ın açıklığında dönmek, ve/veya Varlık'ın açıklığında Varlık'a dönmek...?!] Şiirin de düşüncenin de işi bu değil midir?
Düşünce kendi içinde, söz kendi içinde işler. Düşüncenin düşünülebilir olanı düşünmesi, Varlık'ı düşünmesi gibi; şiirde düşünerek mi düşünür? Türkçe'deki kullanış biçimini de yedeğimize alarak şiire "düşünceli" bir uğraş diyebilir miyiz? Şiir sadece estetik değildir. Sanat'ta öyle. Şiirde bir hakikat kaygısı işler sürekli. "Açığa çıkmanın gerçeği, belirmenin; açıklığın şiddeti zuhuru"; parlayan bir çevrim, değişme/dönüşme (değişleyim diyebilir miyiz?! söyleşme/söyleşi... Türkçe'deki deyi/deyiş'ten yararlanarak _deyi logos anlamına da geliyor; deyişleme?!). Değişme/döndürme bizi bir şeye doğru döndürür (yönüm kıbleye/döndüm Kâbeye gibi?!). “Dilin dönmesi” deyişi var Türkçe'de. "Dili dönmek"; çocuğun dili dönmeye başlar. Dil dönmeden Bir şeye dönülmez şiirde; dil dönmeden O'na dönülmez... Varlık/yokluk meselesi girer dönünce. Görünme/kaybolma; açık olma/örtünme (burada olma/burada olamama)...
Hölderlin'in “İnsanlık şiirce (şiir halinde/şiir olarak) yurtlanır” dediği yer burasıdır. Şiirin bu hali hep canlı bir damarı besler. Varoluşunun vazgeçilebilir bölümünü, bedenine ait tortuları yıkıp yükleterek, yokederek, kurtularak onlardan (delilik) hep ayakta kalabilmesi bu yüzdendir Hölderlin'in. Ağırlıklardan kurtulup yokolma (delirme) ŞİİRin yükselişidir. Bir duyusu körleşenin/yitenin öteki duyusunun keskinleşmesi gibi, ŞAİR Hölderlin'in beyni de kuru aklın şaşaasına körleştiğinden beri ritm hakim olur her şeye, dilin kemiğini kırar; dize gelen, yumuşayan dili yeniden onarır ve güçlendirir, onu aslına iade eder. Şiir başlangıca döner, çocuk safiyetinde ve yalın haliyle; ŞİİR olarak yükselir.
Başka şair kişiliklerde (kleist, plath, lowell, nilgün marmara vd.) dünyayı yüzüstü bırakma, onu devirme durumu patlak verdiğinde bir ilenme, yakıcı bir itiraf, akıllılar dünyasına ait bir şeyleri yine de koruma çabası; öte yandan bunun tiksindiriciliği, görüşün bulanıklaşması, bireyselliğin kutsanması, tenselliğin kalıntıları, bir toprak tadı vardır hep. Yaşantı şiire dönüşür. Dizginleyemedikleri varoluş alevi kendilerini yakar (intihar).
Nietzsche'nin durumu ise daha farklıdır. “Ben, insanlık tarihini ikiye bölen bir dünya tarih olayıyım” diye haykırır bir keresinde VAHŞİ bir ses tonuyla. Hölderlin'in “insanlığın şiir halinde yurtlanmasını” kabul edersek, insanlık tarihini de ŞİİRin TARİHİ olarak düşünebiliriz. İşte Nietzsche'nin şiiri (düşüncesi), Hölderlin'in şahsında belirginleşen şiirle, varoluşun alevinde yanan şairlerin şiirinin arasına girmiştir. Onun şiiri bir matkap gibi dünyayı örseleyip atar, bireyselliği yalnızlığında eritir, çekiç darbeleri insanların kafalarında çınlar, ölüm şarkısı başlamıştır, kahkahasını salıverir dünyanın ve yaşamın üstüne; varoluşun alevi yakar kavurur ortalığı...
Deliliğin sınırında yaşamış hatta “haza deli” olarak görülmüş onlarca şair ve düşünür vardır, olacaktır. “Akıllıların dünyası”nın hâlini gördükten sonra “deliliğe övgü” dizmek gelmiyor mu sizin de içinizden?
--------------------------------------------------------------------------------
* Şiir ve psikiyatri ilişkisi üzerine yazılmış pek bir şey yok. Hep merak edile gelse de şairler sevememiştir bir türlü psikiyatriyi. Bunda her türlü ruhsal gerilimi/gerginliği “hastalık” sayan hamervah/ortalama psikiyatristlerin tavrının etkisi vardır. Oysa bu gerilim sazın telinin gerginliği gibidir; gerilim/gerginlik yeter noktaya geldiğinde tınlar, ezgi dökülür.
Herkes gibi düşünmeyeni deli ya da şizofren olarak görmek tam bir cehalettir. Bu psikiyatriye kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur. Yine de tüm psikayatristlerin böyle olduğunu söylemek, insanlık ve kendilik bilincine sahip olan, hayatın anlamı ve hakikati üzerine kafa yoran psikiyatristlerin varlığını yadsımak da insafsızlık olur (şimdilik kaydıyla Erol Göka, Yusuf Alper ve Kemal Sayar'ın çalışmaları zikre değer).
Öte yandan kendi aymazlık, yetersizlik ve saçmalıklarını sanat gibi sunanların bu cehalete katkısını da unutmamak gerektir.
Artık yazmanın/yaratıcı süreçlerin (özellikle şiir ve düşüncede) psikodinamiği üzerine “adam gibi” çalışmlar beklemek hkkımız olsa gerektir.
Ali Ömer AKBULUT